Hâkim gibi davransın

13 Kasım 2008

Türban yasağını kaldırma hamlesinin yanlış zamanda yapıldığını Başbakan hafta başında söyledi.“Ham meyveyi kopardılar dalından” türküsünden ilham alan o konuşma, iktidara “özel destek” veren çevreleri hemen harekete geçirdi.İktidarın yararlandığı kozlar tek tek çürüdüğü için yerel seçimde türban üstünden dini sömürmekten başka tutunacak dal kalmamıştır! Fakat işler zorlaşıyor.İktidar tecrübe kazanıyor ama aynı hızda toplumsal muhalefetin de dayanıklılığı ve tepki gücü artıyor.Nitekim Başbakan’ın türban salladığı konuşma ile eş zamanlı olarak iktidarın anayasa müteahhidi Prof. Özbudun, Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç ve mahkeme raportörü Can türbanı seçim malzemesi haline tekrar getirecek zemini inşa etmek için hemen harekete geçmişlerdir.Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilemez oluşuna itirazlarını ortaya koymakta gecikmemişlerdir ama meydanın boş olmadığını da görmüşlerdir.Bilim ve hukuk çevreleri bu tartışmanın “dinci dikta hevesi” seslendirdiğini değerlendirmiştir.AKP’nin “kendi yönetim hukuku”nu oluşturmaya çalıştığı eleştirisi yankı uyandırırken Anayasa’yı savunmayan bir Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın “başlı başına bir tehlike” olacağı uyarısı yapılmıştır.Asıl sarsıcı itiraz, Anayasa Mahkemesi’nin Başkanvekili olan Osman Paksüt’ten gelendir.Kurumsal tepki...Mahkemenin nisan ayında yapılacak kuruluş yıldönümünde Başkan Kılıç’ın “Anayasa’daki değiştirilemez ilkeleri tartışmaya açacağı” haber konusu olmuştu. Başkanvekili Paksüt dün çok yerinde bir itirazda bulundu.“Anayasa Mahkemesi kişiyle sınırlı bir yapı değildir, bir kurumdur. Mahkeme, kararlarını heyetçe verir” dedi.Paksüt’ün açıklaması mahkemenin varoluş sebebi ile uyumlu olmayan bir Başkan tarafından temsil edildiği garabetini bir kez daha hatırlatıyor.Evet, birçok davada mahkemenin kararlarına ters düşen bir veya birkaç üyenin varlığı kabul edilebilir. Ama özellikle cumhuriyetin temel niteliklerini değiştirmeye yönelik davaların hemen tümünde mahkeme kararı ile ters düşen bir Başkan örneği?..Bu terslik Haşim Kılıç’ın kişiliğinde benzersizlik taşıyor!Anayasa Mahkemesi kurum olarak Başkanvekili Osman Paksüt’ün ağzından kendisini savunmak zorunda kalmamalı idi.Böylesine önemli bir meselede başkanın, yüksek mahkemeyi oluşturan heyetin görüşünü almadan, ortak bir karar oluşturmadan konuşması kabul edilemez.Başkan Kılıç’ın yarattığı temsil zaafiyeti, Anayasa Mahkemesi’ne ağır hasar vermeye başlamıştır.Haşim Kılıç, bu mahkemenin başkanı olarak kalmayı hak ediyor mu vicdanı ile baş başa kalıp hâkim gibi karar vermelidir!

Devamını Oku

Hayır, boyun eğmiyoruz!

