Eski çamlar...

9 Mayıs 2009

Siyasetçilerin iktidara geldikten sonra oradan inmemek için gösterdikleri marifetlere ne denir? Siyaset denir. Bizde böyle!..Başbakan dün TRT Türk’e konuşurken tuhaf bir soruya muhatap oldu:“Cumhurbaşkanı Gül’ün görev süresi kaç yıldır?” Verdiği cevap sorudan daha tuhaf oldu:“Şimdi ben ‘şu kadar yıldır’ desem yanlış bir şey söylemiş olurum. Beş yıl diyen var, yedi yıl diyen var!” Orta Afrika’nın tam tam cumhuriyetleri bile böyle belirsizlik görmemiştir.Cumhurbaşkanının görev süresini 5 yıla indirip, seçilme hakkını da ikiye çıkaran anayasa değişikliği yürürlüktedir ama Abdullah Gül Çankaya’ya bir defalığına 7 yıl için çıkmıştır.Hemen tüm anayasa hocaları “tartışmasız 7 yıl” diyor. Çünkü kamu hukukunda kural, işlemin gerçekleştiği tarihteki yasal zemine bağlı kalmaktır.Öyle ise iktidar hangi hesaplarla kafaları karıştırıyor?Şöyle bir ihtimal mevcuttur:AKP’nin inişi devam ederse “devri sabık” yaratma iddiasıyla gelecek bir iktidar döneminde sıkıntıya düşebilir.Bunun çaresi de Gül’ün 5 yılını tamamlamasından sonra Çankaya’yı Tayyip Erdoğan’a devretmesi olabilir. Ama dikkat... Öyle bir “hacet kapısı” için bile Anayasa değişikliğine gerek yoktur.Gül kendisine Cumhurbaşkanlığı yolunu açan “kardeş”ine borcunu bu yolla ödemek zorunda kalırsa, Çankaya’yı gerektiği anda istifa yoluyla boşaltabilir!Saklanan hedefYargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk Türkiye’ye nefes aldıracak yeni bir anayasa gerektiğini söylüyor.Ama parlamento dururken bunu sivil toplum örgütleri ağırlıklı bir platforma yaptırmak kolay değildir. Doğru da değildir.İşte bu noktada “Anayasa Mahkemesi’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olduğu gerekçesiyle mahkûm ettiği bir çoğunluk partisi engeli devreye giriyor.AKP anayasayı toptan değiştirme hevesiyle başladı işe, sonra 20 maddelik bir değişikliğe, şu andaki beyanlara bakarsak 10 maddeye kadar indi.Aslında birinci hedef parti kapatma kararlarını imkânsızlık mertebesine çıkarmaktır. İkinci hedef de Anayasa Mahkemesi’nin karar çoğunluğunu parlamento eliyle seçilecek üyeler sayesinde AKP’den yana değiştirmektir!Ve bu niyet deşifre olmuştur.AKP anayasa değişiklikleri için eskiden halkoyuna gitme tehdidi ile korkutucu oluyordu. Ama 29 Mart seçiminden sonra artık bu silâha sahip değildir.Eski çamlar bardak oldu. Referandumdan galip çıkma ihtimali neredeyse sıfırdır.Teziç’in formülüÖbür yandan da Sami Selçuk’un dediği gibi “Bu anayasa ile Avrupa Birliği’ne girmemiz mümkün değildir”.Yani yeni bir anayasa şart ama “hiç kimse kendisi için anayasa yapmaya kalkışmamalıdır.” İktidar partisinin de yavaş yavaş farkettiği gibi meclisteki partilerin uzlaşmasına dayalı bir süreci başlatmak gerekiyor.Tanınmış anayasacı Prof. Dr. Erdoğan Teziç, parlamento içinde uzlaşma sağlamanın şart olduğunu, bunu verimli kılacak formülün de mesela dört partinin üçer üye vereceği bir “devamlı çalışma grubu” kurmak olacağını düşünüyor.Bu grup, buluşma alanlarını sürekli arayacak, uzlaşma sağladıkları konuları parça parça, ama sistem bütünlüğünü gözeterek meclis genel kuruluna taşıyacaktır.Anayasa değişikliğini çoğunlukçu kibirin kışkırtıcı inadı ile gerçekleştirmeye çalışmak sadece enerji israfıdır!

