Başbakan’ı yöneten Kasımpaşalı ruhu onu Orta Doğu diktatörlerine her gün biraz daha yaklaştırıyor.Siyasi liderler muhalifleri ile didişebilirler ama bizimki eski kahramanlara bile tahammül edemiyor.Onlar övüldükçe kendi yetmezliğini mi keşfediyor ne?Dün medya başta, muhalif bildiği herkesi ve her şeyi yine yaylım ateşe tutarken sözü şuraya getirdi:“Terör uzmanı adı altında emekli askerlerden bazıları çıkıp televizyonlardan ahkâm kesiyor... Bu kadar mahirdin de niçin bu işin kökünü o zaman kazıyamadın? Terörün kökünü kazıyan ülke yok.” Sorumlu kim?Büyük haksızlık ve yanıltmadır bu sözler.Çünkü AKP iktidara geldiğinde Uzak Doğu’dan İspanya’ya uzanan kuşakta terörü yenmiş tek ordu olarak dünya TSK’yı göklere çıkarıyordu.Tecrübelerini paylaşarak yararlı olmaya çalışan kahramanların taçlarını onlardan kimse alamaz.Başbakan 2000’li yılların başlarında Türkiye’nin nihaî çözüme çok yaklaştığı gerçeğini ve terör eylemleri sıfıra inmiş bir ülke devraldıklarını unutturmaya çalışıyor.Güneydoğu Paketi’ni iş başına geldiği yıl yürürlüğe koysa ve 1 Mart tezkeresini geçirip katil sürüsüne Irak’ın kuzeyinde dirilerek çoğalacağı bir güvenli bölge armağan etmese, şimdi eski kahramanlık hikâyelerini o da, biz de dinlemek zorunda kalmazdık!Çaresizlik eylemiBaşbakan’ın çoğulcu ve katılımcı bir anlayışa sahip olmadığını biliyoruz. Ama terörle savaş bölünerek değil bütünleşerek kazanılır.Muhaliflerle kuşatıldığı kuruntusuna kapılmış bir kadronun gerçekleri doğru okuması da mümkün değildir.Son zamanlarda karşılaşılan ve pahalıya mal olan talihsizliklere rağmen terörle mücadelede bir başarısızlıktan söz edilemeyeceğini savunan uzmanlara kulak vermek lâzım.Ortada bir er meydanı yok, kalleş bir saldırı var.Terör örgütü, belli olmayan bir vakitte, koca ülkenin önceden bilemeyeceğimiz bir yerini vuruyor. Buna rağmen baskınlarda bile şehit ettiği her Mehmetçik’e karşı en az iki ölü veriyor.Genelkurmay’daki brifingde Aktütün saldırısı sırasında terör örgütünün telsiz haberleşmeleri dağıtıldı. Çatışma sürerken kendi saydıkları ölü 34’tür. İntihar eylemine mahkûm bir çaresizlik yansımasın diye yaralı arkadaşlarını bile öldürüyorlar, ölülerini ya saklıyor, ya kaçırıyorlar.PKK’nın sıklaştırdığı eylemleriyle uyandırmaya çalıştığı korkuyu hak edeceği bir gücü yoktur. Artan saldırılar, çözülme gerçeğini örtme amaçlı olabilir.Başbakan lâf yarışına girecek yerde terörle mücadelenin ekonomik ve sosyal tedbirlerini hazır ederek dağın yolunu kapatmaya ve...Köklü çözüm fırsatını Türkiye’ye ikinci kez kaybettirmemenin çaresine bakmalıdır!
