Almanya gezisinde Başbakan’ın “sahtekâr” diye hakaret ettiği bir gurbetçi vardı hani...
Onunla ilgili önemli bir gelişme oldu:
Adı Muhammet Demirci olan bu gurbetçi “sahtekâr” filan değilmiş.
Mahkeme kararı ile sabit oldu ki hakarete uğramış. Şimdi Tayyip Erdoğan bu haksızlığı yaptığı için ona 3 bin YTL tazminat ödeyecek!
Peki 3 bin YTL’lik cereme Başbakan’ı altına girdiği vebalin yükünden kurtaracak mı acaba? Hayır..
Çünkü Muhammet Demirci bireysel bir eylemci değildir. O, Avrupa’daki İslâmi holdinglerin dolandırdığı gurbetçilerin haklarını savunmak amacıyla kurulmuş bir derneğin (Avrupa Türkleri Dayanışma Derneği) başkanıdır.
Tayyip Erdoğan’ın 25 Mayıs 2006’da Berlin’de yaptığı toplantıda konuşmasına izin verilseydi, iman dolandırıcılarını şikâyet edecekti ve yıkımına sebep oldukları ailelerin haklarını koruması için Başbakan’a çağrıda bulunacaktı.
“Sizden isteğimiz İslâmi holdingler hakkında soruşturma açmanız. Bu yapılırsa AKP’li milletvekillerinin yarısı ceza alır” diyecekti. Ama “Halil Demirkaya bizleri dolandırdı. Sizin arkadaşınızmış ve sizin adınızı vererek bizden para topladı” derken “sahtekâr” suçlaması ile susturuldu.
Sahtekârlar ne tarafta?
Anlaşılıyor ki “sahtekâr” bir niteleme değil doğrudan bir hakaret sözcüğü.
O nedenle mahkemenin Başbakan’ı paralarını iman dolandırıcılarına kaptıranların kurdukları derneğin başkanına tazminat ödemeye mahkûm etmesi yerinde bir karardır.
Başbakan, gurbetçi vatandaşın gerçekten “sahtekâr” olduğuna inandığı için değil küfür etmek kastı ile o sözü etmiştir.
Nitekim Kombassan’ın, YİMPAŞ’ın ve Deniz Feneri Derneği’nin sahtekârlıkları mahkeme kararı ile sabit olmuş bazı yöneticilerine Başbakan’ın “sahtekâr” dediğini duyan olmamıştır!
Başbakan ödeyeceği o 3 bin YTL’yi gurbetçi vatandaşa helâl etmelidir. Sükûnetle kabullenirse bu ceza hayırlara bile vesile olabilir.
Mesela bu sayede Tayyip Erdoğan eleştiri ve şikâyet aktaran insanların değil asıl onlara karşı koruduğu kişilerin sahtekâr oldukları gerçeğini keşfedebilir ve bu da kaderin bir lütfu olur.
Bu da siyasi yolsuzluk
İslâmi holdingler soygunu ardından patlak veren Deniz Feneri dolandırıcılığı ve yargılama sonunda çıkan mahkûmiyet kararları ilâhi bir uyarı gibi...
Bu uyarıya sadece suç ortakları sırtlarını dönebilir.
İktidarın Deniz Feneri dosyası ve eklerini Alman mahkemesinden getirtmek konusunda gösterdiği isteksizlik şüphe üretiyor.
Alman mahkemesinin başkanı “Biz piyonları yargıladık. Asıl suçlular Türkiye’de” dediği halde Adalet Bakanı “Bana ne ya!” diyebiliyorsa, burada açılacak soruşturmadan bir sonuç beklemek hayalperestlik olmaz mı?
İktidar bu güvensiz havayı dağıtmalıdır.
Mesela Başbakan’ın “sahtekâr” saydığı kişilerin sahtekâr olmadığı, tersine gerçeği onların söyledikleri anlaşılıyor.
Dokunulmazlıkları kaldıracaklarına millet önünde söz veren Başbakan iktidardaki altı yılın sonunda “temiz siyaset”in olmazsa olmaz bu şartını hayata geçirmeye asla niyetli olmadığını ortaya koyuyor.
Bu da bir tür siyasi yolsuzluktur.
Bu yolsuzluğu, sadaka karşılığında devşirilen yoksul oyları ile daha ne kadar örtebilirsiniz?
Başbakan yine yanıldı!
Haberin Devamı

