IMF’nin ümüğünü sen sık Tayyip Bey!

27 Ekim 2008

Sözler yerine göre değer kazanır. “Ümüğünü sıkmak” sözü Başbakan’a yakışmadı!Belli ki Kaynanalar dizisinin tiryakisi olmuş Başbakanımız zamanında ve Nuri Kantar’dan etkilenmiş.Peki ama bu sözü krizde ve hele de IMF’ye karşı sarfetmiş olması, onu Nuri Kantar gibi sevimli yaptı mı milletin ve IMF’li muhataplarının gözünde?Yabancı uzmanlar acımışlardır büyük ihtimal. Çünkü şu söz Başbakan olarak doğru bilgilerle beslenemediğini kanıtlıyor:“Ümüğümü sıkmazsa IMF ile anlaşırım!” IMF, müşterilerini kazıkladığı ölçüde menfaatlenen kâr amaçlı bir kuruluş değildir. Burayı bir kliniğe benzetebiliriz. Ekonomisi hastalanan ülkeler kendi istekleri ile buraya başvururlar ve iyileşmek için yazılan reçeteye uyacaklarını taahhüt ederek destek alırlar.Yani IMF’nin “Benimle anlaşacaksın” diye boğazını sıktığı bir ülke yoktur.Hedef cahil oylarErdoğan’ın hayatı boyunca kötülediği IMF’ye iktidara gelince hiçbir hükümetin göstermediği sadakati göstermesi, partisinin en önemli şansıdır.Biri Başbakan’a “IMF’den şimdiye dek ne zarar gördünüz?” diye bir soru sorsa cevabını veremez!Peki niye öyle konuştu?Tabii ki sebep yine popülizm hastalığı...Başbakan, bilen azınlığın gözünde zaten itibar taşımadığını bildiği için onlar katında ayıplı hatta gülünç duruma düşmekten korkmuyor, bütün enerjisini eğitimsiz çoğunluğun gözünde yücelmeye harcıyor.IMF ile anlaşma Türkiye’nin kriz dönemindeki dayanıklılığını artıracaktır.“Ümüğümü sıktırmam” diyen Başbakan yatırım yapıyor.“Şartlarımı kabul ettikleri için imzaladım” dediğinde daha inandırıcı bir hava yaratmanın hazırlığıdır bu.Sağlıksız mantık...İktidarın ilişkiler mantığındaki hastalığı açıklıyor aslında bu söz.Mutlaka birinin ümüğü sıkılacak. Sıkan da daima kendileri olmalı!..Başbakan geçen hafta da bankaları “faizleri yükselterek ve kredileri geri çağırarak fırsatçılık” yapmakla suçlamıştı.“Efendim bankalar da aynı krizle savaşmaya çalışıyor. Onlardan beklediğimiz görevi yapabilmeleri için sağlam basmaya onlar da mecbur. Böyle yüklenmeyin” diyecek biri yok mu etrafında?Krizin etkilerini ancak işbirliği ile aşabiliriz.Başbakan “Bize akıl veriyorlar” diye homurdanmasın. Az olan şey değerlidir. Bilgi ve akıl şu an çok değerli.Türkiye genellikle çok başlılıktan çekmiştir.Şu andaki sorun başsızlıktır!

Devamını Oku

Harcamayın!

