Başbakan haklı, milletin sandık yoluyla verdiği mesajları herkes doğru okumalı.En başta da yargı...Halkın özlemlerine saygı göstereceksek alışkanlıklarımızı değiştirmek zorundayız.Yolsuzluklar karşısında yargının tepkisi, elektrik kontağı gibi çarpmalı!Danıştay dün Ankara’da doğalgaz sayaçlarını halka fahiş fiyatla sattığı iddia edilen Belediye Başkanı Gökçek hakkında soruşturma açılmasını talep etti.Savcılık da 5 ayrı suçlama konusunda soruşturma başlattı.Melih Gökçek bu suçları yeni mi işledi?Hayır, bir yıldan beri bu ithamın hedefi idi.Ama yargılanması için İçişleri Bakanlığı’ndan izin çıkması gerekiyordu ve bakanlık bu izni vermedi.Yani “Yalnız milletvekilinin değil, kimsenin dokunulmazlığı olmasın” diyenlerin samimi olmadıkları Melih Gökçek’e dokunulmazlık zırhı giydirmeleri ile tekrar kanıtlandı.Danıştay’ın verdiği karar iktidarın sağladığı zırhı eritmiştir. Gökçek bu suçlardan şimdi yargılanacaktır.Keşke bu karar seçimden önce verilseydi de halk mahkemenin Gökçek hakkında ne düşündüğünü bilerek sandığa gitmiş olsaydı.Geçmiş dönemden devir suç ve ayıpları temizlemekte yargı lokomotif işlevi üstlenmelidir. Gökçek soruşturmasını hızlandırmak yanında, Alman mahkemesinin “Asıl suçlular Türkiye’de” dediği Deniz Feneri dolandırıcılığı dosyasının utanmazca uyutulmasına da fırsat verilmemelidir.Aylar süren yolculuktan sonra Türkiye’ye ulaşan dosyanın tercümesi için kaç ay bekleyeceğiz?Çocukları çalışmadan sigorta edilen Adalet Bakanı Şahin’in “Seçim geçsin, ertesi gün çözeceğim” sözü vardı. Hiçbir şey yapmadı; unutmadı ise uyutmaya çalışıyordur.O haberi suç duyurusu sayacak bir savcının çıkacağını hayal etmek çok mu fazla olur?*****İki örnek olay Siyasetçi bolluğunda devlet adamı darlığı çekiyoruz.Bir örnek: Son kabine toplantısında bazı bakanların “sözlü istifa”larını verdikleri iddiasına Başbakan sert tepki gösterdi biliyorsunuz.“Toplantı gizlidir. Bir bakan bunu deşifre ederse bakan olmaktan çıkar, kapıya koyarım!” dedi.“Biz kapı kulu değiliz Sayın Başbakan. Bu hakareti işgal ettiğim makama hakaret sayıyor ve istifa ediyorum” diye isyan eden bir devlet adamı çıkar mı acaba diye 3 gün bekledim. Çıkmadı.O nedenle kabineden kim gider, beni çok ilgilendirmiyor.Bu kabine toptan değiştirilmeyi hak ediyor!İkinci olay: ABD Başkanı Obama Türkiye’ye geldiğinde parlamentoya hitap edecek.Jest olarak muhalefet liderleriyle ayrı bir görüşme programlanmıştı.Bizimkilerin itirazı üzerine görüşmeler ikili olacak.Bu durumun Obama üzerinde “Bana gizli olarak söylemek istedikleri şeyler var” şüphesi yaratacağını hesap etmediler mi?Edemezler.Çünkü siyasetçi onlar!
