Atatürkçü Düşünce Derneği’nin şikâyet ettiği internet sitesini açıp baktığımda benim de midem bulandı.İçimden öfke ve isyan yükseldi.Nankörlüğün insanı ne kadar zavallı ve ne kadar iğrenç yapabildiğini görerek dehşete düştüm.Ama yine de savcılığa verdiği dilekçedeki “kapatma talebi”ni derneğin geri çekmesi gerektiğine inanıyorum.Dernek, Google arama motorundan “Kemalizmin Karın Ağrısı” yazılarak ulaşılan alt sitenin kapatılması ve yöneticilerinin cezalandırılmaları için suç duyurusunda bulundu.Atatürk’e hakaretlerle dolu site gerçekten açıkta akan bir kanalizasyonu andırıyor.O yazılanları okuduktan sonra talep edilen cezaları vermeyecek bir yargıcın çıkabileceğini düşünemiyorum.Ancak çağın ruhunu yakalamış ve Türkiye’nin küçülen dünyadaki çıkarlarını korumanın doğru yolu nedir, bunu kavramış biri yapabilir öyle bir sürprizi.Atatürk’ün ölümünün üstünden 71 yıl geçti. Onu halâ mahkeme kararlarıyla mı koruyacağız?Devlet korumasına sadece despotlar muhtaçtır. “Basın özgürlüğünden doğacak zararları gidermenin yolu yine basın özgürlüğüdür” diyen Atatürk daha özverili ve daha katılımcı bir sahiplenmeyi hak ediyor.Geçen yıl sözde onu korumak adına “YouTube”a erişimleri durdurduk da ne oldu? İnternete sansür uygulayan üçüncü sınıf devletler arasına dahil edildik!Atatürk’e hakaret asıl budur!Böyle bir sonucun yaratılmasıdır. Türkiye’nin dünyada sansürcü rejimler arasında anılmasıdır.Adalet hakaret suçunu işleyenleri arayıp bulmalı, cezalarını vermelidir. Ama asla sansür anlamına gelecek bir karar çıkmamalıdır.Çünkü öyle bir karar suçluları değil asıl Türkiye’yi cezalandırır ve Atatürk’ün ruhunu rencide eder.Atatürkçü Düşünce Derneği elinden geliyorsa, nankörleri utandıracak düşünceleri üreterek ve halkı bilinçlendirerek korumalıdır Atatürk’ü.Pislik çukurunu mahkemeye kapattıracak yerde, oraya tünemiş kargaları tükürük yağmuruna tutacak bir toplumsal dayanışmayı inşa etmenin iddiasına soyunmalıdır!Bakü’ye dikkat!.. Ermenistan Cumhurbaşkanı’nın Türkiye sınırının açılacağına ilişkin sözleri Azerbaycan’ı tedirgin etti.Yeri geldiğinde Azerbaycan’la olan yakınlığımızı “Bir millet, iki devlet” diye tarif ediyoruz.Ama iktidar Bakü’de yaşanan huzursuzluğu gerektiği kadar ciddiye almıyor.Başbakan tatilini geçirdiği Antakya’da gazetecilerin sorusuna karşılık ayak üstü bir açıklama yaptı “Dağlık Karabağ sorunu çözülmeden son adımı atmayız” dedi ama bu açıklama Bakü yönetiminin beklediği sıcaklığı ve güven duygusunu veremedi.CHP lideri Baykal dün “ciddi bir açıklama” yapılmasını isterken haklıydı.Unutmamak lâzım:Türkiye sınırını Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’ı katliam yaparak işgal etmesinden ötürü kapadı. Bu tedbir işe yarıyor Ermenileri zorluyor.Eğer Türkiye, Ermenistan’ın soykırım iddiaları konusunda yumuşayacağı hayaline yatırım yapmak için sınırı açma yoluna girerse büyük bir hata yapar.Hem o tavizi alamaz hem Ermenistan’ı işgal ettiği Azeri topraklarından çıkaracak en etkili baskı silâhını heba eder, hem de Azerbaycan’ı tümüyle kaybeder.Azerbaycan’sız bir Türkiye “enerji koridoru” olabilir mi?Türk dünyası ile bağları zayıflayan Türkiye’nin AB katında cazibesi kalır mı?
