Fark burada!

29 Eylül 2008

Siyasal İslâm zeminindeki tartışmalar yıllarca dincilik ile dindarlık arasındaki farka sıkıştı.Gerçekler ağız kalabalığı arasında kaybedildi.Deniz Feneri’nin hiç olmadıysa bu konudaki aydınlanmaya faydası olmuştur.Dindarlık ile dincilik arasındaki fark, muhtaçlara parası ile beraber yüreğini uzatan insanlarla, o paraları siyasi ve ticari çıkar için çalan çırpan, dolandıran insanlar arasındaki farktır.Çoğumuz bu tiplerin Atatürk’e niçin düşman kesildiklerine akıl erdiremeyiz.Oysa çaresizliğe düşmüş bir topluma Allah’ın yapabileceği en etkili yardım Atatürk gibi bir dehayı yaratıp göndermesidir.Nitekim Atatürk yabancı boyunduruk altına giren Türk milletine özgürlüğünü ve bağımsızlığını, dinimize de lâyık olduğu yüce ve saygın konumunu yeniden kazandırmıştır.Bu yaptıklarından dolayı gerçek dindarlar Atatürk’e ancak şükran ve hayranlık duyabilirler.Millete ve dine yapılan bu eşsiz hizmete nankörlük ve düşmanlık edenler dincilerdir.Dincilere Atatürk de düşmandı ve gerçeği o zamandan görmüştü:“Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte biz bu vaziyete muhalifiz ve buna müsaade etmiyoruz.” Demokrasi bize niçin lâzım?.Halkı soyan din bezirgânı iğrenç kimselerden Atatürk gibi kurtarıcılara muhtaç olmadan korunabilmek için...Önümüzde yerel yönetimlerin yenileneceği bir seçim var. Halk kutsal değerleri sömürenleri korumaya devam etmenin AKP’ye pahalıya mal olacağını geç kalmadan belli etmelidir.AKP iktidarı hem dindarların hem dincilerin oylarını birlikte alabileceği rahatlığını asla duymamalıdır.Bunu başaramayan bir toplum demokrasiye lâyık olamaz, onurunu koruyamaz.Nasrettin Hoca evi soyulduğu zaman tedbirsizliğini eleştiren komşularına “Hırsızın hiç mi suçu yok?” diye sitem etmiş.İleride doğacak perişanlığa iktidar sözcüleri “Ev sahibinin hiç mi suçu yok?” diye bahane üretememelidir!Bayramın ülkemize esenlik, milletimize birlik, barış ve mutluluk getirmesini diliyoruz. *** İzmir’e zavallı tedbirBaşbakan “Gâvur İzmir” demişti Maliye Bakanı bizce daha büyük çam devirdi.“Yerel seçimde AKP İzmir’de iddialı mı?” sorusuna şu cevabı verdi:“İzmir’i artık teslim almamız lâzım. İstenilen konuma getirmek için AK Parti’nin İzmir’i teslim alması gerekir.” Teslim almak zaptetmektir. Temelinde de gücün kötüye kullanılması yatar.Unakıtan’a sormalı:İzmir’i kazanmaktan bu kadar mı umudu kestiniz?Yoksa siyanürlü su şantajı İzmirli’yi teslim olmaya zorlamak için düşünülmüş bir zavallı tedbir midir?