Devamını Oku

Herkese ders!

8 Mayıs 2009

Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın açıklamaları sizde ne tür duygular yarattı?İyi mi oldu, yadırgadınız mı?Her şeyin açıkça konuşulması, sağlıklı bir toplum olmanın şartıdır. Toplumun bir kesimi Büyükanıt’ın mağduriyetini ve masumiyetini ilân eden açıklamalarını yadırgamıştır.Kafasındaki Genelkurmay Başkanı modeline yakıştıramamıştır.Ama bir kesim de olumlu mesajlar çıkarmış Türkiye’nin daha çağdaş bir geleceğe yöneldiğini hissetmiştir.Kafamda oluşan yargılardan beni en mutlu edeni şudur:Türkiye’de askeri darbeler dönemi artık geride kalmıştır.Laik rejimi korumak gerekçesiyle oluştuğu görülen cuntayı asker kendi başına tasfiye etmeyi başararak bu defteri kapatmıştır.Artık ülkenin sorunlarını demokratik hukuk devleti kurallarını işleterek aşmaktan yana olan bir komuta kuşağı işbaşındadır. Nitekim komutan Başbuğ da son açıklamasında “Hiçbir darbe heveslisinin TSK içinde barınamayacağını” üstüne basa basa söylemiştir.Önemli tespitler...32. Gün’e konuşan Büyükanıt’ın birçok soruna nasıl baktığını öğrendik.Gözlem ve kanaatleri, henüz yeni emekli olduğu kurumun da bakış açısını yansıtıyor olmalıdır.Mesela 27 Nisan bildirisinin muhtıra değil “TSK’nın laiklik karşısındaki hassasiyetini vurgulayan bir açıklama” olduğunu söylemiş, AKP oylarını artıran bir tahrik etkisi yarattığı yorumlarından ötürü pişmanlık duymadığını belirtmiştir.Yaptığı şu saptama önemsenmelidir:“Kapatma davası ve ardından Anayasa Mahkemesi kararı bizi haklı çıkardı!” Hatırlanacağı gibi yüksek mahkeme AKP’yi laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle mahkûm etmişti.Büyükanıt’ın sözleri, 27 Nisan bildirisinin yansıttığı hassasiyetin hükmünü sürdürdüğü imasını içeriyor.Çünkü AKP değişmedi; “yola devam!..”Ergenekon hakkındaki düşüncesi ne?Eski komutan suça bulaşmış insanlar ve küçük gruplar bulunduğuna ama davanın gereksiz biçimde genişletildiğine inanıyor.Bence mülâkatın en dramatik, hatta elem verici bölümü, yeni komuta kademesinin belirlenmesi sırasında yaşanan entrikaların ortalığa dökülüp saçılmasıdır.Askere yakışır mı?Sonuçta darbeciler kaybetmiş ve tasfiye edilmişlerdir ama neler pahasına?.Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı’nı sabote etmek için oynanan oyunları öğrenmek TSK’nın rejim için taşıdığı önemi bilen hiç kimseyi mutlu etmez.Büyükanıt telefonlarının dinlendiğini, önünü kesmek için özeline ait mahrem bilgilerin derlendiğini, kendisini hedef alan komplo yanında darbe hazırlıklarını da “duymak bir yana, yaşadığını” anlattı.Komplo bir mi, yoksa iç içe birçok mu?Büyükanıt’a ait belgelerin, Emekli Orgeneral Şener Eruygur’un evinde ele geçirildiği öne sürülmüştü. Fakat Eruygur “Böyle bir arşivleme çalışması yok. Kesinlikle bir komplo olduğunu düşünüyorum” dedi hâkime.Ergenekon mahkemededir.Suçlular yargılanıp cezalarını çekecekler.Ama dışarda çok sayıda “ilgili” var. Onlar da özeleştiri yapmalılar.Meselâ darbe hazırlığını öğrendiği halde yasal takibat başlatmayan komutanlar olmamalı bundan sonra.Cumhuriyet değerlerine karşı suç işlemekten mahkûm olan iktidarlarla yaşama garabeti de son bulmalı.AKP bu süreci yalnız muhaliflerinden kurtulmak için kullanmamalı, kendini düzeltmenin de fırsatı saymalı!