Erbakan hocamızın “üçüncü şahlanış”ı milletimize ve İslâm âlemine mübarek olsun!Milli Görüş partilerinin kurucusu ve lideri Necmettin Erbakan dün “memnu haklarının iade edilmesine” ilişkin mahkeme kararını elinde sallaya sallaya “aktif siyasete döndüğünü” açıkladı.Saadet Partisi yeni Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’la son seçimlerde büyük hamle yapmış, genç liderinin performansı ile AKP’ye ciddi bir rakip olacağı görüntüsü yaratmıştı.Erbakan Hoca bugün 83 yaşında ve siyasi yaşamının 40’ıncı yılında.Siyasete hangi konumda dönecek?Herkes bu sorunun cevabını merak ediyor. Hoca da kendine özgü kıvraklığı ile her yöne çekilen cevaplar vererek bu merakı tahrik ediyor.Oysa daha önemli bir soru var:Erbakan hapis cezasını evinde çekerken Cumhurbaşkanı Gül, Anayasa’nın kendisine verdiği af yetkisini kullanmıştı. Kararını da Adli Tıp tarafından rapor edilen “sürekli hastalık” gerekçesine dayandırmıştı.Tarih 2008 Ağustosu idi.Sürekli hastalık pençesinde acı çektiği sanılan adam sekiz ay sonra yandaşlarının “Mücahit Erbakan” tezahüratı arasında geri dönmüştür.İntikam operasyonu gibi... Ama bu operasyon adalete ve dürüstlüğe dayanmıyor. Türk Milleti kandırılmıştır.Bilindiği gibi laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle partisi kapatılan Erbakan Hazine’ye iade etmek zorunda oldukları parayı buharlaştırdıkları gerekçesiyle yargılandı.“Kayıp Trilyon Davası”nda siyaset yasağı ve hapis cezasına çarptırıldı.Ama eski öğrencilerinin kurduğu parti iktidardaydı. Önce Ceza İnfaz Kanunu’nda Hoca’ya özel bir değişiklik yaparak hapis cezasını ev hapsine çevirdiler.Yetmedi, Cumhurbaşkanı Gül “sürekli hastalık” gerekçesiyle cezayı tümden kaldırdı.Hoca dünkü sürprizi ile merhametlerini kötüye kullandığı eski adamlarına “geçmiş olsun” demiştir.Adli Tıp raporunda “sürekli hasta” yazıyor olduğuna bakmayın, o “cumartesi günü İran’a” gidiyor...Atalarımız “horoz ölür gözü çöplükte kalır” demişler. Bu açıdan bakınca Erbakan’ın siyasetten ve İran’dan vazgeçememesini anlıyoruz.Ama Hocaları için adaleti delik deşik eden iktidarın ve Cumhurbaşkanı Gül’ün yapabileceği bir şey yok mu?En azından bir özür mesela...İğrenç bir oyunErgenekon’un birinci iddianamesi büyük ölçüde Tuncay Güney’in 9 yıl önce polise verdiği ifadelere dayanıyordu.MİT mahkemeye, Güney’in o ifadeleri işkence altında verdiğini kanıtlayan ses kayıtları gönderdi.Ardından Güney’in 32. Gün programına yaptığı açıklamaları ürpererek izledik.Polisteki ifadeleri nedeniyle lanetlenen bu adam, hedef olduğu vahşet karşısında “Roma’yı da ben yaktım; ne getirirseniz imzalayacağım” dediğini, dikte edilen herkesi ve her şeyi banda okuduğunu anlattı.“İşkence gördüğünü niçin daha önce açıklamadı?” diye soranlar oluyor.Günahını almamak gerek, o ifadelerin işkence altında alındığını defalarca söylemiştir. MİT’in devreye girip işkenceyi saptaması olayı önemli hale getirmiştir.Şimdi ne olacak?İşkence olgusu mahkeme için uyarıcı bir gelişmedir. Bu davayı iktidarın, muhaliflerini temizlemek için kullandığını herkes biliyor.İşkence altındaki dayatmalar da, Tuncay Güney’in birçok muhalife kulp takmak amacıyla kullanıldığını gösteriyor.Güney’in suçladığı kurbanların ayıklanması adaleti hızlandırdığı gibi, çeteleşmeler varsa onlara giden yolu da kısaltacaktır.