Devamını Oku

Fener ışığında uyanış başladı

26 Eylül 2008

Abdüllatif Şener, AKP’yi kuran takımın zamanında uyanarak hareketi terk eden ilk üyesidir.Başbakan’ı ve yanındakileri ondan daha iyi değerlendirecek birini bulmak adeta imkânsızdır.Şener AKP’yi zirve sayılacak bir mevkideyken bıraktı. Ayrılışına sebep gösterdiği gerekçeleri “çıkar çatışması” bahaneleri ile kirletmek kolay değildir.Liderinin Temmuz 2007 seçimlerini kazanınca neler yapmaya hazırlandığını bildiği için, yolsuzlukların ve rant soygunlarının hangi boyutlara ulaştığını gördüğü için milletvekili seçilmeyi bile istememiştir.İktidar eylemlerinin sorumluluğuna milletvekili düzeyinde dahi ortak olmaktan korkmuştur.Yani ortada AKP’ye yönelmiş bir muhalif duruş yoktur, devlet yağmasından uzak durma tedbiri vardır.Türkiye’nin zorluğu, demokrasisinin takım taraftarı inadına sahip seçmenlere dayanıyor olmasıdır. Bu yüzden geçişler sert ve sarsıcı oluyor, iktidar değişiklikleri için yüksek bedel ödeniyor.Abdüllatif Şener’in AKP’ye yönelttiği eleştirileri bu bakımdan önemsemek lâzım.Yaptığı uyarıların AKP tabanında yankı bulması şansı, CHP ve MHP’den gelen eleştirilere oranla elbette daha yüksek olacaktır.Güvenilir uyarıcıŞener’in “32. Gün”e yaptığı açıklamalar sarsıcıdır. Gerçeğe en yakın teşhislerdir:“Asıl faillerin Türkiye’de olduğu bilindiği halde olayın üzerine gidilmiyor.” “Başta sayın Başbakan olmak üzere iktidardaki bazı önemli isimlerin bu davada adı geçen isimlerle büyük yakınlık içinde olduğunu görüyoruz. Yani bir iç içelik var kollama var.” “Başbakan konunun üzerine gidilmesini engelliyorsa bu hadise Almanya’daki gibi şeffaf bir şekilde kamuoyunun önüne getirilebilir mi?” “Hükümet etme biçimi (AKP) benim anlayışım değil. Dürüst, namuslu ve kamu mallarını koruyan anlayış burada yok.” “Bu dönemin imar değişiklikleri Cumhuriyet tarihi boyunca yapılanlardan fazladır.” Bundan daha açık, daha ağır suçlama olamaz. Abdüllatif Şener, Başbakan’ı ve AKP iktidarını suç ortaklığı kurmakla suçlamaktadır.Başbakan’a açık, net “Bu işin içinde, hatta başındasınız” demeye getiriyor.Neden katlanıyor?Bu kadar açık yazılmadığı halde Başbakan Erdoğan medyaya demediğini bırakmamış, demokratik saygınlığını yerle bir etmek pahasına seçmenlerini boykota, yani gazete almamaya çağırmıştı.Peki şimdi Şener’in kendisini ve iktidarını yerin dibine batıran suçlamalarına nasıl katlanıyor, neden en küçük bir karşılık vermiyor?Onu, Şener’in sahip olduğuna inandığı sırların kavgada açığa çıkacağı ve bundan ağır yara alacağı korkusu mu susturuyor, yoksa Deniz Feneri eksenli bir tartışmadan galip çıkma ihtimalinin sıfır olduğunu bilmesi mi?Çünkü Başbakan’ın bu kirli işin içinde en azından koruyucu olarak bulunduğu yalnız Abdüllatif Şener’in iddiası değildir.İki kamuoyu araştırması, halkta da bu yargının gitgide yaygınlaştığını gösteriyor.Sonar anketinde katılımcıların yüzde 31,8’i Başbakanlıkla Deniz Feneri davası arasında bağlantı kurarken “Political Researcher Strateji Geliştirme Merkezi”nin anketinde olayı Başbakan’la ilişkili görenlerin oranı yüzde 47,8’e kadar yükselebilmektedir.Türk seçmenine Deniz Feneri’nin hayli yardımı dokunacak galiba!

