Japonya’daki felâket en azından şunu öğretmeli: Nükleer enerji seçim ortamında yapılacak bir tartışma değildir.Arızalanan reaktörlerde sıcaklık nasıl 2500 dereceye kadar çıkıyor, seçim ortamının rekabet havasında kafası kızan siyasetçi de zıvanadan çıkıyor.Mesela Başbakan’ın yaptığı bir benzetmeden yola çıkarak şunu mu diyeceğiz:“Eve tüpgaz bağlamaktan korkmuyorsak nükleer enerji üretmekten de korkmayacağız!”Japonya bu teknolojiyi üreten uluslardan biridir. Şu anda tüm insanlığın felâketinden sorumlu olacağı bir kıyameti önlemeye uğraşıyor.Yani bu büyük mesele “madem yüzme bilmiyordun niye çıktın ağaca?” türü ilişkilendirmelerle açıklanacak çözümlenecek mesele değildir.Başbakan Erdoğan Rusya’yı ziyaretinde yakında kazmayı vuracağımız Akkuyu’nun “dünyaya örnek bir yatırım” olacağını iddia etti.Oysa dünya şu anda planlanan nükleer santrallerden vazgeçmeyi tartışıyor.İktidar, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun uyarısını kısır muhalefetin çelmesi diye damgalayıp bir kenara atmamalı.Kılıçdaroğlu, uzmanların dünyadaki gelişmeleri yakından izlemeleri gerektiğini belirterek son olarak Çin’in de nükleer santral inşasıyla ilgili çalışmaları durdurduğunu hatırlattı.“Nükleer santrale karşı değiliz. Bu teknolojiyi bilmeliyiz.Yararlanmalıyız ama..” diye başlayan CHP lideri iktidarın dayattığı koşulların kabul edilemeyeceğini söylüyor.Neden ihalesiz yapılıyor?Güvenlik seviyesi yüksek daha gelişmiş teknoloji ve daha uygun fiyat bulmak mümkün değil miydi?Zaten doğalgaz nedeniyle Rusya’ya enerji bağımlısı haline gelen Türkiye için nükleer enerjide de aynı kaynağa bağlanmak doğru seçim midir?Rusya Devlet Başkanı Medvedev, Akkuyu’da yapacakları santralın son derece etkili güvenlik tedbirlerine sahip olduğunu belirtirken acaba bizim heyet dün CHP sözcülerinin gündeme getirdikleri şu soruyu Medvedev’e sordular mı?“İran’da kurduğunuz santrale ne oldu?Niye çalıştırmıyorsunuz? Bir sorun mu var?”Seçim ortamındaki siyasi rekabet, inat ve aşırılık üretir.Bir ülkenin nükleer geleceği böyle bir ortamda belirlenemez. Belirlenmemeli.Çünkü nükleer yangın tüpgaz yangınına benzemez!*****Roller değişiyor mu acaba?İktidar partisi sözcülerinin aşırı tepkileri, seçime yönelik CHP performansının AKP’yi şaşırttığını gösteriyor.AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik dün CHP’nin seçim vaatlerini değerlendirirken adeta ipin ucunu kaçırdı.İktidar partisi mecliste ezici bir çoğunluk oluşturuyor. Onun razı edilemediği en küçük bir adımın atılması mümkün değildir.Yani bu sayısal üstünlük AKP’ye, muhalefetin her hamlesine gülüp geçme rahatlığı veriyor.Ama iktidar sözcüleri uzun zamandır ilk kez bu avantaja sahip olduklarını unuttular.Dün Hüseyin Çelik CHP’yi firavuna benzetti.CHP bedelli askerlik, demokratik açılım ve aile sigortası gibi vaatleri ile Kızıldeniz’de boğulacağını anlayan firavunun “Musa’nın rabbine iman ediyorum” şeklindeki sözlerini hatırlattığını öne sürdü.Siyaset dünyamızda yavaş yavaş roller mi değişiyor?CHP proje üretecek, AKP de rakibini kötü edebiyat karakterleri ile benzerlik kurarak kötüleyecek...Hayırdır inşallah!