Hükümet komplekse kapılmasın; 1 Mayıs için attığı cesaretli adımın adını doğru koysun!Bütün AB ülkelerinde ve onun dışındaki onlarca ülkede 1 Mayıs ya “İşçi Bayramı” veya “Emek Bayramı” adıyla kutlanıyor.İktidar iki aşamalı eylemle 1 Mayıs’ı önce “Emek ve Dayanışma Günü” ilân etti, şimdi de resmi tatil yapabilmek için meclise yasa sevk etti.Bu hakkın teslim edilmesine karşı çıkan yoktur, o nedenle meclisteki müzakereler sırasında 1 Mayıs resmi tatili “Emek ve Dayanışma Bayramı” adıyla kanunlaşabilir.Öyle olursa daha iyi olur.Yarım işler bir gün tamamlanıyor çünkü. Yarım bırakanlara da mahcubiyetten başka bir şey kalmıyor. Nitekim Başbakan geçen yıl söyledikleri yüzünden bu icraatın “fiyakasını” yapamamıştır.Hatırlayacağınız gibi 1 Mayıs’ın resmi tatil olması için bastıranlara karşı çıkarken “ayak takımı” benzetmesi ile gaf yapmış üstüne üstlük komik bir ret gerekçesiyle ekonomistleri güldürmüştü.Türkiye’nin yılda sadece 200 gün çalışılan bir “tatil ülkesi” olduğunu söyleyip “olmaz” kararını şöyle açıklamıştı:“Biz hesapladık, bir günlük tatilin Türkiye’ye maliyeti 2 katrilyon.. Bir taraftan ‘emeğin karşılığını verin diyeceksiniz, diğer yandan gönül beylikte’ diyeceksiniz, olmaz!” Tabii hesabının hiçbir tutar yanı yoktu.Bir bilene danışsa, resmi tatil günlerinde üretimin birçok alanda üstelik hızlanmış olarak devam ettiğini, otellerin, lokantaların çalıştığını, yolların vızır vızır işlediğini, uçakların inip kalktığını, bitkilerin büyümeye, tavukların yumurtlamaya, faizlerin işlemeye devam ettiğini öğrenecekti.Aynı şekilde 1 Mayıs’ın bir anma günü değil, kutlanmaya lâyık bir bayram olduğunu da öğrenebilir ve yasayı tam çıkarabilir.Ve bu mükemmeliyet ona “1 Mayıs’ı illâ ki Taksim Meydanı’nda kutlayacağız” diyen sendikalara “ısrar etmeyin” deme hakkını kazandırabilir.Gerçekten de bayrama, 1977 yılındaki meşum olayın anısını hatırlatacak bir sebeple asla gölge düşmemelidir.En azından ilk 1 Mayıs’a...Emek bayramına geçmişe dönük intikam tatminleri değil, geleceğe dönük barış ve dayanışma söylemleri yakışır.Çanlar çalıyor...Farkında mısınız, AKP yalnız içerideki seçmenlerin değil, dış destekçilerinin de gözünden düşüyor.Başbakan sandıktan çıkan mesajları doğru okuyacaklarını söylemişti. Çok iyi olur. Bu gidiş durdurulamazsa gemi kayalara bindirecek çünkü.Bulgular iktidarın böbürlenen propagandalarını yalanlıyor, elin oğlu artık gördüğünü hiç sakınmadan söylüyor.AKP’nin dışardaki desteklerini içeridekinden daha büyük bir hızla yitirmekte olduğu gözleniyor.Davos toplantılarını düzenleyen Dünya Ekonomik Forumu, son iki yıla ait “Küresel Bilgi Teknolojisi Raporu”nu yayınladı.Değişik alanlardaki değerlendirmelerin hemen hiçbiri bizi onurlandırmıyor.Meselâ basın özgürlüğü konusunda Türkiye 134 ülke arasında kötü bir notla 106’ncı sırada yer almaktadır.Arnavutluk, Bulgaristan ve Zambiya bile bizden daha iyi, yani demokrasiye daha yakın bir konumda bulunuyorlar.Yargı bağımsızlığında ortalamanın altında bir notla 64’üncü, teknolojide bir önceki yıla göre 6 sıra gerileyerek 61’inci durumda yer almaktayız.TÜBİTAK’ta Darwin’i sansürleyen zihniyet bu çağda nereye saklanabilir?Bağımsız medyanın varlığını tehdit sayan kafaya seçim kazansa bile kim güvenebilir?
