Diplomasi ince iştir, tepki vermeden önce meselenin özünü iyi anlamak gerekir.Türkiye ile Rusya arasında ticaret savaşına dönüşme riski taşıyan ciddi bir sorun yaşanıyor.Oysa Rusya ile ekonomik ilişkilerimiz benzersiz hızda bir ilerleme kaydetmiştir. Enerjimizi bu ülkeden alıyoruz. Türk turizminin yüzünü Ruslar güldürüyor. Müteahhitlerimiz, yatırımcılarımız orada büyük paralar kazanıyor.Rusya ile sürtüşmeler tırmanırken dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen Çin’de geziniyor.Türkiye’den giden TIR’lara zorluk çıkaran Rusya’nın Avrupa üstünden gönderilen Türk mallarını da engellemeye başlaması üzerine Tüzmen’in bakanlığı, Rus mallarına karşı aynı tahdidi, yani “kırmızı hatta alma” tedbirini uygulamaya karar verdi.Ve bakan bey haberi Çin’de şu sözlerle açıkladı:“Bombanın pimini çekip Rusların eline verdim!” Tüzmen bunları söylerken, karnını çekip göğsünü şişirdiği o meşhur mayolu pozunu hatırlatıyordu. Ama ne oldu?Bakanlar Kurulu toplandı ve ardından Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Tüzmen’in sözünü ettiği “kırmızı hatta alma” tedbirini benimsemediklerini açıkladı.Hatta konu görüşülürken Başbakan’ın “Ne yapıyor bu adam!” diye tepki gösterdiği söylentileri bile dolaştı başkentte.Yani Kasımpaşalı Başbakan efelenmeye kalkışan bakanının paçasını aşağı almıştır!Tabii ki doğru olan Bakanlar Kurulu’nun seçtiği yoldur. Ama kendi kalesine gol atan oyuncunun azarlanması kaybı telâfi etmiyor.Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un Türkiye’ye geleceği günün arifesinde böyle bir gaf yapılmamalıydı. Bu tecrübe, her konunun popülizm uğruna sömürülmemesi gerektiğini umarız AKP’li siyasetçilere öğretmiştir.Kafkasya’da Türkiye’nin geleceğini belirleyecek önemde olaylar yaşanıyor.İktidar devletin köklü diplomasi birikiminden yararlanmalı, bu alana iç politikada define arayanlar sokulmamalıdır.Türkiye’nin stratejik mensubiyetleri, Rusya ilişkilerinde çelişkiler üretiyor. NATO üyeliğimizi, Rusya’nın iyi bir ticaret ortağı olma kimliğimizle bağdaştırmakta zorlandığımız zamanlar olacaktır.Rusya da Türkiye’nin enerji koridoru olma rolünden kaynaklanan önemini vanalarla oynayarak kontrol etmek isteyecektir.Bunları bilerek konuşmak lâzım.Kahvehane kamuoyundan “Helâl sana Kürşad abim!” gazı tahrik edici olabilir ama tehlikelidir.Pimi çekilmiş bomba hayali fakat Rus gazı gerçektir!On bir ayın sultanıRamazan ayı, din sömürüsü yoluyla siyasi ikbal inşa edenlere bulunmaz fırsatlar sunuyor.Meselâ işsizliği, yoksulluğu önlemekte başarısızlığa uğrayan iktidar, belediyeleri eliyle iftar çadırlarında işsizleri, yoksulları doyuruyor. Normalde eleştirisine hedef olacağı bu mağdur kitlenin hayır duasıyla beraber oylarını da alıyor.AKP altı yıldan beri iktidar. Türkiye sosyal devlettir. Ama AKP, bu yükümlülüğü partisinin belediyeleri eliyle yürütüyor.Bu şekilde devletin yapmadığını parti yapmış gibi oluyor.Yoksulluk yaygın olduğu için kimse bu insani yardıma eleştiri yöneltemez. Daha dürüst bir sistem kurularak aynı kaynakla daha çok insana hizmet ulaştırılabileceği dahi söylenemez.O yüzden CHP’li belediyeler bile aynı yola girmişlerdir.Ne yapalım 11 ay belediyeleri yönetenler yiyor, 1 ay da fakir fukara yesin.Ramazan’a 11 ayın sultanı demeleri bu bakımdan da yerindedir!
