Şeytana uyma!

26 Mart 2011

Birinci sayfada yer alan bir fotoğraf seçimden sonra nasıl bir geleceğe hazır olmamız gerektiği sorusuna ışık tutuyor.İnşallah korktuğuma uğramayız...Resim, geçen yılın 16 Şubatı’nda Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in odasında arama yapılırken çekilmiş.Cihaner resmin sağ alt köşesinde görünüyor.Aramayı yapan Terörle Mücadele Şubesi elemanlarının başında müdürleri Murat Günbeyi bulunuyor. O da resmin ortasındaki beyaz gömlekli kişi...Başsavcı Cihaner, cemaati soruşturmak isterken gazaba uğradı ve Ergenekon sanığı olarak suçlanıp cezaevine girdi, çıktı.Yeni HSYK onu Adana’ya gönderdi.Ve bu mağduriyet onda, aday olursa CHP’den milletvekili seçilebileceği ümidini uyandırdı. Şimdi aday..Fotoğrafta öbür kutbu polis şefi Murat Günbeyi temsil ediyor.İlerde hesaba çekileceği bir operasyonun sorumluluğunu üstlendiği için iktidar partisinin kendisine borçlandığını düşünmüş olmalı ki, o da AKP’den adaylığını koydu.Şimdi cevap bekleyen soru, propaganda dönemi ve seçim sonrasının siyaseti bu zıtlık üstüne mi kurulacak?Öyle olursa çok yazık olur.Adayların tek seçicisi durumundaki parti liderleri nasıl karar verirler; bunu heyecanla ve tabii endişe de duyarak bekleyeceğiz.Milletvekili adaylarını parti liderleri yerine parti örgütleri önseçim yoluyla seçselerdi daha rahat olabilirdik. Çünkü halkın gündemi siyasetin gündemine uymuyor.Son Metropoll araştırması “Ergenekon davasının adalete ve hakkaniyete uygun bir şekilde yürüdüğüne inanıyor musunuz?” sorusuna halkın yüzde 46.1’inin “Hayır inanmıyorum” dediğini ortaya koyuyor.Burada bir kez daha kanıtlanıyor ki sade vatandaşın tercihleri, akla ve vicdana her zaman daha yakın oluyor.Partilerin adaylarını parti üyelerine seçtirme seçeneğine bağlı kalmamaları kendilerine de, ülkeye de zarar veriyor.Liderler acaba neden meclisi “milli irade” diye kutsarlar, toz kondurmazlar?Çünkü milli irade diye yücelttikleri temsilcileri, yani milletvekillerini kendileri seçiyorlar. Milletin oyu sadece mecburi bir onaydır.O nedenle liderlere milletvekili adaylarını belirlerken ağır bir sorumluluk düşüyor. Seçim yaparken kendilerini halkın yerine koysunlar.Seçimi Ergenekon ile cemaat arasında bir yarış yapılıyor havasına sokmaktan özenle sakınsınlar. Şeytana uymasınlar!Yeni DGM kalkmalı!Sorun sansür çizgisini çoktan geçti, nefes alma yasağı sınırına gelip dayandı.Polislerin henüz doğmamış bir kitap için sezaryen operasyonu yürüttüğü saatlerde Meclis Adalet Komisyonu basına özgürlük getireceği söylenen tasarıyı görüşüyordu.İstanbul eski Baro Başkanı Avukat Turgut Kazan, aynı zamanda Basın Konseyi’nin en kıdemli yüksek kurul üyesidir.Acaba sesini duyabildiler mi?“İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, özel yaşamın gizliliği, haberleşme özgürlüğü, kısaca kişi güvenliği ve korkusuz yaşama hakkı, özel yetkili savcıların infasına bırakılmıştır.. Darbeler döneminde bile yaşanmayan, basılmamış kitabın toplama örneği yaşanmıştır.”İzmir Barosu’nun da açıkladığı gibi tehlikenin kaynağı “CMK 250. maddesi ile yaratılan özel soruşturma ve yargılama usulüdür.”Apaçık ortada: Başka kurtuluş yolu yok. Söz konusu mahkemeler yeni DGM’lerdir.Demokrasiye inananların bu “yeni DGM”lerin hemen kaldırılması amacında birleşmeleri gerekiyor...

