Canlı bomba ve terörle yaşamak

30 Nisan 2009

Terörle yaşamayı öğrenmek, her kurbanın arkasından bağrımıza taş basarak “Vatan sağolsun” diyebilmek değildir.Terörle yaşamak emek ister. Ülkenin tüm bireyleri ve kurumları zincirleme sorumlulukla birbirlerine bağlıdır. Halkaların tümü aynı sağlamlıkta olmak zorundadır.Çünkü biri koparsa zincir kopar!Eski Adalet Bakanı Prof. Hikmet Sami Türk’e yöneltilen suikast girişimini düşünün...Bilkent ülkenin en seçkin üniversitelerinden biridir. Burada Anayasa dersi veren Prof. Dr. Türk’ün, cezaevlerindeki açlık grevlerine karşı yürütülen operasyondan dolayı dokuz yıldır bir terör örgütünün intikam listesinde yer aldığını, hatta bir suikast girişiminden kılpayı kurtulduğunu sağır sultan dışında herkes biliyor.Örgüt bir kızı canlı bomba yapıyor, yanına -bir arıza olur bomba patlamazsa tabanca ile vursun diye- bir de tetikçi koyup Bilkent’e gönderiyor.İntihar eylemcisi ve suç ortağı Prof. Türk’ün derse gireceği kata çıkıyorlar. Katta 10 derslik var ve Hikmet Sami Türk, 150 öğrencisinin beklediği sınıfa doğru yürürken birkaç adım arkasındaki eylemci, en azından o sınıfta canlı kimse bırakmayacak güçteki bombayı patlatacak olan fünyeyi ateşliyor.Sesi duyunca korumalar eylemcinin üstüne atlıyor, silâhlı terörist de farkedildiği için kaçmak zorunda kalıyor.Bu Tanrı’nın lütfu bir mucizedir!Şimdi düşünün, bu mucize -yani arıza- olmayıp da bir kilo dinamit patlasaydı dün nasıl bir cehenneme uyanacaktık?Bir ülkenin kaderi pamuk ipliğine bağlı kalamaz. Faciayı tedbir değil, bir arıza önlemiştir. Deyim yerindeyse “kaza ile kurtulduk”. Böyle şey olur mu?Karıştıkları eylemler nedeniyle defalarca polis gözetimine ve cezaevine girmiş iki terörist sahte kimliklerle, bomba ve silâhla üniversiteye sızabilmişse güvenliğimiz mucizelere ve suçluların merhametine terk edilmiş demektir.Terörle yaşamaya alışmak demek, tehlikelere şerbetlenmek, ölümlere sabır göstermek değil tehlikelere karşı hiç eksilmeyen bir dikkatle yaşamak demektir.Üniversite yönetimi tedbirde, polis de istihbarat işinde eksik kalmıştır.Her zaman bu kadar şanslı olmayabiliriz. Dikkat!..Bu kadarına pes!Deniz Feneri’nin iktidar partisine ait hayati sırlar sakladığını tahmin etmek için müneccim olmaya hacet yok!Alman mahkemesinden gönderilen dava dosyasının iki ayı geçtiği halde tercümesi bitmedi.Üstüne ikinci dosya geldi.Adli yardım talebi içeren son dosya mahkemenin “asıl failler” dediği kişilere ait ifadeleri ve Deniz Feneri ile bağlantılı 12 şirketin bilgi ve belgelerini talep ediyor.Alman adaleti, Türkiye’deki bakanlığın suçluları bulmak konusundaki isteksizliğini farketmiş olmalı ki ikinci dosyayı Türkçeye tercüme ederek gönderdi. Herhalde büyükelçilikleri Frankfurt’taki mahkemeyi durumdan haberdar etti.Ama tedbir işe yaramadı.Çünkü pişkinlik duvarı aşılmıştır.Ankara ipe un sermek konusunda benzersiz yaratıcılıklara sahne oluyor: Şu anda ikinci dosyayı Almanlar Türkçeye doğru tercüme ettirmişler mi; o kontrol ediliyor!Bu iş bittiğinde eğer Türkçesi iyi olmuş mu diye bir edebiyat öğretmenine kontrol ettirmeye kalkarlarsa şaşmayalım!Bir şüpheli kendini bundan daha açık bir şekilde ele veremez.Adalet Bakanı’nın korktuğuna değecek büyüklükte bir rezalete hazır olmalıyız.Tabii şimdiye kadar bütün delilleri ortadan kaldırmadılarsa!..