Başbakan’ın her basın toplantısı bizim mesleğe yeni bir ilke öğütlemesi bakımından heyecan verici oluyor.Dün de özel bir gün yaşadık.Gördünüzse, Sabah Gazetesi’nin manşeti “Bakanlardan istifa jesti” idi.Gazetenin övünçle “Özel Haber” damgasını vurduğu istihbarata göre seçim gecesi Başbakan’ın kabinede revizyon sinyali vermesi nedeniyle pazartesi günü toplanan Bakanlar Kurulu’nda bakanlar, Başbakan’a rahat hareket olanağı tanıma amaçlı bir jest olarak tek tek söz alarak istifalarını sunmuşlardı.Başbakan “böyle bir şey olmadı” deyip geçebilirdi.Ama “Yeri geldiği zaman AKP’nin kontrol ettiğini söylediğiniz medyayı da en sert biçimde eleştiriyorum” deme fırsatını herhalde kaçırmak istemedi.Medyanın sorumluluk duygusuyla hareket etmesi gerektiğini söylerken “Bu başlığı atarken acaba ülkeme faydalı mı, zararlı mı oluyorum; dikkat etmesi gerekir. Kim olursa olsun beni ilgilendirmiyor, beni ülkemin menfaati ilgilendiriyor” dedi.Gerçekse koy sepeteBaşbakan “Ben damadımın başında bulunduğu gazeteyi de gerektiğinde eleştiren biriyim” diyebilme fırsatını kullanmak isterken, bizim mesleğin artık “değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek” bir ilkesine tacizde bulunmuştur.Gazetecinin görevi haberleri ülkenin menfaatine uygun mudur, yoksa uygunsuz mudur diye süzgeçten geçirmek değildir.Sadece gerçek midir, değil midir; ona bakmaktır.En özgür toplumlar niçin aynı zamanda en güvenli toplumlardır? Çünkü orada ne sansür vardır ne de otosansür...Gerçeğin ve açıklığın egemenliği ülkenin menfaatini garanti etmektedir.Amerika’nın suikasta hedef olan Başkanı Kennedy’nin bu konuda yaşadığı pişmanlığın öyküsü acaba Başbakan Erdoğan üzerinde ikna edici bir etki uyandırır mı?New York Times Gazetesi ABD’nin Küba’daki Castro rejimini devirmek için Domuzlar Körfezi’ne çıkarma yapacağını haber almıştı. Gizli servis durumu Başkan Kennedy’ye duyurarak tedbir istedi.Gazetenin sahibi ve yayın yönetmenini arayan Başkan haberin yayınlanmamasını sağladı. Çünkü “Başarısızlık halinde bütün sorumluluk üstünüzde kalır” dedi.Haber sansür edildi ama Domuzlar Körfezi harekâtı buna rağmen ABD için ağır bir yenilgi oldu.Medyaya nizam, intizamBirkaç ay sonra Kennedy Beyaz Saray’da gazetenin temsilcisi Turner Catledge’e medya tarihine geçen şu pişmanlığı itiraf etti:“Keşke bana rağmen o haberi yayınlasaydınız. Çıkarmayı durdurmak zorunda kalır, böylece o utanç verici fiyaskoyu Amerika’ya yaşatma talihsizliğinden korunmuş olurduk.” Olaydan 46 yıl sonra 2006’da gazete bir başyazı yayınlayarak şu garantiyi verdi okurlarına:“Domuzlar Körfezi haberini yayınlamadığımız için pişmanlık duyuyoruz. Bundan sonra benzer bir olay yaşanmayacak.” Demokratik bir ülkenin, demokratik bir toplumun menfaatini değerlendirirken biz haberciler için geçerli tek ölçü gerçeği ve doğruyu aramaktır.Çünkü ülkenin menfaati, gerçeklerin hiçbir kayda tabi olmadan yayınlanmasıdır.En önemli görevi iktidarı denetlemek olan medyaya nizam vermeye, kısa bir yalanlama ile düzeltilecek bir yanlış haberden yola çıkarak gazetecilere mesleklerini öğretmeye kalkışan bir başbakan nedir peki?..Ülkenin menfaatine en zararlı şey de işte odur!