Devamını Oku

Sayın Başbakan bu kimin konusu?

25 Mart 2011

Türkiye’deki basın özgürlüğünün 21’inci yüzyılda baskı ve baskın özgürlüğü olarak uygulanacağını kim tahmin edebilirdi?Yüz kızartıcı bir durum yaşıyoruz.“İleri demokrasi” adını taktığımız rejim ne yazık ki sadece yasak ve korku yaratmakta ileri gitmiş durumdadır.Toplumda ifade özgürlüğü yaygın bir sahiplenme duygusunun güvencesine kavuşamadığı sürece her gün karanlığa gideceğiz.Biz demokrasiye gitmeyeceğiz, polis devleti üstümüze gelecek.Polis günlerdir suçlu avı sürdürüyor. Suçlu henüz doğmamış bir kitaptır.Gazeteci Ahmet Şık’ın yazdığı “İmamın Ordusu” adlı kitaba mahkeme yayın yasağı koymuş, toplatma kararı almış, kitabın taslağına sahip olanlar “örgüte yardım ve yataklık”la suçlanacakları konusunda uyarılmışlardır.Bu nedenle kitabın yayınevi ardından da Radikal Gazetesi basılmıştır.Nedir bu telâş, bu şiddet neden?İnternet iletişimi, Türkiye’de gelecek için insana umut ve güven veren kuşakların yetişmekte olduğunu anlamamıza yardım ediyor.Mesela bir okur (Haydar Soyaslan) gerçeği saçlarından yakalamış. Şöyle diyor:Dokunma yanarsın!“Artık mızrak çuvala sığmıyor. Hanefi Avcı ile Nedim Şener ve Ahmet Şık, ayrı kulvarlarda olsalar da ortak yanları Emniyet içindeki cemaatçi yapılanmayı deşifre etmeleri. Tek açıklaması var: Dokunma yanarsın!”Peki sahici bir demokraside iktidarları gümbür gümbür götürecek ağırlıkta bir ayıp kamuoyundan hak ettiği tepkiyi acaba niçin görmüyor?Bu soruya da Yaşar A. Ayaz adlı okur alaycı bir açıklama getirmiş:“Makarnaya, kömüre oy veren sade ve sessiz vatandaşlara imreniyorum. Ne kadar rahatlar? Huzur içindeler hepsi. Ne kitap, ne faşizm; dünyalarında öyle dertleri yok..”Kırk yıllık siyasi birikimi ile eski CHP lideri Baykal da dün bir değerlendirmede bulundu.Ona göre son zamanlarda yaşanan olumsuzlukların kaynağında iktidarın yanı sıra devlet içinde mevcut başka bir yapılanma (cemaat) bulunuyor.Baskınların yarattığı terörün amacı ne? Baykal şöyle açıklıyor:“İstenen, bunların düşünülmesini önleyecek bir ortam yaratmak. Bir daha kimse böyle şeyleri düşünmesin isteniyor. (Düşünme oğlum, kendine zarar verirsin, perişan olursun. Aileni, seni mahvederler, düşünme..) Öyle bir şartlandırma, yönlendirme çabası var.”Meclis niye sessiz?Kitabı doğmadan öldüren ilkelliğin lekesi alnımıza sürülmemeliydi.Haydi yargı, polis bunu yaptı; iktidar partisinin meclis grubu, ülkenin onurunu kurtarmak için ayağa kalkamaz mıydı?Hükümetten bile sadece iki bakan inanç kofluğu yansıtan ifadelerle sözde tepki verdiler, aslında yasak savdılar.Bülent Arınç “Bu çok şık bir olay değil. Henüz basılmamış bir ürüne el konulmasını fevkalâde üzücü buluyorum” dedi.Kültür Bakanı Günay ise “Kitap yasaklanıyor görüntüsü hoş görünmüyor” diye konuştu.Demokratik rejimin olmazsa olmazı özgürlüklerin iktidar partisinde cesur ve inançlı savunuculara sahip bulunmadığını gösteren bu son tecrübe, milletvekili adaylarını belirleme rejiminde köklü bir değişime gidilmesini acilen zorunlu kılıyor.Milletvekillerini liderler değil de parti tabanı seçmiş olsaydı çok farklı olurdu. Meclisten gök gürültüsü gibi tepki yükselirdi.Onları lider seçtiği için öyle olmadı.Başbakan “Bunlar benim konum değil bunların tamamı yargının konusudur” dedi.Doğmamış kitabın öldürülebildiği bir ülkenin hükümet başkanı olmak nasıl sizin konunuz olmaz sayın Başbakan?