Bedelli askerlikle ilgili yasa teklifini CHP Meclis Başkanlığı’na sundu.Peki bu teklifin Meclis’ten çoğunluk oyunu alarak geçmesi ihtimali var mı?Tablo çok cesaret verici görünmüyor.Aslında askerliklerini zamanında yapamayan vatandaşlara bir kolaylık sağlamanın hem sosyal hem ekonomik yararlarını inkâr eden parti yoktur.Hatta iktidar daha önce bu taleplerin baskısı altında bedelli askerlik imkânlarını araştırmış ama Genelkurmay’ın “olmaz” gerekçelerini kabul etmek zorunda kalmıştı.Çünkü terörle mücadele eden bir toplumda bazı vatandaşlara böyle bir ayrıcalık getirmenin doğuracağı eşitsizlik, terörle savaşın talep ettiği “moral değerleri zayıflatır”dı.CHP’nin bedelli askerlik hamlesinin önünü Başbakan bir gün öncesinden kesti. AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ’a da “Sayın Kılıçdaroğlu bedelsiz atıyor” diye işi alaya almak kaldı.CHP 9 yıldır akıl etmediği bu çözümü niye şimdi önermektedir?Bozdağ’a göre cevap şu: Seçime iki-üç ay kaldı, CHP seçime yönelik, istismara dönük bir yatırım yapıyor. O nedenle de “AKP’nin gündeminde böyle bir konu yok!”Yanlış... Bizce iktidar partisi bu meseleyi ciddi olarak gündemine almalıdır.Yapacağı şey de kanun teklifinin Meclis’te enine boyuna tartışılmasına razı olmaktır.Çünkü hükümeti ikna eden Genelkurmay gerekçeleri Meclis’te tartışılmamış, Meclis ret gerekçeleri konusunda ikna edilmemiştir.Seçim dönemlerinde parti gruplarının oy kaygısı altında belli kararlar almaya zorlanması genel olarak ahlâki değildir ama bazı yararlı istisnalar vardır.Çoğunluk partisine oy kaybettirecek bir kararın mutlaka ülke için yararlı olacağını iddia etmek mantıklı olmayacağına göre tepeden inme çözümlerden vazgeçip Meclis’teki müzakerenin önü açılmalıdır.Bu imkânı değerlendirmek için şöyle bir sebep de var..Bölücü terörün kırsaldaki her saldırısı ardından ne diyoruz?“Terörle savaş özel kuvvet gerektirir. Birinci şartı da profesyonel ordudur!”Bedelli askerlik, sembolik de olsa profesyonel orduya geçişin kaynağını yaratacaktır.Bedelli askerliğin ret gerekçesi olan terör bedelli askerlik sayesinde karşısında savaş kabiliyeti en üst düzeye çıkmış bir ordu bulacaktır.Meclisi inat kilitlemesin!Efes’e yazık olacakTütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu, gazetelerin arka sayfalarına içki reklâmı konulmasını neden yasaklamış?Cevabını Hürriyet’te Vahap Munyar yazdı.Kabul ettiği sektör temsilcilerine Kurumun Başkanı Mehmet Küçük yasağın gerekçesini şöyle açıklamış:“TV kanalları her sabah gazetelerdeki önemli başlıkları okuyor. Birinci sayfayı okurken gazeteyi kaldırıyor. O anda arka sayfanın ekrandan görünmesi söz konusu oluyor. Arka sayfaları işte bu yüzden alkollü içki reklâmlarına kapattık!”Ben de uzun zamandan beri Efes Pilsen basketbol takımı için üzülüyorum.Efes Pilsen, Türk çocuklarına basketbolu sevdiren, spor dünyasına NBA’de oynayacak yetenekte basketçiler kazandıran bir takımdır.“Alkol Polisi” görevi üstlenen kurumun dar görüşlü yöneticileri yüzünden Türk sporunun yüz akı bu takım kapanma tehlikesi yaşıyor. Çünkü adının “Efes” veya “Efes Anadolu” olmasına bile razı olmuyorlar.Efes deyince acaba niye Efes antik kenti değil de bira geliyor akıllarına?Arka sayfaların TV ekranına ters olarak yansıyan görüntüsünden bile kafayı bulan zihniyet bu...İkna olur mu, iflâh olur mu?
