Başbakan ilk seçim mitingini Strasbourg’daki Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde yaptı.Evet, bunu diyebiliriz.Çünkü konuşmasının asıl adresi Türk halkı idi.Tonu ve üslubu, halkımızın Batı ilişkilerinde eziklik duygusu yaşayan çoğunluğuna rövanş tatmini vermek ve oylarını kazanmak üstüne kurulmuştu.TV yayınında Avrupalı parlamenterlere yakın çekimler yapıldığında çoğunun Tayyip Erdoğan’ı heyecanlı bir film izler gibi dinledikleri görüldü.Başbakanımızın özellikle soruları cevaplandırdığı bölümde söylediklerine “Strasbourg’da bir Kasımpaşalı” başlığı çok yakışırdı herhalde.Bir kesim Başbakan’ın çok sık olarak diplomatik nezaket çizgisini aştığını söyleyebilir; ama önemsenmeyecektir. Çünkü hedef kitle “önemli ve başarılı, eğilmeyen ve ezilmeyen bir lider” tarafından yönetildiğine inanmak isteyen seçmen çoğunluğudur.Dünkü konuşmanın birinci hedefi bu beklentiyi doyurmaktı.O nedenle Başbakan’ın tüm o “ihlâl”leri kasıtlı olarak yaptığını, amacın da 2009 Ocak’ında Davos’ta yaratılan coşkuyu seçim arifesinde yeniden ayağa kaldırmak olduğunu görmek gerekir.Kitaptan bombaBaşbakan öyle şeyler söyledi ki, normal olarak genel kuruldan itiraz sesi duyulması gerekirdi. Ama kimse cesaret edemedi.Mesela yayınlanmamış kitabın toplatılmasıyla ilgili soruya cevap verirken kitabı bombaya benzetmesi uzun süre yankılanacaktır.Çünkü bu cevabı ile Başbakan, “kitabı ben toplatmadım, yargı toplattı” ifadesi üstüne kurulu savunmasını yıkıyor.Dün “Bombayı kullanmak suçtur ama bombanın hazırlanmasındaki malzemeleri kullanmak da suçtur” dedi.El Kaide İstanbul’daki kanlı eylemlerini suni gübre ile hazırlanmış patlayıcılarla gerçekleştirdi diye şimdi damında suni gübre bulunan her köylüyü örgüt suçlusu diye içeri mi atacağız?Dini azınlıkların ibadet haklarını soran Fransız parlamenter de hak etmediği sertlikte bir cevap aldı. Başbakan, Fransa’nın önce kendi yanlışlarını düzeltmesi gerektiğini söyledikten sonra muhatabını “Arkadaşımız Fransız mı? Ama Türkiye’ye de Fransız” diye alaya aldı.Fakat seçim barajı ile ilgili soru kaderin intikamı gibi oldu.Çünkü orada da “Yüzde 10 seçim barajını indirmek, demokrasi ile ilintili değildir” diyen Başbakan “demokrasiye Fransız kalmak” durumuna düştü.One minute ruhu...Avrupalı parlamenterlere çoğulcu değil çoğunlukçu bir rejimin erdemlerini kabul ettirmek beyhude bir çabadır.Zaten Başbakan da yüksek oranlı barajı genelde değil Türkiye özelinde savunmaya mecbur kaldı.Ve o bahsi de, milliyetçi duygular kazanını köpürten bir azarlama ile kapattı:“Seçim barajı demokrasi ile ilgili değil. Barajı gerekirse biz düşürürüz. Size soracak değiliz!”Okurların internetten yansıyan değerlendirmelerinde epey “helâl olsun” övgüsü var.Dünkü olayın iki İstanbul mitingine bedel etkisi olacağını düşünenler bile var.Bu durum Strasbourg fırsatının iyi kullanıldığını, yani 12 Haziran için kârlı bir yatırım yapıldığını gösterir mi?A&G Araştırma Şirketi’nin Başkanı Adil Gür’e sordum bu soruyu.O, dışarda göze alınan risklere değecek bir yatırım olarak görmüyor dünkü olayı.Çünkü Başbakan’ın “one minute” dediği 2009 Ocak’ında AKP oyları yüzde 52-53’e kadar yükselmiş. Ama Mart’taki seçimlerde yüzde 39 çıktı.“Konuşmanın etkisi olmuştur ama iki ayda geriye ne kadarı kalır, tahmin edilemez” dedi.