Devamını Oku

Yazıklar olsun!

24 Mart 2011

Özgürlük dün vahşi bir tecavüze uğradı ama çığlığı, dışardan gelen gürültülerde kayboldu.Öldürücü darbe yiyen özgürlük, yaşamın anlamı ve ruhu olan bir özgürlüktü; “düşünce ifade özgürlüğü” ve ona bağlı “yazma, yayınlama ve yayma özgürlüğü” idi.Ergenekon kapsamında tutuklanan gazeteci Ahmet Şık’ın “İmamın Ordusu” adlı kitabının taslağına ve “tüm nüshalarına” örgütsel doküman sayılarak el konulmasına karar verildi.Ana muhalefet partisi “Hitler ve Musollini faşizminde bile bir kitap daha yayınlanmadan suçlu ilân edilmemiştir” diye tepki gösterdi.Gerçekten de bizdeki örnek daha berbat!.. Çünkü basılmamış bir kitabın taslak hali yazarı bir yana kopyasını elinde bulunduranları bile hedef yapıyor.Türkiye Yazarlar Sendikası ve Yayıncılar Birliği “Henüz basılmamış bir kitabın kopyasına el konulmasını düşünce ve ifade özgürlüğünü engelleyici çok tehlikeli bir girişim olarak değerlendiriyoruz” dedi.Gerçekten de kitaba yapılan muamele Türkiye’deki ifade özgürlüğünü İnsan Hakları Beyannamesi’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ve Anayasa’nın bile koruyamaz duruma düştüğünü gösteriyor.Keşke bu olay hiç yaşanmasaydı.Sansürün karanlık tarihine böyle bir katkı ülkemize sadece utanç getirecektir.Yazarlar ve yayıncılar açıklamasında yürekten katıldığımız bir çağrı var:“Hükümeti, hâkimleri ve savcıları, emniyet kuvvetlerini, uluslararası anlaşmaların ve Anayasa’nın düşünce özgürlüğüne ilişkin hükümlerine uymaya çağırıyoruz.”Doğmamış kitabı öldürmek...İktidar kendini bu kadar ağır bir suçun kötü şöhretine, hangi bahane ile olursa olsun mahkûm etmemelidir! Suriye’ye dikkat!Meclis Libya’ya asker gönderme yetkisini hükümete verdi.Karar gizli birleşimde alındı. Neden gizli?Emekli Büyükelçi Yalım Eralp, “içerde önemli şeyler görüşüldüğü” izlenimi vermek istendiği zamanlar genellikle bu tedbirin uygulandığını söylüyor.Ama bu defa farklı nedenler de olabilir.Mesela Libya krizine NATO’nun el koymasını geciktiren ve Sarkozy’ye meydanı boş bırakan yanlışların vebali Ankara hükümetine yükleniyor.İktidar seçim arifesinde muhalefetin kum torbası olmamak için sığınmış olabilir bu tedbire.Çünkü Başbakan işin başında “NATO’nun orada ne işi var?” demese Libya bu kadar yıkıma uğramayacaktı.Şimdi kaybedilen zemini tekrar kazanmaya uğraşıyoruz.Libya’daki görev öncelikle şiddet ortamına son vermektir ve Türkiye’ye ihtiyaç tartışılmaz önemdedir.Çünkü Sarkozy’nin derdi oy getirecek maceralara atılmaktır. Amerika’nın gücü de sadece yakıp yıkmaya yarıyor. İşte Irak... Türkiye’nin bu bölgedeki diyalog ve ikna gücü tüm taraflar için şanstır.O nedenle Ankara sadece çatışmaları durdurmaya değil, özgürlük özleyen halklara da sözcülük ve öncülük etmeli, isyanın sebeplerini unutmamalı, unutturmamalıdır.Zor bir evreye girdik.Gündemimiz yalnız “Kaddafisiz Libya”ya ilerlemek değildir. Yangın sınırımıza geldi. Sıra Suriye’de gibi görünüyor.Yabancı ajanslar Dera kentinde polisin açtığı ateş sonucu gösteri yapan kalabalıktan yüz kişinin öldüğünü haber verdiler.Türkiye bu kez olayların ardında kalmamalı, Suriye’de ön almalıdır.Başbakan dar bir danışman kadronun önerileri ile kendini sınırlamamalıdır.Rolünü iyi oynayan bir Türkiye’ye bütün bölge ülkelerinin ihtiyacı var.