CHP’nin gündem belirlemekte aktif hale gelmesi iktidar partisini telâşa soktu sanki...Dünkü meclis grubunda Başbakan CHP’yle ilgili konulara alışılmışın ötesinde zaman ayırdı. Bu kadarı sık olmuyor.Askerlik, seçimde yığınsal oy kayması yaratacak bir sorundur gençler için.CHP bedelli askerlik için hemen teklif getiriyor. İktidara geldiği takdirde askerlik süresini 3’er aydan iki defada 6 aya indireceğini taahhüt ediyor.Başbakan’ın verdiği tepkinin dozu kaptırmaktan korktuğu seçmen büyüklüğü hakkında bir fikir veriyor.Başbakan Erdoğan’ın askerlik işine tepkisi hayli sert oldu.“Bırakın gençleri istismar etmeyi” diye başlayıp şunları ekledi:“Bir yerde ‘askerlik inecek mi?’ diye soruyorlar. Hemen çıkıyor ‘6 aya indireceğiz..’Biz devlet yönetiyoruz ya. Daha da ileri gitti, o da enteresan. Dedi ki ‘Askerliği yaz tatiline alacağız.’ Değerli arkadaşlar eğer tadında bir askerlik yapılacaksa bu yaz tatilinde yapılmaz. Yoksa askerlik yapmadı mı diye endişe etmeye başladım!”Hamle üstünlüğüne sahip olmanın avantajını CHP lideri dün iyi kullandı.Başbakan’ın asabiyeti üstüne alaycı değerlendirmeler yaptıktan sonra taşı gediğine koydu:“Sen çocuğuna valinin gözetiminde 21 gün askerlik yaptırırken hoştu da milletin çocuklarına gelince ağırına mı gidiyor?”Başbakan’ın ağırlık verdiği ikinci konu CHP’nin “Aile Sigortası” projesi idi.Kılıçdaroğlu, yoksul ailelerde evin kadınına ayda ortalama 600 lira maaş ödeyeceklerini taahhüt ediyor.Bu şekilde “sadaka devleti”nden “sosyal devlet”e geçileceğini söylüyor.Araştırmalar yoluyla halkın nabzını en iyi tutan parti AKP’dir. Başbakan’ın bu projeye verdiği tepkinin dozu, CHP’nin “aile sigortası”nda adeta bir altın madeni bulduğunu düşündürüyor.Başbakan dünkü konuşmasında Kılıçdaroğlu’nu SSK’yı batırmakla suçlayıp hesabının baştan yanlış olduğunu iddia ettikten sonra şöyle bağırdı:“Siz ailenin sigortasını attırdınız, aile kurumunu kirlettiniz. Şimdi çıkıp hangi yüzle aile sigortası diyorsunuz?”Yoksul insanların onurunu koruyacak asgari düzeyde bir ekonomik güvence sağlama hamlesi aile kurumunu neden kirletsin?.. Bunu sormayın; makul bir cevap alamazsınız çünkü.Bu ölçüsüz tepki AKP’nin bu konuda alışık olmadığı bir yenilgi duygusuna kapıldığını, yani aile sigortası projesinin tabanda tuttuğunu gösteriyor.CHP bu madeni işleyebilir.AKP de taklitçi kompleksine kapılmadan bu örnekten yararlanabilir, makarna, bulgur dağıtacak yerde parasını verebilir!Siyaset doymazSiyaset doyumsuz bir sömürü alanı. Çıkar varsa yoğun bakımdaki hastayı bile kullanmaktan geri durmuyor.Çünkü iyi kullanıldığı takdirde Tatlıses sevgisinin halk kitleleri üstünde yaratacağı etkinin sandıktaki hasadı bütün partiler için iştah kabartıyor.Ama AKP’nin bu konuda rakip tanımayacağı anlaşılıyor.Dün Başbakan Yardımcısı Arınç hastanede ziyaret gerçekleştirdi.Başbakan dün Rusya’ya giderken Tatlıses’in saldırıdan bir gün önce cep telefonuna gönderdiği mesajı okudu:“Partimizden aday olayım veya olmayayım, önemli değil. Ben ve etrafımdaki dostlarım sizin delikanlı tarafınızı seviyoruz. Böyle bir başbakanımız hiç olmamıştı. Başarılarınız daim olsun. Saygılarımla. İbrahim Tatlıses.”Bu özel yaşam sırrını kendisinden izinsiz halka açıklayan Başbakan, şimdi borç altına girmiştir. Aslında bu borcu ödemek parti için özveri olmayacak, büyük kazanım sağlayacaktır.Çünkü aday olarak gösterileceği Urfa veya İstanbul’da İbrahim Tatlıses AKP’ye kim bilir kaç milletvekili getirecektir.Yeter ki şu anda verdiği savaşı kazansın..
