Kaderimiz, en basit yükümlülükler karşısında bile felâkete uğramış insanların durumuna düşmek...Yüksek Seçim Kurulu 29 Mart’ta sadece T.C. Kimlik Numarası bulunan bir belgeyle başvuranların oy kullanabileceklerini aylar önce açıklamıştı.Belli ki çoğumuzun bir kulağından girip diğerinden çıkmış.YSK’nın isteği ile radyo ve TV’lerin uyarıyı tekrar tekrar anons etmeye başlamasından sonra nüfus memurluklarında oluşan kalabalıklar bu gerçeği kanıtlıyor.YSK kararına göre sandık kuruluna T. C. Kimlik Numarası taşıyan resmi bir belge göstermeyenler listede adları yazılı bile olsa oy kullanamayacaklar.Deprem felâketini eğreti yapılar içinde tevekkülle bekleyen bir toplumun üyeleriyiz biz. Seçim için daha yüksek bir duyarlılık umamayız.O nedenle YSK bu soruna mahkemeymiş gibi bakmamalıdır.Kurulun görevi, seçmene vatandaşlık şuurunu ceza vererek kazandırmaktan daha önce geniş katılımlı, adil ve dürüst bir seçimin gerçekleşmesini sağlamak olmalıdır.“Bugüne kadar T. C. Kimlik Numarası’nı kaç vatandaş aldı, kaçı almadı?” İlgili genel müdürlüğün bir yetkilisi dün VATAN muhabirine şu cevabı verdi:“Öyle bir istatistiğimiz yok!” Böyle bir karanlıkta seçim olur mu?Üç partinin temsilcileri yarın YSK’ya ortak bir öneri götürecekler:1. T. C. Kimlik Numarası olmayan nüfus cüzdanları ile de oy kullanmak mümkün olsun;2. Oyunu kullanan vatandaşların parmağını işaretleyen boya, son defa bu seçimde de uygulansın..Halkı eğitmeyi görev sayanlara önerimiz, bu eğitimi seçim zemininde vermeye kalkmamalarıdır. Üç partinin mutabakatı olan önerilere YSK olumlu yaklaşmalıdır.Hatta şu bile düşünülmeli:Yaz saati uygulamasının ilk günü seçim gününe denk geliyor. Cumartesi gecesi saatlerini ileri almadan yatan ve bunu fark etmeden pazarı geçirenler oy vermeye gittiklerinde sandıkların kapanmış olduğunu görebilirler.İleri saat uygulamasının cumartesi yerine pazar gecesi başlatılması bile düşünülmelidir..İktidarın foyası!İktidarın seçim meydanlarında inşa ettiği hayal ülkesi dün dümdüz oldu!Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) dün işsizlik rakamlarını açıkladı.Tablo, dünyadaki kriz öncesi genleşmeyi kendi marifetiymiş gibi pazarlayarak halkı kandıran bir siyasi kadronun iflâsını yansıtıyor.AKP burada, La Fontaine masalındaki çalışkan karıncayı değil zevzek ağustos böceğini temsil ediyor.Her gün daha net anlaşılıyor ki, dünyadaki son 5 yılın imkânları basiretli bir siyasi kadro tarafından değerlendirilmiş olsaydı kriz Türkiye’ye bu kadar zarar vermeyecekti.TÜİK’in verilerine göre aralık ayında işsiz sayısı 3 milyon 274 bine, işsiz oranı da yüzde 13,6’ya yükselmiştir.Bunlar hileli rakamlardır. Çünkü işsizlik sosyal afet çizgisine dayanmıştır.İş bulmaktan ümidini kesen insanlar rakama dahil edilmiyor. Oysa bunlar iş bulsa çalışacak..İşsizlerin sayısını saptarken bunları hariç tutamazsınız. Hesaba dahil edince de işsizler 5.5 milyona, oran da yüzde 22’ye varıyor.Başbakan “Bütün dünya krizde. Elle gelen düğün bayram” havası çalıyor ama bu hiç doğru değil. Çünkü krizin en ağır faturasını Türk halkı ödüyor.Cumhuriyet tarihi böyle işsizlik görmedi.Başbakan’ın meydanlarda çıkardığı uyduruk kavgalara kulak asmayın; uğradıkları bu hezimeti gözden kaçırmaya çalışıyor!