Ergenekon’un gün gelip denizaşırı bir tahrip silâhı olarak kullanılacağını söyleseler inanır mıydınız?İşte o da oldu...Kıbrıs’ta on gün sonra seçim var ve anketlerde Denktaş’ın eski partisi tarafından büyük farkla geride bırakıldığı gözlenen iktidar Ergenekon kılıcını çekmiştir.Anadolu’da “Anasına bak kızını al” derler. Ana Vatan’daki yerel seçimlerde alabildiğine kullanılan Ergenekon, şimdi Yavru Vatan’ın hizmetindedir!..Halkın büyük kesimi, devlet içine sızmış silâhlı çetelerin var olduğu iddiasından çok etkilenmiş, bu sebeple hayale sığmaz suçlamalar karşısında bile sabır göstermiştir.Toplum çete varsa ayıklansın, adalet yerini bulsun diye bekliyor ama bu davanın dayandığı iddialar daha ne kadar ve kimlere karşı kullanılacak?Kıbrıs’ta belli ki eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş rehin alınmak, seçmen de sandığa kafası karıştırılarak gönderilmek isteniyor.KKTC Başbakanı Soyer, Ergenekon iddianamesinde adları geçen Denktaş ile eski başbakan ve ana muhalefetteki UBP lideri Derviş Eroğlu haklarındaki iddiaların araştırılması için dün Başsavcılık’tan talepte bulundu.“Susturamazlar..” Suçlama, sendikacı Mustafa Özbek’in evindeki aramada ele geçtiği öne sürülen bir belge ile ilgili. O belge Kıbrıs’ta yapılan 1998 seçimlerini yönlendirmek için baskıya başvurulduğu ve adada para dağıtıldığı iddialarını içeriyor.Denktaş İngiltere’deki öğreniminden sonra savcılık da yapmış bir hukukçudur. Devlet adamlığı tecrübesi ile bu özelliği birleşince “her kuşun eti yenmez” atasözünü kanıtlayan bir çetin cevize dönebiliyor.Dün konuşurken önce hukuk devleti iddiası taşıyan bir devlet için onur verici olmayan tabloyu kendine göre çizmiştir:“Ergenekon davası adı altında, laikliğin tehlikede olduğunu ve ılımlı İslâm diye Türkiye’nin bir yerlere götürülmekte olduğunu gören Atatürkçü, Cumhuriyete sadık vatanperver insanların tevkif edildiğini birçoğunun 7-8 ay, birinin 13 ay yattıktan sonra evinden ölüme gönderildiğini çoğunun niçin tevkif edildiklerini bilmediğini görüyor, üzülüyoruz.” Evet, önce bu tespiti sonra şu tahmini yapmıştır:“Birdenbire bu niye çıkıyor? Kıbrıs’ta seçimler olacak. Herhalde Denktaş adına kızgın makamlar ‘Bu ismi kirletin. Fazla seviliyor, söylediklerine insanlar inanıyor. Onun için kirletmeye başlayın arkasını getiririz’ demektedir. Susturmak istiyorlar ama susturamazlar!” Bu silâh geri teperİktidar büyük bir hata yapmıştır.Siyasetini beğenmediğiniz adamı kirletmeye çalışmak Kıbrıs gibi iyi eğitimli ve uyanık seçmen tabanında başarı şansı olmayan hatta tehlike taşıyan bir denemedir.Üstelik halkın böyle bir şoka, seçime sadece on gün kala tabi tutulması, bu kumarı oynayanları tahmin etmedikleri bir tepkinin hedefi haline getirebilir.Son kamuoyu araştırması Denktaş ile Eroğlu’nun partisi UBP’yi yüzde 44,6, hükümetin büyük ortağı olan ve Ergenekon’la oynayan CTP’yi yüzde 27,4 seviyesinde bulmuştur.Şimdi bu kirletme operasyonu dengeyi aksine mi çevirecek?Tersine, bu olay Kıbrıs Türkü’nün meşru savunma refleksini harekete geçirecektir. Siyasetini onaylamadığı halde birçok seçmen Rauf Denktaş’ı yalnız bırakmamayı bir onur ve vefa borcu sayacaktır.Ve seçimde önemli sayıda oyun yönü bu yüzden etkilenecektir.Ergenekon’un ipoteğinden hayatımızı bir an önce kurtarma mecburiyetini her yeni gün bize yeni sebeplerle hatırlatıyor.