Devamını Oku

Komutana kulak verin

29 Nisan 2009

Gücünü kontrol etmek zorunda olan devin değişmez kaderdir:Ne İsa’ya yaranır ne Musa’ya...Genelkurmay Başkanı’nın açıklamaları üstüne yapılan yorumları izlerken siz de farketmişsinizdir; bir grup komutanın sürekli savunma konumunda olduğunu eleştirirken bir grup da ordunun demokrasiye bağlılığını vurgulamasını bir zaaf ve kompleks gibi değerlendirdi.Evet, Orgeneral Başbuğ “Biz TSK olarak demokrasiye bağlıyız. TSK bünyesinde farklı düşüncede olan kimse barınamaz. Buna müsaade etmeyiz” demiştir ama sebebi vardır.Bu sözleri İtalya’nın veya Fransa’nın Genelkurmay Başkanı sarfetseydi garip olurdu. Burası Türkiye ve bu ülkenin ordusu bir darbe soruşturmasının merkezi olarak her gün üretilen şüphe, iddia ve dedikoduların hedef tahtasındadır.O bakımdan bir ayıp varsa “Biz demokrasiye bağlıyız” diyen Başbuğ değil, onu böyle bir güvence vermeye mecbur eden şartları yaratanlar utanmalıdırlar!Türkiye’yi uzaktan seyredenler, Silâhlı Kuvvetler’in bir darbe soruşturması baskısı ile rehin alındığı kanaatine sahip oluyorlar.TSK’yı şüphe altına sokan iddialar karşısındaki pasiflik siyasi amaçlı bir komplonun yaygın işbirliğine dayandığı inancını besliyor.Orgeneral Başbuğ dün bu şüpheleri göğüsleyen açıklamalara ağırlık verdi. Bulunan silâh ve mühimmatın TSK’ya ait olmadığını belirtirken, çöplüğe atılması gereken kullanılmış LAW silâhlarının niçin gömülü cephanelikler arasına konulmuş olabileceğini sordu.Komutan, orduya yönelik tertiplere karşı hukukun koruyucu ve caydırıcı etkisi niçin kendini göstermiyor; bunu sorarken özellikle savcılara mesajlar göndermiştir.Umarız farkederler.TSK’nın hukuk sürecine saygı beyanını kimse çaresizlik saymamalı demokrasinin gelişimine işareti sayarak selâmlamalı ve destek olmalıdır. ***** Katillere lânet!Kış bitti ya, nefret kozasından çıkan yaratıklar yeniden öldürmeye başladı!Allahım, bu toplumun bin yıllık kardeşliğini küçük menfaatleri uğruna kurban edenlerin tutsaklığından ne zaman kurtulacağız?Dün 10 askerimiz şehit oldu. Fedakâr evlâtlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına ve ulusumuza sabır diliyoruz.Sicilinde “bebek katili” yazan cinayet örgütünü de lânetliyoruz.Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un dediği gibi yılgınlığa düşmeden terörle yaşamaya alışmak zorundayız. Aksi görüntü terör örgütüne ümit ve cesaret verecektir çünkü.DTP milletvekillerini de ettikleri yemini unutsalar bile insan hayatına saygı göstermeye davet ediyoruz.Dün partiden yayınlanan açıklamada “olaydan üzüntü” duydukları belirtiliyordu.Kaza mı oldu ki üzüntü?Ortada pusu kuran bir terörist canavarlık var. Katiller lâneti hak etmiyor mu?DTP teröre destek vererek partiyi kapattırmanın tahrikini mi yapıyor?

Devamını Oku

Gizli tanık!