Cumhuriyeti yüceltecek yerde ona sırtını dönen eğitim anlayışı sorunlarımızın baş sebebidir.Sandığa hâlâ yöneticilerimizi seçmek için değil de sanki yönetim modelimizi belirlemek için gidiyoruz.Çünkü Müslüman dünyasının tek demokratik ülkesini yaratan inkılâpların değerini takdir ederek yetişen kuşaklar azalıyor.Atatürk’e dil uzatan ucuz kahramanların bu kadar çoğalacağına kim ihtimal verirdi?Amerika’nın etkili düşünce kuruluşlarından biri olan Stratejik ve Uluslararası Araştırma Merkezi (CSIS) bir yıllık çalışma ürünü olan Türkiye Raporu’nu dün açıkladı.Halkın seçimde verdiği mesajla yeni strateji oluşturacaklarını belli eden Başbakan bu rapordan mutlaka yararlanmalıdır.Kritik bulduğum üç başlık AKP’nin yeni stratejisi üstünde belirleyici olmalı.CSIS’e göre “Türkiye politikasında geçici bir belirsizlik dönemine giriliyor.” “Ülkenin geleceği laik ve dindar güçler arasındaki çatışmalarla ve dış etkenlerin mücadelesi sonucunda belirlenecek.” “Laik yönetim yapısını koruyamazsa Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olması mümkün değildir.” CSIS de aynı yanlışa düşürülmüş:Laik güçlerin karşıtı dindar güçler olamaz. Çünkü itikat sahibi olmak, demokratik laik rejimi savunmanın engeli değildir. Hatta tersine dinin kişi ve zümre çıkarına istismar edilmesine izin vermediği için laiklik dinin de dindarın da güvencesidir.Rejimi asıl tehdit edenler, siyasi ve maddi menfaatler için dini sömürenlerdir. Bu amaçla din kisvesi altında örgütlenenlerdir.Yani dinci oligarşidir.Rapordan şu tavsiye çıkıyor:Eğer AB’ye üyelik hedefinde AKP hâlâ samimi ise laik rejime karşı örgütlenmiş dinci güçleri ülke için, hatta kendisi için dost kabul edemez.Başbakan Türkiye’nin önündeki dönemi anlamsız çatışmalarla ziyan etmemek için ne lâzımsa yapmalıdır.Bizce birinci tedbir, din-laiklik ilişkisini ters anladıkları için risk faktörü haline gelen öğretmenlerin elinden çocuklarımızı hızla kurtarmaktır.Bunun için cadı avı gerekmez.Başbakan tavrını açık etsin yeter.Çünkü o bahtsızlar iktidarın hoşuna gideceğinden, bu sayede yükseleceklerinden emin olmasalar o yaptıklarını yapmazlar!Başbakan haklıymış!Sabık yaratmaya hevesli bir iktidar gelirse Başbakan Erdoğan’ın ne kadar sıkıntı çekeceğini, biraz tarih okuyan herkes tahmin edebilir.Medyayı o, halkı aydınlatmak gibi vazgeçilmez bir kamu görevinin aracı olarak hiç görmedi. Bazen gizlenen, bazen çarpıtılan haberlerle ve maksatlı yorumlarla kamuoyunu yönlendiren ve seçim kazandıran bir alet olarak değerlendirdi.En kıdemli yandaş gazetenin Almanya’da Deniz Feneri dolandırıcılığından devşirilmiş paralarla kurulduğuna dair bulgular, Sabah ve atv’yi kontrolü altındaki medyaya katmak amacıyla Başbakan’ın göze aldığı mali manevralar, hep bu zihniyeti açığa vuruyor.TRT’yi de kendi malı gibi kullandığı hesaba katıldığında medyanın daha büyük kesimini kontrol ettiği halde Başbakan tatmin olmamış bağımsız gazeteleri okumamaları için yandaşlarına çağrılar yapmıştır.Seçim sonuçları korkularını doğruluyor:Gazete satışlarının yüksek olduğu bölgelerde AKP geride kalmıştır pazar günü. Amblemi ampul olan partiye aydınlık zarar veriyor; ne garip!İktidar için çare baskı kurup susturmak değil kendini düzeltmektir.Çünkü gerçek güneş gibidir. O çıkınca ampulün ışığı önemini kaybeder.Başbakan aydınlıkla barışmalıdır!
