Gölgesiz bir seçim mümkün

26 Şubat 2011

Seçim demokrasinin tek şartı değildir ama dürüst bir seçim ilk şartıdır!Yeni bir seçim yaklaşıyor ve rejimle ilgili kaygılar besleyen yığınlar yine hile yapılacağından korku duyuyor.Boş bir kuruntu değil, sebebi olan bir korkudur bu.2007 Temmuz seçimine dört ay kala İstanbul Milletvekili Bülent Tanla meclis kürsüsünden 4,5 milyon seçmenin yazılmadığını iddia etmişti.Ciddiye alınmadı, çare aranmadı.Önümüzdeki Haziran’da yapılacak seçimde şimdi 50 milyon dolayında vatandaş oy vermek üzere sandık başına çağrılacak.Bu rakam 4 yıl içinde seçmen sayısının 8 milyon artmış olduğu anlamına geliyor.Böyle bir seçmen patlaması mümkün olamayacağına ve bugünkü seçmen sayısının gerçeğe daha yakın olduğu kabul edildiğine göre ne çıkıyor?Demek ki 2007 genel seçiminin 4,5 milyon eksik seçmenle yapıldığı iddiası tam olarak gerçeği ifade ediyormuş!“Pardon” diye geçiştirilecek bir hata değildir bu durum. Çünkü yere göğe koyamadığımız milli irade doğru tecelli etmemiş, o özürlü meclis tablosuna dayanan iktidar gücü, rejimin niteliğini değiştirecek ölçekte Anayasa değişiklikleri yapmıştır.Yargı denetimi şartHalkın dürüst bir seçim için gösterdiği hassasiyetin sebepsiz olmadığını saptadıktan sonra sıra şu sorunun cevabını aramaya geliyor:Geçirilen tecrübelerden çıkardığımız derslerle halka güven veren bir seçimin altyapısını kurup sistemi işletmeyi başarabilecek miyiz?Yargıtay Onursal C. Başsavcısı Sabih Kanadoğlu dün bu konuda cesaret kırıcı şeyler söyledi.Bir buçuk yıl önce “adrese dayalı kayıt sistemi” getirildiğini belirterek şöyle dedi:“Seçimler YSK denetiminden çıkmıştır. İçişleri Bakanlığı’na bağlı seçmen kütüğü düzenlenirse güvenemezsiniz!”Yüksek Seçim Kurulu (YSK) bir yargı kurumudur ve sorumluluğunu taşıdığı seçimlerin hile gölgesinden uzak bir şekilde gerçekleşmesi için gereken her şeyi yapmaya hazır olduğunu belli etmektedir.Bu iyi niyetin sonuç vermesi, partilerin işbirliği için istekli olmalarına bağlıdır.Halkın kafasındaki şüpheleri gidermek arzusu taşıyan bir YSK şanstır.Seçmen kütüklerini gerçekçi hale getirmenin kestirme yolu ise işbirliği kurmak...Harp oyunu gibi provaBüyük şüpheyi üreten sebep, seçim sonuçlarını erken saatte açıklamaya yarayan bilgisayar programının işletilişidir.Güvenli bir seçimin sigortası belli:Seçim günü en az üç büyük parti bütün sandıklarda temsilci bulunduracak, o sayede tüm sandık sonuçları parti merkezlerinde değerlendirilecek, ayrıca isteyen tüm partilerin görevli uzmanları, bilgisayar programının işleyişini YSK merkezinde izleyecektir.Bilgisayar yazılımının, rakamları iktidar partisine yontan nalıncı keserini gizlediği söylentisi bir şehir efsanesi gibi dört yıldan beri dolaşıyor.Bu kara gölgeyi seçimden önce kaldırmak çok iyi olur.YSK partilerden temsilciler davet ederek onların katılacakları bir provayı seçimlerden önce düzenleyebilir. Askerlerin “harp oyunu”na benzeyen, hayali rakamlara dayalı bir “seçim oyunu” ile önce parti yöneticilerinin beslediği şüpheler giderilir.Ve sonra partilerin de namusuna kefil oldukları bir seçimin güvenli yolu açılır.Bu hayali gerçekleştirmek şansı vardır, kullanalım...