12 Kasım 2008

Başbakan Erdoğan’ın kıdemli “devlet adamı” sıfatıyla yaptığı tavsiye Obama’nın ofisinde dün nasıl karşılandı acaba?Başbakanımız ABD’nin yeni Başkanı’na New York Times gazetesinde yayınlanan röportajında şu öğüdü veriyordu:“Her zaman dik dur ama kimseyle kavga etme!” Dileriz bu röportajın kupürüne, Erdoğan’ın hoşuna gitmeyen yedi Başbakanlık muhabirini aforoz ettiğine dair haberler ek olarak sunulmamıştır.“Kelin merhemi olsa kendi başına sürermiş” atasözünün Amerikan versiyonu mutlaka mevcuttur ama “Hoca efendinin dediğini yap, yaptığını yapma” deyişi büyük ihtimalle bilinmiyordur.Bu durumda Başbakanımız’ın derin tecrübelerden süzülmüş öğüdü gürültüye gidecek, hayırlara vesile olabilecek kerameti ziyan olacaktır. Yazık!Başbakan Tayyip Erdoğan’ı izleyen VATAN muhabiri Veli Toprak’ın da bulunduğu yedi gazeteciye yasak konulduğunu biliyorsunuz. Dünkü gazeteleri görür görmez Başbakan’ın derhal olaya el koyarak ve altı yıldır neredeyse her gün beraber olduğu bu gazetecilerin gönlünü de alarak bu rezaleti önlemesini bekledik.Obama’ya akıl veren bir siyasetçinin, kendisini diktatörden başka bir yere koymayacak bu yanlışı fark edip düzelteceğini umduk. Olmadı.Padişahtan beter...Başbakan’ın yarattığı hayal kırıklığı, bu ilkel sansür tertibinde kendisinin başrol oyuncusu olduğunu kanıtlıyor.Demokrasi ve özgürlük savunucusu olduğu iddialarına artık kimseyi inandıramaz. Çünkü o artık iktidar gücünün sarhoşluğuna kendini kaptırmış haldedir.Demokrasi ve toplumsal işbölümü ile ilişiğini kesmiş, padişahların bile yarışmakta zorluk çekeceği bir kibir abidesi haline gelmiştir. Padişahlara hiç değilse Cuma selâmlığında “Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var” hatırlatması yapılırdı.Bizimki, öyle bir destekten de yoksundur.O nedenle ikbalini borçlu olduğu demokrasinin bile en temel vazgeçilmezlerine meydan okuyor.Başbakan olarak kendisine refakat edecek gazetecileri seçme hakkı yoktur. Bizim meslekte başbakanlık ve parlamento muhabirliklerine kolay gelinmez. Mesleğin tecrübeli ve seçkin insanlarıdır onlar.Daha önce kendi ölçülerine göre beğenmediği gazeteler için boykot çağrısı yapan Erdoğan bu kez daha da ileri gitmiş gazeteciler için “kara liste” çıkartmıştır.Gazetelere çağrımız...Bunu yapabilen bir başbakanın, refakatinde “daha iyi gazeteci”ler istediği söylenemez böyle bir zihniyetin derdi sırdaş aramaktır!Basın Bürosu’ndaki bir Akif Beki yetmiyor, bütün gazeteler kendilerine birer Akif Beki bulsunlar istiyor!VATAN okurları olarak gazetenizle gurur duyacağınız bir kararı dün kısa zamanda kolayca verdik:Bizim Başbakanlık muhabirimiz Veli Toprak’tır. Başbakanlık ona kart vermese, kartı yok diye Başbakanlık’a sokulmasa da Veli Toprak bu görevini sürdürecektir.Ve eminiz ki onun üreteceği haberler, Başbakanlığın koyduğu kriterlere uygun “refakat ve bülten gazetecileri”nin getireceği propagandalardan daha değerli, daha doğru bilgiler olacaktır.Demokrasiye ve gazetecilik meslek onuruna yönelen bu kaba saldırı karşısında, muhabirlerini değiştirme baskısına muhatap olan öteki gazetelerin de bizim gibi davranmalarını diliyoruz.Dikta heveslerine boynunu uzatan bir medya, ilerde meydanı boş bulan ihtirasların azgınlığından şikâyet edemez.Doğacak canavarın anası-babası olduğunu da inkâr edemez!

Devamını Oku

AKP niye yalnız?