Devamını Oku

Dengir yenildi ama Deniz Feneri kazandı

25 Eylül 2008

Televizyonda nefes nefese izlediğimiz dünkü şey büyük bir siyasi düello muydu yoksa horoz dövüşü müydü?Tartışmanın tarafları iktidar ve ana muhalefet partilerinin üst düzey temsilcileri idi.Ama buna rağmen büyük düello adını hak edebilmesi için taraflardan birinin görevlerinden istifa etmeye kendini mecbur hissedecek duruma düşmesi gerekirdi.Bu olmadı.AKP’li Fırat bir ara, hisselerini devrettiği şirketin gümrüklerde sıkı kontrol gerektiren “kırmızı hat” uygulamasından çıkarılması talebini içeren başvuruda adının neden geçtiğini soran muhatabı karşısında sendeler gibi oldu.Ama CHP’li Kılıçdaroğlu nedense üstüne gitmedi ve avantajını kullanamadı.Dengir Mir Mehmet Fırat engelli çıktı ringe.Suçlanan taraf olduğu için doğal olarak savunmada idi. Son yolsuzluk skandallarından dolayı güven kaybetmiş bir iktidarın temsilcisi olmak ona fazladan bir kambur yüklüyordu.Belki biraz da bu yüzden Kılıçdaroğlu’nun suçlamalarına karşı yaptığı savunmalar inandırıcı olamadı.Memurlara baskıBirinci bölümde “Müfteri kim?” sorusuna cevap arandı.İşini yapan bir kamu görevlisi hakkında Fırat’ın yaptığı ihbarın gerçek çıkmadığına dair kanıt AKP’li Fırat’a ilk raundu kaybettirdi bence.İkinci raund, Dengir Fırat’ın ortağı olduğu şirketin hayali ihracat yaparak haksız devlet teşviki aldığı iddiasına dayandı. Bu bölüm kafaları karıştırmakla beraber şu gerçek yine de yeteri kadar net görüldü:Bazı soruşturmalar Fırat’ın ortak olduğu şirketin aklanması ile sonuçlanmış olsa da en azından Kılıçdaroğlu’nun iddiasına konu olan hayali ihracat, Danıştay kararı ile kanıtlanmıştır.Üçüncü raund, tartışmaya konu şirketin narenciyesini dışarı götüren TIR’da ele geçirilen eroin üstünde geçti. Bununla ilgili Dengir Fırat’a yöneltilmiş doğrudan bir suçlama yoktur ve olamaz.Ama şirket bu yüzden ağır şüpheli muamelesi görenlerin listesinde ve gümrüklerde TIR’ları “kırmızı hat”a alınıp didik didik araştırılıyor. CHP’li Kılıçdaroğlu, şirketin bu muameleye son verilmesini talep eden yazısında “artık şirketin ortağı değilim” diyen Dengir Fırat’ın adının niçin geçtiğini sordu.Tazeleri dururken... Tartışmanın en dramatik anı bu talep yazısının ekrana tutulduğu andı. Dengir Fırat buz gibi oldu ve teessüf ettiğini söyledi.Kılıçdaroğlu muhatabını kılıcı ile deşebilirdi o anda, nedense yapmadı. Yapamadı...Ve maç nakavt olmadan ama CHP’li Kılıçdaroğlu’nun sayı hesabına dayalı galibiyeti ile sonuçlandı.Türkiye’nin siyasi gündemi bugün boğazına kadar yolsuzluk pisliğine batmış olmasa, birkaç yıl önceki rezillikleri kurcalayıp siyasetin damarlarındaki kanı hızlandıralım diye düşünebiliriz.Hatta “bu maç mutlaka bir tarafın nakavt olması ile sonuçlanmalı. Dolayısıyla rövanşı olmalı” da diyebilirdik.Ama öyle bir durum yok.Deniz Feneri’nde yapılan iman yolsuzluğunun hesabını sormak ve o rezaletin ürediği kirli ilişkiler yumağını çözmek, her türlü kaygının önünde olmalıdır.Siyaset, medya ve genelde tüm kamuoyu dikkatleri başka tarafa çekmeye aday her hamleye şüpheyle bakmalıdır.Herkes heyecana ve tahrike kapılmadan önce oyuna getirilmediğinden emin olmalıdır.Dengir Mir Mehmet Fırat dün bence yenildi ama... Kendi açılarından galip sayılır bu yolda mağlup!