Başbakan ilk seçim mitingini Strasbourg’daki Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde yaptı.Evet, bunu diyebiliriz.Çünkü konuşmasının asıl adresi Türk halkı idi.Tonu ve üslubu, halkımızın Batı ilişkilerinde eziklik duygusu yaşayan çoğunluğuna rövanş tatmini vermek ve oylarını kazanmak üstüne kurulmuştu.TV yayınında Avrupalı parlamenterlere yakın çekimler yapıldığında çoğunun Tayyip Erdoğan’ı heyecanlı bir film izler gibi dinledikleri görüldü.Başbakanımızın özellikle soruları cevaplandırdığı bölümde söylediklerine “Strasbourg’da bir Kasımpaşalı” başlığı çok yakışırdı herhalde.Bir kesim Başbakan’ın çok sık olarak diplomatik nezaket çizgisini aştığını söyleyebilir; ama önemsenmeyecektir. Çünkü hedef kitle “önemli ve başarılı, eğilmeyen ve ezilmeyen bir lider” tarafından yönetildiğine inanmak isteyen seçmen çoğunluğudur.Dünkü konuşmanın birinci hedefi bu beklentiyi doyurmaktı.O nedenle Başbakan’ın tüm o “ihlâl”leri kasıtlı olarak yaptığını, amacın da 2009 Ocak’ında Davos’ta yaratılan coşkuyu seçim arifesinde yeniden ayağa kaldırmak olduğunu görmek gerekir.Kitaptan bombaBaşbakan öyle şeyler söyledi ki, normal olarak genel kuruldan itiraz sesi duyulması gerekirdi. Ama kimse cesaret edemedi.Mesela yayınlanmamış kitabın toplatılmasıyla ilgili soruya cevap verirken kitabı bombaya benzetmesi uzun süre yankılanacaktır.Çünkü bu cevabı ile Başbakan, “kitabı ben toplatmadım, yargı toplattı” ifadesi üstüne kurulu savunmasını yıkıyor.Dün “Bombayı kullanmak suçtur ama bombanın hazırlanmasındaki malzemeleri kullanmak da suçtur” dedi.El Kaide İstanbul’daki kanlı eylemlerini suni gübre ile hazırlanmış patlayıcılarla gerçekleştirdi diye şimdi damında suni gübre bulunan her köylüyü örgüt suçlusu diye içeri mi atacağız?Dini azınlıkların ibadet haklarını soran Fransız parlamenter de hak etmediği sertlikte bir cevap aldı. Başbakan, Fransa’nın önce kendi yanlışlarını düzeltmesi gerektiğini söyledikten sonra muhatabını “Arkadaşımız Fransız mı? Ama Türkiye’ye de Fransız” diye alaya aldı.Fakat seçim barajı ile ilgili soru kaderin intikamı gibi oldu.Çünkü orada da “Yüzde 10 seçim barajını indirmek, demokrasi ile ilintili değildir” diyen Başbakan “demokrasiye Fransız kalmak” durumuna düştü.One minute ruhu...Avrupalı parlamenterlere çoğulcu değil çoğunlukçu bir rejimin erdemlerini kabul ettirmek beyhude bir çabadır.Zaten Başbakan da yüksek oranlı barajı genelde değil Türkiye özelinde savunmaya mecbur kaldı.Ve o bahsi de, milliyetçi duygular kazanını köpürten bir azarlama ile kapattı:“Seçim barajı demokrasi ile ilgili değil. Barajı gerekirse biz düşürürüz. Size soracak değiliz!”Okurların internetten yansıyan değerlendirmelerinde epey “helâl olsun” övgüsü var.Dünkü olayın iki İstanbul mitingine bedel etkisi olacağını düşünenler bile var.Bu durum Strasbourg fırsatının iyi kullanıldığını, yani 12 Haziran için kârlı bir yatırım yapıldığını gösterir mi?A&G Araştırma Şirketi’nin Başkanı Adil Gür’e sordum bu soruyu.O, dışarda göze alınan risklere değecek bir yatırım olarak görmüyor dünkü olayı.Çünkü Başbakan’ın “one minute” dediği 2009 Ocak’ında AKP oyları yüzde 52-53’e kadar yükselmiş. Ama Mart’taki seçimlerde yüzde 39 çıktı.“Konuşmanın etkisi olmuştur ama iki ayda geriye ne kadarı kalır, tahmin edilemez” dedi.