Bireysel kararlarında çok yanlış yapabilen insanların ortak hareket ederken daha az yanlışa düştüklerine ben de inanırım.Demokrasinin gücü belki biraz da bundan geliyor; kim bilir?Milyonlarca vatandaş yeni umutların ve geleceğe daha fazla güven besleyen bir ruh halinin iyimserliği ile gözlerini açtı 30 Mart sabahına..Gerçekten de yeni bir dönem başlıyor ve herkes gücünün kaynakları yanında günahlarını da doğru teşhis etmeli.Seçim gecesi AKP oylarının önceki seçime göre 7 puan geriye düştüğünün neredeyse kesinleştiği dakikalarda Başbakan Erdoğan’ın TV’lere yansıyan “devlet adamı görüntüsü” ve hırçın bir propaganda dönemine nazire yapan “ermiş havalı” sakin beyanları çok dramatikti.“Milletimizin verdiği mesajı alacağız” vaadinin samimi olmasını dilerim. Ama yaptığı değerlendirme pek cesaretlendirici gelmedi.Mesela küresel finansal kriz, AKP’nin oy kaybının sebebi değildir. Hatta kriz, üretim ve istihdam politikalarındaki başarısızlığın üstünü örten bir mazeret olarak iktidarı korumuştur bile.Hatalar zinciri...Daha sonra “medyaya karşı mücadelesini” sanki zorunlu bir görevdi de bunun bedelini göze almakla fazilet göstermiş bir havada sundu.Oysa gerçek bunun tersidir.Büyük güçleri hedef alıp mağdur görünmenin rantını devşirmekte uzmanlaşan AKP liderliği, 2007 genel seçimleri arifesinde olduğu gibi askerleri kışkırtmanın fırsatlarını kollamış ama askerler bu defa tuzağa düşmeyince büyük güç hedef tahtasına bağımsız medyayı koymuştur.Ama bu durum, diktaya yönelik tehlikeli bir gidişin işareti olarak algılandığı için silâh geri tepmiş, iktidarı dışarda ve içerde erdemli aydınların gözünden düşürmüştür.Başbakan’ın en ibretli yakınması başarısızlığın üçüncü sebebi olarak gösterdiği “Hizmet karşılığını bulmuyor” kanaatidir.Belli ki Antalya’yı CHP’ye kaptırmak Başbakan’ı çok derinden yaralamış. “Şahsım olarak 28 kere gittim oraya” diyor. Yine de seçim kaybediliyor. “Bu normal değil” diye köpürüyor. Aklı almıyor!Görüleceği gibi yandaşlarının yaptığı “Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var” göndermeleri bile artık işe yaramıyor.Halkın sandık yoluyla verdiği mesajları tercüme ederken Başbakan mutlaka dünya nimetlerinden elini çekmiş bilge adamlardan yardım almalıdır. Buna ihtiyacı var!“Hizmet karşılığını bulmuyor” derken acaba “Senden gelecek hayır Allah’tan gelsin” sözünü hatırlamadı mı?Denizden içerilereAKP’nin Antalya’da uğradığı yenilginin sebebi nankörlük değil, devlet gücünü kendine yontan ve adaletsiz kullanan iktidara halkın ders verme kararlılığıdır!Akdeniz Üniversitesi’nin demokratik iradesine saygı gösteren bir “tarafsız cumhurbaşkanı”mız olsaydı Prof. Dr. Mustafa Akaydın şu anda rektör koltuğunda oturuyor olacaktı.Ama sırf Atatürkçü olduğu ve cumhuriyet değerlerine bağlı olduğu için üniversitesinin iradesine rağmen Cumhurbaşkanı tarafından rektör yapılmayan Prof. Akaydın’ı Antalya halkı kentin başına getirmiştir.Hem de AKP’nin cumhuriyet değerleriyle sorunu olmayan düzgün ve başarılı bir belediye başkanını harcamak pahasına.Başbakan mesaj arıyorsa 1 numaralı ders buradadır. Seçmen “İktidarı mülkün gibi, beni mürit gibi görme. Bana kul muamelesi yapma” demiştir.Şimdilik deniz havası alan yerlerde yaşanan bu uyanış Anadolu’nun içine de zamanla nüfuz edecektir!