29 Nisan 2009

Ergenekon iddianamesi ile eklerinin ulaştığı hacim 100 bin sayfayı geçti deniliyor.Geçerse geçsin, önemli değil. Önemli olan çığ gibi büyüyen bu belgelerin arasında kaybolma tehlikesidir.Sonuçta yığınla insan kirletilecek, acı çekecek, kimi hastalanacak, kimileri ölecek ve buna rağmen gerçek suçlular karambolde kaybolacak..Korku veren ihtimal asıl budur!Sadece sahte haham Tuncay Güney’in ifadelerinden birinci iddianamenin omurgası oluştu. İkinci iddianamede 9 gizli tanığın anlattıkları, yine yığınla insanı töhmet altına sokuyor.Bu tanıkların çoğu suça bulaşmış insanlardır ve gizli tanıklıklarının kabul edilmesi onlara yeni bir hayat kurma şansı kazandıracaktır.Siz olsanız böyle bir şansı elde edebilmek için, makbule geçeceğine inandığınız her türlü yalanı söylemez miydiniz?Bugünkü VATAN’da gizli tanıkların anlattıklarını okuyabilirsiniz. Ama yukarıdaki uyarının ışığında okuyun...Mesela “Poyraz” kod adlı gizli tanığın iddialarına dönük üstünkörü bir kontrol bile söylediklerinin çoğunun hayal ürünü olduğunu ortaya koyuyor.Poyraz şöyle üfürmüş:“Fener-BJK derbisi öncesinde Sedat Peker Beşiktaşlı Sergen ile Tümer’i çağırdı ve maçı kaybetmeleri için talimat verdi. İstek yerine getirildi ve Aziz Yıldırım Peker’e yüklü bir ödeme yaptı!.” Kanunsuzların orkestra kurduğu yerde mafya başkemancı olur.Doğru ama denilen şeyler olmuş mu?Savcılar küçük bir zahmet edip maçı yazan gazeteleri getirtselerdi Poyraz’ın hayal ürettiğini anlar ve ifadesini dosyaya koymazlardı.Çünkü o gazetelerin hepsi BJK yenilse de Sergen’in çok iyi oynadığını, Tümer’in de ihanet içinde olmadığını yazıyorlardı.Biliyorum, şu denilecektir:“Doğrulayan başka sağlam deliller olmadıkça salt gizli tanık ifadesiyle kimseyi mahkeme mahkûm etmez..” Doğru ama o suçlamalar yüzünden gözaltında ve cezaevinde yaşanan acılar?Sizi hasım belleyenlerin bu ifadelere dayanarak sırtınızdan, onurunuzdan, hatta canınızdan menfaat sağlamaları?Bunlara ne demeli?Savcıların ve hâkimlerin görevi elbette darbeci örgüt varsa bunu ortaya çıkarmaktır.Ama masum insanların haysiyetlerini ve yaşam haklarını, çoğu siyasi amaçlı olduğu bilinen tertip ve iftiralara karşı korumak da en az o kadar önemli görevdir.İşleri zor, biliyoruz. Tanrı yardımcıları olsun..Şahin’e doping!Deniz Feneri deyince iktidar dümeni kırılmış tekneye dönüyor.Alman mahkemesinden dosya gelecek diye aylarca bekledik. Sonra “tercümesi yapılıyor” bahanesiyle haftalar, aylar geçti.Yeni öğreniyoruz ki Adalet Bakanı Şahin aylardan beri milleti uyutuyormuş!“Tercüme ediliyor” denilen dava dosyası zaten tercüme edilerek Türkiye’ye gönderilmiş.CHP lideri Baykal dün Başbakan’a çok yerinde bir soru soruyordu:“Siz Deniz Feneri’ni ve sanıklarını koruyacaksınız diye Türk halkına bu kadar kaba yalan söylenmesine nasıl göz yumarsınız?O yalan ortaya çıktıktan sonra o insanın Adalet Bakanı diye dolaşması Türk halkına hakaret değil midir?” Eli kulağında bir kabine değişikliği var.Başbakan “bu olayda çok yıprandı” diyerek fırsattan istifade Şahin’i Adalet Bakanlığı koltuğundan alır mı?Korkarız ki tersi olacak, Baykal’ın haklı eleştirisi, Mehmet Ali Şahin’i koltuğuna yapıştıran tutkal etkisi yapacaktır.İktidarlar durduk yerde erimiyor!

Devamını Oku

O bombalar!..