25 Ekim 2008

AKP döneminde ekonomi kötü gitmedi. Hatta kimilerine göre “iyi gitti” bile denebilir.İktidar bu başarıyı işi bilmesine mi yoksa yetersiz olduğunu bilerek IMF reçetelerine harfiyen uymasına mı borçludur?Tabii ki haddini bilmesine borçludur.IMF’nin direktiflerine uymak yalnız istikrarlı bir büyümenin yolunu açmamış faizi haram sayan bir siyaset anlayışının yanlışlarından da ülkeyi korumuştur.Türkiye mayıs ayında anlaşma bittiği için IMF’nin gözetiminden yoksundur ve iktidarın krizde yetersiz kalacağı korkusu iş dünyasını sarmaktadır.Endişeler boşuna değil, çünkü ekonomi yönetim güven veren bir enerji ve basiret göstermiyor. Devlet Bakanı Şimşek dün “Reformları hızlandırmak ve reel sektörün en az kayıp vermesini sağlamak şart” diyordu.Bakan bey bu akılları kime veriyor?“Şart” dediği tedbirleri hayata geçirmek kendilerinin görevi değil mi?İktidar iş dünyasının birikiminden daha çok yararlanmalı. İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş önceki gün Başbakan’a akılcı bir öneride bulundu:İşsizlik Sigorta Fonu’nda 35,7 milyar YTL (yaklaşık 22 milyar dolar) birikmiş durumdadır.Bu para kriz mağduru işsizlere dağıtılmak üzere bekletilecek yerde şirketler batmasın, çalışanlar işsiz kalmasın diye değerlendirilse daha iyi olmaz mı?İş dünyası IMF ile yeni anlaşma istiyor. İktidar IMF’ye borçlu olduğu kazanımları inkâr ederek, yaklaşan yerel seçimlerde savurganlık yapma kolaylığı ele geçirebilir.Ama böyle bir sorumsuzluk, ayağına ateş etmenin bedelini ödetir sahibine.IMF’nin “iyi ekonomik sicile sahip” ülkelere gösterdiği üç örnek arasında Türkiye’nin de adı sayıldı.Türkiye, Brezilya ve Güney Kore gibi “iyi ekonomik sicile sahip” ülkelere krizi aşmakta yardımcı olmak üzere IMF’nin özel bir kredi imkânı sunmayı planladığı bildirildi.Türkiye bu sicili yedi yılda milletçe ödediği bedeller karşılığında hak etti.İktidar bu şöhrete zarar vermemeli krizi IMF’nin güvenlik şemsiyesi altında geçirmenin avantajını ucuz popülizme feda etmemelidir!Nakıs başarı!..Polisimizin sorgulama becerisinden bütün dünya haberdar oldu.Amerika’da internet üzerinden 150 milyon dolarlık kredi kartı hırsızlığı yapan Ukraynalı, Antalya’da tatil yaparken yakalanmıştı biliyorsunuz.Hırsızlıkla ilgili bilgileri üst düzey bir metodla şifrelediği için ortada delil bırakmadığı ve inatla konuşmadığı öğrenilen Maksim Yastremski’nin bir süre sonra Amerika’ya teslim edildiği haber verilmişti.Amerikan Adalet Bakanlığı’ndan bir yetkilinin bir konferansta yaptığı şu açıklama, olayın karanlık yüzünü -tabii bizim yüzümüzü karartarak- aydınlattı:“Burnu havada bir suçluyu Türk Polisi ile bir hafta aynı odada bırakırsanız istediğiniz her bilgiyi alırsınız!” Anlaşılacağı gibi bu bir “nakıs başarı”dır. Çünkü aynı zamanda bir işkence ihbarıdır.Neyse, ağlanacak halimize güleriz ya size bir Pazar fıkrası:Afrika’da polis olimpiyatı yapılıyor.Beş finalist özel tim takımı, ormana salınan 5 leoparı yakalayacaklar...En sona bizimkiler kalmış. Üstelik yaralı bir aslanla dönmüşler. Hakemler sorunca bizim kaptan açıklamış:“Hayvanı çabuk yakaladık ama leopar olduğunu itiraf ettirene kadar epey zorlandık, çok vakit kaybettik!”