Yılın “Basın Özgürlüğü” ödülünü kazanan iki gazeteci hakkında 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.Hem de onlara ödül kazandıran bir haber yüzünden!“Telekulak Skandalı”nı açığa çıkararak iletişim hakkını müdahaleden, Türkiye’yi de büyük ayıptan kurtaran VATAN muhabiri Kemal Göktaş ile Milliyet muhabiri Gökçer Tahincioğlu bu ödülü fazlasıyla hak etmişlerdi.Ama savcı, mahkeme kararının “gizli belge” olduğunu iddia ederek ve kararı veren hakimi hedef gösterdiklerini öne sürerek iki gazeteciyi suçladı.Oysa iletişimin izlenmesi kararı, niçin hakimi örgütlerin hedefi yapsın?Ve mahkemenin aldığı karar niçin “gizli belge” olsun?Bütün vatandaşlar, telefon konuşmalarının dinlenmekte olduğunu “derin şüphe” yoluyla zaten tahmin ediyorlar.Karanlık işler çevirenler ise bu konuda sade vatandaştan daha tedbirli davranıyorlardır.Devletin yargı organı bu iki gazeteciye ceza değil Gazeteciler Cemiyeti’nin yaptığı gibi ödül vermelidir. Hiç değilse bir teşekkür...Çünkü onların becerisi ve çabası devleti bu çağda uğrayacağı en ağır utanca batmış halde yaşamaktan kurtaran uyanışı getirmiştir.Göktaş ile Tahincioğlu’nun açığa çıkardığı gizli izleme ile ilgili mahkeme kararı ardından Yargıtay, Jandarma’nın aynı konuda altı aydır bekleyen talebini reddetmiştir:“Amacı ne olursa olsun hiçbir kuruma, demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan insanlar şüpheli görülerek ülke genelini kapsayacak şekilde yetki verilemez.” Sayın savcı, Yargıtay’ın verdiği bu doğru kararda, iki başarılı gazetecinin payı olmadığını söyleyebilir mi?O haberin toplum vicdanını olumlu yönde etkilemiş olduğunu inkâr edebilir mi?Böyle seçkin bir hizmet, hapse atılarak mı karşılık görmeli?Uzlaşma gereği varOrgeneral Başbuğ, devletin dayandığı sütunların güçlendirilmeye muhtaç olduğunu düşünüyor olmalı.Görevi Büyükanıt’tan devraldığı toplantıda ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet kavramlarına vurgu yapmasını, alışılmış bir tören konuşmasının gereği gibi algılayanlar yanılmışlardır.Çünkü aynı vurgu 30 Ağustos mesajında tekrarlanmış, Askeri Tıp Akademisi’ndeki mezuniyet töreninde üç adet sütunun üstüne yazılarak adeta görmek istemeyen gözlere sokulmuş ve nihayet dün Anıtkabir defterine yeni komutanın eliyle kaydedilmiştir:“Ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet yapısı üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ilke ve devrimlerinin aydınlattığı yolda yürüyüşüne devam edecektir.” Gösterdiği ısrar, yeni komutanın bu alanda en azından yetersizlik gördüğünü düşündürüyor.Mesajı iktidarın değerlendirmesi ve bir uzlaşma yaratılması iyi olur. Güven duygusunun yerleşmesi buna bağlı çünkü.Başbakan “Etnik milliyetçiliğe, bölgesel milliyetçiliğe ve dinsel milliyetçiliğe karşı olduğumuzu söyledik ya” diye itiraz edebilir.Ama bunların aynı şeyler olmadığını ve iki tarafı buluşturmadığını kabul etmesi gerekir.AKP neye bağlı olduğunu değil neye karşı olduğunu tekrarlayıp duruyor.Devletin dayandığı değerleri açıkça tarif etmesini iktidardan yalnız asker değil herkes bekliyor.Hele yeni bir yaşam biçimini çivili sopalarla dayatan haydutların siyasi koruma altında dolaştığı bir ortamda!
