Başbakan bu meseledeki konumunu saptamak istiyorsa Joost Lagendijk’ın ne dediğine baksın.AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı olan Lagendijk bile onu savunamıyorsa dediklerinin, yaptıklarının tutar yeri yok demektir.AKP iktidarının hemen her sorunlu durumda yanında yer alan Joost Lagendijk, son olayda Erdoğan’a eleştiri dozu yüksek bir uyarıda bulunmuştur:“Bir başbakan, hakkında kötü haber yapılıyor diye medyaya şantaj yapma ya da baskı kurma yolunu tercih etmemelidir. Politikacı olarak, hele bir de başbakansanız buna alışık olmanız gerekir.” Başbakanların, gerçek olmayan iddialarla suçlandığı zamanlar olmaz mı olur. Lagendijk öyle durumlar için de şöyle yol gösteriyor:“Hakkınızda yalan haber yayınlandığını düşünüyorsanız mahkemeye gidersiniz. Bunu çözmenin yolu budur!” Şu sözleri de asıl korkusunu açığa vuruyor:“Bu tür baskıcı yaklaşımların otosansür ortamı yaratmamasını umuyorum...” Saf Avrupa çocuğuYani Başbakan’ın tehditle, şantajla oluşturduğu baskı havasının bizleri sindireceğinden, medyayı kendi kendini sansür etmek gibi bir duruma sürükleyeceğinden endişe ediyor.Garibim farkında değil ki onun korktuğu şey, Başbakan’ın tam da gerçekleştirmek istediği hedeftir!Çünkü başka kurtuluş olmadığını görmüştür.Hangi nedenle medyayı dava edecek?Alman mahkemesinin ortaya çıkardığı rezillikleri halka duyurduğumuz için Türk mahkemeleri bize ceza mı verecek?Hayır sadece Başbakan alay konusu olacaktır!Din-iman sömürüsünün biriken günahı volkan gibi patlamış, lâvlar suçluları kovalamaya başlamıştır artık.Davanın istikameti AKP’nin sıkışacağını gösteriyor. Belli ki Başbakan Erdoğan Alman savcının iddianamesini medyadan daha önce elde etmiş, vermekte zorlanacakları bir hesabın sorulacağı günün yaklaşmakta olduğunu fark etmiştir.Tehdit ve şantaj yapacak kadar ileri gitmesinin sebebi, o hesabı vermekten mümkünse kurtulmak, hiç değilse ertelemektir.Çünkü Alman savcının iddianamesi, merhamet dolandırıcılığı ile elde edilen büyük paraların AKP iktidarını inşa eden kaynak olduğunu ifade etmektedir. Bu dolandırıcılık YİMPAŞ’a kadar dayanıyor. İşte:AKP’nin finansmanı...“YİMPAŞ Holding AŞ, dünyanın her yerinde şube ve şirketler kurmuş, binlerce yatırımcıdan paralar toplayarak zimmetine geçirmiş, bunları Türkiye’de AKP gibi parti ve İslâmi örgütlerin finansmanında kullanmıştı..” Uluslararası Polis her yerde Dursun Uyar’ı ararken o nasıl AKP’li bakanlarla namazda saf tutabiliyordu cevabı burada yatıyor!Deniz Feneri skandalının dünkü duruşması sırasında soruşturmayı yürüten polis şefi, Almanya ve Türkiye’deki derneklerin, aynı bedenin iki kolu gibi hareket ettiğini gösteren kanıtlar getirdi mahkemenin önüne.Mahkeme de bu kanaate ortak olursa AKP iktidarı etrafında oluşan yeni zenginlerin ipliği pazara çıkacak, bugün iktidar kullanan pek çok siyasetçi ve kolladıkları eş, dost, akrabaları ve partidaşları “nereden buldun?” sorularına muhatap hale düşeceklerdir.Alman mahkemesi hükmünü verdikten sonra halk, Türkiye’deki suç ortaklarını da yargılanırken görmek isteyecektir.“Gittiği yere kadar gidilsin” demek kolay.. Millet Başbakan’ın Ergenekon davasındaki kararlılığı ve tez canlılığı Deniz Feneri’nde de tekrarlamasını boşuna bekleyecektir.Ama Başbakan, öfke üstüne kurulu siyasetle Türkiye’yi yönetemeyeceğini anlayacaktır.Bunu şimdiden görse iyi olur.“Durmak yok, yola devam” demek sırası şimdi adaletindir!