Devamını Oku

Soyulan bir halkın dikkati dağılmaz!

24 Eylül 2008

Dengir Mir Mehmet Fırat’ı TV’de izleyen çocuklar ve siyasete biraz mesafeli vatandaşlar ne düşünüyorlar acaba?Herhalde onun partideki görevinin muhalif çevrelere “küfür ve tehditle baskı kurmaktan sorumlu genel başkan yardımcılığı” olduğunu zannediyorlardır!Böyle bir makam yoktu ama son dönemdeki yolsuzluk haberlerinin iktidar partisinde yarattığı moral ve güven tahribatı bu ihtiyacı doğurmuş olabilir...Ama boşuna bir iktidar partisi medyanın özgürlüğünü, yargının bağımsızlığını gaspederek, özgür ruhlu kurum ve bireyler üzerinde terör estirerek halkın kendisine yeniden güven duymasını sağlayamaz.Bunun yolu, demokratik denetime açık olmak, hukukun üstünlüğüne ve basın özgürlüğüne saygılı olmaktır.Palavrayı bırakın!AKP yönetici kadroları bu gerçeği Deniz Feneri’ni döven kızgın dalgalar sayesinde fark etmeye başladı galiba.Milletvekillerine verilen dokunulmazlık ayrıcalığına can simidi gibi sarılmış bir iktidarın temiz olduğuna inanılamaz.AKP herhalde dayandığı seçmen tabanındaki uyanışı saptadığı için olmalı “Dokunulmazlıkları kaldıralım” palavrasını yeniden ateşin üstüne koymuştur. Palavra diyorum çünkü hamle samimi görünmüyor.Meclis Başkanı Köksal Toptan dün şunu dedi:“Milletvekillerine de memura da, hâkime de öğretim üyesine de dokunulmalı. Uzlaşma komisyonu kurulabilirse tartışılması gereken en önemli konuların birincisi budur!” Hazin benzerlikToptan ayıp ediyor, çünkü gerçeği söylemiyor. Dokunulmazlık sadece parlamentere var, diğer kamu görevlilerinin yargılanma engeli yoktur. Onlar soruşturma iznine tabi olarak yargılanıyorlar.O izni de siyasetçi kendi siperi gibi kullanıyor. Siyasetçi koruma garantisi vererek altındaki bürokratına kanunsuz iş yaptırıyor, sonra onu koruyarak suçlamanın kendisine ulaşmasını önlüyor.Meclis Başkanı Toptan sanki kendileri dokunulmazlıkları kaldırmak istiyorlar ama uzlaşma komisyonu kurulamadığı için bu iş olmuyor görüntüsü vermeye çalışıyor.Cumhurbaşkanı seçmekten tutun anayasa değişikliği yapmaya kadar hiçbir konuda uzlaşma aramayan bu parti şimdi iş milletvekili dokunulmazlıklarına gelince mi demokrat oluyor?Hayır, inanacak aptal bulamazsınız buna!Büyük çoğunluk “Temiz Eller” türü bir idealle AKP’nin bir araya gelemeyeceğini görmüştür artık.Galiba Başbakan da halkın bu gerçeği gördüğünü fark etmiştir. Aksi halde önümüzdeki bayramın adını “ülkeyi inkıraza” yani tükenmeye götürecek kadar ciddi bir mesele yapmaya kalkar mıydı?Ramazan Bayramı’na Şeker Bayramı demek kültürel erozyonmuş.Bayramla bölmekKendimi bildim bileli orucunu tutup ibadetini yapan insanların bir kısmı Ramazan Bayramı, bir kısmı Şeker Bayramı demişlerdir. Bundan dolayı din zarar görmemiş, toplum bölünmemiştir.Bizans’ın son günlerindeki “melekler kız mı, oğlan mı” tartışmalarını hatırlatıyor Başbakan’ın tutumu. Başbakan bu hazin benzerliği görmez mi?Görür ama ne yapsın şu aralar dürüstlük, şeffaflık gibi değerlerden bahsetmenin beyhudeliğini görmüş ve siyaseti iyi bildiği din sömürüsü minderine tekrar taşımanın gayretine girmiştir.Ama nafile... Soyulan bir halkın dikkatini dağıtmak kolay değildir!