Devamını Oku

Kimse var mı?

25 Şubat 2011

Yargıtay ve Danıştay’ın yeni üyelerini belirleyen seçim nedeniyle HSYK ağır eleştirilere hedef oldu.İki yüksek mahkemeye toplam 211 üye atanması gerekiyordu.CHP Anayasa Mahkemesi’ne iptal başvurusu yapacağını duyurduğu halde HSYK (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) ön almak gayreti ile bu zor işlemi dört gün içinde sonuçlandırdı.Seçimin dayandığı kriterler, iktidar tarafından kontrol edilen bir yüksek yargı oluşturma hedefi ile son derece uyumlu görünüyor.HSYK’nın oluşumundaki değişikliğin yargıyı tümüyle iktidar kontrolü altına alma amacına hizmet edeceğini öne sürenler haklı çıkmışlardır.Atama listesi HSYK’nın internet sitesinde gece yarısı yayınlandı.Sabah Yargıtay Başkanı Gerçeker artık yapacak şey kalmadığını fark eden bir gerçekçilikle “Yeni seçilen arkadaşlarımız inşallah Yargıtayımıza güç katacaklar” diye iyi dileklerini açıkladı.Bu duasına kaç hâkim ve savcının “amin” desteği verdiğini saptamak mümkün olamadı. Ama daha sonra Danıştay üyeleri Başkanları Mustafa Birden ile Anıtkabir’e çıktılar.Atatürk ne yapsın?Ortada Anıtkabir dışında güvenilir bir şikâyet mercii kalmadığını gösteren bu “gündem dışı ziyaret” belki Danıştay Başkanı’nı gerçekçilikte Yargıtay Başkanı Gerçeker’in önüne geçiriyordu:“.. Büyük beklentilerle yeniden oluşturulan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yargıyı daha bağımsız, tarafsız ve teminatlı statüye taşımadığını, aksine önceki durumdan daha geriye götürdüğünü, yaptığı seçim ve atamalarla çok kısa sürede gördük.”Danıştay Başkanı Birden’in “Ata’ya arz”ını iki kelime ile özetleyecek söz ne diye soracak olursanız cevabımız şudur:Geçmiş olsun!Keşke daha dikkatli olabilselerdi ama başaramamışlardır.HSYK’nın sergilediği tercihler, iktidarın hedeflediği “bağımlı yargı”nın beklendiğinden de daha keskin biçimde yaratıldığını ortaya koymuş görünüyor.Bir taşla iki kuş...Mesela yüksek yargıya terfi ettirilen hâkim ve savcıların birçoğu, iktidarın önem verdiği siyasi nitelikli soruşturma ve davalarda kendilerinden beklenen rolleri başarı ile oynayanlardır.Bu şekilde bir taşla iki kuş vurulmuştur:İktidar hem kendi siyasetine hizmet edeni ödüllendirmiş, böylelikle geride kalanları da özendirmiş, hem de ödüllendirdiği hâkim ve savcıların şahsında yüksek yargıdaki gücünü artırmıştır.Bu demokrasi, insan hakları ve güvenli bir gelecek adına umut verecek bir tablo değildir. Bitmedi...İlhamını dini ideolojiden aldığı belli olan “kadın ayrımcılığı” ise bu dengesizliğe daha vahim bir boyut ekliyor.HSYK’nın seçtiği 160 yeni Yargıtay üyesinden sadece 4’ünü, 51 Danıştay üyesinden de 2’sini kadınlar oluşturuyor.Benzeri görülmemiş bu negatif ayrımcılık, yargıya yönelik operasyondaki siyasal İslâm etkisini açığa vuruyor.Danıştay Başkanı Birden dün Anıtkabir özel defterine şunu da yazdı:“Yargının siyasallaşmasının devletin temeline vereceği zarar konusunda herkesi daha dikkatli olmaya çağırıyoruz.”İnşallah çağrıyı duyacak ve bir şeyler yapacak birileri kalmıştır!

Devamını Oku

Kanuni fermanını yeni mi öğrendi?