Bazıları Obama’nın Türkiye’de mavi boncuk dağıtarak kolay bir başarı kovaladığını söylüyor.Haksız bir değerlendirme...Obama tam tersine riskler almıştır. Laik rejime yönelik vurguları önemlidir.Atatürk ve Türkiye’nin laik rejimi Amerika’daki yönetim değişikliğiyle beraber yeniden desteğe kavuşmuştur. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın ziyaretinde, protokol gerektirmiyorken Anıtkabir’e gitmesi ilk işaretti.Başkan Obama, bu vurguyu adeta “günah çıkarma” ayinine dönüştürmüştür.Bir okurumun deyimi ile “Laik ve demokratik bir ülke olduğumuzu unutmaya başlamıştık. Geldi ve hatırlattı; kendisine teşekkür ederiz..” Çoğu çıkar bağlantılı tiplerin saldırganlığı bizi son zamanlarda adeta “ya demokrasi ya laiklik” seçimi yapmaya zorluyordu.Obama, bir yakın tarih öğretmeni gibi Atatürk, laiklik ve demokrasi nedir, herkesin anlayacağı şekilde anlattı burada.Anıtkabir defterine yazdığı sözler kuru övgü değil, büyük bir devletin daha önce yaptığı yanlışı düzeltme manevrasıdır.Ilımlı İslâm modeli, Bush döneminin sömürgeci kafalı teorisyenleri tarafından icat edilmiş bir ucube idi. Orada Atatürk’ü ve laik demokrasiyi kötüleme günahı vardı.Yanlış fark edilmiş ve Obama tarafından Atatürk’ün hakkı teslim edilmiştir:“Vizyonu, kararlılığı ve cesaretiyle Türkiye Cumhuriyeti’ni demokrasiye yönelten ve mirası tüm dünyaya kuşaklar boyunca ilham vermeye devam eden Kemal Atatürk’e saygılarımı sunmak, benim için onurdur.” Amerikalı olmayan dünya vatandaşlarının bile umut bağladıkları adam “Atatürk’e saygı sunmak onurdur” diyor.Peki bu durumda Atatürk’e saygısızlık edenlere ne diyeceğiz?Yabancı ise, Türkiye tarihini ve Atatürk’ü bilmiyorsa “kör” diyebiliriz.Ama yaşamlarını onun yaratıcı kahramanlığına borçlu oldukları halde saygısızlık edenlere “kör” diyemeyiz.Onlar nankördür! *****Ah monşerler... Hariciyecileri “monşer” diye lüzumsuzluğa mahkûm eden Başbakan hatasını anladı mı?Obama onun hakkında “Liderliğinden çok etkilendim” filân dedi ama inanmasın. Böyle iltifatlar sıradandır.Londra’dan Almanya’daki NATO Zirvesi’ne “one minute” diye müdahale edip Danimarka Başbakanı Rasmussen’e itiraz etmesi, cehaletti.“Dünyaya deklare edilmiş bir itiraz”ın tuttuğunu koparacağını zannetti ama öyle olmadı. Davos’taki “one minute” vurgunu burada geri tepmiş, pek çok Batılı medyaya göre Türkiye kendi ayağına ateş etmiştir.Sonunda Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olmasına Türkiye baskı altında “evet” demiş, karşılığında elde ettiğini sandığı taahhütler de uçup gitmiştir.Buna rağmen Türkiye kaybetmeye devam ediyor.Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner AB üyeliğimizi destekleyen bir istisna idi Sarkozy’ye rağmen.Ama Erdoğan’ın Müslüman dünyasına yatırım yapma niyeti ile ihtilaf çıkardığı şüphesi doğduğu için Fransız Bakan “Türkiye’nin AB üyeliğini artık desteklemiyorum. Türkiye’nin daha İslâmî bir yönde ilerlemesi ve laikliğin zayıflaması beni endişelendiriyor” dedi.Başbakan monşerleri özür dileyerek hemen geri çağırmalıdır.Çünkü monşerler “one minute” itirazının sahnede değil kapalı kapılar arkasında yapılması gerektiğini söylerler ve onu bu yenilgiden korurlardı!