11 Kasım 2008

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Güneydoğu’da gösterdiği kararlılığı fark etmemek siyasi körlük olur.Başta yalpalayan Güneydoğu politikası, “ya sev ya terk et” söylemi ve pompalı tüfekle simgelenen “öz savunma hakkı” önermesi yanlışta tavan yapmıştı ama şimdi sanki kendine düzlük arıyor.Dünkü parti grubunda Başbakan o ayrımcı söyleminin kendisine ait olmadığını anlattı.Hiçbir etnik unsurun başka bir etnik unsura karşı üstünlük mücadelesi veremeyeceğini söylerken sonunda yine kendini o tehlikeli köşeye sıkıştırdı:“Biz yola çıkarken tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet dedik. Buna karşı olan var mı? Beğenmeyen varsa buyursun beğendiği yere gitsin!” Başbakan, AKP’nin bölgede birinci parti olmasını, Güneydoğu halkının terör şantajına rağmen bölücülüğe teslim olmadığına delil sayıyor.Tayyip Erdoğan belediyecilik tecrübesi ile mart sonundaki seçimleri, bölücü sapmalardan kurtarıp yerel seçim zeminine çekecek gibi görünüyor.Bu, PKK’nın ve tabii DTP’nin hiç arzu etmediği bir durumdur.Başbakan, bölgedeki kötü yaşam şartlarının devletin ihmalinden değil bölücü zihniyet elindeki belediyelerin sabotajından kaynaklandığını işleyerek DTP’ye ağır hasar verecektir.Dünkü grupta, caddelerinden pislik akan Güneydoğu belediyelerini 29 Mart’ta halkın temizleyeceğini söylüyor “Hani sen Kürt temsilcisiydin nasıl pislik içinde yaşatıyorsun vatandaşımı” diye paylıyor, belediyelere yardımları artırdıklarını, DTP’li belediyelerin de bu pastadan pay aldıklarını belirttikten sonra can alıcı soruyu soruyordu:“Arkadaş, aldığın paraları nereye veriyorsun?” Ülkenin bütünlüğünü savunmak, siyasi söylevler vermekten daha anlamlı çabalar gerektiriyor.Muhalefet partileri, Güneydoğu’daki ayrılıkçı siyasetin tehdit ve şiddet kullanan temsilcilerine karşı niçin sadece AKP mücadele veriyor bunu kendilerine sormalıdırlar.Ve eksiklerini giderip bir an önce göreve koşmalıdırlar!***** Kara liste diktatörlükte olur!Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak buna denir...Genelkurmay’ın “akreditasyon” uygulamasını ayıplarken buyrun size bin beteri bir tahdit:Dört gazetenin beş Başbakanlık muhabirine ambargo konuldu!Bu gazeteciler Başbakanlık’a sokulmayacaklar.Gerekçe... Yalan haber yazmışlar!Yalan haberi düzeltmenin yolu vardır. Tekzip alan gazetenin yönetimi muhabirini kusurlu bulursa uyarır, aynı hataya ikinci kez izin veremez, kendi değiştirir.Başbakanlığın yaptığı uygulama diktatörlere özgü infaz yöntemidir.Gazeteler bu ilkel müdahaleye boyun eğmemelidir. Çünkü bu hoyratlık basın özgürlüğüne kaba bir saldırıdır.İktidarın işlerini kaybetmeye mahkûm ettiği gazetecilerin yerine başka birilerinin gönderilmesi, Başbakanlıkça konulmuş yeni habercilik kurallarının kabul edilmesi anlamına gelir.Erdoğan, gazetecilerin kara listesini yapmış ve infaz etmiş bir Başbakan durumuna düşmemek için kelle avcılarını hemen durdurmalıdır.

Devamını Oku

Bu söz hemen geri alınmalı!