Devamını Oku

AKP bile şaştı!

23 Mart 2011

TÜSİAD’ın anayasa çalışması önemli bir kesimde şüphe ve endişe uyandırdı.Bunu internet ortamındaki iletilerden anlamak zor olmuyor.Endişe “milli birliğin ve üniter devlet yapısının bozulması” sonucuna ulaşacak bir süreçte yeni bir aşamaya mı geçildiği şüphesine dayanıyor.TÜSİAD’ın bir araya getirdiği akademisyenlerin hazırladığı öneriler genellikle çağdaş değerleri savunan bir anayasa için yol gösteriyor ama bir öneri var ki o, iddiasının aşırılığı nedeniyle geri kalan doğruları gölgeliyor.Çünkü açıklanan raporda Anayasa’nın başındaki üç maddeden “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” yazan birincisi hariç ötekilerin değiştirilebileceği fikri savunuluyor.Bu görüşe onay verildiği takdirde cumhuriyetin demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti nitelikleri ile devletin bütünlüğünü, resmi dilini; bayrağı, milli marşı ve başkenti güvence altına alan maddelerin değiştirilmesi veya kaldırılması söz konusu olabilecektir.Kötü misal örnek olmazTÜSİAD’ın eski başkanlardan Cem Boyner’in yaptığı konuşma da neredeyse anayasa önerileri kadar yankı uyandırdı. Çünkü onun konuşması, örtülü önermeleri herkesin anlayacağı açıklığa kavuşturuyordu.Cem Boyner konuşmasında TÜSİAD raporunun önerdiği “evrensel doğrular”a Türkiye’nin gerçeklerine uymadığı bahanesiyle ve “Bu kadar özgürlük bizi böler” denilerek karşı çıkılacağını söyledikten sonra şöyle devam etti:“İnsanların özgürlüğü, onuru, hakları ülkenin bölünmesinden, devletin kendisinden daha önemlidir!”YDH’nın başında girdiği ilk seçimde ağır yenilgiye uğrayarak siyasetten ayrılan Cem Boyner çok değişmemiş. Yine sözünü esirgemiyor ve inandığından başka doğru tanımıyor.“İnsanlarımızın özgürlüğü, onuru ve hakları için ülkenin bölünmesi gerekiyorsa varsın bölünsün” demeye getiriyor.Yeni anayasayı yapacak takımı bu fikir çok etkilemeyecektir. Çünkü...Hani masanın bir tarafına üniter ve laik devlet, öbür tarafına insanlarımızın özgürlüğü, onuru ve hakları konulup birilerinin de bize “seç birini” filân diyeceği yoktur.Hatta ima edilenin aksine üniter ve laik devlet, öteki değerlerin güvencesi dahi olabilir. Türkiye’de olamadıysa bunun suçlusu devlet değil, devlet yetkisini kötü kullananlardır.Kraldan çok kralcılık...Anayasanın başındaki değiştirilemez hatta değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelere gelince... O, güncel ötesi bir sigortadır!“Gün gelir moda akımların etkisi veya çıkar kaygısı ile hareket edecek iktidar sahipleri, ileride pişman olacakları maceralara sapabilirler” ihtimalinin tedbiridir!Zaten muhalefet partilerinin itirazı bir yana iktidar partisi yetkilileri dahi yorumları ile TÜSİAD raporunun “kraldan çok kralcı” bir kafa ile yazıldığını belirtmişlerdir.Meclis grup yöneticisi Kılıç “Üç madde tartışması özü gölgeleyecek” endişesini belirtirken AKP’nin anayasacısı Burhan Kuzu doğru bir tespit yapmıştır:“İdeal şeyler söylenmiş gözüküyor ama değişmez maddeler konusundaki yaklaşım paketi sıkıntıya sokar!”AKP acaba TÜSİAD yardımı ile ölümü gösterip milleti sıtmaya razı etmenin kurnazlığını tezgâhlıyor olabilir mi?Artık her taşın altında bir tuzak aramaya alıştık.Baksanıza dün internetin en hızla gezinen mesajı bir kara mizahtı.12 Haziran seçiminden sonra AKP şöyle teşekkür edecekmiş: “Tesettürler Türkiye!”Millet de bu teşekküre “İrtica ederim” diye cevap verecekmiş!