27 Nisan 2009

Terörü siyasetin aracı olarak kullanan örgütlerin dünyada nesli tükeniyor.Çünkü çağın vicdanı masum insanlara zarar veren eylemlere bahane tanımıyor.Bu gerçek açığa çıktığı için terörizm her gün daha geniş kitleler tarafından “halk düşmanlığı” olarak algılanıyor.Fakat buna rağmen terör kendine alan ve yandaş bulabiliyor ülkemizde.Şiddete tapanlar uğursuz saplantıları ile birer ikişer ölüp gidiyorlar ama yarattıkları vahşet masum insanların ocaklarını söndürmeye devam ediyor.1. Ordu Karargâhı’na ve AKP’nin İstanbul parti merkezine bombalı saldırı yaparak adını duyurmuş olan Devrimci Karargâh Örgütü’nün üç yöneticisinden biri dün Bostancı semtindeki örgüt evinde ölü ele geçirildi.Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olan Orhan Yılmazkaya baskından önce telsizle yaptığı anonsta teslim olmayacağını söylerken “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının mücadele birliği” diye bağırdı.Terör havası karargâh evinin bulunduğu mahalleyi altı saat esir aldı. Teröristin çok sayıda el bombası atması ve kurşun sıkması içerde birden fazla kişinin bulunduğu şüphesini uyandırdı.Belki de bu şüphe yıpratma taktiği uygulamak yerine erken bir müdahaleye polisi mecbur etmiştir. Çünkü yoğun yerleşim uzayan bir çatışmanın insan hayatına yönelik risklerini artırabilirdi.Genç Emniyet Amiri Semih Balaban ekibinin başında hücre evine işte bu kaygılarla hamle yaptı. Yazık ki fedakâr kahramanlığı onun şehit olması ve yedi arkadaşının yaralanması ile sonuçlandı.Emniyet şeridi dışından geçen Mazlum Şeker adındaki bir gencin boynuna isabet eden kurşunla ölmesi de talihsizlikti.Polisin operasyonları İçişleri Bakanı’nın açıklamasına göre 60 yere yöneldi ve 40’a yakın kişi gözaltına alınıp çok miktarda silâh ve patlayıcı ele geçirildi.O iki kayıp verilmeyebilirdi.Verilmesi şimdi çatışma bölgesinde güvenlik önlemlerinin eksiksiz alınıp alınmadığını haklı olarak sorgulama ihtiyacı doğuracaktır.Tabii ki her şey sorgulansın.Ama bu, polis istihbaratının sağladığı başarı ve kazanımları bize unutturmasın.Öldürülen teröristin yanındaki silâh ve bombalar, kim bilir ne zaman, nerede kaç masum insanın kanına girecekti?Minnet duygularımızı ve rahmet dileklerimizi sunuyoruz.Önemli dönemeçEski Genelkurmay Başkanı Özkök’ün Ergenekon savcılarına verdiği ifade bir dönüm noktası olabilir.Çünkü yargı, darbe amaçlı bir çeteleşmeyi ortaya çıkarmak istiyor ama soruşturmanın izlediği seyir, her “dalga”da hedeften biraz daha uzaklaşıldığı duygusunu veriyor.Emekli Orgeneral Hilmi Özkök, belki de bu gidişten kaygılandığı ve bildiklerini anlattığı takdirde işi yoluna sokacağını düşündüğü için tanıklık yapmak istemiş ve bunu birkaç kez belli etmiştir.Özkök’ün savcılara neler anlattığını bilmiyoruz. Ama eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in kabullenmediği günlüklerin şimdi bu tanıklık sayesinde değerli bir delil katına çıkması ihtimali az değildir.Hilmi Özkök dün “İhtiyaçları olan bilgilerle ilgili sorular sordular, ben de tanık olarak görevimi yerine getirdim” dedi.Kasıt ve gayrımeşru menfaat peşinde olmayan herkesin dileği, darbe için oluşmuş bir çete varsa bunun en kısa zamanda ortaya çıkarılması ve böylelikle Ergenekon soruşturması bahanesiyle iktidar muhalifleri üstünde estirilen terör havasının son bulmasıdır.Umarız Özkök’ün ifadeleri bu hayırlı sonuca katkı sağlayacak değerdedir!