Devamını Oku

Susturucu!

23 Eylül 2008

Ergenekon in midir, cin midir? Ülkenin demokratik geleceğine ipotek koymuş devasa bir ahtapot mudur?Kimileri Ergenekon’un Türkiye ve Orta Doğu’da kullanmadığı terör örgütü ve istihbarat örgütü, karışmadığı komplo kalmadığını düşünüyor. Bunu ezbere değil savcının iddianamesine bakarak söylüyor.Bu düşüncede olanlara göre Türkiye’nin kanlı ve karanlık geçmişindeki meşum olayların neredeyse tümünde Ergenekon’un izini bulmak mümkündür.Ama bir kesim de şişirilmiş bir masal devine benzetiyor onu.Tatsız bir gerçek olabilir ama şu anda daha çok siyasi amaçlarla kullanılan, susturucu takılmış bir silâh gibi duruyor.Sanki iktidar muhaliflerini suçlama kabiliyeti olan bütün pislikler vakumlu süpürge ile toplanmış, bir torbaya doldurulmuş, üstüne de “Ergenekon” yazılmıştır.Gerçek nerede derseniz, bizce ikisinin ortasında bir yerdedir.Ve sorunun cevabını adalet verecektir ama nasıl? Siyaset bu konuyu o kadar hoyratça kullanıyor ki, insan ister istemez endişeye düşüyor.Muhaliflere gözdağıErgenekon davası, Türkiye’nin hayaletlerden kurtulacağı, özgür ve güvenli bir geleceğin umuduna kavuşacağı bir arınma süreci olabilir ve olmalı da.Ama olaylar bu cesareti vermiyor.Çünkü iktidarın elinde bu soruşturma toplumsal muhalefeti bastırmak için kullanılan bir terör makinesi halini almıştır.Soruşturmanın ses getiren büyük vuruşlarından biri temmuzun başında emekli orgenerallerin tutuklanması ile gerçekleşti.Olay o günler, Anayasa Mahkemesi’nde sonuçlanmak üzere olan kapatılma davasına iktidarın misillemesi diye yorumlandı.Dün de toplumda heyecan uyandıran ve gündemi değiştiren yeni dalga bir gözaltı operasyonu gerçekleşti.Tuhaf ama şu ara da Deniz Feneri yolsuzluğunun yıpratıcı etkilerinden bunalmış olan iktidarın gündem değişikliği ile nefes almaya ve muhaliflerine gözdağı vermeye çok ihtiyacı var.Zamanlama şüphe çekiciDünkü gözaltına alma dalgasında “Biz Kaç Kişiyiz” hareketinin lideri Tuncay Özkan da gözaltına alındı.Kanal Türk’ün eski sahibi olan Özkan Cumhuriyet Gazetesi yazarı İlhan Selçuk’un gözaltına alınmasından sonra “Mustafa Kemal’in askeri olarak beni götürmezlerse işkence tezgâhlarından geçirmezlerse ben de onların yüzüne tükürmezsem namerdim” diye meydan okumuştu.Özkan’ın gözaltına ne zaman alınacağı merak ediliyordu.Bu bekleyişin tam Deniz Feneri rezaletinin ortasında gerçekleşmesi siyasi iktidara olduğu kadar yargıya olan güveni de sarsmaktadır.AKP hukuk devletine ağır hasar verdi.Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınıp bırakılan tiyatro sanatçısı Nurseli İdiz “Paranoyak oldum. Bir daha cep telefonu kullanmayacağım” diyor.İktidar, kendisini korumak için Ergenekon’u devlet terörü estirmenin bahanesi olarak kullanacak yerde yargının, adaletin önünü açsın!

Devamını Oku

Zekeriya Bey, sen nasıl uyuyorsun?