Dünyanın hiçbir yerinde iktidarın propaganda alanında bizdeki kadar orantısız güç kullandığı bir demokrasi bulamazsınız.Kamu araçları iktidar partisinin malı gibi. Özel TV ve basının da tamamına yakını ya iktidara bağımlı veya korkutularak sesi kısılmış.Yasalar önlemese bile siyasetin etiği bu kadar adaletsizliği kabul etmez. Bizde ediyorsa sebep, haber alma hakkını savunma geleneğine sahip bir toplum olmayışımızdır.12 Haziran seçimi Meclis’e 300 yeni isim getirecek. Tabii aynı sayıda eskiye yol görünecek.Bunlar için kimse üzülmesin.Basın özgürlüğü kısıtlanırken, uluslararası kuruluşların raporlarında Türkiye rezil edilirken hiçbirinin çıtı çıkmamıştır. Ama bu teslimiyetçi ruh da onları kurtarmamıştır.Geride kalanlara ibret olsun; arkalarından teneke çalsak yeridir!Başbakan’ın dün yaptığı bir açıklama, iktidarın medya egemenliğini pek de insaflı kullanmayacağının işaretini verdi.Demokrasimiz özürlüdür.Çünkü basın özgürlüğü kısıtlı. Milletvekilleri dokunulmaz. Adayları parti üyeleri değil liderler seçiyor. Ve halk iradesini çöplüğe atan yüzde 10 baraj rezilliği var.Dün Başbakan şöyle dedi:“Şu anda bu insanlar (Silivri’de tutuklu Balbay, Haberal, Alan) hangi davadan tutuklu ortada. Dokunulmazlık için bu kadar konuşan CHP’nin tavrı: Dokunulmazlık kaldırılsın diye bu kadar konuştular, şimdi dokunulmazlık zırhına kimlerin müracaat ettiği... O da ortada!”Başbakan demek istiyor ki “Dokunulmazlıkları kaldırmadık diye bize demediğini bırakmayan CHP şimdi o zırhı milletvekili yapacağı Ergenekon şüphelileri için kullacak...”CHP’nin Haberal ve Balbay’ı yargıdan kaçırmak için milletvekili adayı yapmadığını Başbakan’ın bilmemesine olanak yoktur.Çünkü yargılandıkları suçlar nedeniyle milletvekili seçilseler bile dokunulmazlık kazanamayacaklar.Seçilseler de yargılama devam edecek. Tutuklulukları kaldırılsa bu, seçilmelerinin sağladığı bir avantaj olmayacak.Propaganda zemininin adaleti yok.Üstüne bir de yalan yanlış bilgilerin yaratacağı karambolleri getirmeyelim!Anketlere bakanlar AKP’nin böylesi tamahkârlıklara muhtaç durumda olmadığını görebilirler. Kendileri de görsünler!Hâkim ne yapsın?ÖSYM Başkanı YGS skandalını acemiliğe işgüzarlığa ve eksikliğe bağladı biliyorsunuz.Ünlü matematikçi Ali Nesin VATAN’a matematik testinde ortaya çıkan şifreyi “aptallığın daniskası” diye tarif etti.Nesin’e göre bu rezaletin sebebi kasıt da olsa, beceriksizlik de; sorumlular istifa etmeli!Ama tuhaf bir şekilde iktidar, mağdur olan çocuklar ve aileleri safında “hesap soran” rolünde olması gerekirken suçlu kompleksine girdi.Her yanı pis kokular sarmışken Cumhurbaşkanı Gül sınavı akladı, “tatmin oldum” dedi. Onu bakanlar izledi... Ve dün Başbakan Erdoğan.O da “ÖSYM Başkanı’nın yapmış olduğu açıklamalardan ben tatmin oldum” dedi ve Danıştay’ın bu konuda verdiği son kararı haklılığını kanıtlayan bir gelişme gibi gösterdi.Oysa Danıştay açılan iptal davasını reddetmemiştir.Görevsizlik kararı vererek başvuruyu İdare Mahkemesi’ne göndermiştir.Başbakan’ın sözleri Başsavcı’nın esas hakkındaki mütalaası gibi maşallah.Ankara İdare Mahkemesi’nin hâkimine Allah kolaylık versin!