24 Şubat 2011

Ziyaret nezaket üstüne kurulu değilse makbul de kabul edilemez.Ankara Sarkozy’ye “madem ki Türkiye’yi ziyaretinize sadece 5 saat ayırabiliyorsunuz iyisi mi hiç gelmeyin” demeliydi!Ayıp olur diye endişe etmeye gerek yoktu, çünkü Türkiye konuğundan bu inceliği görmüyor.İspanya Kralı Şarlken’e esir düşünce Osmanlı’dan yardım isteyen Fransa Kralı Fransuva’ya Kanuni Sultan Süleyman’ın ünlü mektubunu bilirsiniz;“Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yer yüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Azerbaycan’ın ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve nice memleketlerin sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım.Sen ki Fransa vilayetinin kralı Fransuva’sın!..”Başka sebepleri olduğunu bilmesek, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin yaptığı bu kabalığın, 485 yıl öncesine dayanan bu fermana yönelik rövanş duygusundan kaynaklandığını düşünebilirdik.Ama biliyoruz ki Sarkozy’nin Türkiye’ye duyduğu antipati daha kişisel ve güncel ilkelliklere dayanıyor. Irkçı ve dinci saplantıların dürtüsü ile Türkiye’ye AB yolunda sürekli engeller çıkaran Sarkozy, Türkiye’ye karşı yürüttüğü husumet politikası ile siyasi menfaat sağladığını düşünüyor.Tabii yanılıyor. Fransa’nın otuz büyükelçisi dış politikada “büyük bir amatörlük örneği sergileyen Sarkozy’nin yalnız Fransa’ya değil Avrupa’ya dahi zarar verdiğini” iddia ettikleri bir açıklama yayınladılar dün.Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın Fransa’ya eşleriyle yaptıkları ziyareti iade etmek eğer dostlukla yerine getirilecek bir görev olmaktan çıkmışsa -ki Sarkozy bunu gizlemiyor- tutumu hakaret yerine geçer.Hiçbir devlet adamı, ziyaret ettiği yabancı bir ülkenin yöneticilerine “Size sadece 5 saatimi verebilirim” diyemez.Bunu diyene biz de “Gelmiş kadar oldunuz hiç gelmeyin” diyebilmeliyiz.Gül ve Erdoğan hoşnutsuzluğumuzu Sarkozy’ye açıkça duyurmalıdır.Psikolojik işkenceBalyoz darbe planının ispatı konusunda zorluklar arttıkça yeni tertipler tezgâhlanabilir.Davanın siyasi bir dava olduğunu bütün dünya biliyor.Bu iddianame ile TSK’nın darbe hazırlığı yaptığı iddiasının kanıtlanamayacağını düşünenler haklı çıkabilirler.Amaç adalet olsa, gerçeğin bu yönde netleşmesinden herkesin memnun olması gerekir. Ama buna razı olmayan güç merkezleri mevcut.Son günlerde yandaş medyanın bazı köşelerinde pişirilip manşetlerden servis edilen “bir haber”e göre “Balyoz’cu üç subay (ikisi general, biri albay) vicdan azabı çektikleri için itirafçı olmaya karar vermişler..”Haberin gerçek olması ihtimali zayıftır. Çünkü itirafçı olma talebi davanın gidişine dramatik katkı yapacak bir gelişmedir; gerçek olsa sızmasına asla fırsat verilmez.Eğer haber sızdırılmışsa başka bir hesap vardır: Tutuklu 163 asker, özgürlüklerini kaybetmeleri yetmiyor, üstüne bir de psikolojik savaş işkencesine tabi tutuluyor demektir.Bu tutuklu askerleri birbirlerinden şüphe eder duruma düşürmekte, onları “Acaba içimizden bazılarını arkadaşlarını yakmaya ikna mı ettiler?” tedirginliğine sokmakta ne gibi bir yarar umulur?Mahkeme ve savcılık, bu tür psikolojik işkencelere meydan vermemeli, tahripkâr yalanlara dolaşım özgürlüğü tanımamalıdır!