Devamını Oku

Kılıç şakırtısı

25 Nisan 2009

Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç’ın konuşmasını uzaktan özgürlük şarkısı gibi dinledik.Çünkü mahkemenin kuruluş yıldönümü nedeniyle kaleme alınmış olan ve Haşim Kılıç tarafından okunan metinde 33 kez “onur” kavramı geçiyordu.Neredeyse tüm hak ve özgürlükler, demokrasiden laikliğe, Kürt sorunundan yargı ile ilgili çözümlere kadar insan onuru temelinde değerlendiriliyordu.Acaba özü ve içeriği de, konuşmanın ana başlıkları kadar umut verici ve tatmin edici mi?Buna “Evet” demekte fazla acele etmemek gerekir.Konuşmada Haşim Kılıç’ın barışçı ve özgürlükçü bir hava estirmeye çalışırken, AKP’nin siyasal İslâmla bağlantılı hedeflerine destek verdiğini dikkatli bir göz kolayca yakalayabiliyor.Başkan Kılıç’ın mahkemeyi temsil yeterliliği konusunda sıkıntısı vardır.Laiklikle ilgili hemen tüm davalarda oluşan oy çokluğuna karşı azınlıkta kalmış, özellikle AKP’nin kapatma davasında “Siz kimin ve neyin başkanısınız?” dedirtecek bir duruma düşmüştür.O davada geri kalan on üyeden hiç biri yanında yer almamış, mahkeme tümüyle karşısında bütünleşmiştir.Varsa yoksa türbanBu konuşmayı Anayasa Mahkemesi Başkanı sıfatıyla yaptığına göre Haşim Kılıç’ın konuşma metnini önceden mahkeme üyelerine okuması ve onların olurunu alması gerekmez miydi?Böyle bir jest, nezaketi aşan, kendisinin özel durumundan kaynaklı bir borçtur.Çünkü Başkan Kılıç, kapatma ve türban kararlarındaki red gerekçelerine meşruiyet kazandırmak için bu fırsatı kullanmıştır.Buna hakkı olmaması gerekirdi, kullanmakta israrlı ise mahkeme üyelerinin iznini istemesi yerinde olurdu.Kılıç “Din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin sorunlar çözülmedikçe siyasetin dinden beslenmesi kaçınılmazdır” dedi.Ayrıca laikliğin bireysel özgürlük alanını daralttığından şikâyet etti.Bu sözün içerdiği öneri açık:“Türbanı çöz, siyasetin din üzerindeki etkisi kalksın” demek istiyor. Peki dinin siyaset üstündeki talep ve etkilerine karşı toplumu kim, nasıl savunacak? Bunun cevabı yok!Kurtarıcı çare önerisiAynı şekilde parti kapatma davaları ile ilgili yaklaşımı...Kılıç “Kapatma davaları demokratik siyasi hayatı biçimlendirme aracı olmaktan çıkarılmalıdır” dedi.Burada da cezaları caydırıcı olmaktan çıkarmayı öneren bir yaklaşımı var.Yüksek mahkemenin verdiği bir kapatma kararı, siyasette, partilerde bir özeleştiri ihtiyacı bile doğurmazsa laikliğe kasteden cereyanlara karşı rejimi nasıl koruyacağız?Haşim Kılıç’ın “denetlenmeyen siyasi iktidarın yaratacağı tehlikelere dikkat” çekmesi, Ergenekon soruşturması sürecinde yapılan usul hataları nedeniyle “insanlık suçu” işlendiği uyarısı yapması kurnazca bir tarafsızlık gösterisidir.Çünkü buza yazılmış sözlerdir.Verdiği mesajların “gollük pas” olması, iktidarın niyetleri ile örtüşmesine bağlıdır. İktidar elbet Kılıç’ın türban ve laiklikle ilgili sözlerini değerlendirecektir.Anayasayı Anayasa Mahkemesi korur ama şu sıralar bu kurumun kendisi korunmaya muhtaç durumda.Yine de çare var:Haşim Kılıç zaten siyaset yapıyor. Onu “dışardan bakan” yapıp siyaset dünyasına transfer ederek koltuğunu boşaltmak ne kadar iyi olur?Başbakan’ın hizmetlerinden dolayı Kılıç’a, kapatma davasındaki kararından ötürü de mahkemeye borcu vardır.Hem Kılıç’ı hem mahkemeyi kurtarabilir!

Devamını Oku

Buna mı lâyığız?