Devamını Oku

Krizde suç büyür

25 Ekim 2008

Anayasa Mahkemesi, kapatma davasının gerekçeli kararında dikkate değer bir tespit yapıyor:Dinsel duyarlılıkları sömüren iktidar yüzünden “ekonomik, sosyal ve kültürel temel sorunların siyasetin gündeminde yer alamadığını” belirtiyor. Hatırlayın...Küresel krizin öncü depremlerle gelişini duyurduğu aylarda Türkiye iktidarın türban yasağını kaldırmak, Kur’an kurslarına giden çocukların yaş sınırını indirmek, imam-hatiplerin önünü açmak için yaptığı zorlamaları, atraksiyonları izliyordu.Bu hareketin kadrolaşmayı ve yolsuzlukları örtme amacına da hizmet ettiği neden sonra anlaşıldı.İktidar yakınlarında görülen hızlı zenginleşme, rüşvet anahtarı ile açılan imar rantları derken Deniz Feneri tüy dikti!CHP lideri Baykal dün, borsadaki değer kaybının yüzde 50’yi aştığını, kredilerdeki daralmanın reel sektörü vurduğunu, “Hamdolsun, kriz bizi teğet geçti” sözünün gerçek olmadığını söylüyordu.Böyle dönemlerinde ülkenin yöneticileri kılıç balığı gibi çevik olmalı bizimkiler yaralı balinayı andırıyor. Dünyada devlet ve hükümet başkanları uyumuyor, günlük değil anlık tedbirler üretiyorlar.Bizimkileri “faiz haramdır” ezberinin doğuracağı maliyet mi korkutuyor?Ekonomi yönetiminin kilitlenmesi daha büyük yıkımlara sebep olabilir o nedenle piyasaları bu “rüzgâra kapılmış” görüntüsünden kurtarmak gerekiyor.Yolsuzluk, kayırma ve rüşvet, ahlâki çürüme yanında, adaletsiz ağır bir verginin yükünü de yıkar toplumun sırtına.Baykal’ın dediği gibi yüzlerce işletme bugün çarklarını döndürmek için “can suyu” sayılacak küçük kredilere muhtaçtır. Ama iki kamu bankası son krediyi Sabah ve ATV’nin satışını bitirmek için verdi. CHP lideri “750 milyon dolarlık bu kredi Başbakan’ın damadının başında olduğu şirkete açılmış kredidir” diyor.Türkiye’de 2-3 milyon dolarlık finansman ile yaşam desteğine kavuşacak yüzlerce işletme, binlerce esnaf ve sanayici var.Onlar kepenklerini açık tuttukları sürece evlerine ekmek götürmeye devam edecek on binlerce çalışan var.Başbakan, CHP liderini “ademe” yani “yokluğa mahkûm” ederek bu vebalin yükünden kurtulamaz.O yanlışı düzeltecek adımı attığını görmek isteriz!Daha fazlası olmaz!Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesini okuduktan sonra iktidar partisi herhalde MHP’nin oyununa gelmeyecektir.Bilindiği gibi MHP, yüksek mahkemenin yetkilerini daraltıcı bir yasama hamlesi için AKP’ye çağrıda bulunmuştu.Çağrının kaynağındaki hayal gerçekleşse acaba şimdikinden daha hoşgörülü bir mahkeme yaratılabilir mi?Ortaya çıktı ki, bundan bir adım daha ötesi, Anayasa yargısının denetimine son vermektir!Mahkeme AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğuna 1’e karşı 10 oyla karar vermiş ama kapatma kararı verilmesini uygun bulmamıştır.AKP’nin tek başına iktidar olması, rejime yönelik riski artırdığı halde kapatma kararı vermeme bahaneleri adeta cımbızla ayıklanmış, türban yasasının iptalinden sonra halkı kışkırtmaması, “iyi hal indirimi” yerine geçecek bir neden olarak değerlendirilmiştir.Hukuk zorlanmıştır.Başbakan ve kurmayları herhalde bu durumu takdir edeceklerdir.Aksi davranışın, bu defa da “hukuk devleti” ilkesinin içini boşaltmaya yönelik bir kasıt sayılacağını ve yine iptal kaderine mahkûm olacağını, umarız birileri onlara söyleyecektir!

Devamını Oku

Faiz korkar mı?