Devamını Oku

Petrol istasyonu

23 Şubat 2011

Arap dünyasındaki yangından hayır çıkarmanın yolu, acımasız bir özeleştiri yapmaktan geçiyor.New York Times’ın üç Pulitzerli yazarı Thomas Friedman, özgür bir vicdanın kılavuzluk ettiği akılla gerçeği Washington’daki yöneticilerin yüzüne tokat gibi vurmuştur.Dediği şu: “Batı elli yıldır Arap ülkelerine petrol istasyonu gibi baktı. Ucuz petrol ve İsrail’e yüklenmemeleri karşılığında diktatörlerin halklarını ezmesine, yolsuzluk yapmalarına ses çıkarmadı!”Kaddafi’nin bugün kendi halkını ölümle tehdit etmesinde şaşılacak bir şey yok.O cellâdı, ucuz petrol tezgâhının bir yan ürünü olarak Batı yetiştirdi!Amerika ve Batı sistemi, fiyakasını yaptığı değerlere sahiden bağlı olsaydı sadece Kaddafi tasfiye edilmez, o onurlu operasyon öteki zalimlere de ibret olurdu.Kaddafi 1988’in aralık ayında İskoçya’nın Lockerbie kasabası üstünde yolcu uçağı patlatan ve 275 kişiyi öldüren bir canidir.Batı, ucuz petrol tehlikeye girmesin diye bu caniye katlanmış, hiç utanmadan ona devlet başkanı muamelesi yapabilmiştir.Dün BM Güvenlik Konseyi, halkın meşru taleplerine ve insan haklarına saygı göstermesi için Libya hükümetine çağrı yapmış. “Hadi oradan” demez misiniz?Kaddafi’ye katlanan Batı sistemi, sadece değerlerine ihanetle kalmamış, ekonomik menfaati uğruna despot rejimlere arka çıkarak zalimlerin kucağında bıraktığı Arap halklarına da ihanet etmiştir!Bu iğrenç egoizmin tesirleri, devrim sonrasının yeniden yapılanma sürecini de olumsuz etkileyecektir. Arap halkları hiçbir Batılıya güvenemeyeceği için yeni düzeni kurarken zorlanacak, diktatörlerden kurtuluşun bile ceremesini çekeceklerdir.Ama geçen gün dediğimiz gibi hiçbir zorluk demokratik rejime ilerleme amacından vazgeçmenin nedeni olamaz ve olmamalıdır.Batı sistemi içinde yer alan Müslüman bir ülke olarak Türkiye’nin yalnız özeleştiri sürecine değil demokrasi hedefli çabalar konusunda da sürükleyici güç rolü oynaması mümkündür.Evet, Türkiye büyük siyasi ve ekonomik riskler almak konusunda dikkatli olmalı.Ama o halkların gözünde “kurtuluşun parçası” olmanın onurlu getirileri de hesaba katılmalı, ihmal edilmemelidir.Yeter, dik duralım!Önümüze konulan her şartı AB’ye üye olacakmış gibi imzalıyoruz.Ama karşı taraf, ağzımızla kuş tutsak bile bizi AB’ye üye almayacağını göstermekten çekinmiyor.Bugün AB içişleri ve adalet bakanları toplanacak ve Türkiye’ye vize kolaylığı sağlanması önerisini tartışacak.Fakat beklendiği gibi Almanya, Fransa, Avusturya, Hollanda ve Kıbrıs, ret cephesi olarak karşı çıkıyor.“Hiç getirmeyin, veto ederiz” dediler.Türk tarafı da misilleme tehdidinde bulundu.Çünkü AB ülkelerine Türkiye üstünden giren göçmenleri “geri kabul” etmek konusunda Ankara taahhüt altına girme sözü vermişti. Şimdi biz de bu taahhüdü savsaklama resti çekmeyi düşünüyoruz.Bundan korkmamak lâzım.Avrupa, Türkiye’nin birliğe katılma hevesini devamlı kötüye kullandı. Ret cephesini adeta dinci ve ırkçı bir ilkellik yönetiyor. Adaylık statümüze saygı gösterilmiyor.Bu yetmiyor, adeta Türk halkını AB’den soğutmaya yönelik psikolojik savaş taktikleri uyguluyorlar.Sanki Türkiye’ye “lanet olsun” dedirterek süreci kendi elimizle tahrip etmemizi sağlamaya uğraşıyorlar.Bu oyunu bugünden başlayarak her fırsatta yüzlerine vurmalıyız artık!