Zafer Bayramımız bize onur veren hayat veren mucizenin adı Cumhuriyet’in de temelidir. Çürümüş bir imparatorluğun yorgun ve yoksul ümmeti millet olmuş, nineler ve dedeler bile asker kimliği ile destanlar yazıp dünyanın büyük güçlerine meydan okumuştur.O görkemli şahlanış 86 yıl önce bugün doruğuna ulaşmıştı.Atatürk’ün başkomutanlığında kazanılan çağın son meydan savaşı zaferi, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin yolunu açmıştır.Yeni devletin askeri bir zaferin üstünde yükselmesi, bir gelenek yaratmıştır.30 Ağustos mesajları bu nedenle “inanç tazeleme” sebebi olmaktadır.Cumhuriyetin kurucu değerlerinde aşınmalar meydana geldiğinde millet adeta askerden güven duygusunu onaracak sözler beklemektedir.Bu 30 Ağustos, ordunun en üst komuta kademesinde gerçekleşen değişikliğe denk geldi. Ve yeni Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ da bu beklentiyi tatmin edecek sözleri söyledi.Cumhuriyet değerlerini temsil eden büyük anıtta son dönemler oluşan tahribatı onarmayı görev sayması, tabii ki bazı çevreleri hoşnut etmedi.Ama Türkiye’nin geleneğine ve toplumsal ihtiyaçlarına saygı göstermek lâzım.Devletin üç sütunuOrgeneral İlker Başbuğ, halkın duymak istediği güven mesajlarını verirken siyaset zorlamaları yapmamıştır.Gerek Büyükanıt’tan görevi devraldığı törende, gerekse 30 Ağustos mesajında Cumhuriyet’in ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet temellerine dayandığını, Silâhlı Kuvvetlerin de bu yapının en büyük güvencelerinden biri olduğunu belirtmiştir.Dini cemaatlerin etkinliklerini arttırmalarından duyulan kaygılara işaret etmesi ve laikliğin tarifini tahrif etmeye yönelik zorlamaları anmadan Anayasa maddesi okuması, herhalde siyasete müdahale sayılmamalıdır.Törende 24. maddeyi okudu:“Kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne surette olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez veya kötüye kullanamaz...” AKP’ye de güvenceEğer bu maddeyi Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın yüzüne karşı okumak bazılarımıza tuhaf geliyorsa Türkiye’nin bugün laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi hükmüne bağlanmış bir iktidar tarafından yönetildiği gerçeğini de gözden uzak tutmamak gerekecektir.O zaman resim yerine oturur.İç düşmanlardan kaynaklanan tehdidin tamamiyle sivil siyaset tarafından def edilebileceğine güveneceğimiz günlere inşallah bir gün ulaşacağız.Ama önce AKP’nin sicilindeki mahkûmiyetinden arındığını görmemiz, en azından bir seçimden daha geçmesini beklememiz gerekecektir.Ayrıca unutulmasın Silâhlı Kuvvetlerin cumhuriyet değerlerini korumak konusundaki taahhüdü, partinin radikal kanadından gelecek baskılara karşı parti üst yönetimine de koruma sağlayacaktır.Asker, milletin kendisine beslediği güven duygusuna layık olmanın demokratik şartlarına elbette saygı gösterecektir ama laik cumhuriyeti koruma görevinde bir açık vermemeye de dikkat edecektir.Zafer Bayramı kutlu olsun.Başkomutan Mustafa Kemal’in şahsında bütün kahramanlara minnet duyguları ile rahmet diliyoruz..