Milyonlarca hayranının duası dileriz İbrahim Tatlıses’in ihtiyacı olan mucizeyi gerçekleştirmesine yardım eder.Pazarı pazartesiye bağlayan gece yarısı pusuya yatan bir grubun uzun namlulu silâhla gerçekleştirdiği saldırıya hedef olan 59 yaşındaki sanatçı için bugün “yeni bir yaşamın ilk günü” sayılacak kadar büyük önem taşıyor.Başına isabet eden merminin, kafatasında parçalı kırıklar, beyinde ciddi hasar yarattığı Tatlıses yaşayacak mı, yaşarsa yeteneklerinde kayıplara uğrayacak mı; bu sorular bugün yapılacak incelemelerden sonra cevaplarını bulacak.Başarı hikâyesi ile İbrahim Tatlıses yaşayan bir efsanedir.“Ayağında kundura” ile yola çıkmış yönetmen, oyuncu, senarist, besteci ve yorumcu olarak kazandığı serveti, ticari girişimleri sayesinde katlamayı başarmıştır.“Urfa’da Oxford olmadığı için” üniversite okuyamamıştır ama doğuştan yetenekleri halkın onu “Anadolu filozofu” olarak sevmesine yetecek ayrıcalığı kazandırmıştır.Son TV programında “değerleri hayatta iken sevip takdir etmeyi bilememek”ten gelen eksiğimizi yererken şunu diyordu:“Bu değerlerin kıymetini bilmezsek gittiğimiz zaman çok üzüleceksiniz. 45 senedir bana yazılan kimseye yazılmadı. Bana atılan çamur kadar hiç kimseye atılmadı. Biz buradayız ama bazıları nerede bilmiyorum?”Tabii ki tüm dileğimiz, kıymet bilmeme konusundaki kusurumuzla İbrahim Tatlıses’in tecrübesinde yüzleşmemektir.Ama bu kalleş pusunun, bu suikast teşebbüsünün elde ettiği sonuç, her yanı ile büyük bir güvenlik zaafiyeti yaşadığımızı sergiliyor.Tatlıses hem şöhretli, hem varlıklı bir sanatçı, ayrıca zaman zaman terör örgütünün tehditlerine hedef olmuş bir siyasi figürdür. Devlet onu koruyamamıştır.Polis en azından kendisini zırhlı araç kullanmaya ikna edebilir, çalıştırdığı sivil koruma ekibinin yeterli eğitim alıp almadığını denetleyerek yardımcı olabilirdi.O zaman arabasına binmeden önce koruma ekibi çevre güvenliğini sağlayacağı için Tatlıses pusuya düşmezdi!Belgenin farkı...CHP lideri Kılıçdaroğlu, Kayseri Belediyesi’ndeki rüşvet iddiasını içeren defteri, bir mektup eşliğinde Başbakan Erdoğan’a gönderdi.Belediyedeki rüşveti ihbar eden memurun el yazısı ile tutulmuş kayıtlarda rüşvetin kimlerden ne kadar alındığı ve kimlere ne miktar verildiği belirtiliyor.Mektubunda Kılıçdaroğlu “Rüşvet belediyenin makbuzu ve mührü kullanılarak toplanmıştır. Paraların hiçbiri belediye kasasına girmemiş, kayıtlarında yer almamıştır” diyor.Defteri incelediği zaman Başbakan’ın da “böyle bir kanıt varken idari soruşturma niçin başlatılmadığına” ve savcı ile valinin bu durumu nasıl olup da görmediklerine şaşıracağını yazıyor.Siyasi eleştiri ve suçlamanın standardını yükseltmek gerekiyor.CHP liderinden aldığı mektuptan sonra bunu Başbakan yapabilir.“Değişim Liderleri Zirvesi”nde konuşan Başbakan dün “Yapıcı eleştirileri dikkate alıyor, gereğini de yerine getiriyoruz” dedi.Bundan iyi fırsat olmaz; göstersin..Başbakan eğer ulu orta suçlamaların tedavülden kalkmasını samimi olarak istiyorsa, mektup eşliğinde kendisine sunulan rüşvet belgelerine farklı bir işlem yaptığını hem halka, hem siyasi rakiplerine ispatlamalıdır.