Genelkurmay Başkanı’nın medyaya tepkisi Başbakan’ı çok mutlu etmiş görünüyor.“Yüreği yağ bağladı” derler ya, öyle bir şey... Yalnız değerlendirme hatası yapıyor:Orgeneral Başbuğ TSK’yı yıpratma amaçlı yayınları, gizli raporları sızdıranları ve bunları yayanları hedef almış ve uyarmışken Başbakan fırsatı ganimet bilip hedefi büyütmüştür.İktidar yolsuzluklar ve terör yüzünden yıpranıyor. Ekonomik kriz erimeyi hızlandırmıştır. AKP’ye yakın Metropoll şirketinin anketi eylülde desteği yüzde 50’nin üstüne çıkan iktidar partisinin ekimde 35’e gerilediğini gösteriyor.Başbakan “Medyayı kötülersem, etkisini azaltırım” diye düşünerek böyle toptancı bir değerlendirmenin yanlışına düşmüş olabilir.Ama unutulmamalı ki, olumlu ve olumsuz ayrımı yapmadan eleştirilerin tümüne karşı çıkan iktidarlar kendi ufuklarını daraltırlar.Erdoğan dün, toptancı bir yargının günahına girmek pahasına şu iddiayı ortaya attı:“Terörün tek amacı propagandasını yaptırmaktır. Ne yazık ki yazılı ve görsel medya bu propagandayı yapmaktadır..” Hedef şaşırtmak içinHayır, mesele bu kadar basit değil.Milletin birliğini ve vatanın bütünlüğünü korumak konusunda medyanın inanç ve kararlılığını sorgulamaya ve hele şüphe gölgesi düşürmeye kimsenin hakkı olamaz.Adresi belirsiz suçlamalar, ancak başarısız iktidarların halkın dikkatini saptırma çabası olabilir.Biz de teröre karşı savaşa girmenin ahlâki açıdan sadece bir görev değil, insanlık onurunun yüklediği mecburiyet olduğunu bilerek ve bölücü katillerle dağlarda çarpışan kahramanların minnet ve şükran duygularımızı fazlasıyla hak ettiklerini unutmadan hareket ediyoruz.Ama bizden her kaybı sadece “Vatan sağolsun” diye karşılamamız istenemez.Teröre karşı verilen kutsal mücadelede uğradığımız kayıpları azaltmak ve katil sürülerini bir an önce yok etmek için ihmal edilmiş bir tedbir, yapılan bir yanlış var mı bunları elbette sorgulayacağız.Biliyoruz iktidar, muhalefetin yıpratıcı etkilerini azaltmak için siyaset alanını daraltmaya çalışıyor. MHP lideri Bahçeli geçen gün Başbakan’a şöyle sesleniyordu:1 Mart’ta neredeydi?“Terörle siyaset olmaz, krizle siyaset olmaz, diplomasiyle siyaset olmaz diyerek hayatın her alanına yasak getirmeye çalıştığın özürlü siyaset zihniyetinin takipçisi mi olacağız?” Karikatür dergisi Penguen’in son sayısının kapağında Başbakan ekonomik krize karşı uygulayacakları programa bakıyor:1. İnkâr edelim2. Dua edelim3. Krizi şerefsiz ilân edelim!Başbakan bütün hedeflere karşı aynı taktiği kullanıyor. Bu meselede askere halkın geleneksel desteğinden de yararlanmak istiyor medyaya karşı.Şu sözünün içerdiği örtülü mesaj Başbuğ’un öfkesini kendi hesabına ne kadar iştahla değerlendirdiğini açığa vuruyor:“Biz doğru yerdeyiz gerisini yanlış yerde duranlar düşünsün!” Bu tekmili vererek askerlerin gözüne girebiliyorsa kutlu olsun.Ama “Bunu 1 Mart tezkeresini meclisten geçiremeyen iktidarın başı mı söylüyor” diye sormazlar mı?İktidar olmanın farkı, asıl tarihi kavşaklara gelindiğinde yanlış yapmamaktır.AKP iktidarı asıl o gün doğru yerde olmalıydı.Öyle olsaydı Kuzey Irak’ta bir bağımsız devlet inşa ediliyor olmayacaktı bugün katil sürüleri korundukları, vurup kaçtıkları güvenli topraklar bulamayacaklardı.