Savaşlar, bir araya gelince dünyaya hükmedeceğini sanan devletlerin bloklaşması ile başlıyor.Sonra tarihte defalarca tekrarlanmış yıkımlar geliyor. Cana susamış rekabet, korkularla ve güvensizlikle beslenerek hayatı cehenneme çeviriyor.Kafkasya’daki kriz, dünyayı felâkete sürükleyecek bir patlamanın ateşleyicisi olacak kadar önemli görünmüyordu.Ama uluslararası düzenin olumsuzlukları zaptedilemeyecek bir birikim yaratmış olmalı ki kürenin en zayıf yerinden patlamıştır.Geçen yıl Münih’te toplanan Güvenlik Konferansı’nda Putin’in yaptığı konuşmaya dikkatlerini verenler için bugün yaşananlar sürpriz değildir.Putin o gün uluslararası ilişkilerde askeri gücün sınırsız şekilde kullanıldığından şikâyet ediyor, nükleer silâh edinmeye çalışan ülkeleri bu güvensizliğin teşvik ettiğini öne sürerek Amerika’yı sorumlu tutuyor, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı dağılırken Batılıların verdikleri sözleri unuttuklarını yüzlerine vuruyordu.Tek kutuplu bir dünyanın Rusya için sadece kabul edilemez değil, imkânsız da olduğunu ilân ederken Sovyetler Birliği hezimetinin rövanşına çıkma cesaretini kazanmaya başladıklarını belli ediyordu.Kötü işaretler hızlandıGüney Osetya’ya yönelik askeri harekât Gürcistan lideri Saakaşvili’nin tarihi gafıdır ve bu gafa küresel düzeni yönettiğini zanneden siyasetçiler de ortaktır.Rusya’nın dünyayı “köpeksiz köy” gibi gören Amerika’ya itirazını göstermek için pusuda beklediği gerçeğini görememişlerdir.Kafkasya’da patlayan kriz bölgesel kalmaz. Çünkü patlama sadece oradaki sebeplere dayanmıyor. Rusya kaybettiği devletleri geri istiyor ve sistemli olarak kuşatıldığı hissini yaşıyor.O nedenle çözüm, soğuk savaşa son veren diplomasi becerisinin tekrarlanmasını gerektirecektir.Gelişmeler vahim demeseniz bile ciddidir.Moskova, Karadeniz’e doluşan NATO gemilerinin Montrö Sözleşmesi’ne göre 21 gün sonunda buradan çıkmaları gerektiğini, aksi halde Türkiye’nin sorumlu olacağını tehdit kokan bir ifade ile açıklamıştır.G-7 Ülkeleri Rusya’nın Abhazya ve Güney Osetya’yı tanıma kararını kınarken dün Tacikistan’ın başkentinde Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Rusya, Çin, Kazakistan, Kızgızistan, Özbekistan ve Tacikistan cumhurbaşkanlarından oluşan zirvesi toplandı.Pakistan, Hindistan ve İran da zirveye konuk-gözlemci olarak katıldılar.En çok onlar yararlandıYeni bir “Doğu Bloku” denemesi ile mi karşı karşıya bulunuyoruz?Zirve bildirisinin Kafkasya’daki Rus eylemlerini onaylayan ifadeler taşıması, bu örgütün dikkatle izlenmesi gerektiğini gösteriyor.Ayrıca Rusya’nın 10 bin km. menzilli bir balistik füze denemesini dün gerçekleştirmesi ve bunu duyurması da, barışı kurtarmak için geç kalmamak gerektiğini anlatan bir gelişmedir.Avrupa Birliği bunu anladı galiba..Dönem başkanı Fransa’nın Dışişleri Bakanı Kouchner’e kalsa geçen hafta ciddiye alınacak bir durum yoktu.Ama AB Zirvesi Pazartesi günü toplantıya çağrılmıştır ve Bernard Kouchner Rusya’ya karşı yaptırımlar düşünüldüğünü belirtmiştir.Soğuk savaş dönemini bitiren diplomasi birikimi son krizi üreten sorunları çözebilir. Krizin uzaması Türkiye’ye çok zarar verecektir.Gücün sarhoşluğu değil barışçı akıl ön plana çıkarsa, Rusya ve onun yanında saf tutan ülkelerin yöneticileri, küreselleşmenin getirdiği güç ve imkânları feda edemeyeceklerdir.En çok kendileri yararlandıkları için sistemin ateşe verilmeden onarılmasını onlar da isteyecektir.