Tarafsız iktisatçılar “doğru politikalar Türkiye’yi kriz döneminden sağlam olarak çıkarırdı” diyorlar.Olmadı, şimdi bedel ödeyeceğiz.Cevabı aranan soru faturanın ne büyüklükte olacağıdır.Dünyanın en büyük bankalarından Goldman Sachs, Türkiye ekonomisinin bu yıl yüzde 7 küçüleceği tahmininde bulundu.IMF desteği sağlanmazsa daha kötü bir tablo doğacağı konusunda uyarı da yaptı.Küresel ekonominin yüzde 1 oranında küçülmesi beklenirken Türkiye ile ilgili tahminler, sürekli olarak daha kötüye doğru revize ediliyor.Örneğin Goldman Sachs’ın 2009 ile ilgili Türkiye tahmini yüzde 1,5 küçülme idi. Son raporda tahmin 7’ye çıkarıldı.Bu gerçekler büyük kentlerde daha çok ve erken algılanıyor. Ekonomik durgunluğun yol açtığı işsizlik ve geçim zorlukları yaklaşan yerel seçimin oy tercihlerini kırsala göre daha hızlı etkileyip değiştiriyor.Gökçek’e beş varDoğru tahminleriyle tanınan itibarlı araştırma kuruluşu A&G Ankara’da Büyükşehir Belediye Başkanı olmak için yarışan AKP adayı Gökçek ile CHP adayı Karayalçın arasındaki oy farkının yüzde 5’e kadar indiğini belirledi.Şu anda oyunu AKP adayı Gökçek’e vereceğini söyleyenler yüzde 32.8 iken Karayalçın diyenler yüzde 27.6 görünmektedir.MHP adayı Yavaş’ın yüzde 25.1 oranında bir destekle potaya girmiş olması Karayalçın’ın tırmanma hızını biraz düşürmüştür ama Gökçek’in Karayalçın’a kaybetme riski halâ yüksektir.Benzer bir tablo İstanbul için de geçerli.Buradaki yarış AKP’li Belediye Başkanı Topbaş ile CHP adayı Kılıçdaroğlu arasında.İktidar partisi adayları lehine olan oy farkı, yolsuzluklar, kayırmalar ve laik rejime bağlılığı şüpheli bir zihniyeti ele veren aşırı kadrolaşma yüzünden zaten düşüyor, azalıyordu.İktidarın kriz karşısında eylemsiz kaldığı, hatta seçim kaygıları ile tedbirde kusur işlediği farkedildikçe farkın kapanma hızı artmıştır ve her gün daha artacaktır.Uyanma hızına bağlıBuradaki önemli soru şu:Seçime sadece iki hafta kaldı. Bu süre Ankara’ya yetebilir ama acaba İstanbul’a da yetecek mi?İstanbul ve Ankara’da seçimi kaybetme lüksüne sahip olmadığı inancına dayanan kararlılığı, daha doğru bir deyimle mecburiyeti, iktidar partisine neler yaptırabilir? Bu önemli bir soru.Tunceli’de YSK yasağına “Beni ırgalamaz” diyen ve kamu görevlilerine suç işleten Başbakan’ın, oy depolarını partisine yönlendirmek için nasıl olsa Hazine’ye fatura edeceği sürpriz seçim rüşvetleri icat etmekten geri kalmayacağını herkes hesaba katmalıdır.AKP’nin siyasetini finanse eden “maden” bu iki büyük kenttir.Kaybetmek istememesi doğal.Ama bu belediyelerde partinin başını esaslı derde sokacak karışık hesaplar var, asıl bunlara projektör tutulması ihtimali iktidar için kâbustur.Mecburiyeti işte bu durum doğuruyor.AKP kaybetmemek için her şeyi göze alacaktır.
