Ergenekon soruşturması bağlamında tutuklanan gazeteci Ahmet Şık’ın mektubunu okumalısınız.Meslek yaşamının tüm mukaddeslerine ihanet ettiği iftirasına hedef olan bu gazetecinin halkın manevi desteğine ihtiyacı var.Toplum vicdanı onun hakkındaki olumlu kanaati belli etmeli ki kendisi için küfürden beter suçlamalar karşısında yıkılmadan durabilsin.Ahmet Şık, her türlü güç odağı karşısında yer almaya adanmış gazeteci kimliği ile “Ergenekon örgütünün üyesi olmayı zül sayarım” dediğini ama “Hayır, sen Ergenekoncusun” deyip tutukladıklarını yazıyor.İktidar yanlısı kalemler bile Şık’ın tutuklanmasına itiraz etmişlerdir.Kamu vicdanı rahatsızdır. Çünkü o, bir arkadaşı ile beraber kaleme aldıkları Ergenekon’la ilgili iki kitabın yazarıdır.Mektubunda tutuklanmasının “gazetecilik faaliyeti” ile ilgili olmadığına dair beyanlara değinerek meydan okuyor:“Benim de bilmediğim deliller varmış. Savcı öyle diyor. Açıklasınlar delilleri, hepimiz bilelim. Madem gazeteci değilim neden sadece gazetecilik faaliyetimi sorguladınız?Yazdığım kitapta sizi ürküten konular var diye mi tutukladınız yoksa?”Ahmet Şık burada, tutuklamanın Gülen cemaati ilişkilerine büyüteç tutan “İmamın Ordusu” adlı kitabının bedeli mi olduğunu soruyor.Masum birinin bir gününü bile hapiste geçirmesinden daha büyük vebal yoktur. Hukuk devletinde bu vebali mazur gösterecek bir hedef, bir sebep söz konusu olamaz.Ortaya çıkan haksızlık ve hukuksuzluklar şimdiye kadar “Geçmişin karanlıklarını aydınlatacak bir hareketin ufak tefek yol kazaları olur” bahanesi ile geçiştirilmeye çalışıldı.Ama son toplu tutuklamalar bambaşka bir görüntünün çıkmasına sebebiyet veriyor.Ergenekon karanlık bir dönemi aydınlatma rotasından çıktı ve sanki karanlık bir dönemin ortaya çıkmasını önlemek için yürütülen bir faaliyete dönüştü!İktidar bu yanlışı düzeltmek için her şeyi yapmalıdır.Ama bakıyoruz Başbakan tam aksi yönde hareket ediyor. Dünkü meclis grubunda daraldığından şikâyet ettiğimiz özgürlükler hakkında konuşurken yine sık sık 28 Şubat sürecine göndermelerde bulundu.Vazgeçmeli bu alışkanlığından.Kendisini intikamcı görüntüye sokan üslup AKP’ye seçimde yeni oy getirir mi bilemeyiz ama hasret kaldığımız huzur ve mutluluğu getirmeyeceği muhakkaktır!Parti devletine...Emniyet Genel Müdürü Köksal’ın bir ay önce yaptığı şu konuşma işaret fişeği idi:“Bize maddi olarak her türlü desteği sağladınız ama en sıkıştığımızda sizin çıkıp o polis teşkilâtını savunmanız yok mu; bizi o bitiriyor efendim!”Başbakan’ı bile tebessüm ettiren bu konuşmanın haber verdiği hedef dün gerçekleşti ve Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kaan Köksal, seçimde AKP milletvekili adayı olabilmek için görevinden istifa etti.Basını özgür bir ülkede olsaydı bu bürokrat, milletvekili adayı olmak için değil “O konuşmadan sonra Emniyet’in başında olmaması gerektiği için” istifa etmeye mecbur bırakılırdı.Bizdeki durum sanılandan da kötü. Çünkü milletvekili seçilemediği takdirde öteki bürokratlar gibi eski görevine dönebilecektir.Çok yanlış bir şey değil mi?Devletin silâhlı gücü olan polisin başına siyasi tercihi ve kimliği bu kadar açığa çıkmış biri getirilmeli mi?İleri demokrasi gösterip parti devletini getirmek olmaz mı?