24 Nisan 2009

Özel hayatın dokunulmazlığı Türkiye’de kökleşmiş hak değil hâlâ buz üstüne yazılı hayaldir.Ahlâk yoksunu iktidar kavgası en çok hukukun üstünlüğü ilkesine zarar vermiştir.Adalete inanç sıfır olmuştur.Vatandaşını her an, her yerde izlenmekte dinlenmekte olduğu şüphesi ile yaşatan bir devlet, bu çağda yüz karasıdır.Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç dün şunu diyordu: “Bir toplumun, hukukun üstünlüğüne dayalı varlığını sürdürebilmesi herkesçe kabul edilen evrensel verilere sahip çıkmasıyla olur!” Demek oluyor ki, telekulak ve tüm bu gizli dinleme yöntemleri karşısındaki kuzu tavrımız, hukukun üstünlüğüne dayalı bir toplum varlığını sürdürmeyi hak etmediğimizi kanıtlamaktadır.Üç gün önce CHP Milletvekili Ahmet Ersin, son teknoloji ürünü 11 mobil dinleme aracının, ne zaman kimi infaz edecekleri belli olmadan serseri mayın gibi dolaştıklarını iddia eden bir açıklama yaptı.Emniyet ve Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı, bu araçlarla ilgileri olmadığını söylemişler. Gümrükçüler “Araçları ithal edenleri açıklayamayız, gizlidir” demişler.Meclis Telekulak Altkomisyon üyesi Ersin’in sözleri vahim suçlamalar içeriyor:“Ortam dinlemesi yapan bu araçları Başbakanlık emrindeki ekibin kullandığı bilgisini aldım. Yani bu şahıslar Başbakanlık özel örgütünün mensuplarıdır.” İnsan haklarına saldırı söz konusudur.Demek ki Başbakanlık nezdinde bir özel istihbarat örgütü kurulmuş ve hayatımıza musallat edilmiştir.Yani kişilerin kutsal gizliliğini korumakla yükümlü organ emanete ihanet içindedir.Manşetlere çıkan suçlama üç gündür yalanlanmadığına göre karar vakti gelmiş demektir: Ya onurumuzu çiğnetmeyeceğimizi dikta heveslilerine duyurmanın bir yolunu bulacağız veya...Hayır hayır, başka bir çare yok; mutlaka bir yolunu bulacağız!Bulmak zorundayız! Fenerin ışığında...RTÜK Başkanı Akman’ı iktidar niçin görevinden alamıyor?Herkes merak ediyor...Çünkü Deniz Feneri’nin Almanya’da yakalanan suçlularını mahkûm eden Frankfurt mahkemesi belli ki “Türkiye’deki asıl failler”in peşini bırakmak niyetinde değildir.Nitekim RTÜK Başkanı Akman ile Kanal 7’nin Yönetim Kurulu Başkanı Karaman’ın da aralarında bulunduğu 15 kişinin banka hesap bilgileri, adresleri ve ifadeleri talep edilmiştir.Dosyayı kaç kere kaybedebilirsiniz?Sonunda isteneni vereceksiniz.Aslında Başbakan’ın bir işareti ile Zahit Akman koltuğu boşaltır. Öyle bir gelişme Akman’ın göz önünden kaybolmasını sağlayacağı için Deniz Feneri davasının Türkiye’de açılması yönündeki baskıları da hafifletir ama; aması var...Akman’ın harcanmış olduğu duygusuyla kapılacağı bir öfke nöbetinin maliyeti herhalde korkutucu oluyor.Milyonlarca avro para bavullarla Türkiye’ye geldi ve burada buharlaştı.Bu giz Akman’ı koruyor olmalıdır. O da Ankara Şehirlerarası Oto Terminali mescidinin imamını RTÜK’e sayman tayin etmek gibi kadrolaşma atraksiyonları ile durumunu tabanda güçlendiriyor.Anlayacağınız Deniz Feneri ışığında bir satranç oyunudur gidiyor.Hayırlara vesile olur inşallah!