Devamını Oku

Uyan borusu!

22 Mart 2011

Yeni bir anayasa yapılması konusunda yaygın bir kabul oluşmuş bulunuyor.O kadar ki 12 Haziran seçiminin yeni anayasayı yazacak meclisi seçmek için yapılacağını düşünenler bile vardır.Seçime iki buçuk ay kaldı ama ortada herhangi bir partinin arkasında durduğu bir belge, öneri bulunmuyor.Oysa anayasa bir kurucu belgedir. Yeni anayasa, neredeyse yeni bir devletin kurulması demektir.TÜSİAD’ın dün açıkladığı “yeni anayasa çalışması” en azından bu meselenin önemini ve seçim ortamında tartışılacak bir öneri getirilmesi gerektiğini iktidara hatırlatması bakımından yararlı olmuştur.TÜSİAD bir anayasa taslağı hazırlatmamıştır. İki akademisyen koordinatörlüğünde yapılan yuvarlak masa toplantılarının ürünü olarak bazı sorunlara ilkesel yaklaşımlar önermiştir.Mesela seçim sistemi, partiler rejimi ve yargısı ile yepyeni bir anayasa yapılması ihtiyacı savunuluyor.Bu işi “kurucu meclis yapmalı” deniyor.Doğrusu budur; sıfırdan bir anayasa böyle yapılır. O görevi yürütecek olan kurucu meclisin başka işi olmaz. Görevini tamamladığı anda da kendini fesheder.Ama 12 Haziran’da böyle bir meclis seçilmeyeceğine göre “tümüyle yeni anayasa”yı kimler yapacak?Önümüzdeki ilk cevapsız soru budur.İkincisi, TÜSİAD’ın 19 yıl önce tartışmaya açtığı “anayasanın ilk üç maddesi değiştirilebilir” önerisinin ne şekilde hayata geçirileceğidir.Diyelim ki “değiştirilmesi dahi önerilemeyen” bu maddelerle ilgili sorun bir şekilde aşıldı. Geriye sadece “Türkiye devleti bir cumhuriyettir” kalacak.Peki tarifsiz bırakılan cumhuriyet neyi anlatacak?Neye güvence olacak?Kaç çeşit cumhuriyet var; Türkiye Cumhuriyeti Allah Selâmet Versin Cumhuriyeti mi olacak?Bölücü terörün bahanesi olan sorunlara bu çalışma cesur ve net çözümler önermiyor ama yine de “yerel yönetimler güçlendirilmeli” ifadesi, uzlaşmacı bir anlayışı bu noktada destekliyor.Geniş desteği hak edecek bir öneri de seçim barajının indirilmesi ve lider sultasına son vermenin çaresi olarak önseçim uygulamasına geçilmesi olacaktır.TÜSİAD’ın çabası her şeye rağmen değerlidir.Yeni anayasaya giden yolda bu çalışma “hiçbir şey” olarak görülebilir ama unutulan belki de unutturulan sorunu gündeme getirmek bile başlı başına bir hizmettir!Polisin yüz akıDünyada kıyamet kopuyor.Ama dün Türk halkının okuyan kesimi için en büyük ilgiyi, Silopi’deki Nevruz kutlamaları sırasında cereyan eden bir olay çekti.Şırnak’ın Silopi ilçesindeki kutlamalar sırasında kalabalık bir grup, uyarılara rağmen taş atarak ilçe merkezine yürümek isteyince polis gaz ve basınçlı su kullandı.BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel de göstericilerin arasındaydı. Polisin başvurduğu tedbirden zarar görmüş ve öfkelenmişti.O sinirle polis amiri Başkomiser Murat Çetiner’in üstüne yürüdü. “Alçaklar ne yapıyorsunuz?” diye bağırırken bir tokat attı.Olayı TV’lerde ve internetteki haber sitelerinde seyredenler için “kıyametin başladığı an” olabilirdi bu sahne.Ama öyle olmadı. Başkomiser’in vakur ve sorumlu duruşu, belki de planlı bir tahrikin yol açacağı olayları önlemekle kalmadı, devleti de yığınların gözünde yücelten bir etki yarattı.Başkomiser Çetiner her türlü övgüyü ve ödülü hak ediyor.BDP milletvekilini yermekte yarışan siyasi liderler, olayın bu tarafını kaçırdılar!