10 Kasım 2008

Sözünü tartmadan söyleyen siyasetçiler camcı dükkânına giren fil etkisi yaratırlar.Son günlerde Adalet Bakanı öğretiyordu bu gerçeği bize. Dün Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, onu yaya bırakan bir gafa imza attı.Brüksel’de bulunan Gönül, elçilikteki Atatürk’ü anma töreninde, korkarız yakında “keşke hiç yapmasaydı” diyeceğimiz bir konuşma yaptı.Yıllarca valilik ve bakanlık görevlerinde bulunduğu için “devlet adamı” niteliklerini kazanması gereken bir siyasetçi, ülkesi aleyhine kullanılabilecek şeyler söylemez.Türkiye’ye ve Atatürk’e iftira etmek için pusuda bekleyen odakların ekmeğine yağ sürecek kozlar vermemeyi bilir.Konuşma yapacağı her ortamı önemser ve danışman desteği almayı da ihmal etmez.Ama Milli Savunma Bakanı, tüm bu mecburiyetleri ihlâl eden bir tutumla dün, milli devleti yücelteyim derken Türkiye Cumhuriyeti’ne iftira etmiştir.Şu sözlere bakar mısınız?“Bugün eğer Ege’de Rumlar (yaşamaya) devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi acaba (Türkiye) aynı milli devlet olabilir miydi?” “Bugün dahi Güneydoğu’da verilen mücadelede, bu nation building’te (ulus inşası) kendilerini mağdur sayanların katkısını, özellikle tehcir sebebiyle mağdur sayanların katkısını reddedemeyiz!” Bu görüşler devletin, hatta AKP iktidarının benimsediği bir politika olamaz. Ermeni tehciri konusundaki savunma gerekçelerinin dayandığı resmi tezin inkârıdır bu.Türkiye düşmanları, Bakan’ın sözlerinden yola çıkarak Türk devletinin ırkçı içgüdülerle davrandığını, azınlıkları tasfiye amacına yönelik politikaları bilinçli olarak yürüttüğünü iddia edecekler, Bakan Gönül’ü de itirafçı tanık göstereceklerdir.Oysa Cumhuriyet hiçbir dönemde böyle bir suçlamayı hak etmemiştir. Atatürk milliyetçiliği, kültürel anlamda bir milliyetçiliktir. “Türklüğü, Türküm diyebilmek ve bununla övünebilmek şeklinde anlamakta” ve sınırlamaktadır.Vecdi Gönül, sözlerini vakit yitirmeden geri almalıdır.Çünkü sözlerini bölücü ihanetten yana sömüreceklerdir. Bu zihniyetin Kürt sorununu çözemeyeceğini söyleyeceklerdir.Çok da haksız olmayacaklardır!Yolsuzluk bitmez!İktidar “yoksulluk ve yolsuzluk” gibi iki illeti bitireceği iddiasıyla geldi.Ama görüldüğü gibi yoksulluğun yayılmasını seyrediyor. Yolsuzlukları da sadece koruyor.Frankfurt Başsavcılığı Basın Sözcüsü dün RTÜK Başkanı Zahid Akman hakkındaki kooperatif yolsuzluğu soruşturmasının neredeyse iki yıl önce başlatıldığını açıkladı.Biz Akman’ın sadece Deniz Feneri ile ilişkili olduğunu sanıyorduk. Meğer “hileli iflas ve dolandırıcılık” temelli kooperatif davasının da sanığı imiş.Bu gerçeği iktidarın bilmemesi düşünülemez.Demek radyo-TV alanındaki devlet otoritesini böyle bir şüphelinin temsil etmesi iktidarı hiç rahatsız etmemiş!Aynı durum, Almanya’da tutuklu Deniz Feneri sanığı Mehmet Gürhan adına sanki İstanbul’daymış gibi vekâletname düzenleyen Noter için de geçerlidir.Suç ortaya çıkalı neredeyse 2 ay oldu ama Noter matbaa gibi çalışmaya devam ediyor. Çünkü korunuyor. Çünkü iktidarın yakınlarına hizmet ederken kazaya uğramıştır.Bu zihniyetin egemen olduğu düzende yolsuzluk biter mi bitmez!