Devamını Oku

Hokus pokus

23 Nisan 2009

Başbakan’ın bağımsız medyaya niçin kızdığını artık çok iyi biliyoruz.Deniz Feneri rezaletini kovalama ısrarından vazgeçmeyen gazeteler, husumetin hedef tahtasındadır.Ama Başbakan’a sıkıntı vermesin diye görevimizi yapmaktan vazgeçemeyiz.Bu rezaletin tedirgin edici gölgesinden kurtulmayı istemek Başbakan’ın hakkı olabilir. Fakat adaletin önü açılıp olay bütün yönleriyle aydınlanana, suçlular cezalarını görene kadar kurtuluşu yoktur.Başka türlü rahata eremez.Çünkü “Allah ile kandıran” ve dindar insanları dolandıran bir çetenin varlığı Alman mahkemesi tarafından tespit ve tescil edilmiştir. Mahkeme ele geçirdiği suçluları cezalandırmış, kaçan ve Türkiye’de olduklarını tespit ettiği asıl büyük zanlıların yakalanması ve sorgulanması için yardım istemiştir.Biz düne kadar Alman mahkemesinin dava dosyasını “Alın okuyun, isterseniz değerlendirin” havasında gönderdiğini biliyorduk.Oysa Frankfurt Savcılığı Sözcüsü’nün açıklamasından anlıyoruz ki Alman mahkemesi Türkiye Adalet Bakanlığı’na sadece dava dosyasını göndermemiş, bir dosya daha göndermiş.O dosyada da Frankfurt Mahkemesi’nin asıl fail saydığı ve aralarında RTÜK Başkanı Akman ile Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Karaman’ın da bulunduğu 15 kişi için adli yardım talepleri yer alıyormuş.Fakat Ankara’dakiler “Biz ikinci bir dosya almadık” diyorlar!Belli ki Başbakan’ın Deniz Feneri hassasiyeti çok derinlere işlemiş.Dava dosyasının iki aydır tercüme edilememesi, Türkiye’de Deniz Feneri dolandırıcılığı için ayrı bir dava açılmasına izin verilmeyeceğini belli ediyor.Alman Mahkemesi’nin taleplerini içeren dosyanın kaybolması ise karartma çabalarının sınır aşırı boyuta ulaştığını gösteriyor ki buna cüret değil “kendini ele verme hali” demek daha yerinde olur.İktidar bu kaçak siyasetin, Deniz Feneri’nden partiye de para aktarıldığı şüphelerine kuvvet kazandıracağını göremiyor mu?Yoksa bu şüphenin kanıtlanacağı günün yaklaştığını hissetmek mi Başbakan’ın öfkesini kabartıyor?Bir yıllık uzatma..“Ermenistan ile mutabakata varıldı” açıklamasına bakarak umuda veya telâşa kapılmamak lâzım.İki ülke arasında bir süredir gizli diplomasi yoluyla yürütülen görüşmelerin ulaştığı aşama sonuç değil bir başlangıçtır.Normalleşme için hangi konularda uzlaşma aranacak; bunlar belirlenmiştir.Önümüzde uzun ve yorucu bir yol var.Azerbaycan’ın kapıldığı telâş, meselenin ne kadar karmaşık olduğunu ortaya koymuştur. Bakü bu başlangıcın Türkiye’nin kısa zamanda Ermenistan sınırını açmasına varacağından kaygılanmış ve hemen silâhlarını çekmiştir.Hazar gazı ve petrolüne koridor olma avantajından yoksun bir Türkiye’nin gücü ve cazibesi kalmayacaktır.Bu doğru ama Türkiye böyle bir şantajı hak etmemiştir. Çünkü Başbakan Erdoğan’ın Antakya’da söyledikleri ortada:“Ön çalışmasını yaparız ancak bu kesinlikle Dağlık Karabağ sorununun çözümüne bağlıdır.” Bakü’nün istediği Karabağ’daki Ermeni işgali bitmeden sınırın açılmamasıdır. Tayyip Erdoğan da aynen bunu söylüyor.Peki mutabakat açıklamasının amacı ve acelesi neydi?Yarın yapacağı yıldönümü açıklamasında ABD Başkanı Obama’yı “soykırım” sözcüğünü kullanmak mecburiyetinden kurtarmak..Dün geceyarısı o yapıldı ve “soykırım” tehdidi bir yıl ertelendi!

