Amerika’dan sonra Avrupa da “En iyi Türkiye laik Türkiye’dir” noktasına mı geliyor?
Geçen haftaki ziyaretinde ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton bu yöndeki umutların boy atmasına sebep olmuştu.
Zorunlu olmadığı halde Anıtkabir’e giden Hillary Clinton’ın Türkiye için artık “ılımlı İslâm” nitelemesini kullanmayacaklarını belli etmesi yeni bir algılamanın işaret fişeği olarak değerlendirildi.
Avrupa Parlamentosu’nun dün kabul ettiği Türkiye Raporu’na, bir önerge ile eklenen “laiklik” vurgusu, Bayan Clinton’la esen rüzgârın daha geniş bir mutabakatı yansıttığını düşündürüyor.
Sözü edilen paragraf şu:
“Avrupa Parlamentosu, siyasi parti liderlerine, ciddi bir diyalog aramaları (...) çağrısı yapar ve reformların hukukun üstünlüğüne dayalı, insan haklarına ve temel özgürlüklere bağlı, demokratik, çoğulcu laik ve müreffeh bir toplum hedefine yönelik olması gerektiğini vurgular.”
Raporun öncekilerden farkı, hükümete içeride yöneltilen eleştiri ve endişelerin Avrupa kurumlarınca daha geniş anlamda paylaşıldığını gösteriyor olmasıdır.
Parlamentodaki tartışmalarda Sosyalist Grup Başkan Yardımcısı Wiersma “Türkiye’nin laik yapısını korumalıyız!” demiştir.
Demokrasinin şartı
AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Lagendijk yakın zaman önce bir toplantıda “Türkiye’de laiklik statükoyu savunanların bayrağı haline geldi” diye konuşmuştu.
Türkiye’de bir kesimin, Avrupa ülkelerinde görülmedik biçimde laikliği “ölüm kalım meselesi” olarak algıladığını söylemişti.
Hiçbir Avrupa ülkesinde rejimi ve yaşam biçimini dine dayalı hale getirmek isteyen ve bu yolda tehdit edici boyutlara ulaşan partiler, örgütler, örgütlenmeler bulunmuyor.
Ama Türkiye’de var ve bu durum laik rejimi koruyan güvenceler ararken daha dikkatli davranmaya bizi mecbur ediyor.
Batı dünyasının laik rejimle yönetilen Müslüman bir toplum olarak zorluklarımızı anlaması kolay değildir. Bu zorluk AB yolundaki ilerlememizin hızını olumsuz etkilemiş ve güvensizlik doğurmuştur.
Amerika’nın ve AB’nin şimdi laiklik tam güvenceye kavuşmadan Türkiye’de demokrasiyi yaşatmanın mümkün olmayacağını anlamaları elbette önemlidir.
28 Şubat’tan fark ne?
Önemlidir ama çözümün tamamı değildir.
Her şeyden önce laikliğin siyasi rekabetin günlük çatışma alanından çıkarılması gerekiyor.
Başbakan geçen gün “Her gün besmele çeker gibi laiklik anlatıyoruz” demişti.
Darwin’i sansür ederek iktidara bağlılığını kanıtlayan TÜBİTAK;
40 hadis ezberleyen ilköğretim öğrencisi çocuklara 100 lira ödül vaat eden Milli Eğitim;
Ve muhalif görüşler üstünde terör estiren bir iktidar... Şu gerçek çıkıyor:
Başbakan laikliği doğru anlamıyor!
Türkiye’yi değil kendisini değiştirmeye razı olması gerekiyor artık.
Demirel 28 Şubat’ta Erbakan’a yazdığı mektuplar için dün şunları anlatıyordu:
“Devletin kurumlarına kökten dinci cereyanın sızması kesinlikle önlenmelidir.
Devrim kanunları uygulanmalıdır.
Laik düzeni korumak için kanunlar uygulanmalıdır.
Yargı organları, üniversiteler, Emniyet teşkilâtı, Diyanet teşkilâtı, yerel yönetimler korunmalıdır... Bunları yazdım hükümete.”
Korunması gereken değerler ve kurumlar konusunda o günle bugün arasında hemen hiçbir fark bulunmuyor. Fark şurada:
Bu uyarıları yapacak tarafsız, daha doğrusu Anayasa’dan yana taraf bir Cumhurbaşkanı o gün vardı, bugün yok!
Laik rüzgârlar
Haberin Devamı