Başbakan’ın tehdit ve şantaj püsküren alevli saldırıları halkta ne etki yaptı?Dün gelen okur yorumları, hüküm oluşturmaya yetmese de işaret fişeği olabilir.Bir okurun teşhisi şu: “Yeri geldi Kasımpaşalı oldu, yeri geldi İstanbul’un başimamı oldu, yeri geldi çevrecilerin daniskası oldu, hatta Başbakan oldu. Her şey oldu ama bir türlü devlet adamı olamadı!” Böyle durumlarda aydınlar uyarı görevi yaparlar, halkı uyandırmaya çalışırlar. Bizim yaptığımız da o...Ama başka bir okur, yaygın katılıma sahip olmadığını dilediğim bir umutsuzluğu yansıtıyor:“Bu hükümeti ‘Yakarım Kültürü’ ile yetişenler seçti. Bu tür RTE kabadayılıklarını da kahramanlık kabul ederler. O yüzden yormayın kendinizi!” Ben de “Bu kadar kötümser olmayın, demokrasi ve adalet için harcanan hiç bir çaba ziyan olmaz. Eğer bir açmaz varsa onu halkta değil sistemde aramak gerekir” diyorum.İki türlü milletvekiliMesela Almanya’daki Türk kökenli parlamenterlerin medyaya saldıran Başbakan Erdoğan’a gösterdikleri tepkiler ve ortaya koydukları ilkeli tutum, hastalığın kaynağını epey aydınlatıyor.Almanya’daki bu parlamenterler de büyük ölçüde AKP sempatizanı tabandan oy alarak milletvekili olmuşlardır orada. Ama görevini yapan medyayı susturmak için tehditler savuran Erdoğan’ı hepsi ayıplamış, soygunu örtbas etmeye çalışmakla suçlamışlardır.Fakat tuhaf değil mi, aynı seçmen tabanına dayanan AKP’li milletvekillerinden hiçbiri “Nedir bu rezalet? Neden medyayı tehdit edecek yerde gerçeği aramıyoruz?” diye namuslu bir çıkış yapamamıştır.Çünkü Almanya’daki milletvekillerini halk, bizdekileri liderler seçiyor. Merhamet dolandırıcılığını yazan gazetelere demediğini bırakmayan Başbakan, vicdanının sesine uyan milletvekillerini ağızlarını açtığı gün ipe çekmez mi?Milletvekili adaylarını parti üyeleri yerine liderlerine seçtiren düzeni hemen değiştirmek zorundayız. Aksi halde sistemin ürettiği pislikler, yalnız bu hakkı kötüye kullananların başına değil, hepimizin üstüne yıkılacaktır.Almanya’daki yargılama başka bir ibret daha yaratıyor. Bağımsız yargı, Almanya’da çalıştığı halde Türkiye’deki adaletin önünü açıyor.Değerli Alman yardımıBu davanın, Başbakan dirense de ne kadar geniş bir temizliğe yardımcı olacağını göreceğiz. Kendini belli etti bu gerçek.Tayyip Erdoğan Alman mahkemesindeki savcıyı değiştiremez nasıl olsa!.Orada bu tür siyasi dolandırıcılık ve soygunculukları görmezlikten gelmek üzere gerçekleşmiş bir kadrolaşma yok kamuda. Hukuk devleti çalışıyor, akıl ve kuşku adalete hizmet için sürekli devrede. İşte bugünkü VATAN’ın manşeti:Alman adaleti şüphelenmiş, araştırmış ve yakalamış... Kayıtlarda İstanbul Süleymaniye Mahallesi Muhtarlığı’na 140 ton gıda maddesi yardımı gönderildiği belirtiliyor. Muhtar dün muhabirimize “Bir paket makarna bile almadım” dedi.Alman adaleti, parasal bağışların gıda yardımına dönüştürülme aşamasında da sahtecilik bulmuş. Erzakın bir kısmının eş-dost şirketlerinden alındığını, bir kısmının hiç alınmadığını, yani hayalî olduğunu saptamış.Dürüst bir iktidar bu tespitleri “teşekkür”le karşılar ve üstüne giderdi. Bizimki “Konuşmayın, yakarım!” diye tehdit ediyor.Sahi, Türkiye’de yoksullara dağıtılan gıda torbalarındaki erzak kaça, kimden, ne şekilde satın alınıyor? Kullanılan para kamunun parasıdır ihale yapılıyor mu?Gerçekten ödendiği söylenen paralar ödeniyor mu? Karşılığı olan gıda malzemeleri tam olarak alınıyor mu?Bizim savcıların da merakının uyanacağı günler geliyor, bunu hissediyorum.