Seçime giden yolun son virajı dönüldü. Adaylar açıklandı. Artık hedef sandık...Milletvekili listelerinin doğru tahlili, partilerin kimlik ve tercihlerinde değişim olacaksa bunu erken fark etmek bakımından önemlidir. Ama bunun için biraz beklemek gerekecek.Başbakan Erdoğan hedefini Cumhuriyet’in yüzüncü yılına kadar iktidar olarak ilân etti.Yeni Türkiye Projesi adı verilen iddialı hedefin parti örgütünü motive edeceğini düşünüyor.Gemisini iyi yöneten bir kaptan olduğu inkâr edilemez. Mesela aday listelerinin açıklandığı gün partilerin en zayıf, en kırılgan dönemleridir.Örgütlerden gelebilecek itirazların kırıp dökücü bir çizgiye taşmasını önleme çabasını dün sadece AKP’de gördük. Erdoğan küsmesi ihtimali olanlara, önlerindeki uzun yolculukta mutlaka fırsatlar doğacağını anlatarak, ustalık dönemi yaşayan bir siyasetçi olduğunu gösterdi.CHP iktidar istiyorAKP’nin 190 milletvekili aday listelerinde yer almıyor.CHP’deki kadro değişimi oran olarak AKP’den de yüksek. 101 CHP milletvekilinden 71’i listeye giremedi. Bu durum yeni dönemde topyekûn değişmiş, büyük ihtimalle de milletvekili sayısı epey artmış bir ana muhalefet partisini işaret ediyor.Kemal Kılıçdaroğlu, liderliğini cesaret göstererek kanıtlamış, parti içi muhalefeti tasfiye etmiştir. Tek başına bırakıldığı bahanesine dayalı olarak üretilen tahriklerin tuzağına Deniz Baykal herhalde düşmeyecektir.CHP’nin siyasi yelpazenin solunda rakibi olmadığını görmenin rahatlığı ile merkez sağdan olabildiğince oy almak isteği fark ediliyor.Sonsuza kadar ana muhalefette kalmaya kendini mahkûm etmek istemeyeceğine göre CHP’nin bu açılımına hak vermek yerinde olur. Başbakan Erdoğan’ın dünkü basın toplantısında anlattıkları listelere parti görüşü ile çatışma çıkaracak kimselerin sızmasını önleyecek her tedbirin alınmış olduğunu düşündürüyordu.Demokrasi cinayetiSeçimden sonra yeni bir inşa dönemi tasarlanıyor. Yeni anayasa, Kürt sorunu ile ilgili kuluçka döneminin tamamlanması, başkanlık sistemine geçiş hayallerinin eyleme konulması... Gergin ve gürültülü günler bizi bekliyor.AKP’nin disiplinli bir grup oluşturmak yolundaki tercihine acaba bu sebeple mi anlayış göstermemiz gerekir?Bunu bilmiyoruz. Ama belli ki iktidar ve ana muhalefet birbirlerine karşı keskinleşecek. MHP ve BDP bu gidişi öngörerek tedbir geliştirmiş olabilirler.MHP lideri Bahçeli parti içi barış adına rakiplerini aday listelerine koymuş, bağımsız adaylarla seçime giren BDP de çoğulcu davranmaya özen göstermiştir.Sözü bitirirken iki büyük ve temel yanlışı söylemeliyiz:Yüzde 10 seçim barajı bir demokrasi cinayetidir.Partili seçmenin belirleme hakkına sahip olduğu adayları liderlerin seçmesi de ikinci cinayettir.12 Haziran, böyle seçimlerin inşallah sonuncusu olur!