Devamını Oku

Sürpriz golcü Arınç mı?

7 Mayıs 2009

Bülent Arınç sade bir iktidar milletvekili sıfatıyla dahi ne zaman ağzını açsa olay olurdu.Parti mecbur kaldığında mayınlı alanlara onunla girer açıkça hedef almakta sakınca gördüğü hedeflere onun ağzından “ateş” ederdi.Başbakan Yardımcısı koltuğuna getirilmesi etkinliği, artık Arınç’tan siyaset ve imaj oluşturma gayesiyle de yararlanılacağını gösteriyor.Arınç hükümete girişini “Milli Görüş” çizgisine dönüşün işareti sayan yorumlara dün NTV’ye verdiği mülâkatta itiraz etti.O partilerde siyaset yaptığını ancak bugün “muhafazakâr demokrat kimliğe sahip” olduğunu söyledi.Özetlersek, Bülent Arınç ne olmadığını ortaya koymuştur.Artık Milli Görüşçü değildir.Peki nedir? “Muhafazakâr demokrat” olmuş...Bir deyimin kimlik ifade etmesi için onun tarif edilmesi gerekir. Yapacağı ilk söyleşide “muhafazakâr demokratlık nedir?” sorusunu açıklayacak olursa hem kendine hem partiye aydınlık ve açıklık getirir.Başarısız sınav...Bu deyimi Tayyip Erdoğan ilk kez 2003 yılında kullandı. İdeolojik çekiciliğe sahip bu deyim sadece partiye prestij kazandırmadı, içerdiği hayal ile dış dünyadan da destekler getirdi.Fakat küresel ekonomideki genişleme döneminin sağladığı yabancı sermaye girişi ile yaşanan nispi ferahlama ötesinde “muhafazakâr demokrasi”ye içerik kazandıracak icraat görülmedi. Peki ne görüldü?Eleştiriye tahammülü olmayan, medya ile devamlı çatışan asabi bir Başbakan;Her yan bakanın ocağını söndüren bir polis devleti tatbikatı;Ve eski dönemlere fark yaratmayan rüşvet, yolsuzluk rant yağması haydutlukları...Yaşadığımız altı yılın icraatları asla “muhafazakâr demokrasi” başlığı altında toplanamaz. Muhafazakârlık din istismarına dayalı oy avcılığının maskesi olmaktan ileri gidememiştir.O alanda sağlanan kazanımları da tek başına Deniz Feneri dolandırıcılığındaki suç üstü hali fazlasıyla geri ödetmiştir.Hukukun üstünlüğü hem muhafazakârlığın, hem demokrasinin vazgeçilmezidir.İktidar geldiği günden beri bağımsız yargıyı egemenliği altına almaya savaşıyor.29 Mart’ta maçın ikinci devresi başladı. Bülent Arınç şimdi, kötü giden maçın kaderini değiştirmek için ikinci yarıda oyuna sokulan sürpriz golcü rolünü üstlenecektir.Başarması mümkün mü bilemeyiz. Ama denemeye değer. Sahipsiz kalan siyasi ahlâkı savunan bir ağabey halka sempatik gelebilir çünkü.Fakat Arınç başarılı olmak istiyorsa muhafazakâr demokratlık nedir, ona çağdaş ve ilkeli bir tarifi mutlaka getirmelidir.Aksi halde kendisi ile ilgili beklentiler, hayal kurma eyleminden fazla bir şey olmayacaktır! BİR YANLIŞTAN BAŞKA YANLIŞA Mardin’deki katliam, yeni bir yanlış kararın sebebi olmamalı.Öyle bir tehlike seziliyor.Olay, koruculuk sisteminin cehaletle kol kola ürettiği bir vahşettir. Bu doğru. Ama çaresi 70 bini bulan korucuları ellerindeki silâhları geri alarak hemen kapı önüne bırakmak mı?Başbakan Yardımcısı Arınç dün korucuların tasfiye edilmesinin düşünüldüğünü söyledi. Diğer Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek daha temkinli konuştu. Sistemin gözden geçirileceğini belirterek “Bütün korucular toptan suçlanmamalı. Tepkisel karar vermemek gerekiyor” dedi.Doğrudur. Her yeri ıslatıyorlar diye itfaiyeden, çok gürültü yapıyorlar diye ambulanstan vazgeçmiyoruz.Korucuları kovduktan sonra oluşacak güvenlik boşluğu neyle dolacak iyi düşünülmeli!