22 Eylül 2008

Deniz Feneri’ni geceleri soygun yapan hırsızların kullandığı el fenerine benzetenler sonunda haklı çıkacak galiba!Alman mahkemesinin cezalandırdığı suçlar öyle anlaşılıyor ki, altına devamlı pislik süpürülmüş bir halının sadece ucunu kaldırmaktan ibaret bir işlem oldu.Mahkeme “Asıl failler Türkiye’de” demekle kalmadı, adalet için kimlerin üstüne gitmek lâzım onu da söyledi.Orada yakalanıp hüküm giyenler birkaç piyondur. Vezirler, şahlar Türkiye’dedir ama koruma altında olsalar bile ne kadar saklanabilirler?Artık kaçış yoktur. CHP Grup Başkanvekili Kılıçdaroğlu’nun dün açıkladığı iki yeni belge, bu beklentinin boşa olmadığını gösteriyor.Dolandırıcılık büyük çapta, çalınan minarelere kılıf uydurma şeytanlığına dayanır. Birkaç haftadır marifetlerini izlediğimiz dolandırıcılar halkı Allah’la aldatmanın ağır günahına batmış insanlardır. Herhalde o nedenle yaptıkları Allah tarafından ayaklarına dolaştırılıyor!Gemi böyle kurtulur!İki belgeden biri Deniz Feneri davasında 5 yıl 10 ay hapis cezasına mahkûm olan Mehmet Gürhan’ın Kanal 7 Genel Müdürü Zekeriya Karaman’a noterden verdiği vekâletnamedir.Bu belgenin gerçek olması mümkün değil. Çünkü noter, Mehmet Gürhan’ın Karaman’ı vekil tayin ettiğine dair belgeyi Eyüp’te Haliç Denizcilik şirketi üstüne kayıtlı adreste imzaladığını belirtiyor.Mehmet Gürhan o tarihte Eyüp’te olamaz, Almanya’da ve cezaevindedir!Peki niçin bu sahtekârlık göze alınmıştır?Alman savcıların tespit ettikleri Haliç Denizcilik şirketine iddianamede yer alan bir tanık ifadesine göre Deniz Feneri’nden gemi satın alınması için 400 bin euro gönderilmişti. Yani Atlas-1 adlı gemi, halktan toplanan yardım paraları ile satın alınmıştı.Sahte belgeler, işte bu şirketi ve gemiyi mahkemeden kaçırmak amacıyla düzenlenmişti. Nitekim ikinci belge yine aynı noterin onayladığı bir “devir temlik” sözleşmesidir ve bununla Alman cezaevinde tutuklu bulunan Mehmet Gürhan, Haliç Denizcilik’teki tüm hissesini büyük ihtimalle haberi bile olmadan, Kanal 7’nin yönetim kurulu üyesi İsmail Karaman’a devretmiştir!Katmerli dolandırıcılıkDüşünün adaletin kaç kez tecavüze uğradığını... Alman adaleti, Deniz Feneri dolandırıcılığını deşifre ederek gurbetçilerin mağduriyetini giderecek, çalınan paralarından hiç değilse bir kısmını onlara geri ödeyecek fırsatı yaratmıştır.Ama Alman mahkemesinin Türkiye’de olduklarını belirttiği “asıl failler” yani “büyük kafalar” sahte belgeler düzenlemek suretiyle, merhametini sömürdüğü gurbetçileri ikinci kez soymuşlardır.Dişinden, tırnağından, canından, kalbinden veren iyi insanlar... O paraları bekleyen yardıma muhtaç çaresizler... Tam ortada paralara yön değiştiren vicdansızlar...Dolandırılan iyi insanlara geri dönmesi gereken önemli bir para, Haliç Denizcilik şirketindeki Mehmet Gürhan hissesinin sahte noter belgeleri ile Zekeriya Karaman’ın hâkim ortağı olduğu Beyaz Holding’e aktarılmış, kaçırılmıştır.Merak ediyor insan Zekeriya Karaman ve çevirdiği çarkı koruyanlar geceleri acaba nasıl uyuyorlar?