23 Ekim 2008

Başbakan dün yine bir Köroğlu narası attı ve bu defa bankaları hedef aldı.Başbakan’ın gözdağı vermesi bankaların yükselen faizle topladığı paraları müşterilerine ucuza satmasını acaba sağlar mı?İktidar önünü göremedi. Mortgage virüslü krizi TOKİ antibiyotiği ile yendiğimize inanan cahillik bize çok zaman kaybettirdi.“Hamdolsun” kaderciliği ve “Yangın mı var ki su sıkalım?” körlüğü, sonunda Başbakan’ı iktisadi konulara sopa ile müdahale noktasına getirdi.Dün Başbakan “Bankalar kredi faizlerini yükselterek, kredileri geri çağırarak fırsatçılık yapıyor” dedi ve buna tedbir alacaklarını söyledi.Kötü giden her işin altında komplo arama hastalığıdır bu. Başbakan banka kredilerindeki daralmayı komplo gibi görüyor. O yüzden tehdit yöntemine başvuruyor.Halbuki bankalar vadesi dolmamış kredileri geri çağırıyor değildir.Üç aylık dönem sonunda vadesi dolmuş krediyi ya kapatmak veya yükselen faiz haddi ile yenilemek yoluna gidiyor.Çünkü banka yüzde 21’e yükselen faizlerle mevduat toplamaya başlamıştır. Hükümetin sopa tehdidi, bankaları piyasa faizinin altında kredi vermeye razı edemez.Başbakan dün “Dünyadaki krizi fırsata dönüştürebiliriz” diyordu. Böyle bir şansımız vardı ama geciktik.Ekonomik Koordinasyon Kurulu on günde üç kez toplandı. Ama ne o öneriler, ne iş dünyasının istekleri hayata geçirildi.Mesela IMF ile anlaşmanın uyandıracağı güven duygusunu iktidar hafife almamalı, mevduattaki güvenceyi yüzde 100’e çoktan getirmeliydi.Ama seçim yatırımlarına engel olur korkusu ile IMF’ye gidilmediği gibi ekonomiye dair çözümler için de bilgi destekli tedbirler üretilemedi, onun yerine popülizm pejmürdeliği ile malul tehditler piyasaya sürüldü.Kredi sistemi çalışmıyor, hastalık var.Faiz sopadan korkmaz. Piyasa tehdit değil zamanında alınmış tedbirler bekliyor.İktidar kaçan trenlerin arkasından sopa sallayacak yerde olayların önünü kesecek bilgiyi, basireti ve cesareti üretmelidir.Türban koalisyonuTürban yasağını kaldıran anayasa değişikliği hamlesi AKP ile MHP’nin oluşturdukları bir koalisyondu.Bu koalisyon, cumhuriyetin dayandığı laiklik ilkesinin içini boşaltacaktı.Anayasa Mahkemesi bu gerçeği gördü, değişikliği iptal etti ve hukukun üstünlüğüne dayalı demokrasi adına manifesto değerinde bir gerekçe açıkladı.Peki ders mi alındı? Hayır...Dün Başbakan Erdoğan 550 üyeli meclisin 411 üyesi tarafından kabul edilmiş türban serbestisinin 11 üyeli bir mahkeme tarafından iptalinin demokrasiye ve milli irade kavramına uygun düşmediğini söyledi. Ardından “Biz bu karara uymak zorundayız ama bu gerekçeli karar üzerinde çok konuşulur” dedi.Bunun anlamı açıktır:“Türbanı daha uzun yıllar sömürmekten vazgeçmeyeceğiz” demek istedi.Türban koalisyonunun ikinci ayağı olarak MHP geri kalmadı. Hatta daha ileri gitti. Bahçeli dün Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkilerini kısıtlayacak bir hareket için 70 milletvekili ile hazır olduklarını açıkladı.MHP seçim arifesinde AKP’ye yine tuzak mı kuruyor?Terör azmış, ekonomi krize girmiş, insanlar can derdinde, iş derdinde bazı siyasetçiler hâlâ cumhuriyetin sigortaları ile oynayıp duruyorlar.Ne kadar elem verici?