Devamını Oku

Acil gündem

21 Mart 2011

Emekli Büyükelçi Özdem Sanberk 20. Yüzyılın dayandığı tektonik plâkanın Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla yerinden oynadığını söylüyor.O günden bu yana da yeni bir dünya oluşuyor.Kuzey Afrika’da yaşanan oluşum küresel değişimin uzantısıdır ve geç bile kalmıştır.Her şey bundan iki ay önce Tunus’ta üniversite diplomalı bir işsizin kendisini yakması ile başlamış görünse de bu ancak simgelere meraklı olanlar için önem taşır.Gerçek, önüne geçilemeyecek bir değişim dinamiğinin kendini dayatmasıdır.Şu anda Türkiye’nin bu tarihi süreç için olumlu roller oynayacak ellerde olduğunu düşünenler haksız değildir. Mesela ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı John Kerry “Türkiye Orta Doğu’daki dönüşümde kilit rollerden birini oynama yeteğine sahip dolayısiyle Türkiye’yi ve liderlerini çok dikkatle dinliyorum” diyor.Bu sözler Mısır’da Mübarek’in tasfiye edilmesinden sonra Türkiye’nin bölgesel güç olma yolunun açıldığını teyit ediyor ama acaba son günlerdeki gelişmeler de Libya sınırında bizim için her şeyin bittiğini gösteriyor mu? Hayır...İki dünyaya açıkTürkiye, değişim yürüyüşünün dışında kalan Arap uluslar için şans olmaya devam edecektir. Yol kazaları olsa da bunlar, hedefe ilerleme iradesinin gücü karşısında önemini kaybedecektir.AKP iktidarı bir çok hata yapmış olmasına rağmen bölgesel güç olma fırsatlarını değerlendirmekteki heves ve cesareti sayesinde İslâm dünyasının önem katsayısını Batılılar gözünde yükseltmiştir.Yiğidi öldür, hakkını ver demişler. Uluslararası siyaset Başbakan Erdoğan sayesinde değişimi daha kolay ve daha hızlı gerçekleştirmeye yarayacak bir anahtar elde etmiştir.Çünkü Erdoğan, Türkiye’nin Müslüman demokrasi özelliğinden gelen farklı gücü iyi kullanarak hem Müslüman toplumların haklarını uluslararası zeminlerde savunabiliyor hem de bu misyonun sağladığı güvenle Müslüman halklara ve yönetimlere kusurlarını açıkça söyleyebiliyor.Türkiye “istikrar ve güvenliğin, baskıcı rejimlerle ve yöntemlerle yaratılamayacağını” anlatmaya çalışıyor dünyaya..Bunu Müslüman coğrafyasındaki diktatörlere söyleyebildiği gibi özgürlük için halkları ayağa kalkmış Arap ülkelerine müdahale eden Batı güçlerine de söylüyor...Önce kendimiziBizim şu andaki acil gündemimiz Libya’nın kaderini Sarkozy’nin küçük hesaplarına feda etmemektir.NATO liderliği eline almalı ve Türkiye halkı Müslüman bir ülke olarak kuralları denetleme hakkını kazanmalıdır.Arap halklarının yapılan müdahalelerin niyetine güven duyması ancak bu şekilde mümkün olabilir.Tek amaç petrolü ele geçirmekse söylenecek bir şey yok. Ama niyet İslâm coğrafyasına demokrasi getirmek ve Türkiye’nin de model olarak çekiciliğini parlatmaksa çıkar yol budur.Tabii Türkiye’nin dışarda talip olduğu bu rol, içerde de yüksek kaliteli bir demokrasiye sahip bulunmasını mecbur kılıyor.Türkiye’deki baskı ve haksızlıklarla sakatlanmış olan rejim -velev ki Türkiye’ye hayranlık ve bağlılık besliyor olsunlar- Müslüman toplumlar için yeni bir hayatın müjdesi olabilir mi? Hayır...Cezaevleri, 2-3 yıldan beri neyle suçlandıklarını bile bilmeden yatan gazeteci, asker, siyasetçi ve akademisyenlerle dolu bir Türkiye rol modeli olamaz.Dünyayı düzeltme gücümüz, kendimizi düzeltme yeteneğimiz kadardır!

