CHP’nin seçim beyannamesini dinlerken düşündüm:Kılıçdaroğlu partinin yönetimini bir-iki yıl daha erken devralmış olsaydı siyasi tablo acaba nasıl olurdu?Bence hem bugün hem yarınlar adına daha iyi bir yerde olurduk.Seçim beyannamesinin toplumla buluşma yeteneğine ve inandırıcılık kabiliyetine bakarak böyle bir inanca vardım.Vatandaşla iletişimi zayıf bir muhalefetin iktidara da zararı dokunuyor.CHP bugünkü verim ve etkinliği 12 Eylül referandumu öncesi kazanmış olsaydı AKP en azından, yargıyı iktidar kontrolü altına sokmanın yanlışında bu kadar ısrarcı olamazdı.Şartlar şimdilik iktidar vaat etmese bile CHP’nin seçimden demokrasi için güçlü bir sigorta olacak biçimde, güçlenerek çıkacağı ümidini veriyor.Kılıçdaroğlu dün ülkeye demokrasi ve özgürlük getirmek için ilk hamle olarak geniş katılımlı hazırlığın ürünü bir anayasa sözü verdi.Alevi ve Kürt vatandaşların sorunlarına eşit vatandaşlık temelinde yaklaşan CHP Doğu ve Güneydoğu için daha yüksek bir kalkınma hızı öngörüyor. Buraya yatırım yapanlardan vergi almamayı, mayınlardan temizlenen arazileri de topraksız köylüye dağıtmayı vaat ediyor.CHP büyümeyi AKP gibi İstanbul’a yığmak yerine yurda yaymak, başka cazibe merkezleri yaratmak istiyor.İnsan hakları ve demokrasi alanında inandırıcı hedefler koyuyor. Lider sultasına son vereceğini, dokunulmazlıkları kaldıracağını, seçim barajı indireceğini söylüyor.CHP’nin en etkileyici silâhı aile sigortası olacak.Yoksullara sadaka yerine vatandaşlık hakkı olarak devlet yardımı yapmak ve bağlanacak olan maaşı kadın üstünden aileye aktarmak etkileyici bir fark yaratacaktır.Bu konuyu ve askerlik sürelerini kısaltan projeyi iyi anlatmakta sağlanan başarı sonucu etkileyecektir.Yeni CHP vaat ediyor...***23 NisanBu millet, tarihinin en umutsuz ve karanlık dönemi olan işgale karşı “Ya İstiklâl Ya Ölüm” andıyla savaşırken soran ve sorgulayan bir meclise ve o şartlarda bile milletin temsilcilerine her an hesap vermekten gocunmayan dünyanın en büyük önderine sahipti.TBMM’nin açıldığı 23 Nisan 1920’nin yıldönümünde Atatürk’ü ve onun peşine düşerek mucizeler yaratan kahramanları, minnet duygularımızla ve saygıyla anıyoruz.91 yıl sonra liderlerin seçtikleri ve halka tasdik ettirdikleri kişilerle doldurduğumuz yapıya Millet Meclisi diyerek kendimizi kandırdığımızı bilmeliyiz.Dokunulmazlık zırhına bürünerek hesap vermeyen milletvekilleri ve kanun hükmünde kararname yetkisi alarak Meclis’i dolanan bir iktidar...Bunlardan hiçbiri 23 Nisan’ın Egemenlik Bayramı tarafını kutlamayı hak etmiyor.Paylarına sadece Çocuk Bayramı’ndan “bir parça” düşüyor.Koltuklarını yarım saat için bir çocuğa devretmek kim bilir ne kadar heyecanlandırıyordur onları.. Kutlu olsun!
Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözülmesini gerçekten isteyenler daha cesur olmak zorundalar.BDP’nin desteklediği bağımsız milletvekili adaylarının YSK tarafından veto edilmesi bahane edilerek Güneydoğu ve Doğu’nun birçok kentinde terör estirildi.Onlarca kentte kepenkler inmişti ve çocuklar sokaktaydı...Van’da iki bin kişinin katıldığı gösterilerde maskeli kişilerin bir banka şubesine attıkları molotof kokteylleri yüzünden bir facianın eşiğinden dönüldü. Çalışanlar ve müşteriler yanarak veya boğularak ölebilirdi; camlar kırılarak kurtarıldılar.Cumhurbaşkanı Gül YSK kararına yönelen protestolarla ilgili olarak dün gazetecilere şunu diyordu:“Türkiye’de şiddetle hiçbir şey hallolmaz. Kim şiddete başvurursa kaybeder.”Keşke yaşadığımız gerçekler bu sözleri doğruluyor olsa. Ama öyle değil.Terör, benzeri bulunmayan propaganda fırsatları yaratabiliyor kendine.Çözümün adresi MeclisMesela bağımsız adayları veto eden YSK’yı yapıcı bir anlayış çizgisine getiren sebep estirilen terör rüzgârı değildir.Vetolar karşısında görülmemiş büyüklükte bir toplumsal koalisyon oluşmuş herkes Kürt sorununa dönük çözümün anahtarı olarak siyaseti, mekânı olarak da Meclis’i gördüğü için vetolara karşı çıkmıştır.YSK’yı düzeltici karara yönelten sebep terör şantajı değildir, toplumun isteğinden oluşan demokratik baskıdır.Bu gerçeği görmemek halka haksızlıktır.Terör örgütü rol çalıyor. Bölücü terör örgütü vetoları geri aldıran sebebin kamuoyu baskısı değil, şiddet olduğu mesajını vermeye ve Cumhurbaşkanı Gül’ün savını çürütmeye uğraşıyor.Böyle bir yanılgıya fırsat tanımak Türkiye’yi kardeş kavgasına götürür.Çünkü terör örgütünün lideri ile İmralı adasında “devlet adına” görüşmeler sürdüğünün açığa vurulması, zaten kendi başına bir olumsuzluk yaratmıştır.Dünya tecrübesi şu:Terörle pazarlık olmaz!Ama İmralı’da yapıldığı söylenen müzakereler, defalarca kanıtlanmış bu kuralın doğru olmadığını ispata çalışan bir şaşkınlığın Türkiye’de bir süredir hüküm sürdüğünü düşündürüyor.Artık herkes daha sorumlu davranmalı.Kimin vekili olacaklar?Ateşkes yürürlüğe girdiği zaman İmralı’daki elebaşına övgü düzenler, ateşkes bitip saldırılar başladığında aynı kişiyi itham etmeyi de bilmeliler.BDP’lileri de bu borçtan muaf tutmamak gerekir.Terörün işe yaradığı bir yerde BDP milletvekillerinin hiçbir değeri olamaz.Cumhurbaşkanı Gül’ün “Şiddetle hiçbir şey hallolmaz” sözüne BDP destekli adaylar ne kadar sahip çıkarsa yerlerini ve rollerini o kadar hak ederler.Tabii Kürt sorununu çözmeyi, Öcalan’ı “eve çıkarmak” amacına kurban etmek niyetinde değillerse...YSK’nın veto kararlarını kaldırdığı Kürt siyasetçiler dün Van’da, banka içindeki insanları yakmaya çalışan maskeli canavarların değil, YSK üstünde karar değiştirme mecburiyeti yaratan barıştan yana insanların, demokratik toplumun vekilleri olmayı seçmelidirler.Geçirdiğimiz şiddet dolu günlerin ağır bir maliyeti de var tabii:Hukuk devleti ağır yaralanmıştır.YSK’yı oluşturan yüksek yargıçların sebep olduğu bu kötü tecrübe tüm yargıya ders olmalıdır.Değiştirmeye mecbur kalınacak türden kararlar, hukuku, adaleti, yargıyı zayıflatırken suçu ve zorbalığı cüretlendiriyor. Bu ders unutulmasın!
Adaleti devletin temeli sayan insanların içini sızlatan bir manşet vardı dünkü VATAN’da.“Selâm vermeyi bile kestiler” başlığı, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinden birinin başkanı ile iki üyesi arasındaki ilişkilerin ne kadar rahatsız edici bir aşırılığa dayandığını anlatıyordu.Mahkeme, Balyoz sanıklarının tahliye talebini üçüncü kez reddederken mahkeme başkanı ile iki üye hâkim, önceki kararlarda olduğu gibi yine ters düşmüşlerdi.Başkan’a göre tahliye talepleri kabul edilmeli, iki üyeye göre 162 askerin tutuklulukları devam etmeliydi.Mahkeme Başkanı Şeref Akçay, karara eklediği muhalefet şerhinde, daha önceki ret kararlarına itiraz ederken açıkladığı görüşlerinden ötürü hedef tutulduğu kötü muamelelerden yakındı ve “Bir takım meslektaşlarım selâm vermeyi bile kesmiştir” diye yazdı.Tahliye taleplerini redden iki üye ise Başkan Akçay’ı “ihsas-ı rey”de bulunmakla yani görüşünü hissettirmekle suçladılar.Peki görevini yapan bir mahkeme başkanını böyle suçlamak, hatta suçlama eylemini hakaret sözcükleriyle soslayacak kadar ölçüyü kaçırmak da “ihsas-ı rey” değil midir?AİHM eski yargıcı Rıza Türmen’le konuştum dün. Tutukluluğa itirazla ilgili işlemlerin esas davadan bağımsız bir süreç olduğunu belirterek şunu dedi:“Yani burada ihsas-ı rey söz konusu olmaz.”