Devamını Oku

Ne işe yararsınız?

20 Eylül 2008

Her şerden bir hayır çıkabileceği sözünün bir kez daha ispatlandığını düşünebilir miyiz?Bir gün önce, yolsuzluk haberlerini veren medyayı boykot etmeleri için taraftarlarına çağrıda bulunan Başbakanı karşılaştığı devasa reaksiyon uyandırdı ve utandırdı galiba...Çünkü CHP ve MHP çok sert tepkiler verirken Başbakan’a güvenen insanları dahi korkutacak bir siyasi portreyi kamuoyunun önüne koydular.CHP lideri Baykal’a göre boykot çağrısı yoluyla başvurulan medya sansürü sadece Başbakan’ın ruh halini değil, siyasi felsefesini ve temel değerlerini de ortaya koyuyordu.MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural’a göre ise Başbakan dikta hevesine kapılmıştır Milli Görüş gömleğini çıkarıp kara gömleğini giymiştir!Başbakan’ın boykot çağrısı nihayet yandaş medyanın bile onuruna dokunmuş, tarihe kayıt düşme amaçlı dahi olsa oradan bile itirazlar gelmiştir.Okurun çektiği resimBaşbakan’ın kapıldığı hiddet ve hele hele devlet gücünü kişisel hınç tatminleri yolunda kullanma hevesi şerdir, özgürlük ve adalet arayan bir toplum için en tehlikeli kötülüktür.Belki de son zamanlarda ilk kez büyük bir çoğunluk takım taraftarı körlüğünden kurtulup tehlikeyi görmüş, bunu en açık şekilde toplumla paylaşmıştır.Başbakan’ın medya danışmanları sadece dün bu sütuna gelen okur mesajlarını değerlendirse, girilen yolun çıkmaz olduğunu anlayıp “acil uyarı” düğmesine basarlardı.Kim bilir belki bunu yapmışlardır.Çünkü okurların çoğu Başbakan’ın hâlâ yıllar önce “Demokrasi araçtır” dediği noktada olduğunu, gömlek filân değiştirmediğini, takıye yapmaya devam ettiğini söylüyor.Belli ki halkın önemli bir kesimi Başbakan’ı değişmeye özendirmek için medyanın temennilerini gerçekmiş gibi gösterdiğini düşünüyor.Asıl gerçek maalesef şu ki Erdoğan RP İl Başkanı iken neyse yine odur. Tek fark, kendisinin, ailesinin ve çevresinin, hesabı kolay verilemeyecek kadar zengin olmasıdır!Lokomotifler stop!Evet, tüm bu tepkiler işe yaramış, şerrin ürettiği hayrı önümüze koymuştur.Bunun bir sonucu olarak da Başbakan dün katıldığı parti kongresinde yine uzun bir konuşma yaptığı halde konuya girmemiş, çağrısında israr etmemiş, boykotun adını bile anmamıştır.Ama bu hayrı üreten güçler, kamuoyu, medya ve siyasettir. Uyanışın lokomotifi olması gereken Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı ne yazık ki, kurumlarının ağırlığını bu meselede doğru tarafa koyamamışlardır.Gerek Abdullah Gül, gerekse Toptan “medyaya boykot çağrısı” konusundaki görüşlerini soran gazetecilere aynı anlayışla cevap vermişlerdir:“Siyasi tartışmaya girmem doğru olmaz!” Basın özgürlüğüne yöneltilmiş bir tehdit karşısında duraksamadan taraf olmuyor, bu durumu uzak durulması gereken bir siyasi tartışma diye algılıyorsanız siz zaten bitmişsiniz!O makamlarda oturarak neyi bekliyor, neyi savunuyor ve ne işe yarıyorsunuz diye sorarlar adama.Koltukları korumak marifet değildir.Marifet ve fazilet, onların hakkını vermektir!

Devamını Oku

Bahanesi yok!