Ergenekon davasının sunduğu fırsat siyasetin arenasında israf edilmemeli.Böyle bir tehlike mi var? Var olduğunu düşündüğüm için uyarıyorum.Bu dava hukukun üstünlüğünü ve adalet kurumunun yüceliğini gösteren bir mükemmellikle sonuçlanmalı. Bu başarılırsa Türkiye devlet ve toplum olarak önemli bir hastalıktan kurtulacak, benzer tehlikelere karşı dayanıklılık kazanacaktır.Ülkenin bu dava bittiğinde derin devlet sapkınlıklarından ve müzmin çeteleşme hastalıklarından hem geçmişe dönük arınacağına, hem de gelecek için etkili bir caydırıcılık kazanacağına inanmak istiyoruz.Ruhunu ve ahlâkını kaybetmemiş hiçbir vatandaş bunun tersini hayal etmez.Ama bu dava üstünden ideolojik hayallerini tatmin etmeye çalışan çevrelerin entrikalar ürettiğini görmek cesaret kırıcı oluyor.Siyasi eylemlerini “Ergenekon’un yöntemleri” ile yürüten bir koalisyon var. Dinci ve solcu liberal temelli bu koalisyonun hedefi, laik cumhuriyetin güvenliğini sağlayan değerleri ve kurumları aşındırmaktır.Cumhuriyet mitinglerine katılanları bile darbeci diye damgalayanlar arasında var olduğu hissedilen eşgüdüm, bir anlamda onların da çeteleşme yolunda olduklarını düşündürmüyor mu?Yargıç eşi konuşursaÖzel hayatın gizliliğine dair bazı ilkelerin ihmal ve ihlâl edilmiş olması nedeniyle Ergenekon iddianamesi, sözünü ettiğim koalisyonun medya unsurları tarafından manevi şiddet silâhı gibi kullanılmaktadır.Dünkü VATAN’ın manşeti, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün eşi Ferda Paksüt’ün, eski AKP milletvekili Turan Çömez’le yaptığı telefon görüşmesi dinlemeye takıldığı için savcılığa, ifade vermeye çağrıldığını bildiriyordu.İktidarı destekleyen bir gazetenin bu konuşmayı yayınlamasından sonra savcılıktan telefonla davet edilmesi belli ki Ferda Paksüt’ü etkilemiştir.Bugün savcılığa ifade vermek üzere gideceğini gazetecilere bildirirken “Kuzey Irak’taki görevimiz sırasında bombalandık, bu kadar tedirgin olmadım. Tutuklanma ihtimalini bile düşünüyorum” diye konuşması, içinde bulunduğu ruhsal sıkıntının derinliğini açıklıyor.Hariciye mesleğinden gelmeleri nedeniyle Paksüt çiftinin sosyal ilişkileri, yargıçlık mesleğinin talep ettiği disipline uymuyor. Bayan Paksüt çok konuşan bir yargıç eşi olarak pusuda bekleyenlere açık vermiştir.Bundan dolayı Anayasa Mahkemesi manevi zarar görmüştür ama dün yaptığı açıklamalar içinde yer alan bir iddia zararı yargı kurumu adına derinleştirecek önemdedir.Başarının ön şartı ne?Ferda Paksüt şöyle dedi:“Ben ne örgüt tanırım ne de örgüt üyelerini. Benimle uğraşmalarındaki asıl amaç beyefendidir. (Yani eşi Osman Paksüt) Beyefendinin kontenjanı altın değerindedir. Cumhurbaşkanı, Danıştay ve Yargıtay’ın göstereceği üçer aday arasından seçim yapar, ancak bürokrat kadrosundan gelecek üyeyi direkt atayabilir. Beyefendi istifa ettiği takdirde Cumhurbaşkanı istediği adamı seçer. Benim üzerimden baskı yapılmak isteniyor.” Yargının çok büyük bir sorumluluğu var. İlk görev ülkeyi, hayaleti gerçek varlığından daha korkutucu olduğuna şüphe bulunmayan bu çete tümöründen kurtarmaktır.İkincisi, bu görevi laik cumhuriyete yönelik düşmanlıkların tuzaklarına düşmeden yerine getirmeyi başarmaktır.Ergenekon iddianamesi üstünden yürütülen terörü durdurmak bu başarının ön şartı gibi duruyor.