Obama ve Türkiye ziyareti demokrasinin ve değişimin mucize yaratma kabiliyetine mükemmel bir örnektir.Bush’un “haşin kovboy” karakteri ile Türk halkının duygularında yarattığı tahribat, birkaç gün içinde neredeyse onarılmıştır.Bu mucizenin üç sebebi vardır:Birincisi seçim, ikincisi seçimin değişimi temsil eden bir Başkan getirmesi ve üçüncüsü de bu imkânın iyi kullanılması...Türkiye, yeni ABD Başkanı’nın resmi ziyaret yaptığı ilk ülkedir.Uluslararası haber ajansı AP yerinde bir değerlendirmede bulunmuş; bu durum Türkiye için diplomatik bir başarıdır.Eğer ziyaretin amacı Türk halkının dostluğunu Amerika’ya tekrar kazandırmak ve tezkere krizinin tahribatını onarmaktan ibaret olsaydı hedefe varılmış olacaktı.Bizce ziyaret fazlasını sağlamıştır.Obama’nın sempatik ve samimiyeti şüphe uyandırmayan sözleri ve davranışları Türk halkına kendini iyi hissettirmiştir.Çünkü toplumun çoğu kesimi, önemsediği değerlerin Obama tarafından saygı ile övüldüğünü görmüştür.Joker böyle yaratılırBush döneminde Türkiye’nin menfaat ve hassasiyetlerine önem vermeyen bencil bir süper güç dayatması hissediliyordu. Obama’nın yaklaşımında inandırıcılığı olan bir faydacılık var:Obama yönetimi, Türkiye’nin itibarını ve etkinliğini artırarak ona barış yapıcı süreçte daha önemli roller vermek istiyor.İleride karşı karşıya kalınacak krizlerle başetmekte işbirliği yapacağı “ortak”ın gücüne kalite kazandıracak anahtarın AB üyeliği olduğuna eski Başkan Clinton kadar inanıyor.On yıl önce Bill Clinton, önümüzdeki yüzyılın Türkiye’ye bağlı olarak şekilleneceğini söyleyecek kadar ileri gitmiş “Eğer Türkiye istikrarlı, demokratik laik bir İslâm ülkesi olarak Avrupa’nın tam bir parçası olabilirse, gelecek daha iyi şekillenecektir” demişti.Obama da dün “Amerika Türkiye’nin AB üyeliğini şiddetle desteklemektedir” diyerek aynı hayali paylaştığını göstermiştir. Sözler güzel ama Sarkozy ve Merkel gibi AB içindeki azıtmış Türkiye muhaliflerini yola getirmek için ne tür yaratıcılıklar gösterecek; şimdi onu bekleyeceğiz.Daha iyi bir gelecekYeni Başkan’ın Atatürk ve mirasına yönelik övgüleri ve Müslüman dünyasına gönderdiği akıllı mesajlar, TBMM’de homurtulara sebep olabilecek bazı istek ve tavsiyelerinin sessizce dinlenmesine yardımcı olmuştur.Heybeliada Ruhban Okulu’nu ve Ermenistan sınırını açmamız, Ermeni iddiaları konusunda tarihle yüzleşmemiz ve Türkiye’deki Kürtlere başta eğitim olmak üzere yeni imkânlar sağlamamız için yaptığı çağrılar niçin tepkiye sebep olmadı?