Devamını Oku

Minnet ve şükran

9 Kasım 2008

Bundan sonraki 10 Kasımları Atatürk’ü bize gönderen Allah’a şükür günleri olarak yaşamalıyız.Ölümünün bile üstünden 70 yıl geçti 127 yaşına gelmiş ve hâlâ yaşıyor olamazdı.Ne mutlu ona ki eserleri ve düşüncesi yaşıyor, kurtardığı ulus, hatta ilham verdiği Müslüman toplumlar, bu kahraman öndere duydukları saygı ve minneti, inkârcıları kahredecek bir açık yüreklilikle göstermeye devam ediyorlar.Hayatın zorluklarından bunalmış halde olmasına rağmen bu halk, ona ve yaptıklarına yönelen sinsi inkârcılıklara isyan ediyor, şaşırtıcı bir bilgelikle tepki gösteriyor.Atatürk sevgisi, Türklüğü aşan duygulardan besleniyor çünkü.Pakistanlı Prof. Şerif el Mücahit’in yazdığı gibi Mustafa Kemal, kendilerine onurlu birer varoluş mücadelesinin yoluna çıkan bütün mazlum ulusların da önderidir.Hint Müslümanları ona “İslâm’ın Kılıcı” adını takmışlardı.Müslüman milletlerin ona duyduğu sevgi ve coşku, Halifeliği kaldırmasından sonra da artarak devam etmiştir. Çünkü Atatürk “evrensel İslâm İmparatorluğu hayaletini canlandırmaya çalışmak yerine Müslüman halkların ayrı ve egemen ulusal devletler” halinde yaşamasını öngörmüştür.O bir dâhi idi...Atatürkçü düşünceyi, ülkemizi çağdaş akımlardan yalıtan bir engel olarak görenlerin aklına şaşmak gerekir.Müsbet bilimin rehberliğinde çağdaş uygarlığa yürüyüşü hedef alan bir düşünce hiç ilerlemenin önüne duvar örer mi?Kısacık ömrüne mucizevi askeri zaferler ve akıl almaz sivil devrimler sığdıran bu adam gerçek bir liderdir. Çünkü gerçek lider kendisini izleyenlere doğru şeyler yaptıran adamdır. Bu yüzden saldırıya uğruyor.Mesele kusurlarının yeni keşfedilişi değil yeni dünya düzeninde Türkiye’ye biçilen role razı edilmesine engel olacak en sağlam kalenin Atatürk olmasıdır, o kale düşmeden Türkiye’ye istedikleri biçimi veremeyeceklerini bilmeleridir.Atatürk yalnız birleştirici bir bayrak değildir Türk halkı için, aynı zamanda çağdaşlığa açılan büyük bir kapıdır.Özgürlük ve bağımsızlık içinde ilerlemenin iki vazgeçilmez şartı, laik cumhuriyetin korunması ile ulusal birlik ve tekil devletin tehlikeye sokulmamasıdır.Utanmak lâzım...Atatürk şunları demişti:“Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, Trakyalı, Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.” “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki (...) Din simsarlarına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir.” Dikkat ettiyseniz ırkçı bölücülük ve dinci aşırılık yükseldikçe Atatürk’ü aşağı çekme çabaları da aynı oranda artış gösteriyor.Eskiden heykellere saldıran cahil ticaniler vardı şimdi okumuş yazmış insanlar anılarda, arşivlerde açık arıyorlar.Şu anda kullandıkları uyuşturucu “İnsan Atatürk’ü bulmak”...Belki yardımımız olur diye evlâtlarını Gelibolu’da yitiren Avustralyalı ve Yeni Zelandalı ailelere gönderdiği mesajı hatırlatalım:“Oğullarını uzak ülkelerden buraya gönderen anneler, siz de gözyaşlarınızı silin. Oğullarınız şimdi bizim bağrımızda huzur içinde yatıyor. Canlarını bu ülkede kaybederek onlar artık bizim de evlâtlarımız oldu.”Atatürk’ü, sıradan insanların bulunmadığı yerlerde aramak lâzım.O bizim ulusal güvencemizdir.Onun zarar görmesi şartına bağlı bütün düşmanlıklar yenilmeye mahkûmdur!

Devamını Oku

Rüzgâr niye döndü?