Kriz anlarında insanların kişilik özellikleri saklanamaz biçimde ortaya çıkar.Kasımpaşalı Başbakan’ı da öncelikle lâf altında kalmama iddiası ve “Üstüme gelmeyin, yakarım” kültürü yönetiyor!Deniz Feneri soruşturması ile ortaya çıkan merhamet sömürüsü ve dolandırıcılık, AKP’nin başına gelen en yıkıcı felâkettir.Düşünün, Kızılay’a İslâmcı alternatif yaratmak için örgütlenmiş, iktidar tarafından özel statü verilecek kadar kollanmış olan bu kuruluş, partiye yandaş medya yaratmak amacıyla soyulmuş, bu işe aracılık edenler tarafından yağmalanmıştır.Bu iddialar Alman mahkemesinde açığa çıkmış, örgütün AKP’ye yakın yöneticileri tarafından itiraf edilmiştir.Hem suç, hem günah özgür bir medya bunu değilse neyi haber yapacaktır?Ama Türkiye’de devletten aldığı gücü hoyratça kullanan bir zihniyet işbaşındadır. Bu zihniyet, hükmettiği medya uzuvlarını susturmuş, geri kalanları da şimdi susturmak için ayıplı bir baskıya başlamıştır.Amacı kimse duymasın...Başbakan son iki gününü Deniz Feneri rezaletini takip eden medyanın ağırlıklı kesiminin sahibi Aydın Doğan’a hakaretler edip tehditler savurmak için kullandı.Sözlerinden anlaşıldığı kadarı ile isteği Almanya’daki dava bitene kadar hepimizi susturmaktır.AKP iktidarının, Sabah ve atv’yi saflarına kazandırmak için neden o kadar gözünü kararttığı şimdi daha iyi anlaşılıyor.Başbakan kendilerine iftira atıldığını söylüyor. Hayır... İddialar gerçek olmayabilir ama medya hesabına iftira da değildir. Çünkü Alman mahkemesinde belgelenmiş beyanlardır.Başbakan dün “Suçlu ile masumun birbirinden ayırt edileceği yer gazete sayfaları değildir, mahkeme salonlarıdır” diye konuştu.Ergenekon iddianamesini siyasi rant kaynağı olarak kullanan bir siyasetçi için epey büyük aşamadır bu sözler. Tebrikler!“Bu saldırganlığın altında ne var? Bir hafta içinde siz açıklamazsanız ben açıklayacağım” diye bağırdı dün Aydın Doğan’ı hedef alarak.Bu sözler, devlet gücünün kötüye kullanılacağı alârmını da çalan ağır bir tehdittir.Başbakan “CNNTürk için ve Hilton arazisi için istediğinizi alamadınız, o yüzden üstümüze geliyorsunuz” demeye getiriyor.Hak talep eden bir ticari grup elbette yasal muhataplarına başvuracaktır.“Hayır” cevabı alma riskine rağmen kanuni mercilerine yapılan başvuru niye dalavere görüntüsüne sokuluyor?Şaban Dişli’ye mi götürselerdi!Çok zaman kalmadıEğer açıklanması gereken bir yanlış varsa bunları devleti yönetenler hemen açıklamalı, şantaj cephanesi olarak saklamamalıdır.Bu konuşmasından anlaşılıyor ki Doğan grubu medya organları, eğer CNNTürk ve Hilton arazisi için istenen alınmış olsaydı, Alman mahkemesinde yargılanan din, iman, merhamet soyguncuları haber olmayacak, iktidarın da başı ağrımayacaktı, öyle mi?Başbakan ağır bir yanılgı içindedir.“Allah ile Aldatmak” yoluyla yapılan soygunları zaten Avrupa mahkemeleri ortaya çıkarıyor. Onları Türkiye’de medyanın tümü değil, ancak bir kısmı halka duyurabiliyor.Başbakan’ın özlemi, Saddam döneminin Irak’ı mıdır?Tayyip Erdoğan dünkü sözlerini bitirirken Aydın Doğan’a şunu dedi: “Senin maaşlı köşe yazarların var, silâhşörlerin var. Benim o kadar köşe yazarım, silâhşörüm yok!” Ben bağıra bağıra “Aydın Doğan’ın silâhşörü değilim” diyebilirim.Ama Başbakan’ın kendi silâhşörleri listesine koyduğu arkadaşlarımızdan hiçbiri bunu yapamaz. Oysa yapmalılar.Yargının bağımsızlığını ve basın özgürlüğünü korumak için kavga vereceğimiz çok fazla zaman kalmadı!