Devamını Oku

Nükleer inadı

19 Mart 2011

Japonya’daki felâketten ders almamak ilâhi bir korumanın ayrıcalığını reddetmektir.Biz bu işte geç kalmışız. Kim bilir bu rötar belki Tanrı’nın lütfudur.Siyaset, rant veya cehalet güdümlü bir kör inada, geç kalmamızdan doğmuş bu avantajı feda etmenin mantığı var mı?Vatandaş şaşkın: Bir çok ülke yeni nükleer santralların yapılıp yapılmamasını halka sorarken Türkiye’de iktidar partisi nükleer için değil “bedelli askerlik” için referandum öneriyor!“İleri demokrasinin AKP yorumu” buysa, karşı karşıya bulunduğumuz siyasi risklere nükleer kazalar da dahil olacak demektir.Japonya’daki felâket Türkiye’nin kafasını toplaması için önemli bir fırsat yarattı. Çünkü Akkuyu’yu Ruslara veren tercih, teknik ve ekonomik akılcılığa değil daha çok siyasi kaygılara dayanıyor.Karar oluşurken “daha iyisini, daha ucuza yaptırmak“ mümkün mü; aranmamıştır.“Herkesin 7 cente aldığı elektrik için 15 yıl boyu Rusya’ya neden bir kat fazla para ödemek zorundayız?” Bu sorunun cevabı da verilmemiştir.Japonya’daki olay, bizi büyük bir kazık yemekten kurtaracak fırsatı sunuyorsa neden yararlanmayalım?Kaldı ki asıl büyük kazanç belki, elektrik üretiminde nükleerden vazgeçme kararını vermek olacaktır.Bunu bilmiyoruz henüz. Ama madem ki geç kaldık o zaman en doğru tercih, bilim dünyasının ulaşacağı sonuçları beklemektir.AKP buna razı değilse referandumu, bedelli askerlik için değil asıl nükleer santrallar için yapmalıdır.Akkuyu’dan bile vazgeçme mecburiyeti ortada dururken “Sinop ve Trakya’da iki tane daha yapacağız” demek, yalnızca kazanç düşünen satıcı mantığıdır.Nükleer inadı, gelişmenin değil gericiliğin göstergesidir!***Napolyon!Libya’nın kaderi çizilirken Türkiye ile Fransa başrole yükseliyor.İki ülkenin duruşları, dış politikanın ilkelerden çok çıkarlardan etkilendiğini göstermesi bakımından öğreticidir.Türkiye, Mısır’da Mübarek’e karşı çıkmaktaki cesaret ve kararlılığı Kaddafi’ye karşı tekrarlayamıyor.Çünkü Libya’ya dönmek için barışı bekleyen onbinlerce Türk işçisi ve Kaddafi gittiği takdirde milyarlarca dolar yitirecek Türk şirketleri var.O nedenle Türkiye ölçülü bir müdahale ve müzakere öneriyor.Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ise “hemen çullanalım“ diyor.AKP’nin “İslâmi duyarlılıkları demokratik ideallerle birleştiren” imajına Libya’da zarar verdiğini söyleyenler, Sarkozy’nin dünyayı egoizmine feda eden bir oyun oynadığını acaba görmeyecekler mi?Gelecek yıl Fransa’da seçim var ve Sarkozy bitik. İlk turda elenecek görünüyor.Bir küçük şans için Libya’yı ateşe vermeye hazır!Napolyon’un boyunda bir Kaddafi gibi...