Başbakanımız uyandı ve ekonomik krize karşı tedbir almama inadından vazgeçti. Hamdolsun!..Konut, otomotiv, beyaz eşya ve elektronik sanayii ürünlerinde KDV ve ÖTV oranlarını üç ay süreyle düşüren teşvikler, iç talebi artırmak ve işsizlik baskısını azaltmak yönünde doğru tedbirlerdir.Başbakan’ın “Bu işten anlamazsın” diye azarladığı CHP lideri Baykal’dan ilham aldığı görünüyor.Üç hafta önce Baykal krize karşı 7 tedbir önermişti.CHP lideri bu önerileri Başbakan’ın “Çaren varsa söyle uygulamazsam siyaseti bırakırım” sözleri üzerine açıklamıştı. Ama vaadini unutan Başbakan, teşekkür edecek yerde hırçın bir tepki vermişti:“Sen git işine bak. Ekonomiyi ehline bırak. Daha çok fırın ekmek yemen lâzım!” Yine esefle hatırlayacağınız gibi bu hakarete Baykal’ın cevabı küfür dozunda sözler olmuştu:“Sen iktidar olmuşsun ama adam olamamışsın!” Neyse ki bu kötü gidişin iyi bir sona vardığı söylenebilir. Çünkü Baykal’ın bu işlerden biraz anladığı iktidarın ondan esinlenmesi ile kanıtlanmış, Tayyip Erdoğan da rakipten geldiğine bakmadan doğru öneriyi kabul ederek “Adam olamamışsın” iddiasını çürütmüştür.İkisini de kutlarız!Ve tabii devamını dileriz...Çünkü koşullar ciddiyet ve devamlılık istiyor. Bu kadar önemli kararları seçim meydanında açıklayan tarihteki ilk Başbakan olmak herhalde Erdoğan’a saygınlık getirmeyecektir.Kaç haftadır bakanlar kurulu toplanmıyor. Başbakan, sefere çıkmış padişah gibi.Ama “seferî yönetim”in tedbir almakta düştüğü gecikmeler pahalıya mal olacaktır.Çünkü krizin, iktidarın gafleti yüzünden daha tahripkâr hale geldiğine inananlar her gün artıyor.Seçime iki ay değil, sadece iki hafta kaldığına AKP yatsın kalksın şükretsin!Arınç neyin peşinde?Bülent Arınç, sürmekte olan Ergenekon davasının sanığı emekli generallere durduk yerde lâf çarptı!Onların üstünden TSK’nın da hazmedemeyeceği sözler söyledi. “Allah’a çok şükür ediyorum ki Türkiye bunların zamanında bir savaşa girmemiş” dedi.Genelkurmay’ın tepkisi tabii gecikmedi.Arınç’ın “TSK ile personeline ilişkin düşünce ve görüşleri iyi bilinen bir kişi” olduğu belirtildikten sonra henüz hüküm giymemiş kişilere ve mensubu oldukları kuruma yönelttiği suçlamalardan dolayı eleştirildi.Arınç sanki siperde bekliyordu hemen yaylım ateş açtı.Aldığı cevabı “sivillerin azarlanması” olarak niteleyip uzun bir karşı saldırı konuşması yaptı.Neyin peşindedir bilmiyoruz ama yaptığı yanlıştır. Askeri meşru savunma mecburiyetine itip, cevabını alınca “TSK’yı iç politika tartışması açmak”la suçlaması haklı değildir.Türkiye Ergenekon’la bir yargısal arınma sürecinden geçiyor.Askerin bu zor süreçte gösterdiği sabır acaba birilerini rahatsız mı ediyor?
Amerika’dan sonra Avrupa da “En iyi Türkiye laik Türkiye’dir” noktasına mı geliyor?Geçen haftaki ziyaretinde ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton bu yöndeki umutların boy atmasına sebep olmuştu.Zorunlu olmadığı halde Anıtkabir’e giden Hillary Clinton’ın Türkiye için artık “ılımlı İslâm” nitelemesini kullanmayacaklarını belli etmesi yeni bir algılamanın işaret fişeği olarak değerlendirildi.Avrupa Parlamentosu’nun dün kabul ettiği Türkiye Raporu’na, bir önerge ile eklenen “laiklik” vurgusu, Bayan Clinton’la esen rüzgârın daha geniş bir mutabakatı yansıttığını düşündürüyor.Sözü edilen paragraf şu:“Avrupa Parlamentosu, siyasi parti liderlerine, ciddi bir diyalog aramaları (...) çağrısı yapar ve reformların hukukun üstünlüğüne dayalı, insan haklarına ve temel özgürlüklere bağlı, demokratik, çoğulcu laik ve müreffeh bir toplum hedefine yönelik olması gerektiğini vurgular.” Raporun öncekilerden farkı, hükümete içeride yöneltilen eleştiri ve endişelerin Avrupa kurumlarınca daha geniş anlamda paylaşıldığını gösteriyor olmasıdır.Parlamentodaki tartışmalarda Sosyalist