Orgeneral Başbuğ’dan dün bilgi içerikli bir açıklama bekliyorduk ama öyle olmadı.Tepki içerikli bir ihtar çekti medyaya!“Hizaya gel” türü bir komutu işittik.Aktütün sınır karakolunda 17 askerimizin şehit olduğu saldırı öncesi Genelkurmay’a gönderilen istihbarat raporlarının Taraf Gazetesi’nce yayınlanması, evet tereddütler yaratmıştı.Birçok vatandaşın kafasında “Acaba çocuklarımız ziyan mı oldu?” sorusu uyanmıştı.Böyle soruları cevapsız bırakmayacağına beslediğimiz inançla Genelkurmay Başkanı’nın yapacağı önceden haber verilen açıklamasını merakla bekledik.Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Hasan Iğsız bu şüphelerin yersizliğini ayrıntılarıyla medyaya on gün önce açıklamıştı zaten. Orgeneral Başbuğ yeteri kadar farkedilmemiş o bilgilerin altını çizerek beklenen cevapları verir “Daha ayrıntılı tespitleri, soruşturma tamamlanınca size aktarırım” diyebilirdi.Çünkü Orgeneral Iğsız, alınan istihbarat bilgileri ışığında hazırlık yapıldığını ve o sayede karakolun baskına uğramadığını on gün öncesinden söylemişti.En önemli iki sebepO brifingi dikkatle izleyenler, saldırı hazırlığının tespitinden sonra harekete geçen birliklerimizin bölücü örgütü çatışmaya mecbur bıraktığını öğrenmişlerdi.Nitekim Orgeneral Başbuğ da dün Aktütün karakolunun güvenliğini sağlayan Bayraktepe’ye yönelik saldırının terör örgütü açısından bir “intihar saldırısı” sonucu doğurduğunu belirtmiştir.Fakat bunu niçin hedefi genişletilmiş bir suçlama eşliğinde ve asabi bir tonla söylemiştir anlamak zor.Bir komutan, düşük yoğunluklu da olsa savaş içindeki ordusunun moralini her daim üst seviyede tutmak zorundadır.Doğru ama adaletli davranmak da görevi değil mi?Belli ki tepki iki sebebe dayanıyor.1. Gizli istihbarat raporlarının Genelkurmay’dan sızması2. Bu raporların halkta güvensizlik uyandıran abartılı sunuş biçimi ve yorumlar eşliğinde halka yansıtılması...Önce mıntıka temizliğiGenelkurmay Başkanı, medyanın doğru olduğuna inandığı bilgiyi, yasal engel yoksa her yerde değerlendirdiğini, bizde de değerlendireceğini kabul etmelidir.Bunu önlemenin yolu, o bilgileri kullananları “terör örgütünü başarılı gibi gösterme” yanlışına düşmüş kişiler olarak damgalamak ve “akan ve akacak olan her damla kanın sorumluluğuna ortak” olacaklarını söyleyerek baskı altına almaya çalışmak değil, gizli raporların sızmasına mani olmaktır.Bilgiyi sızdıranı değil de yayanı baskılamak, yanlış hedefe ateş etmektir.Orgeneral Başbuğ düşmanı dışarda değil içerde aramalı, gizli belgelerin giderek daha sıklıkla sızdığını görerek buna önlem almalıdır.Bu gerçekleştiği zaman her şeyin yoluna gireceğini herkes görecektir.Orgeneral Başbuğ dünkü açıklamasını şu sözlerle bitirdi:“Herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde bulunmaya davet ediyorum!” Demokratik bir ülkede herkes zaten “doğru” olduğuna inandığı yerde durur.Kimse tedirginliğe itilmemelidir.Böyle bir uyarıyı adresi belirtilmemiş bir çağrı olarak yapmak, askerine güvenmeyi gelenek haline getirmiş bu ulusa haksızlık olur katil sürüsüne de hiç hak etmedikleri bir övünme sebebi verir.Komutanın hassasiyetlerine saygı gösteriyor fakat üslubuna itiraz ediyorum.