Komşularından “çocuklarını dövme” uyarısı alan asabi babadan şimdi bir de “beni etrafa rezil ettiniz” dayağı mı yiyoruz?AB’nin, Amerika’nın, uluslararası basın kuruluşlarının yaptıkları çağrılara inat iki araştırmacı gazeteci Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanıp cezaevine kapatılmaları işte öyle bir şey...Yandaş kalemlerin ve her konuda iktidardan yana tavır koyan Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı’nın bile rahatsızlıklarını belirttikleri gazeteci kıyımına devam etmek “dik durmak” diye tanımlanamaz.Bunun adı diklenmektir!Uluslararası kuruluşlarla inatlaşmak, bir yönetimi her zaman onurlu yapmaz.Bazen acımasız, çirkin ve korkutucu yapar!“Keskin sirke, küpüne zarar verir” demişler.Amerikan Time dergisi son tutuklamaları yorumlarken Ergenekon soruşturmasının “eleştiren basın ile muhalefeti susturma kampanyasına dönüştüğünü” yazdı.Yani geçmişe dönük darbe hesaplaşması yerini muhalefetsiz siyaset alanları inşa etme yatırımına terk etmiştir.Nereden mi belli; şundan:Başlarken ileri ve cesur bir adım olarak desteklenen soruşturma Haziran’da dördüncü yılını bitiriyor ama henüz bir tek mahkûmiyet kararı bile çıkmamıştır.Hangisi doğru?Ceberrut devlet şovu, iyi bir geleceğin ümidine de zarar veriyor.Destekçi kalemlerin itirazına bile saygı göstermeyen bu duruş saplantılı bir kabadayılığın korkularını üretiyor.Çünkü dikta hevesi insan yutan bataklıktır. Giren çıkamaz, debelendikçe daha çok batar!Nitekim gerçeği örtmeye yönelik çabalar dikiş tutmuyor.İçişleri Bakanı Atalay dün iktidarın sorumluluğunu gözden kaçırmak isterken polisin arama ve gözaltıları savcıdan aldığı talimata uygun olarak yaptığını söyledi.Tutuklanan gazeteci Ahmet Şık’ın avukatı ise aynı saatlerde Savcı Öz’ün sorgu sırasında kendilerine şöyle dediğini iddia ediyordu:“Kimlerle ilgili yakalama ve arama istendiğini Emniyet bizden talep ediyor, biz de çoğu zaman imzalayarak mahkemeye havale ediyoruz!”Peki “önce koy zindana; delilini sonra da olsa arar bulursun” mantığına hukuk devletinde yer var mıdır?Neyi bekliyoruz?Adalet Bakanı Ergin dün Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın “sadece gazetecilikten dolayı gözaltına alınmış olmadıklarını” öne sürerken savcılık açıklamasında “şu aşamada açıklanması mümkün olmayan deliller bulunduğu”ndan söz edildi.Savcılığın sakladığı deliller mi var?Soruşturmanın gizliliği ilkesine dayanan bir ketumiyyetse bu, tehdit formunda açıklanmasının anlamı ve amacı ne olabilir?Aynı savcılık açıklamasında “kendilerini suçlayan ve tehdit eden yayınları özenle izledikleri ve hassasiyetle değerlendirdikleri” konusunda yer alan ifadeler de açık bir tehdit değil midir?İktidar sorumluları “Acele etmeyin; yargı sürecinin sonunu bekleyelim” öğüdü vermekten bıkmadılar.“Niye beklemiyorsunuz?” diye soranlara şunu derim:Adaletsizliği bugünden görünen bir tutuklamaya susamam.Adaleti yerine getirecek güce sahip bulunmuyor olabilirsiniz. Ama adaletsizliğe itiraz edecek bir vicdan içinizde mutlaka vardır. Bırakın o bağırsın.Türkiye’nin 1957 sonrası hukuksuzluğu yeniden yaşamaya başladığını düşünenler kıyaslamayı eksik yapıyor.O gün hiç değilse bağımsız yargı ve üniversite vardı; bugün var mı?