Devlet gücünü medyaya baskı olarak kullanan iktidar sahipleri tarih okumazlar mı?Okusalardı, basın özgürlüğüne ve halkın bilgi edinme hakkına müdahale etmenin hiçbir bahanesi olmadığı gibi yararı da olmadığını bilirlerdi.Tayyip Erdoğan da bilmiyor, belli... Bilse dün yaptığı o talihsiz konuşmayı yapmazdı!Başbakan’ın öfkeyi “hitabet sanatı” gereği kullanmaktan hoşlandığını bilmeyen biri, Türk medyasının Deniz Feneri soruşturmasından yola çıkarak AKP’ye linç kampanyası açtığını, Başbakan’ın da buna isyan ettiğini zannederdi.Oysa, merhamet sahibi insanların dolandırıldığı, toplanan milyonlarca euro paranın iktidar yanlısı yayın organları kurmak için kullanıldığı ve iktidar yandaşlarınca yağmalandığı, Alman mahkemesine sunulan savcılık iddianamesinden anlaşılıyor. Bununla ilgili belgeler ve itiraflar günlerden beri manşetlerden inmiyor.Ama destekçi medyada tık yok... Oysa bu dolandırıcılığın bir numaralı maduru onların okurları, izleyicileridir. En çok onların bilmeye hakları ve ihtiyaçları var. Ama hayır sanki bu medya okurları ile değil de suç işleyenlerle ortak!“Nasıl bu kadar pişkin olabiliyorlar?” sorusunun cevabı dünkü gazetelerde vardı:Medyaya baskıBaşbakan, kendisine refakat etmesi için seçtiği gazetecilere Suriye dönüşü açıklamalar yapmış. Her şey var fakat Deniz Feneri ile ilintili suçlamalardan tek satır yok. Bu mümkün mü?Değil tabii..Bunu ancak medyaya baskı uygulayan bir devlet gücü başarabilir!Başbakan dün niçin aniden parladı?Çünkü haberlerin içinde olayı saptırmakta kullanacağını sandığı bir değerlendirme hatası bulmuştur.“Türk hükümeti soruşturmayı etkilemek için baskı yapmış...” “Almanya’daki dernek tusunami madurlarına yardım için Başbakan Erdoğan’a para göndermiş...” Bu suçlamalar iddianamede yer almaktadır ama savcının yönelttiği iddialar değildir, sanıklardan aktardığı iddialardır.Bu ayrıntı hatası kolaylıkla düzeltilebilirdi.Bu kadar büyütülecek mesele değil. Hele hele gizli örgütlerin maşası olmuş bir haham bozuntusunun büyük ölçüde ifadelerine dayalı Ergenekon iddianamesini defalarca siyasi konuşmalarına malzeme yapan bir Başbakan için hiç değil...Ama belli ki Tayyip Erdoğan, Deniz Feneri’nde sıkışmış, kurtuluşu da “en iyi savunma saldırıdır” düsturunda aramıştır. Hesap geri tepecekŞimdi Aydın Doğan’a yönelttiği öfke ve bunun doğuracağı sonuçlarla ilgili spekülasyonlar, dikkatleri asıl konudan uzaklaştıracaktır. Patron üzerine yöneltilen baskı da medyada daha geniş çaplı ve devamlılığı olan bir sansürü beraberinde getirecektir.Hesap bu olabilir ama iddia ediyorum geri tepecektir.İnanmayanlar Tansu Çiller’e ve Mesut Yılmaz’a sorsunlar!