Engin Çeber’i polis, siyasi bir dergiyi dağıtırken yakalayıp İstinye Karakolu’na götürdü.Tarih 28 Eylül’dü.Sorgulama, tutuklanma derken 29 yaşındaki bu genç adam 10 Ekim’de Metris Cezaevi’nde komaya girdi, kaldırıldığı hastanede de öldü.Adalet Bakanı Şahin, cezaevinde işkence görerek öldüğü belli olan Çeber’in yakınlarından dün “devlet ve hükümet adına özür” diledi.Tutukluyu görmeden sağlık raporu verdiği anlaşılan doktor dahil 19 görevlinin açığa alındığını açıklayan Şahin’in bu yaptığı, Deniz Feneri soygunlarına “Bana ne ya!” tepkisini gösteren bir siyasetçiden beklenmeyen bir jestti:“Böyle bir olayın meydana gelmesinden dolayı Adalet Bakanı olarak büyük üzüntü duyuyorum. Devlet ve hükümetim adına yakınlarından özür diliyorum.” Bizim siyasetçiler, ikbal koltuklarına ilâhi irade ile geldiklerini zannediyorlar. Tuhafı, demokrasinin yozlaşmasına sebep olan bu kibirli tutumlara alışan çoğunluk da Bakan’ın özür dilemesini büyüklük göstermek sayarak takdir ediyor.Bu yanlış. Doğru olan, böylesi ağır bir vebali, siyasi sorumlu her kimse onun yüklenmesidir. O da Bakan’ın istifa etmesi, işlenen insanlık suçunu hele hele devlete asla bulaştırmamasıdır.Adalet Bakanı, işkenceli bir ölüm nedeniyle devlet adına özür diliyorsa suçu devletin işlediğini kabul ediyor demektir. Buna hakkı yok!Çünkü devletin yasaları, işkenceye en ağır cezayı öngörmüş, önlemek için her tedbiri almıştır.“İşkenceye sıfır tolerans” diye yalan söyleyen bir iktidar varsa onun döneminde savcıların önüne sanıklar beraberinde doktor raporları da götürülmüyorsa ve bir cezaevinde mafyaya silâh taşımakla suçlanan gardiyan başka bir cezaevine gönderiliyorsa devlet niye “pardon” desin?Neden başarısız bir iktidarın iftirası ile “işkenceci devlet” damgası yesin?Ama anlatamazsınız.. Kendisini devletten daha yukarda gören zihniyete istifanın erdemini kabul ettiremezsiniz.Onun için “Her toplum lâyık olduğu şekilde yönetilir” özdeyişini anımsayarak sabır göstereceğiz!Bekliyoruz...Taraf Gazetesi dün Aktütün sınır karakoluna yönelik saldırı konusunda vahim bir iddia ortaya attı.Gazeteye göre gönderilen istihbarat bilgileri sayesinde Genelkurmay’ın bu baskından bir ay önce haberdar olması gerekiyordu.Bu kadar da değil.. İddiaya göre insansız hava aracı, saldırının gerçekleştiği 10 Ekim günü sabah saat 9.35’ten itibaren teröristlerin hazırlıklarını yansıtan görüntüleri Genelkurmay’a geçmişti.Taraf Gazetesi, haberinin dayandığı Asayiş Kolordu Komutanlığı’na ait raporun Genelkurmay tarafından olay sonrası yapılan açıklama ile ciddi olarak çeliştiğini öne sürdü.Bu iddialara dün geç vakte kadar Genelkurmay’dan herhangi bir tepki gelmedi.Gazete daha önce de 13 askerimizin şehit olduğu Dağlıca baskını ardından benzer iddialar ortaya atmış, elde ettiği istihbarat raporuna dayanarak bu baskının 9 gün önce Genelkurmay’a bildirildiğini öne sürmüştü.Gerçekleri öğrenmeye vatandaş olarak ihtiyacımız var. Hakkımız var. Çünkü kamuoyunun gösterdiği dikkat, bu mücadelenin hatalardan arınmasına yardımcı olacaktır. Bu yayınların kötülük olduğunu iddia etmek gerçekçi değildir.Unutulmasın, Türk milleti Kurtuluş Savaşı’nı bile sorgulayan bir meclisin idaresi altında kazandı.