Özgürlük ateşi Kuzey Afrika’yı sardığında egomuz tavan yapmıştı.Türkiye’nin demokrasisi diktatörleri kovan toplumlara model olacak ve onları çağın aydınlığına taşıyacaktı...Boş hayaller kurduğumuzu anlamak için fazla beklemedik.Son Ergenekon dalgasının yarattığı manzara kötü, ilkel, karanlık bir Türkiye fotoğrafı sergiliyor.Prof. Ayşe Nuhoğlu’nun dün Hürriyet’e yaptığı değerlendirme dikkate değerdi:“Bu süreç (Ergenekon) hiç bitmeyebilir. Yani davalar açıldıktan sonra defalarca yeni delil eklenmesi, yeni iddianamelerin hazırlanması hukuka uygun değil. Bu tür davalar ancak Afrika ülkelerinde olur!”Unutulur mu?Gördüğünüz gibi biz demokrasimizi Afrika’nın Müslüman toplumlarına ihraç etmeyi hayal ederken Türkiye’nin onlara benzediğini fark edememişiz!Başbakan yargıdan kaynaklanan yanlışların faturasını iktidara kesmemek gerektiğini söylüyor.“Biz savcı da değiliz, hakim de değiliz“ diyor.Toplumun hafızasını ve idrakini hafife alıyor.İktidara geldiği günden beri yargı ile uğraşan Başbakan’ın beğenmediği bir türban kararından sonra AİHM’ne bile “ulemaya sorun” diye tepki gösterdiğini ve son bir yılını “benim hakimim, benim savcım“ diyeceği bir yargı inşa etmeye harcadığını herkes bilmiyor mu?Son Anayasa değişikliklerinin bu amaçla yapıldığını, hakimleri ve savcıları seçen kuruldaki üyeleri tamamiyle iktidar partisinin belirlediğini unuttuk mu?Bilene sorun!Gazeteci kıyımının altındaki sebebi doğru değerlendirmek lâzım.Hedef alınan gazetecilerin ortak özelliği, cemaatin polisle ilişkilerine ışık tutacak çalışmalar yapmalarıdır.Bu operasyon bile kendi başına cemaatin devlet içinde büyüyen etkisini gösteriyor. İktidar bunu gördü mü?Görmediyse görmeli; aksi halde iktidarın devlet gücünü rızası dışında paylaşmak zorunda kalacağı günler çok uzak olmayabilir!O zaman ne mi olur?Polis devleti yerleştikçe hukuk devleti uzaklaşır.Polis devletini merak eden varsa, sabaha karşı evleri basılanlara, çoluk çocuk korkuyla donup kalanlara, cezaevinde yalnızlığını paylaştığı arkadaşından zorla ayrılan tutuklu yazarlara, geceyarısı hastane odası basılan tutuklu hocalara, polis nezaretinde direnci kırılsın diye soğuktan titremeye terkedilen “şüpheli” gazetecilere sorsunlar.Geçmişin sorulması gereken hesabını sormak temiz bir geleceği kurmanın şartı olabilir. Ama ideolojik intikam duygularını tatmin için adaleti kullanmamak şartıyla.Türkiye’de böyle bir terslik yaşanıyor. Toplum keskin bıçaklarla dilim dilim bölünüyor. Ne kadar çok düşmanlık yaratılırsa cephelerin o kadar dayanıklı olacağı düşünülüyor.Ülke, bir taraf alkışlıyorsa karşı tarafın mutlaka yuh çektiği bir arenaya dönüştü. Muhalifleri sindirmek amacıyla estirilen darbe korkusu hakaretamiz bir dayatmadır ve ayıptır.Bu hava içinde seçime gitmeye mecbur bırakılmak demokrasiye ihanettir.Böyle demokrasi Afrika’ya bile lâyık görülemez!