Devamını Oku

Eskiyen yöntemler

22 Şubat 2011

AKP kurmayları CHP liderini itibar kaybına uğratmak için “denenmiş bir yöntem” uyguluyor.Turgut Özal’ın Başbakanlık koltuğunu bıraktığı Yıldırım Akbulut’a yapılanları Kılıçdaroğlu üstünde deniyor.Dalgın, kararsız, güvensiz bir adam, her partinin rakip partide görmekten memnun olacağı bir lider tipidir.Başbakan ve arkadaşları, referandumda oy verme kazasına uğrayan Kılıçdaroğlu ile uzun süre dalga geçtiler.Bir haftadır da onun yanlış merdivene bindiği ve Van Gölü’ne Van Denizi dediği eğlence konusu yapılıyor.Dünkü grup toplantısında Kemal Kılıçdaroğlu, muhatap olduğu aşağılamaya zehir gibi sözlerle cevap verdi:“Sormak istiyorum; sayın Başbakan sen bir ata bindin, atı 4 kişi tutuyordu; o beygirin üzerinden düştün. Biz sana bir şey dedik mi?Sen ilâcını aldın ya da almadın; arabada kaldın, balyozla arabının camını kırdılar, biz sana bir şey dedik mi?Futbol oynarken kolunu kırdın. Bildiğim top ayakla oynanır; biz bir şey dedik mi?”Ve sonra “insanda biraz ahlâk olur, insan biraz adam olur” filân gibi sözler...Hacivat-KaragözAKP’nin çürütme ve itibar törpüleme yöntemleri yakışıksız ve tahrik edicidir.Ama ağzının payını bu şekilde verme yöntemi doğru mudur; onu da iyi hesap etmek gerekir.Kuşkusuz CHP tabanının büyük kesimi tatmin bulacaktır ama Başbakan ve AKP sözcüleri bu lâfların altında kalmamak için çok beklemeyeceklerdir.Çünkü onların destekçileri de arena seyircileri gibi, güç ve zafer istiyor.Keşke hayati önemde sorunlarımız bulunmasa da seçime onun bunun açıklarıyla alay ederek, Hacivat Karagöz oyunu seyreder gibi gidiyor olsaydık.Ama değildir. Buna rağmen dünkü polemikten medyaya en çok Kılıçdaroğlu’nun merdiven kazası ile Başbakan’ın at ve top kazaları yansıyacak, bunlar da halka doğru bir seçim yapabilmesi için yol gösterici olmayacaktır.Kemal Kılıçdaroğlu, vermek istediği mesajların gölgede kalmaması için iletişim danışmanlarından yardım almalıdır.Mesela dün ekonomik başarılarıyla ilgili iktidar propagandasının aşırılığı konusunda halkı uyaran, uyandıran açıklamalar yaptı.CHP’nin “aile sigortası” projesi iktidar partisini telâşlandırmış görünüyor.Kritik bir dönemeçAile sigortası projesinin imkânsızlığını anlatan Başbakan’a CHP liderinin cevabı “kerrat cetvelini öğrenememiş” sözleri olmamalıdır.Kılıçdaroğlu bu projenin, hakaretlerle soslanmış soyut tartışmalar arasında kaybolmasına izin vermemelidir.Anlaşılmayan, anlatılamayan bir proje kaybolur. CHP aile sigortası konusunda yoksulları aşırı beklentilere sokmadan gerçek bilgileri vermelidir.Çünkü bu proje, gıda torbası ve kömür çuvalından daha ciddi, daha onurlu, daha ekonomik, sosyal devlete daha yakışır bir hamledir.AKP’ye açık vererek bu projenin iflâsına fırsat tanımamak lâzım.Son bir nokta...Libya’daki kanlı kalkışma iç politikanın malzemesi olmamalıdır.Muhalefet AKP iktidarını Mısır olayındaki gibi enerjik davranmamakla suçlayarak sıkıştırmaya kalkıştı.Mısır’daki acelecilik yanlıştı ama Libya karşısındaki serinkanlı tutum doğru tercihtir. Çünkü Libya’da 25 bin Türk işçi ve 15.7 milyar dolarlık taahhüt işimiz var.Şu günlerde Libya siyasi rant hesabı yapılacak yer değil!