Devamını Oku

Bu da iyi örnek!

6 Mayıs 2009

Her araç ve tedbirin iyiliği de kötülüğü de onu kullanan iradenin niyetine bağlıdır.Doğru amaçlar için kullanıldığı zaman iyidir, suiistimal edilmişse kötüdür.Türkiye’de telefonların dinlenmesinde ölçünün kaçırıldığı, bu işte yargının ağır vebali olduğu doğrudur.Meselâ sorumlu bakan bile “70 bin telefon dinleniyor” demişti.İzlenen telefonu arayanlar veya izlenen telefondan aranan kişiler hesaba katıldığında “telekulak”ın kapsama alanı kaç vatandaşa ulaşır? Herhalde milyonlara...Yanlışlık her dinleme talebinin hemen “olur” alması değildir sadece.Ergenekon iddianamesi, soruşturulan suçla ilgili olmayan özel yaşam sırlarının saçılıp dökülmesine sebep oldu.Orada yapılan yanlışların boyutlarını ve hukuka uygunluk ilkesine yönelik ihlâllerin sayısını ancak davanın sonunda öğreneceğiz.Ama özel haberleşmeleri izlemenin amacı elbette toplumun huzurunu bozmak değildir. Tersine, suçları önceden haber alıp önleyerek huzuru korumaktır.VATAN’ın bugünkü manşeti, gizli dinleme uygulamasının hukuka uygun şekilde uygulanması sayesinde elde edilen yararlı bir sonucu örnekliyor.El konulan bankalarla ilgili çok sayıda dava açan Şişli Savcısı Mecit Ceylân’ın emekliliğini istediği haberi merak konusu oldu. Ceylân “Telefonlarım dinleniyor ama ben bu nedenden dolayı emekliliğimi istemedim sağlık sorunlarım nedeniyle emeklilik talebinde bulundum” dedi.VATAN haber servisi bu açıklamanın gerçeği yansıtmadığını belirledi.Batan bankaların acımasız takipçisi olan Savcı Mecit Ceylân daha sonra bu insanların TMSF’deki menfaatlerini kovalayan bir role girmiş...Durumun resmi şikâyete konu olması üzerine başlatılan yasal dinleme süreci, Savcı Ceylân’ın “Emekliliğini isteyip hemen meslekten ayrıl yoksa bu iş büyüyecek” telkinine boyun eğmesini sağlayan delillerin toplanmasını sağlamıştır.Şimdi bu mesele Savcı Ceylân’ın emekliye ayrılmayı kabul etmesi sonucu kapanacak mı; delillere bakarak buna yargı karar verecek.Ama yaşanan örnek doğru kullanılması şartı ile “dinleme”nin koruyucu bir tedbir olduğunu göstermiştir!DP uyanıyor mu?Demokrat Parti bir kez daha küllerinden dirilmeyi düşlüyor.Bu düşü eyleme geçirmeye tecrübeli siyaset ve devlet adamı Hüsamettin Cindoruk talip oldu. Cindoruk önümüzdeki kongreden genel başkan olarak çıkmayı hedefliyor.Dün düzenlediği basın toplantısında DP’yi merkezdeki siyasi boşluğu dolduran bir parti yapmak istediğini söyledi.Hareketi eski Cumhurbaşkanı Demirel’in de desteklediğini biliyorum. Dün telefonda “Başarıya ulaşırsa ben memnun olurum” dedi.Son seçimde “DP’nin ölüsü” bile 1.8 milyon oy almıştır. Yedi milyon seçmenin çoğu “oyunu vereceği bir parti bulamadığı için” sandığa gitmemiştir. Alternatif yokluğu çok açık.AKP merkezi dolduran parti değil mi?Cindoruk’a göre değil.. Dün “Bizim de geçmişte hatalarımız oldu ama bunların hiçbiri cumhuriyeti bölmeye yönelik olmadı” diyerek AKP’nin DP varisi olamayacağını ima etti.Öncelik merkezdeki birliği sağlamaya yönelik olacak. 76 yaşındaki Cindoruk’un geçmişi, DP’ye gelmesi beklenen genç ve iddialı insanların burada adil bir yarış olacağına dair inançlarını artıracaktır.Cindoruk doğru bir seçim olacaktır.Onun başarısından, kendine çeki düzen vermeye mecbur kalacağı için AKP bile yararlanabilir!