Son aylarda olumlu haberlerle dünya gündemine çıkmasına alıştığımız Türkiye, iki gündür utanç veren bir sebeple tartışılıyor!Gazetecilere yönelik operasyonlar dışarıda neredeyse içeridekinden daha sert eleştiri ve tepkilere hedef oluyor.Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı (AGİT) “gazetecileri yıldırmaya ve tehdit etmeye son vermesi” için Türk makamlarına çağrıda bulundu.Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) operasyonların yaşandığı günü “Kara Perşembe” diye niteleyen yazılı açıklamasında sert ifadeler kullandı:“Hükümetin çıkarına uymayan olayları yazan gazetecilere yine zalimce muamele yapıldığını görmekten rahatsızlık duyduk!”Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) gözaltına alınanlar arasında, Hrant Dink kitabı nedeniyle “Basın Özgürlüğü Kahramanı” ilân ettiği Nedim Şener’in de bulunduğunu belirterek şu çağrıyı yaptı:“Hiçbir gazeteci, çalışmaları nedeniyle tutuklanmaya, dava açılmaya, bezdirme ve yıldırmaya maruz kalmamalı!”AB Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Hélène Flautre gazetecileri hedef alan operasyonun kaygı verici olduğunu, polis uygulamalarının endişe ile izlendiğini belirtirken Nedim Şener’e yapılan muamelenin Ergenekon soruşturmasına yönelik güven duygusunu sarstığını öne sürdü.İki alanda “ilk”ler...Amerikan yönetiminin duruşunda bir değişiklik yok. Dışişleri Sözcüsü Crowley dün “Türkiye’deki gidişattan kaygılarımız var” dedi ve şunları ekledi:“Sağlıklı demokrasi için kritik olan bağımsız ve çoğulcu medya için çağrılarımızı sürdüreceğiz!”Türkiye medyasının demokrasi ahlâkı ile bağdaşması imkânsız baskılara hedef hale gelmesi uluslararası zeminde ilk kez bu çapta tepkiler ve yankılar doğuruyor.Türkiye’yi demokratik hukuk devletinin güvencelerinden uzaklaştıran uygulamaların uluslararası kurumlar tarafından tespit edilmesi ve izlemeye alınması hiç kuşkusuz yararlı olacaktır.Ama dün dışarda tespit ettiğimizden bile daha değerli sayabileceğimiz bir başka “ilk” yaşadığımızı gördük.Ülke medyası bağımsız kanadı ile iktidar yanlıları ile gazeteci kıyımına karşı ortak tavır aldı.Bu bütünleşme sadece basın özgürlüğü temelinde demokrasiyi koruma arzusuna dayanmıyordu, Ergenekon’la ilgili yargı sürecinin böyle haksızlıklardan ve intikam aracı olarak kötüye kullanmalardan olumsuz etkileneceği endişesini de içeriyordu.Başbakan kızmasınİktidar yanlısı medyanın basın özgürlüğünden yana tutumu değerlidir ama süreklilik taşırsa...Eğer iktidara yönelik dünkü uyarıcı eleştiriler, geçmişten hatıra kalmış vicdan kırıntılarının itişi ise hayal kırıklığı kaçınılmaz olur. Çünkü bu mücadelenin inançla ve cesaretle sürekli beslenmeye ihtiyacı bulunuyor.Başbakan Erdoğan dün İstanbul’da Avrupa’nın en büyük adalet sarayını açarken şöyle dedi:“Operasyonları hükümet yapıyormuş gibi lanse ediliyor. Bilmeyenlere hatırlatıyorum: Türkiye bir hukuk devletidir, kuvvetler ayrılığı üzerine bina edilmiş bir demokratik rejimdir.”Hamamda şarkı söylemeye benziyor; sesi güzel geliyor ama gerçek maalesef bu değil!Başbakan, özgür basın ve bağımsız yargı için birleşen sesleri, özlem ve talepleri, kendisine yönelik bir meydan okuma görmemelidir.Böyle bir tehlike maalesef mevcuttur.Otoriteden korkan gazeteci ve verdiği kararın başına dert açacağından korkan hâkim, dünyanın en kötü iki şeyidir.Toplum için kötü olan, iktidar için iyi olamaz. Başbakan öfke siyasetine artık bir son vermeli!