Devamını Oku

Seçimin namusu

21 Şubat 2011

AKP’nin “sandık güvenliği” başlığı altında yürüttüğü hazırlık, öteki partilere de örnek olmalı.İktidar partisi oy kullanacak seçmenlerin sandık ve bölge bazında denetlenmesinden sandık başına giderek oy kullanmalarının sağlanmasına, seçim günü sandık tutanaklarının parti merkezine teslim edilmesine kadar sürecin tüm aşamalarını ayrıntıları ile programa bağlayan bir çalışmayı yürürlüğe koydu.Seçim günü ülke genelinde 177 bin sandıkta 520 bin kişi AKP adına görev yapacak.Önce genel merkezde 3 bin parti görevlisi, seçim mevzuatı ve seçmenle ilişkiler konusunda uzmanlar tarafından eğitilecek, daha sonra bu kişiler öğrendiklerini il ve ilçe örgütlerine, sandık başlarında görev yapacak kişilere aktaracaklar.Amaç tabii ki seçmenle parti arasında yakınlık ve güven ilişkisi oluşturmak.. Daha önceki seçimlerde AKP bu hedefe ulaşmakta başarı sağladı.Görevliler, sandığa kayıtlı seçmenleri evlerinde ziyaret ederek yardıma ihtiyaçları olup olmadığını sordular. Seçim günü geldiğinde de seçmenlerini sandık başında “tanıdık” olarak karşıladılar.Yine aynı etkileyici yolu izleyecekler.Seçimde hile yapıldığı bahanesi mağlupların sığınağıdır. AKP’nin aldığı tedbirleri disiplin içinde uygulamak, başta CHP ve MHP olmak üzere tüm partilerin borcu olmalıdır.Hiçbiri seçimden sonra hile şüphesi seslendirmemeli, vatandaşın zihnine de kurt düşürülmemelidir.Hileyi ve mükerrer oyu önlemenin çaresi denetimdir. Bu denetim birden çok partinin devreye girmesi halinde anlam taşır. Çapraz denetim kurulamamışsa hilenin teşvik ve tahrik dahi edileceği söylenebilir.“Ölülere bile oy kullandırın” fetvasının verilebildiği bir ülkede yaşadığımız gerçeğini aklımızdan çıkarmayalım.CHP de sandık görevlilerini AKP’yi örnek alarak hazırlamalı, sandıklar “sigara molası” için bile gözetimsiz bırakılmamalı her sandığın sonucunu belgeleyen sandık tutanakları eksiksiz parti merkezine teslim edilmelidir.Unutmamak lâzım; seçim vatandaşın vicdanında gerçekleşir ama sandıkta biter.Seçimin güvenliğinden emin olmak için en azından iki büyük partinin sandık başında aynı ciddiyet ve namus anlayışı ile görev yapmaları gerekir!Özgürlük pahalıUtancı estirdiği korkuyu bastıran bir cadı avı terörü yaşıyoruz.Son olarak Odatv’nin sahibi Soner Yalçın’ın Halk TV’ye talip olduğunu CHP lideri Kılıçdaroğlu’na duyurmak için yolladığı mektup medyaya düştü.Kadrolu linç kıtaları “kim çıkardı bu özel mektubu” diye sormadan iftira tezgâhlarını çalıştırmaya başladılar hemen.Oysa Soner Yalçın’ın tarif ettiği yayın anlayışı şuydu mektupta:“Gerçek habercilerle haber sunacağız. Gündemi yaratan bir yayın organı olacağız. Cesur olacağız, kimseye hakaret etmeyeceğiz, herkesin konuşmasının ortamını sağlayacağız...”Tuhaf bir çelişki var.Toplum vicdanını tatmin etmeyen gerekçelerle tutuklanan kişilere çullanan “iftira çeteleri” hedef aldıkları masum insanlara saldırırken, onların bağlı oldukları iddia edilen örgütlere farkında olmadan propaganda sağlıyorlar.Soner Yalçın’ın tarif ettiği gibi bir yayın kuruluşunu kim istemez?İnsan Soner Yalçın’ın mektubunu okuyunca, anlattığı gibi gazetecilik yapmak isteyenlerin tutuklanmayı göze almak zorunda olduklarını iyi anlıyor!