Grup Başkan Yardımcısı Wiersma “Türkiye’nin laik yapısını korumalıyız!” demiştir.Demokrasinin şartıAB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Lagendijk yakın zaman önce bir toplantıda “Türkiye’de laiklik statükoyu savunanların bayrağı haline geldi” diye konuşmuştu.Türkiye’de bir kesimin, Avrupa ülkelerinde görülmedik biçimde laikliği “ölüm kalım meselesi” olarak algıladığını söylemişti.Hiçbir Avrupa ülkesinde rejimi ve yaşam biçimini dine dayalı hale getirmek isteyen ve bu yolda tehdit edici boyutlara ulaşan partiler, örgütler, örgütlenmeler bulunmuyor.Ama Türkiye’de var ve bu durum laik rejimi koruyan güvenceler ararken daha dikkatli davranmaya bizi mecbur ediyor.Batı dünyasının laik rejimle yönetilen Müslüman bir toplum olarak zorluklarımızı anlaması kolay değildir. Bu zorluk AB yolundaki ilerlememizin hızını olumsuz etkilemiş ve güvensizlik doğurmuştur.Amerika’nın ve AB’nin şimdi laiklik tam güvenceye kavuşmadan Türkiye’de demokrasiyi yaşatmanın mümkün olmayacağını anlamaları elbette önemlidir. 28 Şubat’tan fark ne?Önemlidir ama çözümün tamamı değildir. Her şeyden önce laikliğin siyasi rekabetin günlük çatışma alanından çıkarılması gerekiyor.Başbakan geçen gün “Her gün besmele çeker gibi laiklik anlatıyoruz” demişti.Darwin’i sansür ederek iktidara bağlılığını kanıtlayan TÜBİTAK;40 hadis ezberleyen ilköğretim öğrencisi çocuklara 100 lira ödül vaat eden Milli Eğitim;Ve muhalif görüşler üstünde terör estiren bir iktidar... Şu gerçek çıkıyor:Başbakan laikliği doğru anlamıyor!Türkiye’yi değil kendisini değiştirmeye razı olması gerekiyor artık.Demirel 28 Şubat’ta Erbakan’a yazdığı mektuplar için dün şunları anlatıyordu:“Devletin kurumlarına kökten dinci cereyanın sızması kesinlikle önlenmelidir.Devrim kanunları uygulanmalıdır.Laik düzeni korumak için kanunlar uygulanmalıdır.Yargı organları, üniversiteler, Emniyet teşkilâtı, Diyanet teşkilâtı, yerel yönetimler korunmalıdır... Bunları yazdım hükümete.” Korunması gereken değerler ve kurumlar konusunda o günle bugün arasında hemen hiçbir fark bulunmuyor. Fark şurada:Bu uyarıları yapacak tarafsız, daha doğrusu Anayasa’dan yana taraf bir Cumhurbaşkanı o gün vardı, bugün yok!
Hırs ve ihtiras insanı ileri götüren bir enerjinin kaynağıdır.Ama rekabet ahlâkına saygılı olmak şartıyla...Kayıtsız şartsız kazanma hırsına tutsak düşmüş insanlar zalim olur, kul hakkı yer, hukuku çiğner.Hele devlet yetkilerini de kullanıyorlarsa, ülkelerini bile felâkete sürüklerler.Başbakan’ın yerel seçimleri kazanmak uğrunda harcadığı enerji takdiri hak ediyor. Ama hedefine ulaşmak yolunda göze aldığı hukuk ve etik ihlâlleri, kendisine en azından kötü bir şöhret inşa edecektir.Tayyip Erdoğan, elektriği ve suyu olmayan yoksulların oylarını avlamak için buzdolabı, çamaşır makinesi dağıtan, bu eylemin seçim adaletini bozduğu gerekçesiyle derhal durdurulmasını talep eden yargı kararına da “beni ırgalamaz” diyen bir iktidarın başı olarak tarihe geçmiştir.Umut sömürüsüBugünkü manşetimizde yer alan haber, yoksulluğu yaygınlaştırma başarısızlığına batmış bir iktidarın, bu başarısızlıktan nasıl seçim başarısı üretmeye çalıştığını ortaya koyan bir aldatmaca şaheseridir!“Şeytanın aklına gelmez” denilecek türden bir cinlik tezgâha konulmuştur. İktidarın emriyle 10 bin 112 TOKİ konutu 18 seçim çevresinde ayda 100 lira taksitle satışa sunulmuş bulunuyor.Tam bir lotarya mantığı ile... Yüz binlerce insan umutla aday kaydı yaptırmaya koşacak ama kazananları belirleyen kuralar elbette seçimden sonra çekilecektir. Hayal ticaretinin kazançlarını ayıp ve günah tanımayan bu pişkinlik ve acımasızlık üretiyor.Ayıp kayıp mı?Nitekim burada da hedef aynı: AKP, ev sahibi yaptığı insanların sayısı kadar değil umutlandırdığı gariplerin sayısı kadar oyu