9 Kasım 2008

Teröre elbet kimse bile bile arka çıkmaz. Marifet, terörün yararlanacağı şartların oluşmasına katkı yapmamaktır!İktidar, siyasi açılım vaatlerini askıya alıp bölücü terörle mücadelenin askeri yönüne yoğunlaşmayı tercih etti son dönemde.Vay sen misin iktidarı farklı beklentilerle destekleyen kalemler kıyameti kopardılar. Düne kadar yere göğe koyamadıkları Başbakan’a şimdi demediklerini bırakmıyorlar.Erdoğan’ın “Obama gibi gelip Bush’a döndüğü”nden başlayıp muhafazakârların, Kürtlerin, demokratların ümitlerine ihanet ettiğine kadar kezzap gibi eleştiriler, suçlamalar..Dikkatli olalım...Bu kızgınlığın savunulabilir sebepleri yok değildir.Başbakan’ın Kürt sorunu bağlamında “Ya sev ya terk et” anlamına gelen konuşmaları, özgürlük ve demokrasi özlemlerini tek başına temsil ettiği iddiasını taşıyan bir partinin liderine yakıştırılamaz.Hele sokak gösterilerinde terör örgütü destekçisi grubun üstüne pompalı tüfekle ateş açan vatandaşa “Sabır tavsiye ediyorum fakat sabır nereye kadar olacak?” diye hak vermesi, bu yaklaşımın halkı birbirine kırdırmaya davetiye çıkaracağını düşünememesi hiç kabul edilemez.Düne kadar AKP’yi neredeyse kayıtsız şartsız destekleyen kalemlerin şimdi bu nedenlerle tepki göstermeleri, tabii ki eleştirilerin değerini arttırır ve kendilerini de onurlandırır ama gene de düşünmek gerekir.Koz vermemeliTerör örgütünün dağdaki militanlarına “İktidar partisi içerde ve dışarda güç aldığı kalemlerin desteğini kaybediyor. Birbirlerine düşmeye başladılar. Dayanın” diye moral vereceği bir tablo yaratılmamalıdır.Ölçüyü kaçırmanın en azından böyle bir riski var çünkü. O nedenle Başbakan’ı eleştirenler borç altındadırlar:Şikâyetleri ne?.. Erdoğan’ın farklı özlemlere kapıyı göstermesi ve kentlerde terör yaratanlara karşı vatandaşlara kendilerini silâhla savunma hakkı tanıması, yani demokrasi ve hukuk devleti adına cinayet çizgisine gelmesi mi, yoksa iktidarın bir süre yalpaladıktan sonra “tek vatan, tek bayrak, tek millet” noktasına dönmesi mi?Bu farkın açıkça ortaya çıkması lâzım.Sorunun demokratik zeminde tartışılmasını mümkün kılacak bir muhatap olabilirdi DTP ama olamadı.Mecliste dağıtılan kitapçık, İmralı’daki elebaşına hoparlörlük yaptıklarını gösteriyor:Ülkenin 20-25 özerk bölgeye ayrılması, her bölgenin renk ve simgelerinin (bayrak) tanınması ve teröristbaşının da muhatap alınması filan...Terör şantajı altında meclis bunları mı müzakere etsin?2005 yılının Tayyip Erdoğan’ını özlediklerini söyleyen arkadaşlarımız ne istediklerini DTP kadar açık ifadelerle ortaya koymalılar. Böyle olmadığı zaman çıkan gürültü, bir demokrasi ve özgürlük talebi olmuyor, huysuzluk oluyor, mızıklanma oluyor.Ondan da içerde ve dışarda bölücüler yararlanıyor!

Devamını Oku

Belge en etkili temizleyici...