Başbakan uzlaşmadan ne anlıyor geçen gün bunu “açık ve net” tanımlamıştı.Madem ki AKP yüzde 47 oy almıştır demek ki milletle uzlaşma sağlanmıştır, fazlasını aramak zaman kaybıdır.Dün MHP Genel Başkanı Bahçeli’yi dinlerken nedense aklıma hemen bu geldi.Bahçeli “Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkilerini düzenleyen maddeler de dahil, yapılacak Anayasa değişikliklerine 70 milletvekili ile katkıda bulunmaya hazır” olduklarını ilân ediyordu.Kışkırtıcı bir çağrıdır bu...MHP liderine göre Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararının, siyasetin alanını daraltması, belirsizliklerin hüküm sürdüğü bir “alacakaranlık dönemi”ne ülkeyi sürüklemesi tehlikesi mevcuttur.Peki ne yapılsın? Bahçeli “Partiler kapatılmasın, suçun sorumluları cezalandırılsın” diyor.Dokunulmazlık varken sorumlular ceza göremeyeceklerine göre bu durum, rejime yönelik suçların tümden cezasız kalması sonucunu doğurmayacak mı?Ortada Anayasa Mahkemesi’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmaktan 1’e karşı 10 oyla mahkûm ettiği bir parti var.Bu partinin bu sicili ile Anayasa değişikliği yapmasına ahlâken imkân bulunmadığı savunuluyor ama iki numaralı muhalefet partisi MHP “Haydi” diyor “Arkandayım. Korkaklık etme, yap yapacağını!” MHP aynı oyunu daha önce de oynadı. Sözde iktidarın mağduriyet bahanelerini elinden almak adına Cumhurbaşkanı seçiminde ve türban değişikliğinde iktidara destek verdi, böylelikle AKP’nin kapatılması tehlikesini doğuran yolun taşlarını döşedi.Bahçeli şimdi AKP’yi yeni bir maceraya mı kışkırtıyor?İktidara yönelik tahrik, laik cumhuriyetin kendisini savunma kabiliyetini aşındıran hamlelere davetiye çıkarıyor.Tanınmış anayasa uzmanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç bu durumu şöyle açıkladı dün:“Hukuk devletinden yönetimin hukukuna kayıyoruz. Yönetimin arzusuna ve anlayışına uygun hukuk üretmektir bu. Rejimin temel karakterini bozmaktır.” Üstü örtülü telkin şu: Laikliğe karşı eylemleri suç olmaktan çıkarmanız mümkün olmuyorsa o suçu cezasız bırakırsınız olur biter.Bahçeli AKP’nin içindeki şeytanı mı uyandırmak istiyor?Tayyip Erdoğan ve ekibi umarız üçüncü kez MHP’nin oyununa gelmezler!KamulaştırmalarTürkiye’de en çok özelleştirmeyi AKP iktidarı yaptı.Ama en çok içkili lokantayı da onlar kamulaştırdı.Dünkü VATAN’da dökümü vardı İstanbul’daki birçok koru içinde yer alan tarihi köşklerdeki işletmeler belediyenin iştiraki olan Beltur A.Ş.’ye geçmiş.Bu “atraksiyon” içki yasağını yaygınlaştırma tertibidir. Belediye Başkanı Kadir Topbaş dün gazetecilere şöyle diyordu:“Belediyeler Kanunu’na göre içki satışı yapamayız. Beltur da bir belediye işletmesidir ve içki satışı yapamaz. Biz kanunları uyguluyoruz!” Genç meslekdaşlarımız “Belediyenin lokanta işletmesi de kanun emri mi?” diye sormamışlar nezaketlerinden.Çünkü AKP’nin Belediyeler Kanunu’na değil kutsal kitaba bakarak bu operasyonu yürüttüğünü herkes biliyor.Ramazan ayının eşiğindeyiz ve yerel seçimler de geliyor. Kim bilir din sömürüsü yolunda ne yaratıcı buluşlar izleyeceğiz.Mesela Başbakan’ın Ankara’daki evine 500 metre uzaklıktaki bir büfecinin içki sattığı için çivili sopalarla belediye görevlilerince dövülmesi bir işaret fişeğidir.Amerikan Büyükelçiliği Başkâtibi’nin bu olayı incelemekle görevlendirilmesini ilginç buldum.Başkâtibin raporu büyük ihtimalle “Ilımlı İslâm müteahhidi AKP’nin aldığı işi tamamlamak üzere olduğu”nu Washington’a müjdeleyecektir!