Devamını Oku

Sigorta çalıştı ama ömrü ne kadar?

22 Ekim 2008

Anayasa Mahkemesi’nin türbanla ilgili gerekçeli kararı, rejimle ilgili kaygılar taşıyanlara nefes aldırdı.Açıklanan karar, cumhuriyetin temel ilkelerine yönelik açık ve sinsi saldırılara karşı yüksek mahkemenin güçlü bir garanti oluşturduğunu gösteriyor.Bilindiği gibi AKP, üniversitelerde türban yasağını kaldıran bir Anayasa değişikliği yapmış fakat bu değişiklik yüksek mahkeme tarafından iptal edilmişti.Dünkü Resmi Gazete’de yayınlanan karar gerekçesi, iktidar hamlesinin, dini siyasete alet eden, kamu düzeninin bozulmasına yol açacak, laiklik ilkesine ve Anayasa’ya açıkça aykırı bir eylem olduğunu belirliyor.Hatırlanacağı üzere bu karar, siyasi nitelik taşıyan her düzenlemede olduğu gibi Anayasa Mahkemesi üyelerini 9’a 2 bölmüştür.Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek bir maddesine yönelen eylemi iptal ederken bile yüksek mahkemedeki bu tablonun değişmemesi düşündürücüdür.Tablo değişebilir...Görüş ayrılığı değişik davalarda farklı üyelerden doğsa bunun ürkütücü bir yanı yoktur. Ama bizdeki örnek kemikleşmiş bir bloklaşma sergiliyor.Karara muhalefet şerhi koyan üyelerden Sacit Adalı “Bu karara göre artık Anayasa değiştirilemez” demiş.Anayasa’da laiklik ilkesinden başka değiştirmeye değecek bir şey bulunmadığını düşünenler için Sacit Adalı’nın dediği doğrudur.Ama bunun için bizce üzülmek değil sevinmek gerekir. Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin görevi Anayasa’yı korumaktır.Peki Anayasa Mahkemesi rejimin sigortası olmaya sonsuza kadar devam edebilecek mi?Bu soruya keşke hiç duraksamadan “evet” diyebilseydik. Çünkü din sömürüsünden beslenen hamleler karşısında Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç ile üye Sacit Adalı’nın devamlı muhalif konumda olması cesaret kırıcıdır.AKP iktidarı döneminde boşalan üyeliklere yapılacak tayinlerin Kılıç ile Adalı cephesini genişleteceğinden endişe edenler haksız çıkmayacak gibi görünüyor.Tarafsızlık olmazCumhurbaşkanı’nın rektör seçimlerindeki tutumu, Anayasa’dan yana taraf bir seçici olmak şöyle dursun tarafsız bir seçici bile olmayacağını belli ediyor.Böyle durumlarda hep aynı itiraz işitiliyor: “Ahmet Necdet Sezer de tarafsız seçimler yapmıyordu!” Bu doğru ama küçük gibi görünen şu büyük fark var arada: Sezer seçimini yaparken, Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilkelerini mutlaka koruyacağına güvendiği, inandığı kişileri arıyor, buluyor, hassas görevlere onları getiriyordu.Görevine başlarken ettiği laik cumhuriyete bağlılık yemini ona Anayasa’dan yana taraf olacak kişileri seçmesini emrediyordu.Şimdi sıra Abdullah Gül’e geldi.Bakalım o cumhuriyetin temel ilkelerine inanmış ve onları savunmaya kendini adamış kişileri mi arayıp bulacak, yoksa Anayasa Mahkemesi’nin cumhuriyete sağladığı garantiyi geriletecek seçimler mi yapacak?Dileğimiz o seçimleri yaparken her defasında ettiği yemini hatırlamasıdır!

Devamını Oku

Ahmet Türk ayıptır!