Devamını Oku

Özgürlük ateşi

19 Şubat 2011

Kuzey Afrika’da iki rejimi bir ayda deviren özgürlük ateşi bir anda Libya’yı da sardı.Kaddafi, Müslüman dünyanın asker kökenli diktatörleri arasında uç bir örnek. Zulmettiği insanlardan yalnız itaat beklemiyor, minnet de duymalarını istiyor.Bu ruh hali nedeniyle ayaklanan halkına nankör gözü ile bakmış, göstericilerin üstüne dışardan getirdiği paralı askerleri göndermiştir.Kaddafi 41 yıllık iktidarının en büyük ayaklanması ile karşı karşıya bulunuyor. Son üç günde 46’sı Bingazi’de olmak üzere 100’ü aşkın göstericinin, çoğu kalp ve kafalarına sıkılan kurşunlarla öldürüldükleri bildiriliyor.Amerika ve AB, Tunus ve Mısır’ın devrilen rejimlerine yaptığı çağrıyı Kaddafi’ye de yaptı. Ama sokağa dökülen kalabalıklara hoşgörü gösterilmesi çağrıları bu ülkede karşılık bulmadı.Son haberler, Kaddafi güçlerinin başkent Trablus’ta durumu kontrol altına aldıklarını gösteriyor.Şu andaki soru şu: Sivil toplumun gücü diktatörü devirmeye yetecek mi?Yetmese bile Kaddafi’yi reformcu adımlar atmaya mecbur edecek mi?Türkiye modeli uymazMüslüman dünyadaki özgürlük ateşinin kontrol dışına çıkmış bir orman yangınına dönüşmesi, dünya barışı için tehlikedir. Nitekim Tunus ve Mısır’dan sonra dikkatler Yemen ve Bahreyn’e yönelmişken Libya’dan alevlerin yükselmesi, ortamın sürprizlere açık olduğunu gösteriyor.Ama aklı selim, Arap dünyasındaki değişimin kontrol altında yürümesi gerektiğini emrediyor.Türkiye’nin model alınması konusundaki akımı desteklemek pratik görünmekle beraber akılcı değildir.Mısır’ın kendi modelini kendi yaratması gerekir. Ancak bu başarılırsa öteki Arap ülkelerinin de kabul edeceği bir örnek yaratılmış olacaktır.Büyük zorluklar var. Mübarek gitti ama ülke askeri yönetim altındadır. Geçiş acele getirildiği takdirde demokrasiye gittiğini zanneden Mısır, eski günleri aratacak karışıklıklara sürüklenecektir.Özgürlük harcanamazÇünkü şu anda örgütlü tek siyasi güç Müslüman Kardeşler’dir. Müslüman Kardeşler Mısır’daki devrimde göze batmamaya çalıştı. İktidarı elinde tutan askerin güvenini kazanmak ve örgütün lider kadrosunu tehlikeye atmamak ancak böyle mümkün olurdu. Bunu başardılar.Model meselesine gelince... Türkiye modeli değil ama içindeki AKP alt modeli Müslüman Kardeşler’e ilham kaynağı olmuştur büyük ihtimalle.AKP tecrübesi, siyasal İslâmı iktidara getirmek için demokrasiden daha uygun bir “araç” bulunmayacağını ispat etti. Hamas tecrübesi de üstüne cesaret arttırıcı bir başarı oldu.Müslüman Kardeşler demokrasi diye yanıp tutuşmuyor; 83 yıldan bu yana Mısır’da iktidarı ele geçirmek için mücadele ediyor.Peki ne için dua edeceğiz?Bütün bu korkular ve tehlikeler devrimin sunduğu demokrasiye yürüme fırsatını reddetmenin, onu ziyan etmenin bahanesi olamaz.Demokrasiye şans tanınmalı ama Tahrir Meydanı’nda oluşan büyük koalisyonun bir an önce Müslüman Kardeşler’le yarışacak etkinlikte bir siyasi güç haline gelmesi de teşvik edilmeli!