Düştüğü dehşeti imdat çığlığı gibi anlatan çok sayıda okuyucu mesajı geldi dün.İki tanesi özellikle dikkate değer: “Gazetecilerin düşüncelerinden dolayı değil Ergenekon’a üyeliklerinden ötürü arandıkları yalanına utanmadan sözcülük eden medya kesimi, bu milletin talihsizliğidir!”“Her şeyin hukuk içinde olduğunu savunan, hâkim ve savcıları tarafsız gören, polisi devletin polisi sanan gazetecilere, çocuklarını düşünerek uyanmaları için Allah’tan akıl fikir diliyorum!”Hayatı karartan baskıcı havadan gazetecileri sorumlu tutanlar nedense yaygınlaşıyor. Yakalamalar medyaya yönelik bir kampanya halini aldı ya, sokaktaki vatandaş sanki “ektiğinizi biçiyorsunuz“ diyerek gizliden hınç alıyor.Ne yapmışlar?..Gazeteci Soner Yalçın’la başlayan gözaltına alma dalgası dün 11 kişiyi kapsayan bir operasyonla genişledi.Suçlama bildiğiniz gibi: Terör örgütüne üyelik, halkı kin ve nefrete tahrik.Oysa yakalananların şöhretini inşa eden eylemler şunu gösteriyor ki operasyonun amacı biraz intikam, biraz da gözdağı vermekten oluşuyor.Mesela Nedim Şener araştırmaları ve kitabı çok sayıda ödüle lâyık görülmüş bir gazetecidir. Onu hedef yapan sebebin, Dink cinayetinin arkasındaki cemaatçi polisleri deşifre etmesi olduğunu konuya ilgi duyan herkes tahmin edebilir.Gazeteci Ahmet Şık da “İmamın ordusu” adında ve Gülen hakkında bir kitabın son aşamasına gelmişti.Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’a gelince... O gözaltına alınmadı ama onun da Hanefi Avcı gibi cemaat polis ilişkilerini irdeleyen bir kitap için Soner Yalçın grubu ile çalıştığı biliniyor.Önemli çağrılarDünkü arama ve gözaltıların bir anti terör operasyonu olduğuna kimse kimseyi inandıramaz. Amaç gazetecilerin “kırmızı çizgiler”i ihlâl etmemelerini sağlamaktır.Özellikle eleştirel gazetecilik yapanlar artık birkaç gün sonrasına randevu vermiyorlar. Çünkü bir sabah ansızın gelebilirler!“Amerika’da bile bizdeki basın özgürlüğü yok” diyen İçişleri Bakanımızın kulakları çınlasın...Türkiye’nin iki büyük barosunun başkanları, dünkü operasyonların hukuka aykırı olduğunu iddia ettiler. Ankara Barosu Başkanı Feyzioğlu’na göre örgüt üyesi olma iddiası bir suç fiili değil.. Alınan kişinin neyle suçlandığı açıkça yazılmamıştır.Bu kurala uyulmadığından yola çıkan Feyzioğlu, bundan böyle kimsenin mesken özgürlüğü ve dokunulmazlığı kalmadığını öne sürdükten sonra iki çağrı yaptı.“Artık yeter” diye seslendi “Bize bu toplumda hukukun ve demokrasinin olduğuna dair işaretler verin!”Toplumun düşünen insanlarına da son dünya harbinde Yahudilere yapılan zulme sessiz kalmanın pişmanlığını tarihe geçen sözlerle ifade eden Alman rahipten esinlenerek şu çağrıda bulundu:“Benim başıma gelmedi demeyin. Sizin başınıza geldiğinde kim ayağa kalkacak?”Ülke seçime gidiyor. Toplum korku tünelinden geçmeye mecbur edilmesin. Kimsenin çıkarı yoktur bunda.Halk adalet istiyor. Düşmanlık ve intikam, devlete ve hele hele adalete yakışmaz. İktidar bu gidişi durdurmalıdır.“Yargı bağımsız, bizi ilgilendirmez” demesin Başbakan.Öyle olmadığını dünya biliyor!