Her seçimin bir mesajı olur. Dünkü seçimin mesajı umut ve cesaret vericidir.Halk ülkenin sahibi olduğunu göstermiş deyim yerinde ise iktidar partisine “kendine gel” uyarısı yapmıştır!İl genel meclisi seçimi sonuçları, “Eğer bu yapılan, bir genel seçim olsaydı ne olurdu?” sorusuna doğru cevabı verecek rakamları ortaya çıkarıyor. Yazının kaleme alındığı saatte AKP’nin son genel seçime göre yüzde 6 kadar gerilemiş durumda olduğu görülüyordu.2007 Temmuzu’nda oyların yüzde 46,7’sini alan AKP’nin dün yaşadığı gerileme yenilgiye uğradığı anlamına çekilebilir mi?Tartışmalı... Çünkü sonuçta bu bir yarıştır ve AKP yarışın galibidir. Ama galibiyetin niteliğine de bakmak lâzım... Halk, özellikle de uyanık kentli seçmen AKP’nin yanlışlarını görmüş, kredisini kesmiştir.Ekonomik krize müdahalesindeki gecikmesini, işsizlik karşısındaki duyarsızlığını, Deniz Feneri rezaleti ile öteki yolsuzluklar karşısındaki pişkin tutumunu ve özellikle de liderinin kibirli ve despot gidişini cezalandırmıştır.Sonuç AKP’ye birçok belediye kaybettirmiştir ama bu durum iktidar partisinin her yerde ve her kesimde var olan ve birinciliğe yarışan parti kimliğini değiştirmemiştir.Dün gece AKP’nin genel merkezi ve il merkezleri seçim kazanmış bir partinin sevinç ve güvenini yansıtmıyordu. Belli ki parti beklediğini bulamamıştır.Keşke Başbakan Erdoğan 2002 seçimi ardından “kendilerine oy vermeyen kesimleri de kucaklayacakları”nı vaat eden o unutulmaz konuşmasının benzerini yine yapabilseydi.Çünkü o anlayış asıl şimdi lâzımdır.AKP koyduğu yüksek hedeflere ulaşamadığı için kendisini hezimete uğramış hissetmemeli, oy kaybındaki sebepleri doğru tahlil etmeye bakmalıdır. En doğru telâfi yolu budur.Başbakan, çoğunluk demokrasisinden çoğulcu demokrasiye geçişi önce kendi aklında sonra partisinin eylemlerinde gerçekleştirmelidir. Özellikle halkın eğitimli kesiminde AKP hâlâ kitle partisi gibi görülmüyor ve güvenilmiyor.Her seçim adeta rejim konusunda “devam mı, tamam mı” üstüne kurulu bir referandum görüntüsü taşıyor. Yazıktır... Dünkü seçime yurt dışından pek çok vatandaşın sırf böyle bir korkuya karşı görev şuuruyla koşup geldiklerini biliyorum.Ülkeye ve cumhuriyete sahip çıkanların yarattığı oy kaymasını AKP ve lideri küçümsememelidir. Eğer eğitimli orta sınıfın tedirginliklerini gidermenin samimi çabasına girerse bu, AKP’ye kaybettiğinden daha fazlasını kazandırır.Bu noktada ciddi bir iktidar alternatifi olmaktan uzaklaştığı görülen CHP’nin rolüne de dikkat çekmek gerekiyor. CHP’nin değişime açık bir sol parti olma umudu azaldıkça AKP’nin kendini düzeltme mecburiyeti de hafifliyor.CHP’ye yeni bir genel başkan ve yeni bir anlayış getirecek olursa bu, dünkü seçimin en büyük kazancı olur!Artık iki turlu olmalıBelediye başkanları iki turlu seçimle belirlenmeli.Dünkü seçimler bu ihtiyacı hepimize duyurmuş olmalıdır.Ankara başta birçok yerde seçilen başkanlar, kent halkının yarıdan fazlasının başında görmek istediği kişiler olmayacaktır.İki turlu seçimle bu sakıncayı ortadan kaldırmanın çaresi varken Ankara halkının yüzde 60’ının başında görmek istemediği Gökçek’i tekrar koltuğa oturtmanın demokrasiyle bağdaşır bir yönü olamaz.Meclis, bir sonraki seçime kadar bu sorunu çözmelidir!