Bizim bazı köylüler “demokrasi” demezler “demorkırâsi” benzeri bir ifade kullanırlar.Ben bu söyleyişi hep alaycı bir dokundurma olarak yorumlarım.Türkiye’deki uygulamanın demokrasi olmadığını bu şekilde anlattıklarını düşünürüm.Ankara’daki parti merkezlerine kapanmış lider kadroları günlerdir milletvekili adaylarını belirliyorlar.Aslında buna -demokratik ve adaletli bir seçim yapmadıklarına bakarak- “gizli kapaklı işler çeviriyorlar“ demek daha yerindedir.Vicdanı hür, cesur insanlar bassa o toplantıları ve içerde milletvekili adaylarını seçen liderlere “Siz neler karıştırıyorsunuz? O yaptığınız işi ne hakla yapıyorsunuz?” diye sorsalar, hangisi ikna edici bir cevap verebilir?12 Eylül darbecilerini 31 yıl sonra yargılamak için hukukun yan yollarında çıkış arıyoruz. Unutmayalım ki o cunta aradığı meşruiyeti “lider sultası“ eleştirisi yaparak bulabilmişti.Çünkü darbe anayasasını yapan Danışma Meclisi’ni bile beş kişi, yani beş general seçmişti. Bizim demokratik denilen parlamentomuzu, partilerin başındaki “tek adam”lar seçiyorlar.Ankara’da gizli gizli, harıl harıl bu iş yapılıyor şu anda.Demokrasi ucubesiÇok yazık ki bu seçimi de kaçırdık. Çünkü AKP’nin becerikli kadroları yarışın adaletini ne pahasına olursa olsun kazanmak uğruna kurban ettiler.Dünyanın bütün demokrasilerinde propaganda imkanlarını partiler adalet içinde paylaşırlar. Bizde iktidar tüm kamu ve özel sektör araç ve imkânlarına el koyduğu gibi muhalif sesleri de korku ile susturmaktadır.Seçim harcamalarının sınırlı ve şeffaf olmadığı demokrasi yoktur dünyada. Bizde devlet yardımını bile, aslan payını iktidar partisi alacak şekilde meclise girmiş partiler paylaşırlar. Seçim harcamalarının sınırı bulunmadığı gibi siyasetin finansmanı ile ilgili bir yasa da yapılmamıştır.Rejimi demokrasi olmaktan çıkaran büyük rezillik ise yüzde 10 oranındaki seçim barajıdır. Barajda boğulan partilerin oyları, daha çok iktidar partisine “avanta milletvekillikleri“ kazandırmaktadır.Reform yapmak için önce bu haksızlık ve çirkinliklerin düzeltilmesi gerekir.Aksi halde Türkiye, bize “demokratik reform” olduğuna inandırılan yeni tecavüzlerle demokrasiden uzaklaşıp “demorkırâsi”ye doğru sürüklenmeye devam edecektir.Bari hile olmasınUluslararası Basın Enstitüsü (IPI) önceki gün Türkiye’yi, cezaevinde en çok gazeteci bulunan ülke ilân etti. İçerdeki 57 gazeteci ile daha önce utanç listesinin başında yer alan Çin ve İran’ı ikiye katlamışız.Kalitesi kötü de olsa seçimin topluma tanıdığı bir imkân vardır.O nedenle sonraki seçimin daha büyük zorluklarla geleceğini düşünerek yürümek lâzım önümüzdeki 12 Haziran’a.Herkes her şeyi hafife alabilir ama partiler hiç değilse sandık güvenliğini ihmal etmemelidir.Tekin olmayan bir coğrafya burası. Mezardakiler sandığa gelebilir. Üniversiteye giriş sınavında şifrelerle hayatın yönünü değiştiren ahlâksızlık bilgisayardaki denenmiş hüneri ile oylara adres değiştirebilir.Milletvekillerini liderler seçtiler.Hiç değilse halkın 12 Haziran’da yapacağı parti seçimi hileye, harama kurban gitmesin.Sandıklara parti görevlileri gözleri gibi bakacak, oylar sayılırken başında duracak, sandık tutanağını eliyle partisine götürüp teslim edecek, partiler de Yüksek Seçim Kurulu’nun bilgisayar programına bağlanmış işlemlerini, eğitimli görevlileri ile izleyecek. Başka yolu yok.Bu senaryonun seçim gününe kadar defalarca provası yapılmalı!