Yurt dışında 2,5 milyon seçmen var. Bu insanların oy kullanamadıkları bir seçim milli iradeyi yansıtabilir mi?Hayır çünkü böyle eksik bir seçimin meşruiyetini savunmak kolay değildir.Ama buna rağmen yurt dışındaki vatandaşlarımız önümüzdeki seçimde de oylarını kullanamayacaklar.En azından bugünün gerçeği bu!Yine de küçük bir umudun doğduğunu not edelim. Çünkü Yüksek Seçim Kurulu (YSK) bu kararını açıklarken Başbakan Almanya’daki vatandaşlara aksini söylüyordu.Bu kötü rastlantı bir şimşek doğurdu ve beklendiği gibi Başbakan gürledi:Kararın yurt dışındaki vatandaşların seçme ve seçilme haklarına atılan bir tokat olduğunu söylerken YSK’ya zehirli oklar gönderdi:“Ben orada konuşurken YSK karar alıyor. Arkadaş beni böyle sabote mi ediyorsunuz?”Üslupla ilgili itiraz ayrı, ama Başbakan tepki göstermekte haklıdır. 2,5 milyon seçmeni haklarından mahrum bırakmak, sorumluluk taşıyan herkes için vebaldir.Ama Başbakan’ın sözünü ettiği tokadı YSK mı atmıştır? YSK’yı sabotaj yapmakla suçlamak doğru mudur?“İki buçuk milyon vatandaşın seçme hakkı gasbedilemez” diye bağırmak iktidara davacı olma avantajını getirir mi?Üç sorunun da cevabı HAYIR!..Çünkü yurt dışındaki seçmenlerle ilgili düzenleme tam üç yıl önce gerçekleştiği halde iktidar seçime üç ay kala uyanmıştır.Buna rağmen YSK’nın ön çalışmaları yaptığı fakat, dışarıdaki yurttaşların bu seçimde de oy kullanmalarına olanak bulunmadığını saptadığını görüyoruz.Çünkü YSK’nın yaptığı tespitler “imkânsız”ın gerekçelerini oluşturuyor.Mesela oy verme süresi 38 gün olsa yalnız Almanya’da günde 52 bin seçmene güvenle oy kullanmalarına yetecek altyapı gerekiyor. 13 temsilcilikle bu hizmet verilemez.Bu tarihten sonra yurt dışı seçmen kütüğü oluşturmak da mümkün görülmüyor. Çünkü 2,5 milyon seçmenin 2 milyonuna ait adres bilgisine devlet sahip değil.Seçim suçlarına, mükerrer oy kullanmaya karşı yasal önlemler de hazır değil.Başbakan’ın haklılığı, bu kadar çok seçmenin oyunu kullanamaması sorumluluğunu içine sindirememesidir.Ama bundan ötürü alacağı yok. Çünkü hazırlıkların gecikmesinin sorumluluğu iktidarın omuzlarındadır.Aynı rezaleti altı ay önceki referandumda yaşadık. Ders olmadı.YSK açıklamasının Başbakan’ı yalanlayan bir zamanlama hatası doğurması bakarsınız bu defa şansımız olur.12 Haziran’ı değilse bile sonraki seçimleri kurtarırız!Dikkatli konuşun!Terör örgütü, dereyi geçerken üstüne bindiği kurbağaya zehirli iğnesini batıran akrep gibidir.Öleceğini bilir ama bunu yapmadan da duramaz. Akreptir çünkü!PKK ateşkese son verecek. Seçim ortamını ateşe verme şantajı ile ne koparabileceğini hesaplıyor.Hani İmralı’da “devlet”le görüşmeler sürüyordu?Öcalan bu avantajı bile riske sokmayı göze aldıysa ne uğruna?“Acaba Öcalan’ı ev hapsine çıkarmayı kabul ettirebilir miyiz?”Siyasetçiler “Asla böyle bir şey olmaz” diyemiyorlar.“Mevzuat” diyorlar, “infial yaratır” diyorlar.Önce halkın ikna edilmesi gerektiğini söyleyenler ateşle oynuyorlar.Terörün işi zaten silâhlı propaganda.Halkı ikna etmek gerektiğini savunmak, teröriste umut vermek, teröre davetiye çıkarmaktır!