Tehditkâr ideolojik yapılara karşı demokratik rejimin kendisini koruma hakkı vardır.Partilerin yaşamını güvence altına almak ne kadar gerekiyorsa, rejimin demokrasiyi kötüye kullanan partilere karşı korunması da o kadar gerekiyor. Dünkü Milliyet’te AB’nin Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn ile uluslararası üne sahip anayasa uzmanı Prof. Andrew Arato’nun reformlar konusundaki görüş ve önerileri yer almıştı.Olli Rehn Türkiye’nin gerçeğini anlayamadı. Krizlerin kaynağını yanlış yerde arıyor ve AKP’nin propagandisti gibi konuşuyor.Mesela kapatma davası krizinin yargı ve anayasa reformlarına olan ihtiyacı gösterdiğini söylemiş...Peki aynı kriz, laik cumhuriyetin korunması konusunda yargı denetiminin ne kadar gerekli ve yararlı olduğunu da göstermedi mi?Ayrıca kimse “Türkiye’de partiler basit nedenlerle kapatılıyor” diyemez. İşte mahkeme, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğuna 1’e karşı 10 oyla karar vermiş olmasına rağmen AKP’yi kapatmamıştır.Olli Rehn’nin önerileri arasında şu üç konu çok önemli:1. Siyasi Partiler Yasası değişmeli2. Kamu ihaleleri mevzuatı AB standartlarına uydurulmalı3. Atamalar liyakat esasına dayalı olmalı.AKP’ye güven olur mu?AB yetkilisi Rehn de anayasa uzmanı Prof. Arato da iktidara diyalog ve uzlaşı yolunu tavsiye ediyorlar.Yukarıdaki üç madde için iktidarın uzlaşma aramasına bile ihtiyaç yoktur.Partileri lider sultasından kurtaran, kamu ihalelerini rüşvetten, yolsuzluktan azade kılan, atamalarda türban kriteri uygulamanın ayıbına son veren değişime halkın alkış tutacağı kesinken hangi parti buna karşı durabilir?Mesele tamamiyle AKP’nin siyasi ve ekonomik çıkarlarıyla ilgilidir.Reformlar için diyalog ve konsensüs gerçekleşebilir ama bunun şartı, cumhuriyetin laik karakterine zarar verilmeyeceğinden herkesin emin olmasıdır.Toplumu bu güvensizlik böldü. AKP bu güvensizliği hak etmediğini söyleyemez.Anayasa Mahkemesi’nden geri dönen türban değişikliği ve kapatma davasındaki mahkûmiyeti getiren ihlâller ortadadır.Prof. Andrew Arato, AKP’nin Özbudun’a hazırlattığı taslağı zorlamamasını tavsiye ederken şunu da söylüyor:“Ben olsam yeni anayasada laikliğe ve cumhuriyetçiliğe daha net bir anlam verir, bir AKP taslağında gördüğüm gibi anayasanın değişmez hükümleri olmaktan çıkarmaya gayret etmezdim!” AKP iktidarı da tersini yapmayacaktır. Ama neye yarar?İçkili lokanta reformuİktidarın laiklikle ilişkisi içtenlik değil yasak savma samimiyetsizliği taşıyor. Laik cumhuriyetin kendisini savunma yeteneği bu iktidar döneminde sürekli güç kaybetti, kaybediyor.Rejimin karakterini oluşturan yapılara, kurallara ve özgürlüklere karşı sistematik taciz ve tahrip eylemleri birbirini izliyor.Meselâ şu günlerde İstanbul Belediyesi, içki yasağını genişletme oyunu oynuyor. Restoran olarak kullanılan eski vapur iskelelerinin kira sözleşmeleri yenilenmiyor ve bu mekânlar belediye tarafından işletilmeye hazırlanıyor. Amaç içki yasağını genişletmek!Salacak’taki inşaatın önündeki tabelaya “Üsküdar Halka Açık Balık Restoranı İnşaatı” yazılmış.Buradaki “halka açık” sözü, lokantanın kimlere kapalı olduğunu tarif ediyor aslında. Sözün özü “İçki İçenlere Kapalı Balık Restoranı”dır.İstanbul’daki balık restoranlarında içki içmek mecburi değil, isteyen içer. AKP’nin reforme ettiği balık restorancılığında kimse içemeyecektir.Olli Rehn mutlu olabilir: Reformlarımız başlamıştır!