Başbakan’ın çok tekrarladığı bir slogan var hani: Durmak yok, yola devam!Bence frene basıp durmak, olup bitene bakmak lâzım. Arızalar artmaya başladı çünkü. Bu yolun selâmete gitmediği görülüyor.Baksanıza her yeni yolsuzluk olayında AKP’nin organik ilişkisi bulunmadığını kanıtlamak zorluktan imkânsızlığa dönüşüyor.Birkaç ay öncesine kadar AKP “dişli bir iktidar” idi.Kurumsal çaplı imar yolsuzluğu Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’yi götürdü.Ama bu arada millet, Şaban Bey’in bağımsız bir dişli değil, para basan bir çarkın parçası olduğunu da iyi anladı. Yolsuzluktan istifa etmek zorunda kalmış bir yöneticiye parti liderinin övgüler düzmesi, ayakta uyuyanları bile uyandırmaz mı?Şimdi siyasal İslâm piyasasının merhamet ışığı olarak şişirilen Deniz Feneri arıza yapmış bulunuyor. İddialar inanılır gibi değil.Işığı sönmüş medyaAlman mahkemesindeki yargılama, Türkiye’ye uzanan suçları ve “Allah ile aldatma”nın çeşit çeşit günahını belgelerle gözlerimizin önüne seriyor.Ama yazık ki halkın önemli bir kesimi göremiyor bu tiksindirici gerçekleri.Çünkü tarikat ve cemaat disiplinine sokulmuş ilişkilerin bazı medya kuruluşları ile bazı kalem sahiplerini nasıl birer siyasal köle haline getirmiş olduğunu ibretle izliyoruz.Bu medya kuruluşları ve içindeki oyuncular, okurlarının güven duygularını, onları olan bitenlerden habersiz bırakabilmek için kötüye kullanıyorlar. “Üç maymun”u oynuyorlar!Düne kadar vicdanlarını bastırdılar diyelim peki dünkü gelişmenin patlatacağı hicap duygusuna nasıl dayanacaklar?Çünkü Alman savcının sunduğu iddianamede, Almanya ve Türkiye’de birbirleriyle ilişkili şirketlerin sahiplerinin Milli Görüş ve AKP’ye sıkı sıkıya bağlı oldukları tespiti yapılıyor, ardından şu sarsıcı iddia ortaya konuyor:Adalet partinin adı“Dava süresince soruşturmalara defalarca siyasi etki yapılmaya, bilhassa Türk hükümeti tarafından tutukluluğa mani olunmaya çalışılmıştır!” İktidarın yargı ile kavgası milli sınırları aşmış durumda. Çünkü iddianamede adı geçen bir kişi şu an Türkiye’deki radyo-TV yayıncılığının kamu otoritesini temsil ediyor.Dün CHP lideri Baykal’ın gündeme getirdiği iddia, girdabı Başbakan’ın kapısına kadar taşımıştır.Çünkü iddianameye göre dernek, Başbakan Erdoğan’a teslim edilmek üzere bir Alman organizatöre miktarı açıklanmayan yüklü bir para emanet etmiştir.Baykal “Aldın mı?” diye soruyor Erdoğan’a.Adalet Almanya’da işleyecek, bize de dedikodusunu yapmak mı düşecek?Uzmanlar “Delil varsa Türkiye’deki savcılar da soruşturma başlatabilir” diyorlar.Delil yığınla ama iktidarın kontrol ettiği bir yargı düzeninde o cesareti gösterecek kahraman kolay kolay çıkmaz.AKP niçin bağımsız yargı istemiyor? Cevabı burada!