Devamını Oku

Canavar yaratmak

5 Mayıs 2009

Cehalet insanları nasıl insanlıktan çıkarıyor; Mardin’deki katliam buna ibretli bir cevaptır!Vahşi hayvanlar bile kendi türlerini öldürmezler. Bu canavarlığı dünyada sadece cahil insanların cahil varisleri yapabiliyor!Pazartesi akşamı Mardin’in Mazıdağ ilçesine bağlı Bilge köyünde bir düğün vardı. Maskeli altı kişi insanların üstüne kurşun yağdırdı.Tanıklar canavarların ölmediğini fark ettikleri yaralıların kafalarına kurşun sıktığını anlattılar.Altısı çocuk 44 kişi katledildi. Kurbanlardan üçünün hamile kadın olduğu belirlendi.Sözün bittiği yerdir burası.Ama siyasetçi konuşmak zorunda. Nitekim Başbakan katliamın terör değil töre nedeniyle meydana geldiğini belirtme fırsatını kaçırmadı.Ölen ve öldürenlerin aynı aileden olduklarını vurgulayıp şöyle devam etti:“Bu olay bölgedeki eğitimsizliğin bir sonucudur. Bölgedeki üniversiteleri, eğitim kurumları, sivil toplum kuruluşları ve kanaat önderlerini göreve çağırıyorum!” “Her şeyi bilen, hiçbir konuda başka akla ihtiyacı olmayan Başbakanımız” bile katliam karşısında pes etmiş, yardım istemeye mecbur kalmıştır.Bu bir şanstır ama hükmünü kaç gün yürütecek?Kan temizlemez!Türkiye’de namus lekesinin sadece kanla temizleneceğini kabul eden bir töre, milyonlarca insanın yaşamına hükmediyor.Töreye tapanlar “can azizdir” diyen dine de isyan ediyorlar.Canavar üreten bu yanlışın zararları, terör örgütüne karşı başvurulan “korucu” tedbiri nedeniyle genişleyip derinleşmiştir. Silâhlı korucular yaşamın ve ilişkilerin dilini ve yöntemini değiştirmiştir.Silâhların ve korucuların sayısı arttıkça hoşgörü azalmış, korku ve baskı artmıştır.Bölgede 72 bin korucu var. Bunlara devlet geçen yıl 360 milyon TL maaş ödedi.Kapıldığı dehşet Başbakan’a “eğitim” dedirtti ama yakın zaman öncesine kadar cemaat kültürünün telkin ettiği hedefin propagandasını yapıyordu. Cemaat kültürü öncelikle çoğalmayı önerir ya; o da “en az üç çocuk” diyordu.Eğitim düzelmez!Türkiye’nin bir numaralı sorunu geleceği garanti altına alınmamış çocuklardır!Bu sorumluluğu düşünmeden dünyaya peş peşe çocuklar getiren cahil anne babalardır!Canavar yaratan bu cehaletle savaşacak yerde, o kötülüğe oy ambarı olarak bakan ve yaltaklanan siyasetçilerdir!Eğitim nüfustaki artış hızına yetişemiyor. Onun yanında bir de kalite sorunu var.Milli Eğitim Bakanı’nın değişmesi bir şans yaratabilir mi?Hayır... Eski bakan Hüseyin Çelik görevi Nimet Çubukçu’ya devrederken o ümidimizi öldürdü, “Bakanlık otomatik pilota bağlandı” dedi.Çelik-Çubukçu değişikliğinden bir şey beklemenin beyhudeliğini kafamıza sadistçe vurdu.Aslında haklı.. Çelik-çubuk teferruattır; aslolan çomağı tutan eli değiştirmek!