Çünkü bunları, Türkiye’nin çabalarını inkâr etmeyerek ve kendi tecrübelerindeki acıları hatırlayarak yapmaya, böylelikle incitici olmamaya çalıştı da ondan...Başkan Obama’nın PKK terörünü El Kaide terörüyle beraber telâffuz edip aynı ölçüde nefrete lâyık görmesi, teröre karşı işbirliğinin sağlam bir ortak menfaat temelinde gelişeceği ümidini vermiştir.Irak’ın bütünlüğüne önem vurgusu terörle savaşta işbirliği vaadinin inandırıcılığını artırmıştır.Amerika, Kuzey Irak’ta bağımsız Kürt devleti oluşturma macerasının, Güney’de bir Şii devleti doğuracağını ve bu durumun bölgeyi cehenneme çevireceğini daha net görmeye başlamıştır. Sonuç...Ortak menfaatleri ve hassasiyetleri çoğalan iki ülke, aralarındaki psikolojik duvarı yıkma fırsatını akıllıca kullanmaktadır.Kimse şüphe etmesin, bu pencere iyimser bir geleceğe açılıyor.
Türkiye’nin yeni NATO Genel Sekreteri için veto hakkını kullanması iktidarın en isabetli kararlarından biriydi.PKK terör örgütünün propaganda organı Roj TV’ye ev sahipliği yapan ve Hz. Muhammed’e hakaret içeren karikatürlerin yarattığı krizde iyi sınav veremeyen Danimarka Başbakanı Rasmussen, Batılı hükümetlerin bile desteğini hak etmiyordu aslında.Türk hükümeti Rasmussen’i veto ederek yalnız kendi halkı ve İslâm dünyası katındaki itibarını değil, NATO’nun barış yapıcı kimliğini de koruyacaktı.Amerikalı gazeteci Stephen Kinzer’in dediği gibi Rasmussen’in genel sekreterliğe getirilmesi NATO’nun İslâm’a karşı nefretle yönetildiğini kanıtlamaları için El Kaide ve Taliban’a bulunmaz fırsatlar sunacaktı.Neden razı olduk?Bu gerekçelerin dayandığı “direniş” akşam saatlerinde çöktü. Türkiye’nin bazı şartlarla vetosunu geri çektiği açıklandı. Neydi o şartlar?Danimarka terör propagandası yapan Roj TV’yi kapatacak, karikatür krizi sırasında nefretine hedef olduğu İslâm toplumlarının güvenini kazanmak için günah çıkaracak, buna da ABD Başkanı kefil olacak...Ankara’nın vetosu henüz aşılmamışken Rasmussen’in adaylığının açıklanması sömürgeci hoyratlığına özgü küstahlıktı.Üstüne AB Komiseri Olli Rehn “Vetoda ısrarın Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz etkileyeceği” tehdidi ile haddini aştı.Bu rezaletler peş peşe gerçekleşirken bizimkiler nasıl bir anda ikna oldular?İslâm peygamberine hakareti ve terör propagandası yapan TV kanalını “ifade özgürlüğü”nün gereği sayarak seyreden, yani terörü pasif biçimde destekleyen adam NATO Genel Sekreterliği koltuğuna oturdu diye Danimarka değişecek mi?Bunu Obama garantör de olsa kimse bilemez.Gül’ün tecrübesiAma şunu biliyoruz ki uluslararası zeminleri iç politika kazanımları uğruna devamlı zorlayan Başbakan Erdoğan NATO Zirvesi’ne Londra’dan müdahale ederek yanlış yapmış, Davos’ta “One minute” hamlesi ile elde ettiği krediye zarar vermiştir.Uzun yıllar yürüttüğü Dışişleri Bakanlığı’nın tecrübesine sahip Cumhurbaşkanı Gül, NATO Zirvesi’nde ülkeyi temsil ediyorken Başbakan’ın Manş’ın öbür yakasından zirvenin en sorunlu tartışmasına katılması iki başlı yönetim görüntüsü vermiştir.Erdoğan o müdahaleyi yapmasa, Gül’ün sağladığı sonuçlar kazanım olarak görülecekken şimdi Başbakan Erdoğan’ın haklı gerekçelerle dayattığı vetoda Türkiye’nin direnemediği yorumu çıkacaktır.Geçmiş olsun. Yeter ki ders olsun... Artık dikkatimizi garantilere odaklayalım!