Katılım ilkesini dar anlamda tarif ettiğimiz için demokrasi deyince aklımıza sadece seçim geliyor.Seçtiklerimizi iyi denetleyemiyoruz, bundan ötürü çok zarar görüyoruz ama zamanı gelince de seçim işini “en iyi şekilde” yapmayı biliyoruz.Mesela bizdeki seçime katılma oranları köklü demokrasi geleneğine sahip pek çok Batı toplumundan daha yüksek düzeyde.Son dört seçimin ortalama katılım oranı yüzde 81 olmuş.Bu seçim de, tarihi önemi düşünüldüğü zaman yüksek düzeyli bir katılımı hak ediyor.Halkın hak ve özgürlüklerine sahiplik şuuru daha geniş bir hareket alanını kapsayacak duruma gelse bu elbette demokrasimiz için iyi olur ama yine de her şeyin başı seçimdir ve hedef mümkün olabilecek en yüksek oranda vatandaşın sandığa gitmesidir.O nedenle mutlaka oyunuzu kullanın. Demokratik haklara, özgürlüklere, güzelliklere lâyık bir toplum olduğumuzu gösterin.Siyasetçiye kızıp sandığı boykot etmek papaza kızıp oruç bozmak, pire için yorgan yakmaktır.Protesto ettiği sebebi azdıran eyleme boykot denemez.Sandığa gitmemeyi düşünecek kadar seçici olabilen seçmenler, ülkenin geleceği için en doğru seçimleri yapma kapasitesine sahip vatandaşlardır.Çevrenizde mutlaka vardır onlardan; kaldırın, sandığa onları da götürün!Yorumsuz Hubris!İngiliz siyasetçi ve bilim adamı Lord Owen “Büyük siyasetçilerin gururları tıbbi bir bozukluktur” diyor.Lord Owen “Brain” adlı bilim dergisi için kaleme aldığı makalede, liderlerin yükseldikçe beyin kimyalarında meydana gelen değişiklik yüzünden hastalandıklarını yazdı.Onları despotlara dönüştüren bu tıbbi bozukluğun belirtilerini de şöyle özetledi:Dünyayı, üzerinde gücünü dememek için yaratılmış bir arena gibi görmek;İmaja aşırı önem vermek;Mesihvari tavırlar takınmak;Karar ve eylemlerinde sadece tarihe ve tanrıya karşı sorumlu olduğunu düşünmek..Hubris Sendromu denilen bu belirtiler kudretli kişilerin kendilerini yok edişlerini anlatıyor. Lidere zirveye ulaştığının, daha doğrusu düşüşün eşiğine geldiğinin alârmını veren işaretler...Lord Owen’a göre Bush, Thatcher ve Blair bu hastalığa yakalanmıştır ama bizce ayarı bozulmuş bütün demokrasilerde benzer sıkıntılar yaşanabilir. Neyse...Seçim yasakları sebebiyle bu haberin yorumunu yapamıyorum. İhtiyaç duyacağınızı pek tahmin etmiyorum ama yine de merak eden olursa bakarız!Şahin pençesiAdalet Bakanı Şahin’in 15 yaşındaki kızı ile 13 yaşındaki oğlunun, Sosyal Güvenlik Yasası yürürlüğe girmeden bir kaç gün önce çalışıyor gösterilerek sigortaya kaydettirildiği haberi ne yankı yaratacak; merak ediyordum.Bakan Şahin beni yanılttı.Alışıldığı gibi “Gazete yalan yazıyor” diyeceğini beklerken o sürpriz bir tepki gösterdi:“Çocuklarının erken yaşta sigorta ettirildiğini gazete haberlerinden öğrendiğini” iddia ettikten sonra “Çocuklarımın velisi benim. Dolayısıyla benim müracaatın olmadan çocuklarımın sigorta ettirelemeyeceğini düşünüyorum” dedi.Ama ettirilmiş... Demek ki ortada faili meçhul bir iyilik var!Şu seçim geçsin, bakan bey “iznini almadan bu sigorta işlemini kim yapmış, nasıl yapmış” hesabını soracakmış; öyle diyor!Yani bu iyiliği kim yaptıysa bir süre ortadan kaybolsun.Şahin gözünden kurtulmak zordur;Allah yardımcısı olsun!