21 Ekim 2008

Ahmet Türk, genel başkanı olduğu partiyi acaba kapattırmak mı istiyor?Öyle bir karar onun iradesini aşacağına göre acaba İmralı’dan aldığı talimatı mı yerine getirmeye çalışıyor?Türkiye’nin güvenliğine ve bütünlüğüne kasteden tahriklerin Öcalan tarafından kurgulanması, beklenebilir bir kötülüktür ama seçilmiş insanların, yani “vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü” koruyacaklarına namusları üzerine yemin eden milletvekillerinin ihanete alet olmaları kabul edilemez.Demokrasi hukukun üstünlüğüne dayanan bir toplumda yaşar. Anayasa’ya karşı açıkça suç işlendiği halde buna hukuk devleti “dur” diyemiyorsa, kendisiyle beraber halkı da koruyamıyor demektir.PKK’nın siyasi uzantısı olarak görünmekten artık çekinmeyen DTP, vatana ihanet suçundan idama hüküm giymiş bir bebek katilinin kuklası oluyorsa herkesin iyi düşünmesi gerekir.Bu ülkenin aydınları, devletin yedeği olmayan kurumlarını korumanın bilincini bile kaybetmiş haldedirler.İmralı’daki mahkûm, bu toplumsal zaafı alabildiğine sömürmektedir.PKK’nın kırda sıklığı artan eylemlerine paralel olarak Güneydoğu kentlerinde estirilen isyan havası bölge halkı üstünde psikolojik egemenlik kurmanın hamleleridir.Zehirli tahrikler...Dünkü meclis grup toplantısını DTP bu algıyı pekiştirmek amacıyla Diyarbakır’da yaptı. Ve Ahmet Türk DTP’li milletvekillerinin hazır bulundukları basın toplantısında zehirli tahriklerde bulundu.Öcalan’ın 2006’da yavaş yavaş öldürülmeye çalışıldığını, bunun kışkırtma amaçlı bir yalan olduğu belgelendiği halde tekrarlamaktan çekinmediği gibi şu anda “fiziksel şiddet”e hedef olduğunu, bunun da yalan olduğunu bile bile medya önünde iddia etmekten kaçınmadı.Hatta “Abdullah Öcalan’a geliştirilen her hareket Kürt halkına ve onuruna yöneliktir” diyecek kadar ileri gitti.Ahmet Türk hiçbir zaman denge ve ölçüsünü bu kadar kaybetmemişti.Vatan’ın internet sitesine dün gelen şu mesaj, Kürt kökenli vatandaşların baskı altındaki duygularını dünyaya duyuran bir çığlığa benziyor:“Ben Kürtüm ancak sen kim oluyorsun da benim onurumun İmralı’daki yaratığa bağlı olduğunu iddia ediyorsun? Kimin sözcülüğünü yapıyorsunuz siz?” Oyunu nasıl bozarız?DTP’de siyaset yapmanın maliyetini herkes biliyor. Ama hiçbir neden, bu milletvekillerinin halkı tahrik ederek sokaklara dökmesini mazur gösteremez.Partilerin görevi, terör örgütünün hedef aldığı kitleyi savunmakken DTP’li siyasetçiler onları PKK hesabına tuzağa düşürmeye çalışıyor.Yalnız Güneydoğu halkına değil DTP hakkındaki kapatma davasına bakan Anayasa Mahkemesi’ne de tuzak kuruyorlar!.. Eğer yüksek mahkeme DTP’yi kapatacak olursa terör örgütü içeride ve dışarıda kendine bir meşruiyet zemini bulacağını zannediyor.Bu kararın tahrik edeceği tepkinin yerel seçimlerde örgütün göstereceği bağımsız adayları uçuracağını hesaplıyor.Partiler hukukunu bu tür tuzaklara karşı güçlendirmek zamanı gelmiştir. Partileri kapatmak işe yaramıyor. Çünkü hemen yenisi açılıyor.Asıl, partileri suç işleyen siyasetçilerden koruyacak ve kurtaracak bir yasal düzen getirilmelidir.Kaza yapan aracı kapatıp alkollü sürücüyü sokağa salmak tedbir değil!