MHP’liler haklı AKP iktidarı gerçekten yeni bir zengin sınıfı yaratmıştır.Artık paralar cüzdana, mızrak çuvala sığmıyor.Nasıl üzüm üzüme baka baka kararırsa mal edinme konusunda büyüklerinden gördüklerini örnek alan partinin alt kademe yöneticileri de kent rantları üretip paylarını alarak, belediye ihalelerindeki rollerini abartarak dünyalıklarını yapıyorlar.Başbakan Erdoğan “Şaban Dişli olayı yargısız infazdır. Sayın Dişli üstünden ben ve partim yıpratılmak isteniyor” dedi.Başbakan söylediklerine gerçekten inanıyorsa fırsat önündedir. Şaban Dişli’nin dokunulmazlığını kaldırtır, yargılanmasını sağlar.Böylelikle hem 6 yıl önce verdiği sözü tutarak temiz siyasetin yolunu nihayet açmış olur hem de Dişli masumiyetini ispat eder ve AKP’nin kalite garantisini kanıtlamış tek milletvekili olarak meclise döner.Ama buna Dişli cesaret edemeyeceği gibi iktidar grubundaki milletvekilleri de izin vermeyecektir. Çünkü bu yol açıldığı takdirde ne kadar ağır kayıplar verileceğini hepsi biliyordur.Merak edenler AKP dönemi zenginlerine bir baksın yeter.Ancak “Yağma Hasan’ın böreği” insanı bu kadar hızlı şişmanlatır.Bu bir sistem tercihidir. Dişli’nin aldığı rüşvetin bireysel bir olay olmadığını, bir çarkın iktidarı kullananlara ve yandaşlarına menfaat ürettiğini bunun için savunmuştum.İşte Alman mahkemelerinde ipliği pazara çıkan Deniz Feneri örgütünün, merhamet sahibi insanları kandırarak topladığı milyonlarca Euro’yu ne şekilde buharlaştırdığına dair itirafları izliyoruz birkaç gündür.Almanya’da yakalanan, buzdağının su üstündeki kısmıdır. Asıl büyük kitle Türkiye’de. Ve bir Türk savcı ne zaman harekete geçecek onu bekliyoruz.Ayrıca mesele Almanya’daki Türklerin merhametini sömürerek semiren asalakları yakalanıp cezalandırmaktan ibaret değildir.AKP iktidarı bu kuruluşa “kamuya yararlı dernek” statüsü vermiştir. Bu sayede dernek vergi bağışıklığı kazanmıştır.Eğer soruşturmanın açıldığı tarihte hemen bu imtiyaz kaldırılmamışsa hesabını sorumluluğu paylaşan bütün bakanlardan sormak gerekir!Meydan okumak!Anayasa Mahkemesi’nin verdiği 22.8 milyon YTL’lik cezayı ödemek için AKP bağış kampanyası açacak mı?Genel Başkan Yardımcısı Gedikli, kampanya açılacağı haberlerini “yarım ağızla” yalanladı.Kesin bir “hayır” demedi, sadece karara bağlanmış bir kampanyanın söz konusu olmadığını belirtti.“Vatandaşlardan yoğun istek var” demesi, parti yönetiminin fırsatı seçim arifesinde ganimet sayacağı yolunda şüpheler uyandırıyor.AKP’yi yönetenlerin paraya zaafı fazla. Tamam ama yüksek mahkemenin verdiği bir cezayı halka bağış yoluyla bile olsa ödetmek, hukuk devletine inanmamaktır, yargıya saygısızlıktır.İktidar gücünü kötüye kullanmak, en kaba anlamda böyle olabilir.Tokat yiyen kabahatli çocuğun “Acımadı ki.. Acımadı ki..” tepkisine benzetilemez parasal cezanın halktan toplanması.Yetişkin bir suçlunun, korkuttuğu veya menfaat sağladığı bir kalabalığı protesto eylemi için mahkeme salonuna doldurmasına benzetilebilir ancak.AKP böyle bir yanlışa asla düşmemelidir.Çünkü bu paraya ihtiyacı olmadığını herkes biliyor.Amacının yargıya meydan okumak olduğundan kimsenin şüphesi olmayacaktır.