Devamını Oku

Tarih korkusu

4 Mayıs 2009

Soykırım şantajı başarısını bilgi kirliliğine, karartmaya ve Türkiye karşıtı önyargıların iyi yönetilmesine borçludur.Yüz yıllık yalanlarla pas tutan kilidi ancak tarihi gerçekleri gün ışığına çıkaracak olan bilginin gücü kırabilir.Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesini öngören bir yol haritası üstünde mutabakat sağlandığı konusunda hayal-efsane arası haberler var.Bu mutabakatın, 1915 yılındaki tehcir sırasında ölen Ermenilerin soykırıma tabi tutulduğu yolundaki iddiaları inceleyecek bir tarih komisyonu kurulmasını da içerdiği söyleniyor.Ermeni tarafında bir kesim, tarih komisyonunun kurulmasına toptan karşı.Bir kesim ise “Ermeni tarafının istemediği bir sonuç çıkacak olursa bunu baştan kabul etmeyeceğimiz şartını koşalım” diyor.Tarihi gerçekleri arayan bir çalışmanın çıkacak sonuca göre kabul edilip edilmemesi elbette bilim dışıdır, ahlâk dışıdır.Ama biz tarih komisyonunun her şekilde kurulmasını, Ermeni tarafının bu komisyonun önünü tıkayacak aşırı taleplerinin bile hemen reddedilmemesini savunuyoruz.Çünkü Türkiye soykırım konusunda yargısız infaza tabi tutulmuş, onlarca ülke tarihsel gerçeği aramadan, meclislerini adalet divanı gibi kullanarak soykırımın inkârını suç sayan yasalar çıkarmıştır.Tarihin aydınlanması en kötü sürprizler gerçekleşse bile bizim durumumuzu değiştirmez, zaten kötü durumdayız.Ama Ermeni tarafının durumu öyle değil.Ve bunu görenler her gün çoğalıyor. Geçen gün ABD Temsilciler Meclisi üyesi Jean Schmidt, yaşanan trajedi hakkında karar vermenin Kongre’nin sorunu olmadığını buna uzmanların bakması gerektiğini, ayrıca pek çok saygın tarihçinin soykırım deyimi kullanılmasını onaylamadıklarını söyleyince kıyamet koptu.Amerikalı parlamenteri “Türklerden para yedi” çamuruna buladılar hemen.California Üniversitesi’nin tanınmış Ermeni tarihçisi Prof. Richard Hovanissian dün Erivan’da uyarısını yaptı:“Kurulacak tarih komisyonuna ben katılmayı reddediyorum. Çünkü biz masada bu davayı kaybederiz.” “Kaybederiz” diyor, çünkü iyi biliyor!Türkiye bu imkânı değerlendirmelidir.Ermeni yalanlarına kanan toplumların vicdanında uyanacak pişmanlığın gücünü hafife almamak lâzım.Hakaret gibi!Bir Türk vatandaşı olarak içimi sızlatan bir haber okudum pazar günkü Milliyet’te...Frankfurt Savcılığı, Deniz Feneri davasının Almanya’daki sürecini yürüten Savcı Kerstin Lotz, Mali Başkomiser Alexander Böhm ve Hükümet Temsilcisi Tanja Jakob’un Türkiye’de yürütülecek olan hukuki işlemlere dahil edilmeleri ve sorgu yapmalarına izin verilmesi konusunda istekte bulunmuş!Buna yasaların izin verip vermediğini merak etmiyorum, bu talebin içerdiği anlam daha açıkçası güvensizlik beni yaralıyor.Türkiye’deki siyasetçileri ve yargı mensuplarını da yaralamalıdır!Bütün adliye saraylarında ve mahkeme duvarlarında “Adalet Mülkün Temeli” yazıyor. Elbette adalet devletin temelini oluşturur ama Deniz Feneri davasının izlediği sürece baktığımız zaman durum karışıyor.Bu sözün duvar yazısı olmaktan çıkıp hayat biçimi haline geldiğine inanmakta zorluk çekiyoruz.Bu bizi üzüyor.Ama bu durumu bir yabancı devletin fark etmesi ve tedbir araması kahrediyor!Alman yargısının ülkesindeki misafir Türk işçilerin soyulmasını Türk yargısından daha fazla ciddiye aldığını görmek niçin kaderimiz olsun?