Anayasa profesörü Burhan Kuzu başkanlık sistemine geçilmesini isteyen Başbakan’ın kamuoyu oluşturma taşeronu gibi çalışıyor.VATAN’a verdiği mülâkatta başkanlık sistemine yönelen muhalefetin sol ayağını kırmak için iştah açıcı bir ikna gerekçesi üretmiş:“Türkiye’de de belki Amerika’da olduğu gibi iki dönem sağ, bir dönem sol gelir. Bu da solcuların başkanlık sisteminde şansı olur...”Prof. Kuzu, bu sistemin ABD dışında sadece diktatörler ürettiğine yönelik korku ve endişeler için şu değerlendirmeyi yapıyor:“Başkanlık deyince adamın aklına Kaddafi gelirse tabii ki sıcak bakmaz!”Türkiye’deki iktidar yetkisini kullanma anlayışı ve üslubu, parlamenter sistemde dahi “tek adam” yaratabiliyorsa Kaddafi korkusu hafife alınamaz.Burhan Kuzu diktatörlerden koruyacak sigorta konusunda bizi kolay ikna edemez.Başkanlık sisteminin güvenliğini sağlayan düzenin bir numaralı vazgeçilmezi bağımsız yargıdır. Bizim yargıda 12 Eylül referandumu ile yaratılan yapı, hukukun üstünlüğüne dayalı bir demokraside yaşama şansını yok etmiştir!Cumhurbaşkanı Gül ve partinin büyüklerinden Bülent Arınç başkanlık sistemine neden karşı çıkıyor?Parlamenter sistemin bize daha uygun olduğunu niye savunuyorlar sanıyorsunuz?Tayyip Erdoğan başkan olduğu takdirde başbakan yetkilerini de beraberinde Çankaya’ya götüreceği ve kendilerine koltuk kalmayacağı korkusundan mı sanıyorsunuz?Hayır.. Bir bildikleri olmalı: Mesela ülkedeki hukuki ve siyasi altyapının sistem değişikliğine gitmeye elverişli olmadığını görüyorlar. Ve bunu söylüyorlar.Tayyip Erdoğan’la başlayacak başkanlık macerasının taşıdığı risklerin büyüklüğünü de onu yakından tanıdıkları için görebiliyorlar.Ama bunu açıkça söyleyemiyorlar.Yani başkanlık henüz gelmeden, içinde sakladığından şüphelendiğimiz diktatörün korkusu gelmiştir.Bakalım bu korkunun teslim alacağı insanlar mı, yoksa uyandıracağı yığınlar mı belirleyici olacak?Marifet mi sanki?Meclis seçim nedeniyle tatile girdi.Âdetten olduğu üzere dönemin performansı ölçüldü ve sonuçlar açıklandı.Bununla ilgili haberi gazetede bulabilirsiniz. Ben bu köşeye iktidar ve biraz da muhalefet partilerinin övünçle sahiplendikleri bir rakamı getireceğim.Efendim dört yılda bu parlamento toplam 7 bin 841 maddelik 548 kanun tasarısı ve teklifi yasalaştırmış.Marifet midir şimdi bu?Sekiz bine yakın kanun maddesi demek bir o kadar kural, bir yığın yeni teşkilât demektir.Bu yoğunlukta bir yasa üretimi, ancak yeni kurulmuş bir devlet için gerekli olabilir.Doksan yıllık bir devlette böyle bir tempo, olsa olsa gizli bir düzen değişiminin, ekonomik varlıklar üstünde cereyan eden el değişiminin işareti sayılabilir.Bir de kanunların yeterli tartışmadan nasibini almadan çıkarıldığını anlatır.Sekiz bine yakın maddenin düzene koyacağı, mutlu edeceği bir hayat yoktur.Çok yasa, çok kural, çok karmaşa, çok tuzak demektir vatandaş için.Yaşadığımız “torba yasalar” tecrübesi parlamenter demokrasimizin yasama kalitesindeki çuvallamayı resmediyor.Adaletin çok kanunla değil, iyi hazırlanmış yasaların doğru uygulanması ile sağlanabileceğini inşallah yeni dönemde öğreniriz!