8 Kasım 2008

Demokrasiyi fazilet rejimi yapan, kamuya ait her hesabın sorulabilir olmasıdır.Şeffaf olmayan rejimler, siyasetçilerin dokunulmaz olduğu rejimlerdir. Buralarda rüşvet ve yolsuzluk yarı resmi bir vergi gibi hem ekonomiyi, hem toplumsal ahlâkı kemirir.Türkiye’nin bir “Temiz Eller” operasyonuna şiddetle ihtiyacı var. Ama milletvekili dokunulmazlıkları yargının önünü kesiyor.İktidar partisinin dokunulmazlıkları kaldırma baskılarına suçlulara özgü inatla direnmesi halktaki “soyulma şüphesi”ni daha da derinleştiriyor.CHP bu duyguyu keşfetti ve toplumla ileşim kuracak sözcüyü de buldu.Grup Başkanvekili Kılıçdaroğlu “Temiz Eller Savcısı” gibi çalışıyor. Şu farkla ki, suçlamaları yargıya götüremediği için toplum vicdanına sunuyor!AKP ortak mı?Dün Türk Telekom’un şaibeli bir özelleştirmenin bütün unsurlarını taşıdığını iddia ederek kameraların karşısına çıktı.Bilindiği gibi hükümet Kurumlar Vergisi oranını Türk Telekom özelleştirmesinden hemen sonra indirmişti. Bu karar, kurumlar vergisi şampiyonu olan Türk Telekom’a yılda ortalama 400 milyon YTL dolayında kazanç sağladı.Türk Telekom vergiler indikten sonra satılsa, kurumun değerlenmesinden doğan farkı Lübnanlı Hariri ailesi değil devlet alacaktı.Kılıçdaroğlu’na göre Oger Telekom yanında “başka birileri daha” bundan çıkar sağladı. Hariri’nin şirketi Oger’e kazandırılan büyük menfaatin karşılığı olarak “Bir veya birden çok AKP’li bakan” Türk Telekom’a “Üçüncü Ortak” olarak girdi.Kemal Kılıçdaroğlu şüphesini destekleyecek olaylar da sıraladı: Mesela Türk Tekekom’un 5 aracını Ulaştırma Bakanı Yıldırım ve ailesine tahsis ettiğini öne sürdü ve Başbakanlık Müsteşarı Ala’nın yabancı ortağı temsilen Türk Telekom’un denetim kurulu üyeliğine seçildiğini hatırlattı.Evet, bu tespitler bir “Çapanoğlu”nun varlığını duyuruyor. Doğru ama böylesine ağır suçlamaların daha ikna edici kanıtlarla desteklenmesi gerekmez mi?Temiz Eller gibi...Dün bunu Kılıçdaroğlu’yla konuştum. “Kurumlar Vergisi indirimini satıştan önce yapmamak suretiyle devleti büyük bir gelir kaybına uğrattıklarını” Maliye Bakanı Unakıtan’a Bütçe Plan Komisyonu’nda söylemiş, göz göre göre bu hatayı niçin yaptıklarını ısrarla sormuş ama cevap alamamış.Sessiz kalmak her zaman itiraf sayılmaz. Halk Kılıçdaroğlu’nu hep belgeleri konuştururken görmeye alıştı. Güven duygusu böyle oluştu.Dün, Türk Telekom’un satılmasından sonra çıkan dedikoduları sanki yeniden pişirerek önümüze koydu.Üç yıl önce AKP teflon gibiydi, hiçbir şey yapışmıyordu. Şimdi her suçlama yakışıyor, yapışıyor!Böyle bir fırsat dönemini muhalif siyasetçiler kaçırmak istemezler. Ama Kılıçdaroğlu onlardan olmasın. Çünkü o halkın gözünde tatminsiz “Temiz Eller” özleminin tesellisidir.Onun belgelere dayanan yolsuzluk mücadelesi iktidar partisini, üst katlarında temizlik yapmaya mecbur bırakmıştır.Belge belge belge... Kılıçdaroğlu, başarısından emin olduğu bu temizlik malzemesinden Türk Telekom’da da şaşmamalı!