avlamanın şansını elde edecektir.Nerelerde ne kadar ev dağıtılacak; ayrıntılı haberi okuyarak öğrenebilirsiniz.O liste, iktidarın en çok nerelerde kaybedeceğinden korktuğunu belgeleyen bir kılavuzdur aynı zamanda.Dağıtılacak evlerin sayısı ise, kaybetme tehlikesinin büyüklüğünü ve derinliğini ifade etmektedir.Devlet olanaklarını hunharca sömüren bir iktidar yüzünden seçim adaletinin bu kadar örselendiği bir seçim yaşamamıştık.Rezalete bakar mısınız; 100 lira taksitle ev sahibi olmak isteyenlerin aday kayıtları seçimden dört gün önce (25 Mart) başlayacakmış..Bir iktidar “Dünya bizi ayıplar” uyarısı yapan bir duygunun kontrolünden bu kadar da çıkar mı?.Başbakan, seçim şansını olumsuz etkileyeceğinden korktuğu herkesin üstüne büyük-küçük ayırmadan yürüyor.Sabah, kriz sancısı yüzünden ağlayan işadamlarını azarlayarak susturuyor, öğleden sonra konvoyuna “Allah seçimlerde cezanızı verecek” diye lâf atan çocuğu, 13 yaşında olduğunu öğrenmesine rağmen affedemiyor.Bu gidiş, hayırlara vesile olamaz. “Tanrım hayırlara tebdil etsin” diye dua etmek daha gerçekçi olur!
Başbakan baltayı taşa vurdu. Davos türevi son hamlesi pahalıya mal olacak görünüyor.Bildiğiniz gibi ABD’nin yıllık insan hakları raporunda Türkiye’deki basın özgürlüğüne yönelik baskılar eleştiriliyordu.Başbakan, ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın ziyaretinden yararlanarak “iftira mağduru” rolünde hamle yapma fırsatını kaçırmadı.Hesap soran tavrı, yeni görevinin acemiliğini yaşayan Hillary Clinton’da etkili oldu ve Başbakan’ın duymak istediklerini ona söyletti.Bayan Clinton “Genel olarak bakıldığında Türkiye’de düşünce özgürlüğü, din özgürlüğü ve insan haklarında büyük aşama kaydedildiğini görüyoruz” diyerek kırılmış bir dost kalbini onaracağını zannetti. Ama yanıldı.Washington Post’un dünkü başyazısı sadece Hillary Clinton’a ateş püskürmekle kalmadı. Türkiye’deki basın özgürlüğü ihlâllerini ve o ihlâllerdeki iktidar sorumluluğunu da ağır ifadelerle ve Başbakan Erdoğan’ı onurlandırmayacak benzetmelerle ortaya koydu.Yağmurdan kaçarkenErdoğan ABD’nin insan hakları raporunda geçen bir değerlendirme hükmünden rahatsız olmuştu, ama yaptığı hamle yüzünden şimdi gerekçeli bir mahkûmiyet kararının muhatabı durumuna düşmüştür.Yani kullandığı silâh bu kez geri tepmiş, kendisine zarar vermiştir.Washington Post dün şöyle yazdı:“Erdoğan Türkiye’nin en büyük medya patronlarından birine karşı çirkin bir kampanya başlattı. Rusya’daki özgür basına uygulanan manevralara benzer bir şekilde 500 milyon dolarlık vergi faturası çıkardı!” Putin-Erdoğan eşlemesinden bugün dünyada daha çok insan haberdardır!İnsan hakları raporunu okumayanlar, Washington Post’un tepkisi yüzünden Türkiye ile ilgili kötü değerlendirmelerin ayrıntısını öğrenmişlerdir.Mesela neler mi?..Alternatifi yoktur“Türkiye’de basın özgürlüğü bulunmuyor” başlığı altında Başbakan’ın Deniz Feneri dolandırıcılığındaki AKP ilişkilerini yayınladığı için medyaya sertleştiği; büyük holdinglerin sahip olduğu medya organlarındaki gazetecilerin işlerini kaybetme endişesi ile hükümeti eleştiren yazılar yazamadıkları ve daha pek çok olay rapora atfen tekrar anlatılmıştır.Bir halkın özgürlüğünün başka bir ülkenin derdi olması, bu çağın en güzel yanı, paylaştıkça değerlenen zenginliğidir.Başbakan’ın önünde iki yol var:Ya basın özgürlüğüne saygısı olmayan bir zihniyetin dünyada azalan örneklerinden biri olarak yaşamaktan vazgeçecek ve kompleks duymadan cesaret gösterecek, değişecektir veya...“Veya” dedim ama başka bir alternatif bulamıyorum..Gerçekten başka bir yol yok.Fazlasını zorlamak “Washington Post almayın, evinize sokmayın” diye halka boykot çağrısı yapmak kadar komik seçenekler çıkarabilir!Böyle bir kavşakta gülünç veya korkunç olmuşsun; fark etmez!