Genelkurmay’ın Balyoz’dan tutuklu 162 asker için yaptığı açıklama beklenmeyen bir durum yarattı:İktidar partisi ile ana muhalefet açıklamayı doğru bulmadıkları konusunda birleştiler.AKP sözcülerinden gelen tepki “Yargılama sürerken yapılan açıklamalar yanlış. Keşke yapılmasaydı” diye özetlenebilir.CHP’nin görüşünü Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi açıkladı.Hamzaçebi TSK açıklamasının yargıya müdahale değilse bile “aşırı hassasiyet” olarak yorumlanabileceğini belirttikten sonra şöyle bağladı:“Tabii ki doğru bulmuyorum!”Çok sık görülmeyen bu buluşma, daha doğrusu CHP’nin AKP’den bu meselede farklı görünmeme arzusu, TSK’nın 27 Nisan bildirisinin bir önceki seçimde AKP’ye yoğun tepki oyları kazandırdığı yargısının eseri olabilir mi?Bunu bilmiyoruz. Ama demokratik hukuk devleti düzeninde yanlışlara sürüklenmekten toplumu bireysel ve kurumsal şikâyet hakkı korur.İlk defa mı duydunuz?Burada asıl olan Genelkurmay açıklamasındaki şikâyetin mahkemeyi etkileyip etkilemeyeceğine doğru teşhisi koymaktır.Sanıkların tahliye taleplerine ikinci kez verilen “toptan ret” kararı, zaten kendi içinde şüphe taşıyor.Mahkeme Başkanı 162 sanığın toptan içerde tutulmaya devam etmesi kararına katılmadığını, etkileyici bir gerekçe ile belirtiyor. Ret kararı iki üye sayesinde oy çokluğu ile çıkıyor.Dikkatten kaçırılmaması gereken asıl nokta şu:TSK açıklamasında davanın özüne yönelik talep yoktur. Eleştiri ve itiraz, 162w askerin, tutuklanma şartları ortadan kalktığı halde tahliye edilmemelerinedir.Yargılanmadan, hüküm giymeden ceza çektirilmelerinedir.Bu yanlışı, mahkemenin duyabileceği şekilde ilk kez Genelkurmay mı açığa vurdu? Hayır.. Öncesi var:Cumhurbaşkanı Gül bir değil birkaç kez konuştu. Uzun tutukluluğun fiili mahkûmiyete dönüştüğünden o da şikâyet etti. “Tutukluluk uzayıp cezaya dönüşmemeli” dedi.Başbakan Yardımcısı Arınç “Tutukluluk istisnadır. Her sanık için tutukluluk halini sonlandırmak lâzımdır” dedi.Tehlikeli tamahkârlıkBitmedi.. Meclis Başkanı Şahin “Tutukluluk sürelerinin uzunluğu haksızlığa neden olmaktadır. Sayın Arınç’a katılıyorum” dedi.Bu hassasiyete uzak durmak için çaba harcadığı belli olan Başbakan Erdoğan bile geçen hafta Londra’ya hareketinden önce gazetecilere şöyle dememiş miydi:“Mahkemelerde süratli netice alınmasını, tutukluluk sürelerinin uzamamasını temenni ederiz.”O bakımdan kimse askerin şikâyetini saptırmaya, mahkemeyi etkileme amaçlı bir eylem gibi göstermeye kalkışmasın. Askere diklenmenin siyasi rantından yararlanmaya yönelik böyle bir niyet tamahkârlıktır ve artık geri tepmesi, tersine çalışması ihtimali de az değildir.O nedenle Genelkurmay’ın baskı ve tehdit algısı bulunmayan kurumsal nitelikteki açıklamasını anlamamakta ısrar etmek, içerideki personeli için adil yargılanma hakkı taleplerini duymazlıktan gelmek, her şeyden önce hukuk devletini küçük hesaplara, hırslara, hınçlara feda etmek sonucu doğurur ki buna kimsenin hakkı olamaz.Özgür eleştiriler bozmaz mahkemeleri, bağımsızlıklarını kaybetmek bozar.Herkesin görüp yakındığı uzun tutukluluk sorununu, bu sorunun mağdurlarını temsil eden kurumun, yani Genelkurmay’ın gündeme getirmesi doğaldır.Bundan korkulmaz.Bu hak kullanılmıyorsa, adalet ve demokrasi adına asıl ondan korkmak gerekir!