Kontrolsuz güç, güç değildir... Bu bir reklâm sloganı ama damgasını yaşamın her alanına vuruyor!Çünkü kontrolden çıkan güç adaletsiz olur o sebeple de eşitsizlikler ve zulüm üretir.“Adalet mülkün temeli” sözü tarihte yıkılan yüzlerce devletin yaşadığı ibretli tecrübelerden süzülmüş bir özdeyiş değil mi?Nedense siyasetçilerimiz, iktidar gücünü ele geçirdikten kısa bir süre sonra bu gerçeği unutuyorlar.Bir önceki iktidarı silip süpüren yozlaşmaya onlar da kapılıyorlar.Bugünkü manşetimiz, AKP iktidarındaki adalet anlayışının uğradığı çarpılmanın vahametini gündeme getiriyor.Adalet, devletin iktidar değişikliğinden asla etkilenmemesi gereken organı olmalıdır. Çağdaş demokrasilerde yargı bunun için bağımsızdır.Peki bizde ne oluyor?Getirdiğimiz örnek, iktidarın bu kutsal ve dokunulmaz işlevi, kendi suçluları için kalkan, siyasi rakiplerine karşı da kılıç gibi kullanmak isteğini ortaya koyuyor.Bile bile korudularÇankaya’nın CHP’li Belediye Başkanı hakkındaki rüşvet iddiaları karşısında idari ve adlî soruşturmanın niçin şaşırtıcı bir hızla başlatıldığını sorgulamıyoruz bugün biz.Bu hassasiyetin, bütün hırsızlıklar karşısında değişmemesi gerektiğini savunuyoruz. Adil ve hızlı bir yargı, eğer iftiraya uğramışsa suçlananları da korur.Manşetimizin amacı, Çankaya ölçülerinin Deniz Feneri için neden işlemediğini sormak ve adaleti engelleyen baskıların etkisiz hale getirilmesini sağlamaktır.Çankaya Belediyesi’ndeki rüşvet iddiası 25 Eylül’de yayınlandı, idari soruşturma hemen dört gün sonra, savcılık soruşturması da dün 18’inci gününde başlatıldı.Halbuki Almanya’da Deniz Feneri’nin vatandaşlarımızın din ve merhamet duygularını sömürerek ülke tarihinin en büyük yardım dolandırıcılığını yaptığını, dolandırıcıların ve işbirlikçilerinin AKP iktidarına yakın kişiler olduğunu Başbakan ve arkadaşları en az bir yıl önceden biliyorlardı.İman yolsuzluğuna karşı çıkmak yalnız yasal değil vicdanî görevleri olduğu halde hiç aceleci davranmadılar.Hatta Başbakan ve Adalet Bakanı, Alman Büyükelçisi ile başka bir nedenle görüşürken sanıkların tutukluluk hallerinin uzamasından hoşnut olmadıklarını açığa vuracak kadar taraf oldular!Delil kalmış mıdır?O kadarla kalsa yine iyi...Dava sonuçlandı, Alman mahkemesinin başkanı olan hâkim, asıl suçluların Türkiye’de olduklarını açıkladığı, savcı “Bu dosyayı bizden istesinler” diye manidar bir çağrı yaptığı halde, Çankaya olayındaki hassasiyetin binde birini göremedik.Anılarımızda kalan “Bana ne ya!” diyen bir Adalet Bakanı’dır ve onun devlet itibarına indirdiği darbedir.Medyanın ve muhalefetin gürültüsü yüzünden, biraz da AKP tabanındaki vicdan sahibi seçmenlerden yükselen hoşnutsuz sesleri susturmak için olmalı, dava dosyasını Almanya’daki mahkemeden resmen istediğimiz bir hafta önce açıklanmıştı.Ama dün akşam VATAN muhabirinin aradığı Alman savcı, başvurunun hâlâ ellerine ulaşmadığını bildirdi.Atlı bir ulak veya posta güvercini bile bir haftada Frankfurt’a ulaşmaz mıydı?Deniz Feneri ile soygun yapanlara kazandırılan zaman, onlara herhalde aleyhlerindeki bütün delilleri karartmalarına yetecek fırsatı vermiştir.Ama yeter artık.İktidar, yolsuzlukların kaynağına göre tavır belirleme huyundan vazgeçsin, adaletin önünden çekilsin!