Devamını Oku

Garantiyi hukuk versin

18 Şubat 2011

Pişmanlığın temiz sularında arınmak demokrasinin en çekici ve umut veren erdemidir.Yeter ki bu imkânı kullananlar samimi olsunlar...Dün Başbakan’ın AKP il başkanlarına söylediklerini dinlerken bunu düşündüm.Korkunun ülkeye egemen olduğu iddiasını şiddetle reddeden Başbakan, muhalif yazarlara öfkeli suçlamalar yöneltiyor, sonra da kitlelerin duymak istedikleri şeyleri söylüyordu:“Her bir vatandaşımın endişesi, bizim endişemizdir. Bize oy versin vermesin, bizi sevsin ya da sevmesin her bir vatandaşımın yaşam tarzı bizim namusumuzdur. Bizim teminatımız altındadır.”Bu sözleri Başbakan Erdoğan’ın taahhüdü olarak tarihin tanıklığına kaydetmek istedim. Yoksa inandığım için değil.Seçim sonrası yaptığı balkon konuşmalarının buz üstüne yazılmış yazılardan daha uzun ömürlü olmaması Başbakan’ın endişeli kitle üstünde güven uyandırmasını zorlaştırıyor.Başbakan “Lütfen 8 yıl önceki özgürlüklere, demokrasi kalitesine bakın bir de bugünküne ve kararınızı öyle verin.. Konuşanın susturulduğu, yazanın hapsedildiği bir Türkiye’den herkesin kendini özgürce ifade edebildiği bir Türkiye’ye ulaştık” dedi.Çizilen Türkiye resmi gerçekçi değil.Sekiz yıl önce AKP iktidarının ilk döneminde büyük bir kesim yine korkuyordu ama şimdi daha çok korkuyor.Çünkü yaşanan tecrübeler insanlara korkmakta ne kadar haklı olduklarını öğretmiştir.Geçen zaman endişelerin sebepsiz olmadığını göstermiştir.Başbakan’ın korku ve endişe taşıyan kitleyi rahatlatma çabasını takdir ve teşvik etmek elbette herkesin görevi olmalıdır.Ama Başbakan “Milletim korkmasın” derken kendisini teminat gösteriyor.Korkunun temelindeki gerçeğin hukuk güvenliğinden ve hukuk devletinden her gün biraz daha uzaklaşmak olduğunu kabul etmiyor.Gerçeği görmeli; yargı erki bağımsızlığını kaybettikçe korku büyüyecektir.Başbakan “Durmak yok yola devam” dedikçe halk onun yanlışını fark edip doğruyu aradığına inanmayacaktır.Her delil önemliEconomist dergisi Türkiye’de muhalif seslere hoşgörünün iyice azaldığını yazdı.DGM’lerin güncel uyarlaması olan özel yetkili mahkemelerin karar ve işlemleri dünyaya bu izlenimi veriyor.Dün NTV’deki “Yazı İşleri” programına bağlanan Odatv Yayın Koordinatörü Doğan Yurdakul, Soner Yalçın ve iki arkadaşının tutuklanmasına “dijital korsanlık” yoluyla üretilmiş bir dosyanın sebep olduğunu iddia etti.Avukatlar bu delili sunmuşlar ama hâkim “Bu teknik bir konu, beni aşar; itirazınızda kullanırsınız” demiş ve tutuklama kararını vermiş.Hürriyet’te Ertuğrul Özkök dün Balyoz iddianamesindeki delillerle ilgili askeri bilirkişi heyeti raporundan bölümler yayınladı.Bilirkişiler, onlarca delilin saptırma amaçlı olduğunu söylüyorlar.Tarafsız hukukçular, özel yetkili mahkemelerin sanıklar lehindeki delilleri değerlendirmekte çok istekli davranmadıklarından yakınıyorlar.Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, meslektaşlarını bu konuda daha inandırıcı olmaya çağırırken “kaygılarım var, bunlar giderilmeli” diyor.

Devamını Oku