Ergenekon iddianamesi hukuk skandalına örnek bir belge olarak ilerde hukuk fakültelerinde okutulabilir.Yandaş medyada her gün kurulan sanal mahkemeler yoluyla çeteleşme iddialarının siyaseten sömürülmesi, bütün ar ve hayâ duygularını yerlerde sürüyebilir.Savcı, TSK’yı kurumsal olarak yoracak yıpratacak siyasi tertiplere alet olma durumuna dahi düşebilir.Ama tüm bu yanlışların buluştuğu ortamda dahi, ağır bir suçlama ile tutuklanan iki emekli orgenerale Türk Silâhlı Kuvvetleri adına sahip çıkıldığını açıkça ilân eden bir cezaevi ziyareti gerçekleşmemeliydi!Kocaeli Garnizon Komutanı Korgeneral Galip Mendi, Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un emriyle Ergenekon tutuklusu Hurşit Tolon ile Şener Eruygur’u dün Kandıra Cezaevi’ne giderek ziyaret etti.Genelkurmay Başkanlığının internet sitesine konulan açıklamada “TSK’ya uzun süre hizmet veren iki emekli komutana yapılan bu ziyaret Türk Silâhlı Kuvvetleri adına gerçekleştirilmiştir” denildi.İşte ziyaretin yansıttığı mesajın can alıcı noktası tam burası:“.. ziyaret Türk Silahlı Kuvvetleri adına gerçekleştirilmiştir!” Bu cümleden sonra açıklamaya eklenen “Bilindiği üzere TSK’nın yargıya olan saygısı ve güveni tamdır” sözlerinin ne değer taşıyacağı herhalde tartışmaya çok açıktır.Büyükanıt atladı...Yeni Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un şövalye yüreğini yansıtan bu karar bir çoğumuzun takdirini kazanmış olabilir.TSK’ya yönelik sistematik yıpratma çabaları karşısında önceki komutan Büyükanıt’ı fazla sabırlı, hatta pasif bulanlar yeni komutanın silâh arkadaşlığı vefasını takdir edeceklerdir.Keşke Büyükanıt daha önce işaretini verdiği şeyi yapsa, emekli olduktan sonra iki eski silâh arkadaşını cezaevinde ziyaret ederek “geçmiş olsun” deseydi.İki emekli orgeneralin suçlu olup olmadıkları belli değil. Onlar şu anda silâh arkadaşlarının desteklerini arkalarında hissetmeyi hak ediyorlar.Bu desteğin onlara verildiğinin gösterilmesi, silâhlı kuvvetler içindeki morali yükselteceği gibi, cumhuriyetin temel değerleri olan ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet üçlemesinin son bir haftada daha güçlü güvenceler kazandığını düşünen kitleleri de mutlu edecektir.Ordu adına yanlışAma “ne pahasına?” diye sorduğumuz zaman karşımıza çıkan bedel epey düşündürücü oluyor.Bir komutanın, zor duruma düşmüş silâh arkadaşlarına desteğini vermesinde, yöneltilen suçlamaları onlara yakıştırmadığını belli etmesinde herhangi bir yanlışlık yoktur.Yanlış, bu duyguların TSK’nın kurumsal kimliğine mal edilmesidir.Şimdi düşünün... Emekli orgeneraller Eruygur ve Tolon, cebir ve şiddet kullanarak TC Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını engellemeye teşebbüs ettikleri iddiası ile tutuklandılar.Savcı henüz onlar hakkındaki iddianameyi tamamlamadı.Ne anlama geldiği açıkça vurgulanan bu ziyaretten sonra savcının ve mahkemenin etki altında kalmaması mümkün olabilir mi?Ergenekon yargılamasına hiçbir gücün gölgesi düşmemelidir!