Uzun bir çöl yürüyüşünden sonra palmiyelerin gölgelediği temiz bir su birikintisine kavuşmak...CHP’nin mesaj ve vaadlerini seçmene taşıyacak il örgütlerinin başkanlarına hitap eden Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nu dinlerken böyle bir duyguya kapıldım.Her cümlede rakibe bir kötülük izafe eden siyasi hitabet ve konu aldığı entrikalar ve iftiralar artık bıkkınlık vermişti. Dün eminim Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda Kılıçdaroğlu’nu izleyenler hem umutlanmış hem heyecanlanmışlardır.Dilerim bu farkın halk tarafından takdir edildiğini siyasetçiler de görsün, anlasın ve seçim propagandası çalışmalarını bu olumlu zemine taşısınlar.Böyle bir ümidi beslememe dünkü toplantıdan gelen bir fotoğraf yardımcı oldu.Bu “konuşan resim” CHP’deki yönetim anlayışı değişikliğini kavramamıza yardımcı oluyordu sanki.Önde parti lideri Kılıçdaroğlu oturuyor. Kendine ve takımına beslediği güven duygusunun verdiği umutla gülümsüyor. Arkasında asık yüzlü, değişime kapalı havalar yansıtan eski yöneticiler...Kılıçdaroğlu’nun yaptığı konuşma fotoğraftaki görüntü farkının partinin siyasetine de yansıdığını ortaya koymuştur.Belli ki Kılıçdaroğlu bu seçimde millete yaratıcı, cesur ve farklı bir CHP sunacaktır.Ekmek, özgürlük, adaletPartinin sosyal demokrat kimliği, liderin “devrimin adresi biziz” diye sesini yükseltmesine hak tanıyacak kadar parlatılacaktır. İlk bakışta anlaşılıyor.Mesela Kılıçdaroğlu’nun taşeron işçiliğine ve sarı sendikacılığa son verecekleri taahhüdü heyecan uyandıracaktır.“Ekmek, özgürlük, adalet“ çağrısı bu çağda kitleleri ayağa kaldıran etkisini koruyorsa siyasetçiler için utandırıcı bir yenilgidir.Ama gerçek ne yazık ki bu.Türkiye’de işsizlik ve yoksul da utanılacak kadar yaygın. Kömür, bulgur, makarna dağıtmak, seçimin kaderini etkileyebiliyor. Yoksul ailelere ortalama 600 lira maaş bağlanmasını öngören “aile sigortası” iyi anlatılabilirse CHP’ye yoksul kesimden önemli bir oy kayması yaşanabilir.Adalet ve özgürlüğe yönelik özlemler CHP’yi bu alanda da iddialı bir taahhüt altına sokuyor:İktidara geldiği takdirde CHP günümüzün DGM’leri olan özel yetkili mahkemelere son verecektir.Kılıçdaroğlu dün şöyle dedi:“Halkın iktidarında kapınızı sütçü çalacak. Kapınızda iki şey olacak; bir süt, bir de özgür bir gazete!..”Büyük hedefte birleşmekİyi bir program, toplumun kazanımıdır. Partinin seçimi kaybetmesi beğenilen yararlı bir projeyi öldürmez, iktidara gelen diğer partinin ilham kaynağı olur.Bedelli askerliği gündeme getiren CHP gençlere yaz tatillerinde üçer aydan iki aşamada 6 ay askerlik yaparak yükümlülüklerini yerine getirmeleri için imkân yaratacağı vaadinde bulunacak.Böylelikle üniversitede okuyanlar diplomayı alıp hayata atılırken askerlik sorununu aşmış olacaklar.Profesyonel orduya geçişle uygulama şansı artacak olan bu projeyi iktidar partisinin de sahiplenmesi hiç yanlış olmaz.Büyük hedeflerde birleşmek mümkündür ve bu yaşanıyor zaten.Cumhuriyet’in yüzüncü yılında Türkiye’nin “dünyanın en büyük on ekonomisine giren ülke” olacağını ilk Başbakan söylemişti.Bu hedefe Kılıçdaroğlu’nun ağzından CHP de sahip çıktı.Liderlerden bu hedefe ne şekilde yürüyeceklerini anlatmalarını isteyelim.Büyük hedeflerde birleşmek, komplolar içinde yorulmaktan daha iyi değil mi?