Devamını Oku

Petrole tapanlar

18 Mart 2011

Libya’yı uçuşa yasak bölge ilân eden BM Güvenlik Konseyi kararı Kaddafi askerlerini Bingazi’nin eşiğinde yakaladı.Karar bir gün daha gecikse belki de Kaddafi’nin haydut rejimi, özgürlük rüyası ile başkaldıran sivilleri kitle halinde öldürecek ve dünya büyük bir insanlık suçuna daha seyirci kalacaktı.Libya’nın karşısında, Avrupa’nın kalbi denilen topraklarda on beş yıl öncesine kadar yüz binlerce Bosnalı ve Kosovalı’nın katliama tabi tutulmasını bu günahkâr dünya, bu egoist Batı, utanmazca seyretmemiş miydi?Libya’daki fark, Müslümanın Müslümana yaptığı mezalimdir.Ama zalim, tam bir Avrupa-Amerika mamulâtıdır!Petrole tapan Batı, Albay Kaddafi’nin şahsında Doktor Frankeştayn’ınkine benzeyen bir canavar yaratıp büyütmüştür.Hiçbir suçluya nasip olmayan bağışlanma ve şımartılmalara Kaddafi lâyık görülmüştür.Hep petrol aşkına!Kaddafi BM kararını duyunca dün yine tehdit savurdu:“Hayatlarını cehenneme çeviririm, yolcu uçaklarını bile düşürürüm!”Yapar mı yapar!Bu adam 23 yıl önce bir Pan American yolcu uçağını İskoçya üstünde patlatıp 270 kişinin kanına girmemiş miydi?Batı suçunu kabul ederek tazminat ödeyen Kaddafi’yi en azından tecrit edebilirdi. Affederek petrole ve petrol dolarlarına insanlığı satmışlardır!Başbakan Berlusconi, geçen yıl Kaddafi’nin 50 milyar dolarlık ticaret anlaşmasına imza atan elini öptü.Sarkozy “Onun seçim kampanyasını ben finanse ettim” diyen Kaddafi’ye cevap veremedi.Şimdi bu ikisi “hemen tepesine binelim” diye çırpınanların başını çekiyor.Bu aceleciliğin nedeni “sivilleri koruma duyarlılığı” mı?Hayır... Kaddafi güven veren emanetçi kimliğini yitirmiştir.Pek çok kültürde yaralı yılanı yaşatmanın yanlışına vurgu yapılır.Batı artık Kaddafi’ye yaralı yılan muamelesi yapacaktır.Umalım ki bu yolun sonunda “yeni bir Kaddafi” çıkmasın... Ve Libya, Arap dünyasında insan haklarına saygılı bir rejime de petrol emanet edilebileceğini ispatlama şansı bulsun!Tepilen fırsatlarCHP Parti Meclisi beni fena halde hayal kırıklığına uğrattı.Parti, açıkladığı projelerle iktidar üstünde tedirginlik ve telâş, halkta umut ve heyecan uyandırıyordu.Bu dalgayı yükseltebilecek kararlar dün cesaret ve özveri sahibi yöneticiler bekledi. Ama olmadı.Mesela halk, yerel örgütler tarafından önseçimle belirlenen milletvekili adayları görmeye hasret kalmıştır.Karşılaştığımız pek çok sorunun, halkla bağı olmayan, parti liderine mecbur milletvekilleri gerçeğinden doğduğunu herkes bilmektedir.Kılıçdaroğlu “önseçim” yapacaklarını açıkladığında örgüt tabanı heyecanlandı. Ama belli ki yönetim katları korkmuş ve CHP’ye üstünlük getirecek bu demokratik dönüşümü fena halde budamış!Karara göre CHP büyük kentlerin de yer aldığı 52 ilde milletvekili adaylarını öteki partiler gibi “merkezde” seçecek, sadece 29 ilde önseçim yapacaktır.Çok yazık!..Bencillik siyasetin mi, yoksa bu toprakların doğasında mı?Baksanıza; partiden ihraç edilmiş eski üyelere dönüş olanağı tanıyacak “takdir” de kötü kullanılmıştır.Partinin iktidar şansını kişisel özlemlerinin önünde tutan insanlar, Fikri Sağlar gibi aktif bir siyasetçiyi, kapının dışında bırakır mı?Bıraktılar.. Milletvekilliği hayali kuran 38 üye herhalde Sağlar’ın partiye yararını değil adaylık yarışında kendilerine vereceği zararı düşündüler ve ona göre hareket ettiler.Solculuk ideoloji midir, huy mudur?

Devamını Oku