Cumhurbaşkanı Gül milli maç nedeniyle Ermenistan’dan aldığı daveti kabul etmeli mi?Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın davetine uyup 6 Eylül’de Erivan’a gitmeli mi?Kamuoyu araştırmaları “gitmesin” diyenlerin çoğunluğu oluşturmakla beraber “gitmeli” diyenlerin yüzde 40’ın altına düşmediğini gösteriyor.Yani sorunun, fanatizme sapmadan Türkiye’nin menfaatlerine ve bölgede oynamaya çalıştığı role uygun bir akılla tartışılması gerekiyor.Spor, dış ilişkilerdeki buzları eriten sıcak bir alet olarak ilk kullanılmayacak.Amerikan ve Çin masa tenisi takımları arasındaki maçlar sayesinde kurulan diplomasi kısa zamanda ABD Başkanı Nixon’ın Çin’i ziyaret etmesi zeminini yaratmış, o gelişme de 37 yıl önce Çin’i dünyaya açmıştır.Anlaşılıyor ki Türkiye ve Ermenistan’ı yönetenler de artık aynı sınırı paylaşarak donmuş önyargıların düşmanlığı ile konuşmadan yaşamanın yararsızlığını fark etmiş ve iki ülke arasındaki milli maçtan yeni bir ufuk açmak istemişlerdir.Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan Abdullah Gül’ü ülkesinde yapılacak maça davet ettiğinde olay Ankara’da sempati görmüştür. Ama davete icabet edileceği haberi hemen verilmemiştir.Çünkü fanatiklerin azdırılmaması ve gitme kararından vazgeçme ihtiyacı doğarsa bu kapının kapanmaması için Cumhurbaşkanı Gül’ün kararı geciktirilmiştir.Bizce gitmek lâzım.Gitmek önemli kazanımlar sağlamayabilir ama gitmemek Türkiye’yi kötü durumda bırakır. Bölgede ihtilâfları çözen ve barış üreten bir rol oynamaya çalışıyoruz.Dün Okay Gönensin’in yazdığı gibi “Herkese konuşun, anlaşın diye akıl veriyorsun. Sen niye uzatılan eli geri çeviriyorsun?” diye sorarlar adama!Abdullah Gül’e “Otur, maçı evinde TV’den seyret” aklı verenlerin dayandığı gerekçe Ermenistan’ın soykırım iddiasını tartışmaya yanaşmaması ve ortak tarih komisyonu önerisini kabul etmemesidir.Bir de bu ziyaret onlara göre Azerbaycan topraklarındaki Ermeni işgaline onay gibi algılanacak, bu da Azerbaycan gibi bir dostu üzecektir.Bizce gitmemek için gösterilen tüm sebepler, bu ziyareti mutlaka yapmanın gerekçeleri olmaya daha çok yakışıyor.İhtilâfları çözmenin kanalları açıp konuşmaya başlamaktan başka yolu yoktur.Konuşmadan ne çözülmüş?Gül fırsatı feda etmemelidir!Beklenen kahramanHaberi duyan bir arkadaş “AKP çürük dişini söktü” yorumunu yaptı. Doğru değil. İmar planı tadilatı için 1 milyon dolar rüşvet aldığı öne sürülen AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli, partideki görevlerinden istifa ederek ne erdem gösterdi?Kendi mi temize çıktı, partisini mi temize çıkardı?Çarkın dişlisiydi o, yakalandığı için sökülüp atıldı. Ama imar izinleri ve milyon dolarlık komisyonlar üreten çark durmadı, durmaz!İktidar partisinin Genel Başkan Yardımcısı’ndan istifa mektubu alması meseleyi bitirmiyor. İstifanın nedeni uyutulamaz, unutturulamaz.Tayyip Erdoğan ve partisi Dişli’nin dokunulmazlığından soyunmasını sağlamalıdır.Türkiye bir hukuk devleti ise, Şaban Dişli’nin dokunulmazlığının kaldırılması için fezleke düzenleyecek kahraman bir savcıyı uzun süre beklemez!Çünkü onun dokunulmazlık zırhı içinde geçireceği günleri, suç delillerini ortadan kaldırmak amacıyla kullanmayacağını kimse garanti edemez!