Başbakan dün Aydın halkının Menderes sevgisini istismar ederek çağ dışı bir “milli irade” tarifi üretmeye çalıştı.Bunu her fırsatta yapıyor. Meclisteki çoğunluk gücünü aklına esen her eylemin ruhsatı olarak görüyor.AKP sözcüleri “Bunun adı çoğunluk diktatörlüğüdür” eleştirileri üzerine bu edebiyattan uzaklaşır gibi olmuşlardı ama seçimden sonra anayasa değişikliği hevesleri kabardığı için yeniden ısıtmaya başladılar.Neymiş?.. Milletin hür iradesiyle seçilmiş Başbakan Menderes’i idam sehpasına çıkaran zihniyet bugün hâlâ yaşıyormuş ülkede!Yok öyle bir şey..Varsa bunun tam tersi var:Anayasa Mahkemesi’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğuna hükmettiği AKP kapatılmamıştır.Bu rejim üstelik hükümlü partinin iktidarına tolerans göstermektedir.Devletle kavga halinde olmasına, altını oymaya devam etmesine rağmen..Yedi yıllık bir iktidar yarım yüzyıllık yaraları kaşıyarak mağduriyet sömürüsü yapar mı? Ayıp...Sandıktan çıkan irade kutsaldır.Doğru ama insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne saygı göstermesi şartı ile.. Yüzde 99’la bile gelip yüzde 1’in hukukunu çiğniyorsa gayrimeşrudur!O kafa içerde yargıyı intikam ve terbiye aleti olarak kullanmaya, devletin valisini partinin komiseri yapmaya, yoldaşlarından suça bulaşmış olanlarını mahkemeden kaçırmaya kalkar.Dışarıda da kendi şahsında ülkeyi terörist sayılan Hamas’ın yandaşı, Darfur kasabı diktatörün avukatı durumuna düşürür.Milli iradeye hukukun üstünde güçler vehmeden kafalar esenliğin önderliğini yapamaz, sadece boyunduruk takmaya uğraşır!Adnan Hoca iktidarAdnan Hoca’nın “Yaradılış Atlası” adlı kitabını posta kutusunda bulan California Üniversitesi profesörü şunu demişti:“Bu ülkede böyle saçmalıklara alışkınız!” Çünkü Darwin’in evrim teorisini, Tanrı anlayışını yıktığı için Amerika’da da reddedenler vardır ama onlar asla iktidara gelemezler. Bizde geldi!TÜBİTAK’ın Bilim Teknik dergisine Charles Darwin kapak konusu olmuştu.Üyelerinin yarısını Başbakan Erdoğan’ın seçtiği TÜBİTAK Bilim Kurulu baskıyı iptal ederek Darwin’i sansürledi.Besmele çeker gibi laikliği anlattığını söyleyen Başbakan, acaba Adnan Hoca’yı TÜBİTAK’ın Başkanı yapmaya da kalkar mı? Mümkündür çünkü...Tayyip Erdoğan’ın da bir evrim teorisi var ve din bezirgânları “biraz çalışarak” her şey olabiliyorlar bu iktidar zamanında!İyi şeyler de oluyorTürkiye güçlü ve şanslı bir ülke..Güçlü, çünkü geçen hafta öğrendik ki on yıldır Amerika’da yaşayan Fethullah Hoca Türkiye’ye dönmek için “hâlâ bazı dengelerin aleyhte” olduğunu görüyor.Yandaşları giderken verdiği “mülkiyede ve adliyede gücü ele geçirin” emri doğrultusunda çok çalıştıkları halde demek dengeyi değiştirememişler.Türkiye’nin şansına gelince... O şans ABD’deki seçimden dolayı güldü.ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton zorunlu değilken Anıtkabir’e saygı ziyaretinde bulundu. Türk halkına bir yabancı, samimiyetini bundan daha etkili kanıtlayamaz.Bush döneminde “ılımlı İslâm” rejimine zorlanan Türkiye, Obama ile beraber güdülen değil sayılan bir müttefik konumuna dönmenin şansını elde etmiştir.Yani “laik anayasası olan bir demokrasi, İslâmın demokrasiyle bir arada yaşayabileceğini kanıtlayan bir model...” Aynı günlerde birbirini tamamlayan iki güzel haber.