Başbakan dün Rize’nin Güneysu ilçesindeki parti kongresinde önemli şeyler söyledi.Eğer sözleri AKP iktidarının yeni dönem programına işaret ediyorsa çekeceğimiz var demektir.Erdoğan’ın şu sözleri hayra alâmet değildir:“Şimdi zaman zaman birileri diyor ki.. Uzlaşma, uzlaşma, uzlaşma.. Uzlaşma milletle olur, uzlaşmaya karşı çıkanlarla değil. Biz milletle uzlaşmışız!” AKP, hukuk devletini ve kuvvetler ayrılığı ilkesini içine sindiremeyen bir iktidardır. Laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu iddiasını sabit gören Anayasa Mahkemesi’nin verdiği mahkûmiyet kararının içerdiği “açık uyarı”yı dikkate almayacağını da belli etmiştir.Eğer bu sözler, iktidarın anayasayı değiştirme kararından vazgeçmeyeceği tahminlerinin gerçekleşmesi halinde toplumsal muhalefete karşı benimsenecek tavrın mantığını oluşturuyorsa, gergin ve sıkıntılı günler yeniden gelecek demektir.Çünkü Başbakan’a göre, aldıkları yüzde 47 oy iktidarı muhalefetle uzlaşmak borcundan azat etmiştir.Başbakan dün muhalefetle uzlaşması için yapılan çağrılara “Ben milletle uzlaştım, bana yeter” cevabı vermiştir.Demokrasinin çoğulcu kalitesini değil de çoğunlukçu kalitesizliğini gerçekten seçer mi iktidar?“Güç bende!.. Kanun da, nizam da benim!.. Ben asrın son harikasıyım!” diye uçmanın dersini aldığı halde aynı yanlışa tekrar düşer mi?Bunu bilemiyoruz. Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçiminde ve türbanla ilgili anayasa değişikliğinde tuzağa düşmüş olması ve partisini kapatılmanın eşiğine kadar getirmesi “Hayır, bu yanlışları asla tekrarlamaz” diye düşünmemizi önlüyor.Ama yine de temennimiz, gerginlik siyasetinin iktidara yaramayacağını görmesidir.Yerel seçimleri rejimle ilgili kaygıların zeminine çekmek kadar büyük basiretsizlik ve kötülük olamaz!*****Otokontrol!Başbakan’ın Güneysu konuşması, yeni bir umudun ışığı sayılabilir mi?Erdoğan dün “Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemedik ve yedirmeyeceğiz. Ha aksi varsa, yiyeni varsa, onu da aramızda barındırmayacağız. Bunun için de hep beraber oto kontrolümüzü yapacağız” dedi.AKP Genel Başkan Yardımcısı Dişli’nin bir milyon dolar rüşvete bulanmış imar yolsuzluğu patladığından bu yana Başbakan’ın bir tepki vermesi bekleniyordu.Dünkü konuşması o bakımdan önemsendi ama Erdoğan yeni bir şey söylemedi.Otokontrol demek “Suç işleyen arkadaşlarımızı devletin yargısına vermeyiz, kendimiz hallederiz” demektir.Otokontrol zaten işliyor ama tersten işliyor:Bünye yolsuzluk yapanları değil, onları şikâyet edenleri, ihbar edenleri partiden kovuyor. Otomatik olarak.Dokunulmazlık zırhı içinde söylenmiş bütün ahlâk nutukları palavradır!