Görünmez güçlerin AKP’yi korumak için seçim haftasını gürültüye boğacağı söyleniyordu.Ergenekon iddianamesinin mahkemeye sunuluş tarihi bile sözde buna ayarlanmıştı. Krizi, işsizliği ve yolsuzlukları didikleyen tartışmaların AKP’ye zararlı etkilerini sadece iddianamenin “vay canına” dedirtecek suçlamaları ortadan kaldırabilirdi.İstenen, fazlasıyla gerçekleşti.İddianame yeterli iken BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun başına gelen elim kaza, Ergenekon’la beraber neredeyse seçimi bile unutturdu.Yazıcıoğlu’na ve onunla beraber yitirdiğimiz arkadaşlarına Allah’tan rahmet, ailelerine ve sevenlerine başsağlığı dileriz.Tarihi etkileyecek önemde bir seçim yapacağız yarın. Sandığa gitmeyi asla ihmal etmemeliyiz.Çünkü kutuplaşma olgusu, tek parti egemenliği riskini büyütmeme sorumluluğu yüklüyor hepimize.Cemaat disiplininin sağladığı başarı garantisi, sorumlu aydın kararlılığı ile dengelenmezse 30 Mart’ta gözümüzü özgürlüklerini kaybetmeye mahkûm bir ülkeye açmamız ihtimali az değildir.Adaletine gurban!..Siyasi yanlışlar, ahlâki ihlâller, yolsuzluklar, kriz, yoksulluk ve işsizlik...Bunlar seçmen oyu üzerinde eritici asit etkisi yapan şeylerdir.Bugün Adalet Bakanı Şahin’le ilgili bir haber veriyoruz. Yeni Sosyal Güvenlik Yasası’nın yürürlüğünden 4 gün önce 13 yaşındaki oğlunu, üç hafta önce 15 yaşındaki kızını “çalışıyor” göstererek kayıt yaptırmış.Bu çocuklar 65 yaşına gelmeden emekli olabilecek ve eşitlerinden yüzde 10 daha yüksek maaş alacaklar.Bir Adalet Bakanı’na yakışacak tamahkârlık mıdır bu?Şahin’in sorumluluğuna ortak olduğu bu hükümet, çalışmadığı halde kayıtları yaptırılan 40 bin çocuğun sigortalarını iptal etti.“Senin adaletine gurban olam” diye lâf atanlara Adalet Bakanı acaba şimdi ne diyecek?“CHP İstanbul adayı Kılıçdaroğlu da torunu için aynı şeyi yaptırdı” deyince denge kurulacak mı?AKP’ye fren olsun...KONDA araştırmasına göre “Ülkenin sorunlarını hangi parti çözer?” sorusuna halkın yüzde 26’sı “Bu sorunlar sürer gider” demiş.Yüzde 23’ü ise “Yeni parti lâzım” cevabını vermiş. Yani halkın yarısı mevcut partilere güvenmiyor.Ben de yarışan iki partiden hiçbirinin oyumu hak ettiğini düşünmüyorum. Ama AKP iktidarda olduğu için o daha yakın tehlikedir.Çünkü adil, merhametli, basiretli ve dürüst davranmıyor. Laik cumhuriyetle kavga etmekten hiç değilse Anayasa Mahkemesi’ndeki mahkûmiyeti sonrasında uzaklaşmalıydı. Tersine, intikam için pusuda beklediği endişesini veriyor.Oylarını artırdığı takdirde devlet gücünü daha hoyrat kullanacağından laik rejime dost olmayan bir kafa ile hayatımızı değiştirmeye kalkacağından ben de korkuyorum.Bu nedenle oyum CHP’ye diyorum.CHP bana ümit mi veriyor?Hayır, bu oy cumhuriyeti korumak için AKP’ye frendir. Alternatifsizliğin yarattığı bir mahkûmiyettir.AKP bu mahkûmiyetin vebalini daha kaç yıl taşıyacak?