Devamını Oku

Sekiz yara

2 Mayıs 2009

Celâl Bayar “kaç bakan ayrılırsa o sayıda yara açılır” derdi.Bu kuralın şimdi de işlemesini dilemek iktidar için fenalık düşünmek değildir.Çünkü lider merkezli AKP demokratik kimlik kazanma şansını belki bu sayede elde edecektir.AKP’nin demokratik kalite açısından ne kadar acınası durumda olduğunu Başbakan’ın kabine revizyonunu anlatırken sarfettiği şu söz çok net açıklıyor:“Hiç kimse vazgeçilmez değildir!” Bu lâf sadece diktatörlerin ağzına yakışır. “Bakan arkadaşlarımın tümü kolay vazgeçilecek değerler değildir ama..” diye başlayan bir açıklama, gerçeği yansıtmasa bile daha şık olmaz mıydı?Kızağa alınan eski bakanlar ve bakanlık beklentileri boşa çıktığı için hınçlanan yığınla milletvekili, iktidar partisinin gün geçtikçe büyüyen iç denetim ihtiyacı için potansiyel bir güçtür. Parti içi muhalefet can sıkıcı olur ama iktidarları da pek çok yanlışa karşı korur.“Milli Görüş” etkisinin artacağını gösteren işaretler yeni denetim ve fren mekanizmalarına ihtiyaç duyuracaktır.Ömer Dinçer’in Çalışma Bakanı yapılması bile başlı başına bir olaydır.Hatırlarsınız, Ömer Dinçer bir bilimsel tebliğinde “.. laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin, yerini daha müslüman bir yapıya devretmesi zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum” demiş, memurları dindar insanlardan seçerek “modern devleti İslâm’a tercüme” etmekten söz etmişti.Ve Başbakanlık Müsteşarı olduğunda bile bu görüşünü değiştirmediğini söylemişti.Anayasa’yı değiştirmek isteyen AKP iktidarının böyle bir kamburla nasıl yürüyeceğini dün kimse sormazdı, soramazdı.Ama şimdi küçük de olsa bir şans belirmiştir.Çünkü Başbakan’ın “Vazgeçilmez değilsiniz” dediği adamlar aksini ispatlamanın dayanılmaz arayışına gireceklerdir! *** Hırsızlar beklemezBizim haber servisi, ilk günden tahmin ettiğimiz sonu tespit etti:Alman Mahkemesi’nin Deniz Feneri dolandırıcılığı bağlamında basılıp aranmasını istediği şirketlerin yerlerinde yeller esiyor!Bu talep 6 ay önce geldi.Dolandırılan insanların hakkını aramaya ve benzer rezilliklere karşı ibret yaratmaya kararlı bir iktidar hemen ilk gün Ergenekon aramalarına rahmet okutacak çeviklikle hamle yapar, Alman mahkemesinin “asıl failler” diye adlarını verdiği kişileri yakalayıp tüm belgeleri güven altına alırdı.Fakat tam tersi yapılmış inanç soyguncularına kanıtları yok etmek bir yana, adreslerini bile kaybettirme imkânı sunulmuştur.Böyle bir şeyi yapsa yapsa, ortaya çıkacak gerçeklerin kendilerini de yutacağından korkan güç sahibi suç ortakları yapar!Yanıp sönen deniz feneri ışığı, önemli bir sonun başlangıcını ihbar ediyor sanki.Delilleri kaybetmek soruşturmayı engellemek işe yaramayacaktır!