Tutuklama uygulaması Türk adaleti için kanayan bir yara olmaya devam edecek, öyle görünüyor.AİHM içtihatları, aslolan şeyin tutuksuz yargılanmak olduğunu ortaya koyuyor.Anayasamız, AİHM kararlarıyla yasalarımız ve uygulama arasında bir çelişki varsa AİHM kararlarının esas alınması gerektiğini söylüyor.Ama sözünü geçiremiyor.İki eski kuvvet komutanı ile eski 1. Ordu Komutanı’nın da aralarında bulunduğu 162 Balyoz davası sanığının tutukluluklarına yapılan itiraz reddedildi.İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Başkanı tutukluluk hâlinin kaldırılması gerektiği görüşüne katıldığı halde iki üye hâkimin karşı görüşte buluşmaları sonucu tayin etti.Retçi hâkimler, delillerin tam olarak toplanmamış olduğunu öne sürdüler.Onlara göre ayrıca sanıklar hakkında kuvvetli suç şüphesi bulunuyor ve delillerin karartılması tehlikesi de mevcut.Bu gerekçeler kanaat midir, yoksa kuvvetli delillere mi dayanıyor?Başkanın yazdığı gerekçe bu soruyu cevaplayacak ipuçları ve mantık örgüsü taşıyor.Mahkeme başkanına göre ortada “halkın seçtiği siyasal iktidarın hangi nedenle olursa olsun görevden uzaklaştırılması” ile ilgili bir suçlama bulunduğuna göre “sanıkların yargılanmamasını kimse isteyemez.”Ama suçlananların mutlaka tutuklanması mı lâzım?Mahkeme Başkanı “hayır” diyor ve nedenlerini sayıyor:Kamu davası, sanıkların eyleminin suça teşebbüs olduğu kabul edilerek açılmıştır.Peki plan tatbikatının yapıldığı 5-7 Mart 2003 tarihindeki bu toplantıdan sonra sanıkların eylemlerini devam ettirdiklerini söylemek mümkün müdür?Hayır; çünkü iddianamede sanıkların darbe yapma iradesi taşıdıklarına dair bir delil yoktur.Başkanın en dikkate değer yorumu şu:“.. O dönemde belli bir silâh gücüne hükmeden komutanların emekli olduktan sonra bu hâkimiyetleri sona ermiştir. Bazı sanıklar ise daha sonra kuvvet komutanlıklarına gelmiş ve daha büyük bir silâhlı güce hükmetme imkânına sahip olmuştur. Bu tarihte, planları devam ettirdikleri söylenebilir mi? Söylenemez. İddianamede böyle bir iddia da yoktur!”Başkana göre Gölcük’teki belgeler eskilerin kopyasıdır ve toplanacak başka delil de kalmamıştır.Yargı karar verirken kamu vicdanında oluşan şüpheleri dikkate almalıdır. Bu davalar bağlamında yargının siyasi intikam hesaplarının arenası olarak kullanıldığı duygusu mutlaka giderilmelidir.162 sanıktan birisi için bile tahliye kararı verilmemişse adalet cihazının hakça işlediğine insanları zor inandırırsınız!Tuzun koktuğu yerBizim halkımız, muhalif olduğu iktidarların bile yabancılara şikâyet edilmesinden hoşlanmaz.Ulusal onuru rencide eden bir sınır aşımı sayar bunu.İstisnası olmamalı mı?Bence olmalı. Böyle bir hak sadece basın özgürlüğü tehlikeye girmişse kullanılmalı. Demokratik rekabetin adaletini basın özgürlüğü sağlar. Basına baskı başlamışsa rejim “tuzun koktuğu yere” gelmiş demektir.Yardıma muhtaç olmadan sorunlarını sadece demokratik rejimler çözebilirler. Basını özgür olmayan rejime o nedenle demokrasi denilemez.Dün İngiltere’ye giden CHP lideri Kılıçdaroğlu “Londra’da İşçi Partisi’ne AKP iktidarının medyaya uyguladığı zulmü anlatacağız” demiş.Muhalefeti böyle bir çaresizlik noktasına getirmek dileriz iktidar partisini utandırır ve sistem, dış yardıma gerek duymadan kendini tamir eder.