Terör tehdidi halkın kafasına dayanmış bir silâha benziyor.Bu terörün amacı ülkeyi bölmektir. Yani terör Türkiye’nin bütünlük ve bağımsızlığına kastetmiş bir ihanetin aracıdır.O nedenle arkasında mutlaka kültürel, ekonomik ve siyasal sebepler aramanın, en azından şu aşamada bir mantığı ve anlamı yoktur.Bu yanlışı geçmişte yaptık ve hatamızla sanki o gerekçeler terörü mazur gösterebilirmiş gibi akıl karışıklığına davetiye çıkardık.Bazıları “Kürt terörü” diyor. Çok yanlış...Çünkü böyle demek Boşnak, Arnavut, Çerkez, Arap kökenli Türk vatandaşlarından kendilerini farklı görmeyen ve farklı davranmayan Kürt kökenli vatandaşlarımıza haksızlık oluyor.Düşmanlaştırma...Bunun adı “bölücü terör”dür, “PKK terörü”dür!Bu ihanetin siyasi muhalefet anlamında bile bahanesi yoktur. Bu millet ve kurduğu cumhuriyet, uzun tarihi boyunca da hiçbir etnik kökeni içinde eritmek hevesine kapılmamıştır.Birçok ülkede Kürtler yaşıyor. Ama onların içinde insanlık onuruna sahip tek yaşamı bizim Kürt kökenli vatandaşlarımız buluyor.Türkiye’nin AB hedefine yürüyüşü de ortak demokratik geleceğimizi garanti altına alıyor.PKK halk düşmanı bir caniler sürüsüdür. Bu sürüyü yöneten melûn irade, yıllardan beri şeytani bir tuzağın peşindedir.Hayalleri şu: Millet terörden öylesine bezsin ki bir noktada Kürt kimliği toplumun gözünde terörle özdeş hale gelsin.Ne tezgâhlıyorlar?Dağdaki kalleş saldırılarla yetinmeyip büyük kentlerde kanlı ve kışkırtıcı eylemler düzenlemelerinin sebebi budur. Altınova’da denedikleri etnik çatışmanın fitilini güçlerinin yettiği her yerde ateşlemek istiyorlar.Ama dikkat ederseniz halk tuzağa düşmüyor. Kürt kökenli yurttaşlarla PKK’yı ayıran sınırın kalın kırmızı çizgisi her daim korunuyor.Dün İstanbul, polisin övgüye değer uyanıklığı sayesinde, boyutlarını tahmin edemeyeceğimiz bir felâketi yaşamaktan kurtulmuştur.Terör örgütünün “canlı bomba” eylemi için İstanbul’a gönderdiği o kadın Şişli’de kendisini izleyen polisler tarafından yakalanmış olmasaydı şu anda kimbilir kaç masum kurbanının milletçe yasını tutuyor olacaktık?Tanrıya bunun için şükrediyor, polisimizi de takdir ediyoruz.Terör, insan hayatına ve onuruna kasteden acımasız ve uğursuz saldırıdır.Türkiye terör ile pazarlık yapılmayacağını bilerek hareket ettiği dönemde bu melâneti yenmişti. AKP’nin devraldığı Türkiye terörü asgariye indirmiş bir Türkiye idi.Siyasetini yapmak, terörü yeniden ülkenin en büyük meselesi haline getirmiştir.Tehdit niteliğini kaybettiği güne kadar PKK’yı siyasetin meselesi olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Göçler büyük kentlerin dengesini bozdu. Yanlışı tekrarlamayalım.Etnik çatışma tuzağını üçüncü kez aşma garantimiz olmayabilir!