Devamını Oku

Bu da bir ders

22 Nisan 2009

Güzel ülkemiz müşterilerini hayretten hayrete düşüren numaraların yapıldığı dev bir cambazhane görüntüsü yansıtıyor!Her gün yeni bir şok yaşıyoruz.Ergenekon operasyonları şimdiye kadar hep iktidar aleyhine dönüşen gündeme müdahaleler biçiminde kendini gösterdi.Önceki gün Deniz Kuvvetleri’ne bağlı Beykoz’daki SAT Komando Okulu’na bitişik arazide yeni bir cephane gömüsünün bulunduğu haberi duyulduğu zaman pek çok kimse fazla şaşırmadı.Çünkü Prof. Türkân Saylan’a ve çağdaş eğitim için çalışan kuruluşlara yönelen 12’nci dalganın toplum vicdanında yarattığı isyan, iktidar partisinden bile itiraz seslerinin yükselmesine sebep olmuştu.O nedenle Beykoz’da araziden silâh ve patlayıcılar çıkarıldığı haberi ve hele arazinin Bedrettin Dalan’ın başkanı olduğu vakıfla ilişkisi, ilk anda yine cumhuriyet değerlerine bağlı bir hedefi karalayan ve Prof. Saylan’a yapılanları unutturmayı amaçlayan yeni bir “hayret bombası” atıldığı düşüncesini doğurdu.Evet askeri eğitim alanı olarak kullanılan araziye sahiplerinin bile sokulmaması Dalan’ı hedef gösteren şüpheleri anlamsız kılıyor. Bu doğru ama ele geçirilen silâhların miktarı ve nitelikleri, ayrıca ilk anda 4 muvazzaf subayın gözaltına alınması vahim bir durumun varlığını işaret ediyor.İhbar bir internet kafeden gönderilmiş. Silâhların satılmak üzere mi çalınıp buraya gömüldüğünü yoksa darbe ortamı yaratmak amacıyla kurulduğu söylenen örgüte verilmek üzere mi saklandığını inşallah geç kalmadan öğreniriz.Bunun şartı iktidarın Ergenekon soruşturmasını muhaliflerine karşı intikam silâhı olarak kullanmaktan vazgeçmesidir.Prof. Saylan’a, Prof. Haberal’a ve “çağdaş yaşam”a yönelik hoyratlığın toplumda uyandırdığı tepki, iktidara ve yargıya karşı doğurduğu güvensizlik istismarın kimseye kazanç getirmediğini öğretmiş olmalıdır.CHP lideri Baykal’ın dediği doğru:“Kim darbe yapıyor? Çık ortaya, sor hesabını; sormazsan namertsin!..” Ama dikkat!.. Siyasi ve ideolojik tamahkârlıkla soruşturmayı bulandırır sulandırırsan bunu yapamazsın.Temiz insanları kirleteyim derken darbecilerin, çetelerin ekmeğine yağ sürersin!Son cephanelik, bu soruşturmanın siyaset bezirgânlarının elinden kurtarılıp devlet ciddiyetine sahip ellere teslim edilmesi gerektiğini bir kez daha öğretmiş olmalıdır.O meclis, bu meclisBugün Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.Yazık ki bayramın “çocuk kısmı”nı kutlamaktan daha ileri bir hakka lâyık durumda değiliz.Bundan 86 yıl önce açılan TBMM “ulusal egemenlik”in kâbesi ve tam bağımsızlık hedefine kilitlenen milletin yüreği ve aklı oldu.Kurtuluş Savaşı’nı ulusal bir meclisin denetimi altında gerçekleştiren büyük önderi, fedakâr ve kahraman arkadaşlarını minnet ve saygıyla selâmlıyoruz.Onlar işgalci düşmanla savaştılar.Oysa şimdi meclis çoğunluğu, düşman bellediği kişi ve kuruluşlara karşı iktidarın devlet gücünü kötüye kullanarak açtığı haksız savaşa seyircilik ediyorlar.Doğan Grubu’na diz çöktürmek için iktidarın göze aldığı zorbaca haksızlığı dünkü gazetelerde okumuşsunuzdur. Olayın teselli veren tek yönü Doğan Holding’ten yapılan şu açıklamadır:“Sindirme kampanyası yüzünden kuruluşlarımız husumet havasına girmeyecek, özgür habercilikten taviz vermeyecektir.” Bu iyi çünkü yayıncılık kamu görevidir. Sorumluluk ve ahlâk gerektirir.İhtiyacı olanlar dileriz ders alırlar!

Devamını Oku