Erbakan’ın hayatı çarpıcı aykırılıkların hikâyeleri ile doludur.Mesela... Üçüncü Cumhuriyet Bayramı kutlanırken 29 Ekim 1926 günü dünyaya gelmiştir.Cumhuriyet’in bağımsız, özgür ve medeniyetçi bir ruhla şahlandığı yıllarda büyümüştür. İstanbul Teknik Üniversitesi’ni bitirip makine mühendisi olduktan sonra akademik kariyerine Almanya’da mükemmel bir başlangıç yapmış ama bu parlak bilim adamının adı, siyaset sahnesine çıktığı 1970’lerin başından itibaren “şeriat tehlikesi”nin simgesi olarak anılmıştır.Özetle parlak bir Cumhuriyet çocuğu olarak yetişmiş ama Cumhuriyet’in başına en çok dert açan yetişkini olmuştur!Kırk yılda dört partisi kapatılmış tek siyasi lider Erbakan’dır herhalde. Ama tüm bu yıkımları şaşılacak bir sabırla kabullenmiş, hiç şiddet yoluna sapmamıştır.Bu sabrını besleyen güç, demokrasiye ve adalete olan inancı mıydı, yoksa her kapatma cezasının mağduriyetten ötürü seçmen tabanını genişlettiğini görmesi mi?Herhalde iki etkinin de payı vardır.Çünkü Milli Görüş partileri askeri darbelerin gerekçesini oluşturmuş olduğu halde, izleyen dönemlerde en büyük siyasi kazançları Erbakan’ın partileri elde etmiştir.Öyle ki MSP’nin kapatılması Refah’ı getirmiş, 1995 seçimi de Erbakan’ı “Türkiye’nin en büyük partisi” Refah’ın lideri olarak Başbakan yapmıştır.28 Şubat’ın Refah ile Fazilet partilerine son veren uygulamaları “Milli Görüş” ambalajına sarılı İslâmcı partiye büyük oy getirmiştir ama Hoca’nın bu kez şansı yaver gitmemiştir.Çünkü tepki oylarının gideceği tek kapıyı bu kez tek başına o tutmuyordu..Erbakan’ın yanında yetişen genç yöneticilerin ayrılarak kurdukları başka bir parti, yani AKP de vardı.Onlar da İslâmcı ama ılımlı ve yeni idi. Erbakan kadar da korkutmuyorlardı. Çünkü Amerika’ya ve Batı’ya kötü gözle bakmıyorlar, “taklitçi zihniyet”i eksiklik değil üstünlük sebebi sayıyorlardı.Defineyi kaptırdığı için gözü arkada kalmış mıdır bilemeyiz ama Erbakan en içten şükranı bugünkü iktidardan hak ediyor.Allah rahmet eylesin...Seçim için iki hedefBahçeşehir Üniversitesi’nin araştırmasına göre AKP kasabalarda oy kaybediyormuş.Çünkü ekonomik krizin etkileri kendini buralarda kırsala ve büyük kentlere oranla daha güçlü duyuruyormuş.Bilginin zararlısı olmaz ama böyle haberler muhalefet partilerinde rehavet yaratacaksa hiç duyulmaması daha iyidir.Bizce CHP ve MHP için hedef alınacak iki ana başlık var.1. Sandığa sahip çık;2. Fark yarat...İktidar partisine bir şey önermiyoruz; çünkü fazlasını yapıyor onlar.Kamu ve özel tüm denetim ve propaganda olanaklarını “ayıptır, yazıktır” demeden sonuna kadar kullanıyorlar.Seçimde hile şüphesi, bu iktidarın uyandırdığı korkulardan etkilenen yığınları tedirgin ediyor. O halde yapılacak şey, CHP ve MHP’nin kendi çatıları altında paralel birer oy sayım merkezi oluşturmaları ve tüm sandık sonuçlarını bire bir elde etmeleridir.Fark yaratmaya gelince... En çarpıcı fark “sultanın adamları”na karşı “milletin vekilleri”ni yarışa çıkarmaktır.AKP’nin adaylarını lider seçecek. Kılıçdaroğlu ise ön seçim vaat etmişti.Yani CHP’nin adaylarını parti tabanı seçecek demektir. Ama kafaların biraz karıştığını ve tepeden inmeciliğin özendirilmeye başladığını hissediyorum.İnşallah ana muhalefet, en çarpıcı farkı yaratma imkânını ziyan etmez!