Devamını Oku

Dersimiz hukuk

1 Mayıs 2009

Yargılama süreçlerine katılmak adalete hizmet etmenin tek yolu değildir.Nobel Barış Ödülü sahibi Elie Wiesel şöyle demişti:“Adaletsizliği önleyecek gücümüzün olmadığı zamanlar olabilir ama adaletsizliğe itiraz etmeyi beceremeyeceğimiz bir zaman asla olmamalı!” Sami Selçuk hayatını hukuka ve yargı mesleğine adayarak adalete hizmet etmiş Yargıtay Başkanlığı’ndan emekli olmuş bir şahsiyettir. Wiesel’in idealize ettiği insan tipine tıpatıp uyuyor:Şimdi adalet dağıtmıyor ama adaletsizlik karşısında da susmuyor, itiraz ediyor!“Adıyla siyasallaşan bir dava: Ergenekon” yalnız hukukçuların değil, yargıyı siyasi intikam heveslerine kurban eden bazı “kanaat önderleri”nin de okumaları gereken bir kitaptır.Türkiye’de insanlar kolay karalanır.Bu kitabın önemi şuradan geliyor:Hiç kimse yazarını kötüleyemez, kötüleyen çıksa bile kimseyi inandıramaz.Sami Selçuk’un siyasi anlamdaki tarafsızlığı zaman zaman gizli bir AKP sempatizanı olduğu şüphelerini dahi davet etmiştir. O nedenle uyarılarını hukukun üstünlüğüne inanan herkes ciddiye almalıdır.Sami Selçuk “siyaset karışmış yargı kirli adalet salgılar” diyor!Eleştirilerini doğrudan yapmıyor. Hukuk neyse onu söylüyor, siz uygulamayı hatırlayıp yanlışı belirliyorsunuz. Ve anlıyorsunuz ki bu dava Türkiye’ye ağır zararlar vermiştir.İnsan onuru saldırıya uğramış, bireyin özgürlüğü, konut dokunulmazlığı, adil yargılanma hakkı yerle bir edilmiştir.Sami Selçuk “Olayda hukuksal yanlışlıklara değinenleri ordu yanlıları bunları dile getirmeyenleri ordu karşıtı diye göstermek ve karalamak sığlıktır” diyor.Çok doğru... Çünkü bu sığlıkta adalet karaya oturur.Peki devleti kimler kurtarır, sistem nasıl arınır?Bu amaçta Sami Selçuk, cesur olmaları için gaza getirilen hâkim ve savcılara değil görevlerini hukuka uygun biçimde yapan hâkim ve savcılara muhtaç olduğumuzu söylüyor!Ne değişecek acaba? Kabine değişikliği dün gerçekleşti. Hayırlı olsun!Lider eksenli partilerin iktidarında şu veya bu kişinin bakan olması halkı etkilemez.Çünkü insanlar bilirler ki bu tür nöbet değişikliklerinin bakan koltuklarının kumaşını değiştirmekten pek farkı yoktur!O veya bu bakan değişince kriz hafifleyecek işten atılanlar geriye dönecek, terör bitecek siyasetçiler rüşvet yemekten vazgeçecek değildir. Keşke tersi olsa...Ama ümit etmek bir ihtiyaçtır ve kabinedeki revizyonun bazı önemli mesajlar içerdiğini düşünmek istiyorum.Mali sistemi Ali Babacan’ın kontrolüne veren yeni yapılanma, dağınıklıktan mustarip yönetime yeni bir soluk getirebilir. Nitekim Babacan’ın yeni rolü, ekonomi çevrelerinde olumlu bekleyişler uyandırmıştır.Hüseyin Çelik’in Milli Eğitim’den, Mehmet Ali Şahin’in Adalet Bakanlığı’ndan gitmesi, iktidarın yeni bir şans talebidir.AKP’nin en tedirgin edici icraatı eğitim alanında oldu. Çelik eğitimin milli karakterine zarar veren bir bakan olarak anılacak.Çağdaş görünüşlü Nimet Çubukçu’nun hasarı telâfi yolunda ne kadar istekli olacağını, kendisine nereye kadar izin verileceğini göreceğiz.Adalet Bakanı Şahin’in gidişi, yolsuzluklar ve özellikle Deniz Feneri davası nedeniyle AKP’de yaşanan prestij kaybına çare olarak düşünüldü ise yerinde bir tedbirdir.Başbakan bu değişimin krediye dönüşmesini istiyorsa Deniz Feneri ile perdesini açacak olan bir dizi “gösteri”yi hemen başlatmalıdır!

Devamını Oku