Almanya gezisinde Başbakan’ın “sahtekâr” diye hakaret ettiği bir gurbetçi vardı hani...Onunla ilgili önemli bir gelişme oldu:Adı Muhammet Demirci olan bu gurbetçi “sahtekâr” filan değilmiş.Mahkeme kararı ile sabit oldu ki hakarete uğramış. Şimdi Tayyip Erdoğan bu haksızlığı yaptığı için ona 3 bin YTL tazminat ödeyecek!Peki 3 bin YTL’lik cereme Başbakan’ı altına girdiği vebalin yükünden kurtaracak mı acaba? Hayır..Çünkü Muhammet Demirci bireysel bir eylemci değildir. O, Avrupa’daki İslâmi holdinglerin dolandırdığı gurbetçilerin haklarını savunmak amacıyla kurulmuş bir derneğin (Avrupa Türkleri Dayanışma Derneği) başkanıdır.Tayyip Erdoğan’ın 25 Mayıs 2006’da Berlin’de yaptığı toplantıda konuşmasına izin verilseydi, iman dolandırıcılarını şikâyet edecekti ve yıkımına sebep oldukları ailelerin haklarını koruması için Başbakan’a çağrıda bulunacaktı.“Sizden isteğimiz İslâmi holdingler hakkında soruşturma açmanız. Bu yapılırsa AKP’li milletvekillerinin yarısı ceza alır” diyecekti. Ama “Halil Demirkaya bizleri dolandırdı. Sizin arkadaşınızmış ve sizin adınızı vererek bizden para topladı” derken “sahtekâr” suçlaması ile susturuldu.Sahtekârlar ne tarafta?Anlaşılıyor ki “sahtekâr” bir niteleme değil doğrudan bir hakaret sözcüğü.O nedenle mahkemenin Başbakan’ı paralarını iman dolandırıcılarına kaptıranların kurdukları derneğin başkanına tazminat ödemeye mahkûm etmesi yerinde bir karardır.Başbakan, gurbetçi vatandaşın gerçekten “sahtekâr” olduğuna inandığı için değil küfür etmek kastı ile o sözü etmiştir.Nitekim Kombassan’ın, YİMPAŞ’ın ve Deniz Feneri Derneği’nin sahtekârlıkları mahkeme kararı ile sabit olmuş bazı yöneticilerine Başbakan’ın “sahtekâr” dediğini duyan olmamıştır!Başbakan ödeyeceği o 3 bin YTL’yi gurbetçi vatandaşa helâl etmelidir. Sükûnetle kabullenirse bu ceza hayırlara bile vesile olabilir.Mesela bu sayede Tayyip Erdoğan eleştiri ve şikâyet aktaran insanların değil asıl onlara karşı koruduğu kişilerin sahtekâr oldukları gerçeğini keşfedebilir ve bu da kaderin bir lütfu olur.Bu da siyasi yolsuzlukİslâmi holdingler soygunu ardından patlak veren Deniz Feneri dolandırıcılığı ve yargılama sonunda çıkan mahkûmiyet kararları ilâhi bir uyarı gibi...Bu uyarıya sadece suç ortakları sırtlarını dönebilir.İktidarın Deniz Feneri dosyası ve eklerini Alman mahkemesinden getirtmek konusunda gösterdiği isteksizlik şüphe üretiyor.Alman mahkemesinin başkanı “Biz piyonları yargıladık. Asıl suçlular Türkiye’de” dediği halde Adalet Bakanı “Bana ne ya!” diyebiliyorsa, burada açılacak soruşturmadan bir sonuç beklemek hayalperestlik olmaz mı?İktidar bu güvensiz havayı dağıtmalıdır.Mesela Başbakan’ın “sahtekâr” saydığı kişilerin sahtekâr olmadığı, tersine gerçeği onların söyledikleri anlaşılıyor.Dokunulmazlıkları kaldıracaklarına millet önünde söz veren Başbakan iktidardaki altı yılın sonunda “temiz siyaset”in olmazsa olmaz bu şartını hayata geçirmeye asla niyetli olmadığını ortaya koyuyor.Bu da bir tür siyasi yolsuzluktur.Bu yolsuzluğu, sadaka karşılığında devşirilen yoksul oyları ile daha ne kadar örtebilirsiniz?