Depremler ülkesi Japonya dün tarihinin en büyük deprem felâketini yaşadı.Büyüklüğünün 8.9 olduğu belirtilen deprem ve onu izleyen tsunami dalgaları kıyamet manzaraları yarattı.Yaşanan felâket, son kırk yılda dokuz kere yediden daha büyük deprem yaşamanın tecrübesine ve direnme altyapısına sahip Japonya için bile dayanılmaz boyutta oldu.Uzmanlar dünkü depremin 5 bin 500 kişinin öldüğü Kobe (1995) depreminden 50 kat, 18 bin kişinin öldüğü Marmara (1999) depreminden 55 kat daha büyük olduğunu hesaplıyorlar.Can kaybı gün boyu “yüzler”le ifade edilirken akşam saatlerinde “80 bin kayıp”tan söz edilmesi şaşkınlık yarattı.Çünkü bu haberin gerçek olması hayatını deprem gerçeğine göre kurmuş Japonya için büyük bir başarısızlık ve düş kırıklığı demek olur.Ama yine de depremin merkez üssünün kıyıya 380 km mesafede olmasından kaynaklanan tsunami, can kayıplarındaki beklenmedik artışın sebebi olabilir.Ülkede biri petrol rafinerisi, biri nükleer santral olmak üzere 36 büyük yangın çıktı. Otomatik sistemlerin devreye girmesi özel yapı tekniklerinin sağladığı güvenlik depreme bağlı can kayıplarının büyümesini önledi ama tsunaminin başedilmez yıkım gücüne karşı herkes kendini koruyamadı.Sarsıntıdan bir saat sonra denizden gelen dev dalgalar, önüne çıkan her şeyi yıktı, yuttu.Böyle haberler karşısında Türk halkı hemen “Allah bizi korusun” diye dua etmek ihtiyacını duyuyor.Çünkü 1999 Marmara depreminin acısı ve hazırlıksız yakalanmış olmanın yenilgi duygusu unutulmamıştır.Aynı şekilde İstanbul’un otuz yıl içinde benzer büyüklükte bir deprem yaşayacağı konusundaki bilimsel temelli uyarıların baskısı böyle haberler üstüne artmaktadır.O otuz yılın 12 yılı geçip gitti bile.Her büyük deprem haberi, önümüzdeki İstanbul depremine yönelik hazırlıklarımızın gözden geçirilmesini zorlayan bir sebep oluyor.Bu iyi bir şey.Ama fiziki örgütlenme ve yapıların güçlendirilmesi alanlarında yapılan nedir diye sorulacak olursa cevap maalesef “devede kulak” benzetmesidir.Depreme direnme gücünü arttırmak için harcanan paralara acımamak lâzım.Deprem bir doğa olayıdır; onu felâket haline getiren, basiretsiz ve kaderci yöneticilerdir.Türkiye, Japonya’daki felâketi ilâhi bir uyarı gibi almalıdır!Demokrasi okusak!..Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye sert eleştiriler getiren raporuna Başbakan’ın tepkisi cesaret kırıcı oldu.Rapor demokrasinin üstünde yükseldiği temellerde gözlenen arızaların düzeltilmesine yardımcı olacak bir reçete gibi algılanmalıydı. Maalesef öyle olmadı.Basın özgürlüğü, adil yargılanma hakkı ve polis şiddeti ile ilgili sorunlar “acil çözüm” dileğiyle tespit edilmiştir kararda.Başbakan bu tespitlere “Türkiye’den uzak” diye karşı çıkıyor.Asıl bu gerçekleri inkâr etmek Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırıyor.Rapora rağmen “bildiklerini okumaya devam” edeceklerini söyleyen Başbakan demokrasi konusunda Türkiye ile Avrupa arasındaki doku uyuşmazlığını tedbirsizce ilân etmenin yanlışına düşüyor.Acaba diktatörlerinden kurtulacak Arap toplumlarına ihraç etmeyi hayal ettiğimiz Türk demokrasisini Avrupa’ya bile lâyık kalitede mi görmeye başladık?Övgüleri kabullenip eleştiriyi böyle hakaretle reddetmek demokrasi ahlâkına uygun değildir.Sonra “Rapor tamamen sipariş” diyor.Olamaz; Avrupa Parlamentosu’nun üstünde bir gücün varlığını vehmetmek ümit kırıcı bir kuruntudur.Erdoğan “demokrasi bizim için araçtır” dediği yerde mi duruyor hâlâ?