Adalet Bakanı Şahin’den dün beni mesleğim adına mutlu eden bir telefon aldım.Mutluluğumun ilk nedeni, bağımsız medya çabalarının erdemini bir vesile ile tekrar yaşamış olmaktır.Diğer nedeni ise doğruları sakınmadan ortaya koyan VATAN gibi gazetelerin aslında kişi ve kurumları tahrip etmeye değil, aksine onları yanlıştan döndürmeye hizmet ettiğini AKP iktidarına mensup bir bakanın bile fark etmiş olduğunu görmektir.Hatırlayacağınız gibi, emekli olma şartlarını zorlaştıran yasa yürürlüğe girmeden az önce Adalet Bakanı’nın 13 ve 15 yaşındaki çocuklarını sigortalı yaptırdığına dair iddia VATAN’da haber olmuştu.Verdiği sözü tuttuBatı demokrasilerinde böyle bir tamahkârlığa tenezzül eden bakan 24 saatte tarihe karışır.Benzer bir suçlama, aynı partiden Cumhurbaşkanı seçilmiş kişinin oğlu için de yapılmış ve bu ispatlanmışsa deprem olur.Ülkemiz doğal depremlere değil ama siyasi depremlere çok dayanıklı. Keşke tam tersi olabilse.Neyse... Seçimden birkaç gün önce Bakan Şahin çocukları ile ilgili iddiadan haberdar olmadığını Ankara’ya döner dönmez gereğini yapacağını açıklamıştı.Haber çıkmayınca dün bu sütunda vaadini hatırlattım.Yazının mürekkebi kurumadan Bakan telefondaydı ve “kendisinden habersiz sigortaya kaydedilen iki çocuğunun iptal işlemleri” için SGK Başkanlığı’na yaptığı başvuruya cevabın az önce geldiğini haber veriyordu.Gül’ü de beklerizYasa, çalışan çocuklar için velinin yazılı kabulünü şart koşuyor. Baba “izin vermedim” dediği halde kayıt nasıl gerçekleşti?Bakan soruya şu cevabı verdi:“Büyük oğlum 32 yaşındadır ve avukatlık yapıyor. Kardeşlerini koruduğunu düşünerek sigortaya kayıtlarını yaptırmış. Ve benden saklamışlar.” Olay artık bir yönü ile ailenin iç meselesidir; Şahin’leri ilgilendirir.Yasal olarak avukat ağabeye bir sorumluluk yükler mi; ona savcılar karar verecek.Biz her şeye rağmen medyanın koruyucu etkinliğinden yararlanarak yasa dışı bir kazanımın yanlışını düzelttiği için Adalet Bakanı Şahin’e takdir duygularımızı sunuyoruz.Aynı borcun altında olduğunu Gül’e de hatırlatmayı görev sayıyoruz.Gül’ün oğlu 14,5 yaşında iken 21 gün çalışmış gösterilerek emeklilik ayrıcalığı kazandı. Bu durum belgelendiği halde yanlış düzeltilmedi. Oysa aynı durumdaki 40 bin çocuğun sigortalarını kurum iptal etmiştir.Cumhurbaşkanı “Oğlum sahiden 21 gün çalıştı” diyor. Hiç farketmez.. Gerçekten çalışsa 21 günde kalmazdı. Kılıf uydurulduğu bellidir.Cumhurbaşkanlığı o kadar yüksek bir onur ve sorumluluk ki, Gül bu küçük detayı düşünmemiş olabilir.Kendisine yardımcı oluyoruz. Şahin gibi o da yararlanmalıdır!