Görevli ve emekli 163 askerin tutukluluğuna ikinci itirazın da toptan reddi TSK üstünde olumsuz duygular uyandırmıştır.Genelkurmay’ın dünkü açıklaması yaşanan kırgınlığı açıkça, kızgınlığı ise dikkatle örtülmüş olarak ortaya koyuyor.Silivri davalarının özellikle tutuklu asker ailelerine çıkardığı maddi ve manevi ağır bedeller sorunu silâh arkadaşlığı yoluyla TSK’nın ortak derdi yapıyor.Geçen Ağustos’ta gelen yeni komuta kademesi, ilk kez böyle bir açıklama yayınlamak zorunda kalmıştır.Belli ki tutuklu ailelerinin çektikleri sıkıntının camiada uyandırdığı beklentiye direnmek daha fazla mümkün olmamıştır.Açıklamada Balyoz’un bir darbe planı değil, plan semineri olduğu vurgulandıktan sonra şu ifadelere yer veriliyor:“TSK ilgili makamları bilgilendirerek yapılan seminerin ne olduğunu, nasıl yapıldığını, neleri kapsadığını ve kimlerin hangi emirlerle katıldığını tereddüde yer bırakmayacak şekilde izah etmiştir.”Buradaki “tereddüde yer bırakmayacak şekilde” ifadesinin altını çizmek gerekiyor. Yargıcın itirazı varÇünkü Genelkurmay, yeteri açıklıkla anlattığına inandığı olayların muhataplarınca anlaşılmadığını düşünüyor. Ve bunu kendisine karşı güvensizlik gibi görüyor.163 askerin tutukluluk hâlinin devamına ilişkin kararı “anlamakta güçlük çektiğini” bu nedenle belirtiyor.Neden mahkeme kararlarını halkın bilgisine sunuyor? Sanki son çare kamuoyunun hakemliğine sığınmak istiyor.İtiraz davaya değil, 163 sanıktan birine bile özgürlüğü çok gören toptancı ret kararınadır. Genelkurmay açıklamasına eklenen mahkeme kararı ile eklerini okuyanlar tutuklulukta israrın hukuka ve adil yargılanma ilkesine ne kadar ters düştüğünü kolayca fark edebilirler.Özellikle de mahkeme başkanının karara koyduğu muhalefet şerhini okuyanlar..Başkan Şeref Akçay, diğer iki üyenin öne sürdüğü tutukluluğun devamına ilişkin (kaçma, delilleri karartma gibi) gerekçelerin geçerliliği kalmadığını belirtiyor.Ve tutuklulukların devamını “adil yargılanma haklarının ortadan kaldırılması“ sayarak mahkûm ediyor!Biraz empati lütfenTürkiye’de askerlerin çok haklı bir istek için seslerini çıkarmasını dahi demokrasi suçu gören tipler türedi.Onların teşvik ve tahriki ile şimdiye kadar askerden yükselen her itiraz sesine, daha büyük sayılarda gözaltına almalar ve tutuklamalarla cevap verildi.Aynı uygulama için çağrılar, kışkırtmalar yapılabilir yine. Bu oyuna gelmemek gerekir.TSK’nın dünkü açıklaması demokratik rejimin ruhuna, kurallarına aykırı bir çıkış değildir. Açıklama bir “kafa tutma” eylemi içermiyor. Yazılanlar bir hayal kırıklığının dışa vurumudur, sitemdir...Buradan belki başka bir ders çıkarmak yararlı olabilir:Dün İstanbul Barosu eski Başkanı Turgut Kazan’a fikrini sordum.Özellikle açıklamanın “tutukluluk halinin devamını anlamakta güçlük çekilmektedir“ diyen 4’üncü maddesi ilgisini çekmiş.“Etme-bulma dünyası” sözünden hareketle bir acıklı şaka yaptı:“Bugünün özel yetkili mahkemeleri, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün askeri sıkıyönetim mahkemelerinden gördüklerini, öğrendiklerini tekrarlıyorlar. Anlamayacak ne var?..”Bu defter kapanmalı artık . Hukukun üstünlüğü ve adil yargılanma hakkı, hiç bir hırsa, hınca, intikama feda edilmemeli.Böyle bir suçu hele “ileri demokrasi”den söz eden bir iktidar asla işlememeli!