Bir delinin kuyuya attığı taşı çıkarmak için kırk akıllı işini gücünü bırakıp kuyuya atlıyorsa onların aklından da şüpheye düşmek gerekir!Tarihi önemini belki yine geç fark edeceğimiz bir genel seçime gidiyoruz. Tartıştığımız konular, üç ay sonra seçim yapacak bir toplumun sorunları mıdır?Entrikanın politika diye yutturulduğu bu karmaşa elbet proje üretecek değildir; fitne iftira, itibarsızlık üretiyor.Halkta gerçek gündemini unutturacak korkular uyandırmak isteyenlerin hedefi tabii ki kendilerini o karanlıkta bir ümit ışığı gibi pazarlamak...Kamu vicdanının ne kadar etkili bir ahlâk ve güvenlik sigortası olduğunu son tutuklamalarla bir kez daha gördük. Bu sigorta basının nefessiz bırakıldığı ortamda bile görevini yaptı.Ergenekon kim?Ergenekon hayaleti ile oynayan güçler nasılsa bir hata yapacaktı. Son tutuklamalar kurulan tuzağı halkın fark etmesine yardım etti.Nedim Şener ile Ahmet Şık’ın tutuklanmaları “oyunun kırılma anı”dır.Dün bir okurum isyan halinde soruyordu:“Allah aşkına bu Ergenekon kim ve ne?.. Eğer gladyo ise faili meçhuller neden kapatılıyor? Eğer derin devletse Susurluk neden yok? Eğer dış güçler ise soruşturmalarda yabancı ülkelerden bir tanesinin adı bile neden geçmiyor?”Kötü giden bir oyunun kırılma anı, iyiliğe dönük başlangıçtır.Şimdiki ümit yalnız kamu vicdanının tepki vermesinden doğmuyor.Asıl o tepkinin güç kullanan adreslerce algılanmasından kaynaklanıyor.Bu defa farklı...Son tutuklamalara tepkiler üzerine önce Başbakan Erdoğan’dan ses geldi.Başbakan “Asıl olan adaletin gecikmeden tecelli etmesidir. Bizim dertli olduğumuz burasıdır. Bu süreç uzamasın, dosyalar masaya getirilsin, karar verilsin” dedi.Tepkilerden Cumhurbaşkanı da etkilendi. O da “Savcılardan ve mahkemelerden sorumluluklarını yerine getirirken daha titiz davranmalarını, insanların ve kurumların onur ve hukuklarının zedelenmesine yol açmayacak şekilde davranmalarını beklemekteyim” dedi.Siyaset bizde buz üstüne yazılmış yazı gibidir. Cumhurbaşkanı ve Başbakan yarın bambaşka şeyler söyleyebilirler. Ama ümit etmek için bu defa farklı bir sebep var:İstanbul Emniyeti istihbarattan sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Fuat Yılmazer dün görevinden alındı.Yılmazer, Ergenekon ve bağlantılı tüm operasyonların “başoperatör”ü olarak görev yapmıştı.Nedim Şener’in kitabında Dink cinayetindeki ihmali ile suçlamış, Hanefi Avcı’nın kitabında ise cemaatin Emniyet’teki temsilcisi olduğu iddia0 edilmişti.Yılmazer’in bu suçlamaları reddederek iftira davaları açtığını kaydederek yüksek beklentilerin önünü keselim.Ama yine de şu kadarına kefil olabilirim:Gelecekte komplolar günlerimizi, hayatımızı eskisi kadar kirletip karartmayacak!