Şimdiye kadar kimse, saygı gören kimliğini korkutucu eylemleri ile inşa eden “derin devlet”i tam tarif edememişti.Her yere uzanan bir hayaletti o.Ergenekon ikinci iddianamesi teşhisini ve adını koydu:Devlet postuna giren çeteler kendilerini “derin devlet” diye yutturmuşlar!Dava uğruna suikast dahil her türlü komployu, şiddeti mübah sayan kültür iddianameye göre bu yapının temeli olmuş.Uluslararası haber ajansı Reuters iddianame ile ilgili haberi dünyaya “Türkiye darbelerle dolu kara geçmişini yavaş yavaş siliyor” yorumu ile verdi.Böyle bir dileğe katılmayacak vatansever bulunamaz.Mesele bu hedefe kararlılıkla yürüyecek adil bir mahkemenin varlığını görmek ve sonuna kadar ona güvenebilmektir.Ergenekon adaletin tecelli ettiği bir dava mı olacak yoksa AKP muhaliflerini rehin tutan bir şantaj silâhı mı?İddianamede popülizm kokan gereksiz ayrıntılar insanın yüreğine şüphe düşürüyor.İlgili ilgisiz binlerce kişi gizlice izlenmiş dinlenmiş, aile mahremiyetlerine kadar girilmiş sadece AKP ve AKP’liler “muaf” kalmışlar; tuhaf değil mi?Hilmi Özkök hazır...Aslında ikinci iddianame ilkinden daha fazla derinlik taşıyor. Bunun nedeni Emekli Oramiral Örnek ile gazeteci Balbay’ın günlüklerinden yararlanılmış olmasıdır. Atfedilen kişiler kabul etmiyorlar ama savcılar günlüklerin “sabit” olduğunu söylüyorlar.O zaman neden Balbay tutuklu olduğu halde Oramiral Örnek tanık bile değil?Darbe planlarının yapıldığı dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, darbe girişimlerine ilişkin sorulara muhatap olduğunda “ne vardır, ne yoktur derim; söyleyebileceğim budur” demiş fakat mahkemeden talep gelirse ifade verebileceğini belirtmiştir.Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Örnek savcıların “sabittir” dediği günlüğüne 16 Mart 2004 tarihi ile düştüğü notta Genelkurmay Başkanı’nın “her şeyden haberli” olduğunu ve kendisine şunu söylediğini yazmış:“Bütün belgeler elimde. Bunları devletin arşivlerine geçireceğim. Bu tarihi bir görevdir.” TSK’yı zedeleme riskiDan Brown’ın “Da Vinci Şifresi” adlı kitabındaki karmaşık ilişkiler ağı, Ergenekon iddianamelerinin yanında sade kalır.Bu durum da sanki davanın bir an önce sonuçlanmasını istemeyen bir niyetin sürece egemen olduğu şüphesini doğuruyor.İddianame, üç eski başbakandan Nihat Erim’e yönelik suikastta, Ecevit ve Özal’a yöneltilen suikast girişimlerinde Ergenekon izleri bulunduğunu iddia edecek kadar abartmıştır iddiasını...Bu davada öncelikli hedef darbe girişimlerinin kanıtlanmasıdır. Yani konuları dağıtmak değil önemsenen suçlara yoğunlaşmaktır gerekli olan.Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök “Çağırın konuşayım” diyerek bu hedefi kolaylaştırıyor.Herhalde birilerine yaranmak için yapmıyordur bunu.Sürüncemeye sokulan dava en çok Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne zarar verecektir.Orduyu korumakla adalete ulaşma çabaları birbiri ile çelişmiyor, birbirini tamamlıyor.Yargı, eski komutanın elindeki anahtarı kullanmalıdır!