Devamını Oku

Ayıp zinciri

20 Ekim 2008

Adalet Bakanı Şahin, dediklerini yapmayı başaramasa da çoğu zaman doğru şeyler söylüyor.Mesela dün Ergenekon davası ile ilgili görüşünü soran gazetecilere, kendisinin tek sorumluluğunun yargılama faaliyetinin düzgün bir şekilde yürümesini sağlamak olduğunu belirtti.Mahkemelerin, yargıçların ve savcıların “çok daha rahat çalışmalarını sağlamak”la görevli olduklarını söyledi.Peki bu görevini yapabildi mi?Aylar öncesinden belirlenmiş takvimine uygun olarak Ergenekon Davası’nın dün sabah başlaması gerekiyordu.Bu dava toplumu kamplara bölmüştür. Kimileri yargı sayesinde “derin devletten arınma” şansını kullanacağımızı, kimileri AKP iktidarının bu şantajla muhaliflerini susturmaya çalıştığını düşünüyor.Yabancı basın bu davanın “demokrasi sınavı” olduğunu yazdı. Bu yorum yargıya siyasi bir karar empoze ediyor. Herhalde Türk yargısı bu sömürgeci kafalı kurnazlıkların tuzağına düşmeyecektir.Bütün vatandaşlar için istenen tek şey ideolojilerden bağımsız olarak suçluların bulunması, adaletin gerçekleşmesidir.Türkiye, bu kara şüpheye mecbur gibi yaşamaktan kurtarılmalıdır.Çaresi bulunsun...Bunun için her şeyden önce adil yargılama şartlarına sahip bir ortam gerekir değil mi?Ama dün Silivri Ceza ve İnfaz Kurumları Kampüsü’ndeki özel mahkemeye götürülen tutuklu ve tutuksuz şüpheliler, giden yakınları, avukatları, yerli ve yabancı medya bir hengâme ile karşılaştı.İtiraz ve şikâyetlere Mahkeme Başkanı Köksal Şengün de katıldı, “Bu şartlardan ben de şikâyetçiyim. İstanbul şartlarında ancak böyle bir yer temin edildi. Yeni bir salon yapmak üç ay sürer” dedi.Ve sonra, bu dava için hazırlanan mahkeme salonunda, tutuklu ve tutuksuz sanıkların ayrı ayrı yargılanmalarına karar verdiğini açıkladı.Böyle yargılama olur mu?Uzman görüşleri “olmaz” diyor.Çünkü söz konusu olan bir örgüt davasıdır ve bir sanık ifade verirken öteki sanıkların onu dinlemesi, gerektiği yerde soru yöneltmesi lâzımdır.Bu hakkı kullanamayan sanıkların adil yargılama yapılmadığını söylemeye hakları olacağı için sorunu hemen çözmek gerekiyor. Nasılsa bu dava yıllarca sürecek.İyisine lâyık mıyız?Davanın önemi ortadadır. Yargılamanın başlayacağı tarih çok önceden belliydi.Adalet Bakanlığı’nın görevi ne Bakan Şahin onu açık açık söylemiş.Buna rağmen utandırıcı bir perişanlık...Şimdi ne olacak?Bakan Şahin peş peşe hatalar yaptı.Deniz Feneri için sıkıştırılınca “Bana ne ya!” dedi.. Cezaevinde işkence sonucu ölen gencin ailesinden devlet adına özür dileyince birçokları “Aferin adama büyüklük gösterdi” demeye kalktı.“Sen siyasi sorumlusun, bir insanlık suçunu devletin üstüne yıkamazsın. Devlet adına mağdur aileden özür dileyecek yerde senin devletten özür dileyerek koltuğunu boşaltman gerekirdi” diyenler pek az oldu. VATAN bugünkü manşetinde mahkemedeki görüntüleri “Türkiye’ye yakışmadı” başlığı ile tarihin kaydına geçirdi ama ben olanların Türkiye’ye yakışıp yakışmadığından tam emin değilim.Adalet Bakanı ne yapması gerektiğini biliyordu. İyi niyetle görevini yapmayı da istedi belki ama başaramadı.Buna rağmen o makama başarılı olacak birini getirme yolunu açacak istifayı ne Bakan’ın kendisi düşündü, ne de kamuoyu bunu ondan istiyor.Böyle bir bakan bize yakışıyorsa sonuçları niye yakışmasın?!