Avrupa Parlamentosu basın özgürlüğü ile yargı konularında ağır eleştiriler içeren Türkiye raporunu kabul etti.Karar, önem verilen bir hastanın sorunlarına doğru teşhisler koyan, özenli ve ayrıntılı bir sağlık raporuna benziyor.Devlet içinde oluşmuş suç örgütlerinin köklerini kazıma amaçlı soruşturmalara her zaman destek veren AP son raporda Balyoz ve Ergenekon gibi davalarda yeterince ilerleme sağlanamamasından dolayı endişe belirtti.AP raporuna göre bu davaların demokrasiyi güçlendirmesi gerekiyor ama Nedim Şener ve Ahmet Şık gibi tanınan gazetecilerin tutuklanmaları ile yapılan hata toplumun yargıya güvenini zedelemiştir.Avrupa Parlamentosu, medyadaki sansür ve otosansürden duyduğu endişeyi belirttiği bölümde özgür basının “demokratik toplumun vazgeçilmezi” olduğunu belirtiyor ve basın özgürlüğü ilkelerine saygı gösterilmesi çağrısında bulunuyor.Adil yargılanma hakkına yönelik aykırılıkları da sert biçimde eleştiren rapor böyle durumlarda çok sık görüldüğü gibi Başbakan’ı öfkeye sevk etmemelidir.“Dost acı söyler” demişler. AKP’nin kriz yönetimi, sağlık ve alt yapı alanlarındaki başarıları ile övünmeye hakkı olabilir ama basını susturulmuş, aydını korkutulmuş, demokrasi özürlü bu rejim de dokuzuncu yılını süren bu iktidarın eseridir.Başbakan “medya ile çarpışa çarpışa iktidar olduk” derken eksik söyledi.Hasım gibi gördüğü medyayı terbiye etmek yolunda devlet gücünü kötüye kullanmaktan bugüne kadar hiç vazgeçmemiştir çünkü.İktidar AP raporunu komplekse kapılmadan okumalıdır. Övgüleri nasıl memnuniyetle sahipleniyorsa hoşuna gitmeyen eleştirileri de kabullenmelidir.Avrupa Parlamentosu Türkiye’yi yaralamak değil, kazanmak iradesiyle hareket etmiş ve bunu göstermiştir.Mesela Kıbrıs Rum ve Yunan milletvekilleri eleştirel havayı fırsat bilerek Ermeni soykırımı iddialarının tanınması yönünde bir ifadeyi rapora sokmak istemiş fakat önerge büyük farkla reddedilmiştir.Bu raporun arkasında Türkiye’yi kazanmak isteyen bir irade var...İyi düşünün!..Diyanet’in “Aile İrşat ve Rehberlik Büroları” çalışmaya başladı.Yakın gelecekte “aile imamı”mız olacak!İlk uygulamanın haberi dün Adana’dan geldi. Müftü, vaiz, mahalle imamı ve cami derneği başkanından oluşan bir heyet ilk ev ziyaretini gerçekleştirmişti. Müftü, bu heyetlerin ev ev dolaşıp vatandaşın sorunlarıyla ilgileneceklerini mahalledeki fakirleri tespit edeceğini, hasta varsa ziyaret edeceğini, Kur’an-ı Kerim okuyacağını, halkı camiye gitmeye teşvik edeceğini anlattı.Böyle bir projeyi hayata geçirmeden önce kötüye kullanılması ihtimali var mı; iyi düşünülmelidir.Türkiye laik bir devlettir ve İslâm da “dinde zorlama kabul etmeyen” bir dindir.Bu heyetler, orta sınıf aileler üstünde zorlayıcı etki yapacaktır. Kimse bu ziyaretleri reddetmeye cesaret edemeyecektir.Aksi halde “Dinsiz” diye fişleneceğinden korkacaktır birçok kimse.Kısa zamanda siyasi propaganda makinelerine dönüşecek bu gruplar iktidar tarafından teşvik edilecektir.Ardından da Diyanet’e imam ve vaiz orduları oluşturmanın kapıları açılacaktır.Türkiye’de din hizmeti almak isteyenin hiçbir zorluğu yoktur. TV’ler bu talebi fazlasıyla zaten karşılıyor. Eğer din temelli bir siyasal örgütlenme niyeti yoksa bu projeye de hiç gerek yoktur.Cami odaklı bir örgütlenme, demokratik topluma götürmez bizi!