Hedef alınan kişi ve kurumlara yönelik gizli dinlemeler galiba iktidarı da tedirgin etmeye başladı.İktidarın husumetine hedef olanlara genellikle aynı şeyler oluyor.Önce konuşmaları kayda alınıyor ve toplumda “katli vacip” kanaati oluşturmak üzere bu kayıtlar medyaya sızdırılıyor.Sonra gelsin polis ve savcılık soruşturmaları; kurtar yakanı başarabilirsen...Komünist rejimin yıkılmasından önce Rusya’daki izlenme terörü üstüne anlatılan fıkraların bir gün gelip Türkiye’ye adapte edildiğini göreceğimizi bundan beş altı yıl önce birileri söylese kim inanırdı?Ünlü fıkrayı hatırlarsınız:Polis şefi önündeki rapordan başını kaldırıp karşısındaki adama “Burada senin hükümete, rejime hakarette bulunduğun yazıyor. Bant kaydı da var ne diyorsun?” diye sorar.Adam kem-küm eder ve “Benim hakaret ettiğim hükümet bizim hükümet değildi” diyecek olur.Şef adamın lâfını ağzına tıkar.“Sus” diye bağırır.. “Ben hangi hükümete hakaret edileceğini bilmez miyim?” Özel teşebbüs de varUluslararası raporlarda Türkiye insan haklarından özürlü ülkeler arasına yeniden girmiş bulunuyor. Bunun etkisi mi yoksa bu tehlikeli silâhın bir gün geri tepeceği korkusundan mı bilmiyoruz, gizli dinlemelere karşı bir tepkinin iktidar kanadında da oluşmaya başladığını görüyoruz.Bunu ilk TV 24’e verdiği mülâkatta Başbakan Erdoğan’dan dinledik.Başbakan “insanların mahremine girmenin çok ciddi bir hukuk ihlâli” olduğunu, hükümet olarak “tedbir almanın gayreti”ne gireceklerini söyledi.Ama aynı mülâkatta samimiyeti konusunda şüphe uyandıran başka ifadeleri oldu. “Teknolojinin bu kadar ilerlediği bir yerde illâ resmi kanallardan dinlenmenize gerek yok. Özel şirketler de var” dedi.Başbakan böyle konularda tahmin yapmaz. Acaba dinlemeleri yapan kurumdan düzenli bilgi mi alıyor?Korkunun sessizliğiBitmedi... Gizli konuşma kayıtlarıyla hem toplumu hem yargıyı yönlendiren “merkez” acaba dinleme ve izleme işinde özel taşeronlar mı kullanıyor?Birbirine güvenen insanların dahi telefonda veya başbaşa görüşmelerde iktidar hakkında kötü sözler söylemekten sakınmaları Başbakan’ı mutlu etmemelidir.O sessizlik memnuniyetin değil korkunun sessizliğidir.AKP iktidarı dinleme faaliyetlerine dayanarak siyasi tasfiye ve intikam operasyonu yürütürken koca kulaklı bir canavar yarattı.Bu gidişe dur demekte gecikmek iktidarı yarattığı canavar tarafından yok edilen Dr. Frankeştayn’ın kaderine mahkûm edebilir.Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek kabinenin siyasi basiretini kanıtlamış en tecrübeli üyesidir. O, hukuk dışı dinlemelerin de medyaya sızdırmaların da önlenebileceğine inanıyor.Doğrudur, Başbakan ve Bakanlar Kurulu toptan isterse bu rezalet biter. Çünkü hukuk boşluğu yok dürüst bir iktidarın boşluğu var!