Devamını Oku

Torbalı demokrasi!

18 Ekim 2008

Son genel seçimi “tam isabet”tahmin eden A&G şirketinin Ekim anketinde kararsızlar AKP’nin üstüne çıktı.Tepki göstererek sandığa gitmeyeceğini, gitse de boş oy kullanacağını ve şu anda kararsız olduklarını söyleyenler seçmenlerin yüzde 30.8’ini oluşturuyor.Sonra AKP yüzde 28.6, CHP 14.5, MHP 12.9 diye sıralanıyor.AKP’nin yüzde 41.3, CHP’nin yüzde 21, MHP’nin yüzde 18.6 olarak dizildiği sıralama, kararsız oyların dağıtılması ile bulunuyor.Kararsız seçmenlerin çoğunluğu iktidar partisinden kopmuş insanlar değil midir genellikle?İmarethane gibiSeçim günü geldiğinde öfkesini ve tereddüdünü yenip sandığa gidecek olanların normal olarak başka bir partiyi denemesi beklenir. Yani AKP’nin yüzde 41’i bulamaması gerekir.Ama gerçek, daha doğrusu bizim gerçeğimiz bu mu? Hayır değil!AKP, devletin sosyal yardım görevlerini geçmişe dönük anlayışı ile tarif ederek devleti ve belediyeleri dev bir “imaret” örgütü haline getirmiş, yoksul yığınları oy ambarı gibi kullanmaya başlamıştır.Tuhaf bir çelişki yaşıyor demokrasimiz.Ekonomik gelişme ve gelir dağılımı adaleti alanında başarısız iktidarlar oy kaybederler ama bizde yoksullar ve yoksulların yardımlara bağımlılığı arttıkça iktidar partisinin kazanma şansı artıyor.İpotek etkisiYeni bütçede halka bedava kömür dağıtan kurumlara 1,1 milyar YTL kaynak aktarılacağı bildiriliyor.Bu iş beş yıl önce 687 bin ton kömürle başladı ve katlana katlana 2008’de 1 milyon 750 bin tona dayandı. 2009 seçim yılıdır fakir fukara iliklerine kadar ısınacaktır!Devlet bütçesinden yapılan yardımlara paralel olarak AKP’li belediyelerin git gide yaygınlaştırdığı gıda dağıtım organizasyonları, artık seçimlerin neredeyse bir numaralı tayin edici unsuru haline gelmiştir.İnternette ihale siteleri, çocuk montundan süt ve gıda torbası alınacağına, alış veriş çekleri ve market fişleri dağıtılacağına kadar çeşit çeşit ilânla dolu.Elbette yoksul vatandaşlar kaderlerine terkedilmemeli. Ama bunu seçimde rekabet ahlâkını yozlaştırmadan ve siyasi yarışın adaletini bozmadan yapamaz mıyız?Kaderini rüşvet yiyen seçmenlerin belirlediği bir toplum, zamanı gelmiş iktidar değişimlerini sandık yoluyla gerçekleştiremez.O zaman ne olacak?Yolsuzluklar, terör ve işsizlik yüzünden AKP’nin halk desteğinde hızlanmış bir gerileme izleniyor. Kömür ve gıda yardımları bu yığınları kirlenmiş ve başarısız bir iktidara daha tahammüllü hale getirir mi?Getirirse demokrasimizin de başına çuval geçirilmiş olmaz mı?Önümüzdeki yerel seçimler, sadaka siyasetinin demokratik geleceğimiz üzerindeki ipotek etkisine ışık tutacaktır.

Devamını Oku