Bazı sorumluluk mevkileri hata kaldırmaz, özür kabul etmez. Yanlış yapan gider! Gitmeyen gönderilir!Uygarlığın en köklü geleneği olan istifa müessesesi, yalnız hata yapanı değil, o hatadan zarar gören kurumu da koruyan bir sigortadır.Aktütün sınır karakolumuzda 17 askerimizin şehit olduğu saldırıya rağmen Antalya’da golf oynamaya devam eden Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Babaoğlu hakkında yorum yapmak için neden aceleci davranmamaya çalıştık?..Komutan, bunun kurumsal bir zaaf olmadığını göstermek adına istifasını verecektir diye bekledik.“Komutan istifa etmezse ettirirler” diye düşündük. İkisi de olmadı.Üstelik Genelkurmay, Hava Kuvvetleri Komutanı’nın hata yapmadığı, hata varsa bile bunu TSK adına kabullendikleri anlamına çekilecek ifadeler taşıyan bir açıklama yayınladı.Açıklamada komutanın saldırıdan haberdar olmadığı için oyun oynamaya devam ettiği anlatılırken, yorum yapanlar TSK’yı yıpratma amacı taşıdıkları öne sürülerek eleştirildi.Bu anlayış sakattır. 17 şehit verilen bir terörist baskınından 24 saat habersiz yaşayan bir kuvvet komutanı düşünülemez.Hele bu tuhaflığı eleştirenlerin TSK’yı yıpratmaya programlanmış kötü niyetli insanlar olduğunu söylemek hiç akılcı değildir.Genelkurmay’ın komutanı korumak adına öne sürdüğü gerekçe karşısında verilecek en haklı tepki “Özrü kabahatinden büyük” demek olur.TSK’yı yıpratmayalım baskısının yarattığı sakınma duygusu koruyucu olsaydı Orgeneral Babaoğlu bir çok insanın gözünde “Çocuklarımız ölürken golf oynayan komutan” durumuna düşmezdi.Böyle bir hatanın kendisine ve TSK’ya çıkaracağı maliyet onu korkutur ve böyle açığa düşmezdi.Şanssızlığına kahrettiğini tahmin edebiliyorum ama özveride bulunmaya mecburdur. Hatasını TSK’ya taşıtmamalı, kurumunu korumak için istifa etmelidir.“Ortada kurumsal zaaf yok. Kişisel hata yaptım. İşte bedelini ödedim, mesele kapandı” demelidir.Bu çağrıyı kelle istemek için yapmıyorum, yedeği olmayan bir kurumun zarar görmemesi için yapıyorum!Daha ucuza olmaz!YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın maaşı bir yılı bile dolmadan yüzde 50’den fazla zam gördü.İşin başına geçirildiğinde maaşı 4 bin 300 YTL idi. Bakanlar Kurulu’nun kararı ile iki aşamada 6 bin 696 YTL oldu.Kararı adil bulmayanlar olacaktır ama Prof. Özcan’ın bu parayı hak etmek için katlandığı fedakârlıkları bilmeden konuşmamak lâzım.Önceki gün İstanbul Üniversitesi’nin yeni öğretim yılına başlarken Rektör Prof. Mesut Parlak’ın yaptığı konuşmada verdiği bazı bilgiler YÖK Başkanı’nın maaşına yapılan zam hakkında farklı düşünmenize yardımcı olabilir.Prof. Parlak yeni yılın başında yaş haddinden emekliye ayrılacak, koltuğu boşalacak. Konuşmasında “YÖK genel kuruluna bir yıl önce hükümet tarafından atanan bir üye, İstanbul Üniversitesi’nde yapılacak seçimlerde rektör adayı olarak çıkarılıyor” haberini verdi.Sonra garabeti şöyle yorumladı:“Hem aday olacaksın, hem bu adayın değerlendirileceği kurulun üyesi olacaksın, hem de siyasi iktidarın tercih ettiği kişi olacaksın. Dünyada bunun bir örneği yok. Bu mu demokrasi?Bu mu bilimsel özerklik?” Rektörün anlattığı bu alengirli işleri hep YÖK Başkanı Özcan yaptı ve yapacak?Daha ucuza yapanı zor bulurdunuz.Zammı az bile vermişler!