Devamını Oku

Kürt Obama

6 Kasım 2008

Amerika’daki seçime imrenip bir “Kürt Obama” özlemi uyandırmak bence Türkiye’nin mirasına haksızlıktır.Barack Obama siyah derili ilk Amerikan Başkanı seçilmiştir ama seçimi ırkçılık adına değil o lânetli ayrımın sonunu getirecek adam olduğu için kazanmıştır.Irkçılık utancına son veren yurttaş hakları savaşımının taçlanışıdır olay. Ucu yüzyıllara uzanan kölelik kurbanı kuşakların manevi intikamıdır.Derilerinin rengi yüzünden hiç kimse bu ülkede ayrıma tabi olmadığı gibi kölelik de hiçbir zaman yaşanmadı!Evet Güneydoğu’da bir kulluk düzeni şu anda bile yer yer hüküm sürüyor ama bu, Kürt kökenli feodallerin kendi topluluklarına zorla dayattıkları bir mahkûmiyettir.Bütün köklerden gelen insanların özgür bir ülkenin eşit vatandaşları olarak kaynaştığı bir devlete örnek aranıyorsa Türkiye daha kıdemli sayılır.Osmanlı döneminde bile pek çok Kürt devletin önemli mevkilerini işgal etmişlerdir.Amerika’daki devrimi Türkiye cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirerek bugünlere geldi.Kürt kökeninden insanlar, devlet başkanlığı ve başbakanlık dahil tüm hizmet kademelerinde görev yapmışlardır. Bizdeki fark o devlet adamlarının “Kürt oldukları için” değil “Türk vatandaşı oldukları için” seçilmiş olmalarıdır.Amerika’da da Obama’dan sonra gelmesi muhtemel siyah derili bir başkan bu kadar büyük heyecan uyandırmayacaktır.O nedenle “Kürt Obama” bizim için ilerleme sayılamaz, bin yıllık harmanı inkâr etmek, özellikle cumhuriyetin kazanımlarını ziyan etmek olur.Eksiğimiz zenginliğimizin değerini anlamamak, anlatamamak ve terörün esir aldığı insanları koruyacak cesareti gösterememektir.Hayal kurarken bölücü ihanetin kazdığı çukurlara dikkat etmek lâzım!İşgal kuvveti gibiYargıtay Başsavcılığı’nın Deniz Feneri dosyalarını istemesi heyecan yarattı.Çünkü Almanya’daki dernekten AKP’ye para aktarıldığının belirlenmesi halinde temelli kapatma davası açılması gerekecek.Zaten AKP laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu için “sarı kart” görmüştür. Dışardan yardım iddiasının kanıtlanması ikinci sarıdan “kırmızı”yı getirebilir.Alman hâkimin sözlerini unutmayalım:“Hiyerarşinin üst kademeleri Türkiye’de. Arka planda Zekeriya Karaman, İsmail Karahan, Mustafa Çelik, Harun Kapıyoldaş ve Zahid Akman var. Toplanan paralar Kanal 7’yi desteklemek için, Türkiye’de siyasi amaç için kullanılmıştır.” Belli ki Başsavcılık Almanya’daki Türklerden dolandırılan paraların hangi siyasi amaçlar için kullanıldığı sorusuna ve AKP bağlantısına cevap arayacak. Frankfurt mahkemesinin kararından sonra bu doğal.Ama Adalet Bakanı Şahin’in telâşı ne? Dün, “Endişemiz yok yurt dışından yardım almadık” diye demeç verdi.Mezarlıktan geçerken ıslık çalmaya benziyor bu çıkışı. Çünkü böyle bir savunma herkese yakışır da Adalet Bakanı’na yakışmaz!İktidar partisi millet vicdanına önem veriyorsa RTÜK Başkanı Akman’ın istifasını sağlamalıdır. Dün onun hakkında kooperatif yolsuzluğundan da bir dava açıldı.Bu kadar suçlama altında kamu görevi yürütülmez. Akman hizmet gücü gibi değil işgal kuvveti gibi oturuyor RTÜK’ün başında artık.İktidarın ona yönelik koruyucu tavrı da şüphe uyandırıyor. Böyle bir destek ancak suç ortaklarına verilir çünkü!

Devamını Oku