19 Eylül 2008

Tayyip Erdoğan 1996 yılında “Demokrasi bir araçtır” demişti. On iki yıl sonra başladığı yere mi döndü?AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin karıştığı imar yolsuzluğu ile çıkış gösteren özgür medya düşmanlığı, Almanya’da patlak veren iman yolsuzluğu ile doruğa ulaşmıştır.Gurbetçilerden, muhtaçlara yardım bahanesiyle toplanan paraları yasa dışı siyasi ve ticari faaliyetler için kullanan çetenin Almanya ayağı hakkında kamuoyunu bilgilendirme görevini yerine getiren medya niçin hedefi olmuştur?Kontrolünü kaybetmesinin sebebi nedir?İtibarlı The Economist dergisi Başbakan’ın kapıldığı hiddetin nedenini araştıran son sayısında AKP’nin artık “AK ve temiz” olmadığını, Deniz Feneri skandalıyla ilgili haberleri veren gazeteleri öfke içinde hedef aldığını yazdı.Aynı değerlendirmede Başbakan Erdoğan’ın eleştiri dozuna şaşıran bir Avrupalı büyükelçinin şu yorumuna yer veriliyor:“Oruç Erdoğan’ın sinirlerini yapratmış olabilir!” Oruç kafa bahane mi?Tutarsız davranışları ve küfürlü saldırıları “oruç kafa” diyerek ve orucun zorluğunu bahane ederek mazur göstermek kötü bir kamyon şoförüne belki yakışır ama bir devlet adamına hayır..“Söz konusu olan kişi Erdoğan’dır, devlet adamlığı ölçü alınmamalı” desek, sanki siyaset adamı kriterleri içinde kabul edebilir miyiz olan biteni?Çiftçiye “Al ananı da git” dediğinde, Apo’ya “sayın”, şehide “kelle” dediğinde oruç kafa değildi.Kontrolünü kaybettiği anlarda Başbakan’ın gerçek kişiliği ortaya çıkıyor, mesele tamamiyle budur!Sorunu “oruç kafa” olmak değil, üst üste patlak veren yolsuzlukların “AK Parti” foyasını dökmesidir. Öfkesi bunadır.Onun içinde bir diktatör yatıyor. Uyandırıldığı zaman o diktatör Tayyip Erdoğan’ı yönetmeye başlıyor.Partisinin Ankara İl Başkanlığı tarafından verilen iftar yemeğinde, demokrasiyi araç olarak gören o diktatör dile gelmiştir işte.Ve demokrasinin en olmazsa olmaz şartı olan medyayı hedef göstererek taraftarlarından şunu istemiştir:Halkı koyun mu sandı?“Bu ülkede medya güvenilirliğini yitirmiştir, kendini bitirmiştir. Partimin mensupları olarak yalan yanlış yazan medya karşısında sizler de kampanyanızı yapın, sürdürün ve bu gazeteleri evinize sokmayın. Bu kadar açık konuşuyorum!” Demokrasi ancak bu kadar göstere göstere katledilir.Görevini yapan medyanın verdiği Deniz Feneri haberleri, Alman mahkemesinin hükmü ile doğrulanmıştır. Başbakan, yalan haberler veren medyayla değil, gerçekleri arayan ve adalet isteyen medya ile savaşıyor.Kullandığı devlet gücünü, bu hırsızlık ve uğursuzluğu yapanları halkın gözünden, adaletin pençesinden kaçırmak için kullanmaya çalışıyor. İnsanlar kör değil.Erdoğan, yolsuzlukları lânetleyip namuslu bir düzen kuracağını vaat ederek iktidara gelmişken irtifa kaybede kaybede bugün muhafazakâr insanları dolandıran hırsızlar için basına sansürün en kaba şeklini uygulamaya heveslenmiş bir diktatörün seviyesine inmiştir.Kendine olan merakı, özür dileme inceliği göstermekten onu men edebilir.Ama ilk tedbir olarak bayram gelene kadar az konuşmayı deneyebilir!

Devamını Oku