İşte bu nedenle tutukluluk rejimi ile ilgili ihlâller davadan bağımsız olarak ve dava bitmeden AİHM’ne götürülebiliyor.Türk yargısı Avrupa kriterlerini anlayamadığı için Türkiye AİHM’de bir numaralı davalı devlettir. O davaların en büyük çoğunluğunu da tutukluluk süreleri ile ilgili ihlâller oluşturuyor.Silivri mahkemelerinde tutukluluk, bir peşin ceza olarak kullanılmaktan kurtulamadı. Doğal çünkü siyasal kararlar almaya zorlanan yargı başka türlü davranamaz.Manzara tuzun kokmasına benzer bir çürümenin varlığını işaret ediyor.Tek çare, eski DGM’lerin benzeri olan özel yetkili mahkemelerin varlığına bir an önce son vermektir. Çünkü...Adalet mülkün temeli ise yargıyı kurtarmak devleti, ülkeyi kurtarmaktır!Kamu vicdanı çözdü!YSK’nın yedisi BDP’li 12 bağımsız adayı veto etmesiyle doğan tehlikeyi göğüslemekte gösterilen devasa dayanışma moralleri yükseltti.Türkiye’de iyiye kullanıldığı zaman harika şeyler yaratacak bir demokratik gücün varlığını hissetmek güven veriyor.Vetoları, seçim barajı nedeniyle temsilcilerini bağımsız aday olarak seçime sokmak isteyen BDP’ye karşı haksızlık sayan görüş toplumda büyük taraftar bulmuştur.O kadar ki, BDP’yi zayıflatacağını bildiği halde AKP bile Yüksek Seçim Kurulu kararına sahip çıkamamıştır.Çözüm yolunu açan çabaları, o çabaların getirdiği yorum ve kararları İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal “hukuka karşı darbe teşebbüsü” diye adlandırıyordu dün bir televizyonda...Çünkü bir gün içinde mahkemelerin yasaları başka türlü yorumlaması, hatta eski mahkumiyet kararlarında indirim yapması, YSK’nın talep ettiği eksik belgeleri tamamlaması sayesinde krizin aşılmasını sağlayacak şartlar hazırlanmıştır.Şimdi top YSK’dadır. YSK zaten oluşturulan yoğun toplumsal baskının etkisi ile kolay ikna olacak kıvama gelmiştir.YSK, hiçbir üst denetime tabi olmamanın avantajı ile sorunu bugün-yarın çözecektir. Öyle görünüyor.Keşke sorunu kılıf uydurarak değil de eskiyen kanunları yenileyerek aşabilseydik..
Hayatımız şifre çözmekle geçiyor. Aslında buna çözmek de diyemeyiz şifreler arasında kayboluyoruz...Gençlerin sınav sorunu, yani YGS bütün vahameti ile ortada duruyor.Ama şanssızlığa bakın ki dikkatimizi o mesele üstünde yoğunlaştırmaya devam edemeyeceğiz. Çünkü şimdi YSK’dan çıkan kararın yarattığı kördüğümü acil olarak çözmek mecburiyeti ile karşı karşıyayız.Yüksek Seçim Kurulu’nun 7’si BDP’nin desteklediği 12 bağımsız milletvekili adayını veto etmesi deprem etkisi yarattı.Kararın kaynağı, yüksek yargıçların oluşturduğu bir kuruldur. Hiç şüphesiz kararlarını yürürlükteki yasalar çerçeveliyor.O nedenle de istenmeyen şeyler oluyorsa çözümün adresi bellidir: Meclis...Yasaları çağa ve ihtiyaçlara göre düzenlemenin başka bir çaresi yok.YSK kararlarının itiraza açık olmaması bu kurulu olağanüstü yetkilere sahip bir güç yapıyor. Bu yüzden de karar oluştururken değişik siyasi kanatların yoğun baskılarına hedef hale geliyor.Vetolara elbette yasal gerekçeler yazılmıştır. Ama önemi yoktur. Çünkü seçilme haklarından yoksun bırakılacak olan adayların önünü kesecek yasal engeller adalete, kamu vicdanına ters düşecektir.Bu ülke yıllardan beri bölücü terörün rehini durumundadır. Savaşsız bir çözümün umudu temsil adaleti yüksek bir parlamentodur.BDP, yüzde 10 seçim barajı nedeniyle parti olarak seçime giremiyor. Seçmenlerinin yoğun olduğu seçim çevrelerinde bağımsız adaylar gösteriyor.Böyle bir mecburiyeti yaratmak aslında demokrasimiz için züldür, ayıptır.Veto kararları kimse kuşku duymasın ki en çok terör örgütünün hoşuna gidecektir.Bu sorun mutlaka çözülmeli. Aksi halde zor bir seçim yaparız ve istikrarlı olmayan bir seçim sonrası dönem yaşarız.Kestirme yol, vetoları geçersiz kılacak bir yeni bakış açısı geliştirip sorunu YSK’da çözmektir. Yasaklı Erdoğan’ı Başbakan yapan Siirt seçiminin mucidi YSK bunu da başarır!Biraz uzun ama daha sağlıklı yol Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırmak ve sorunu demokratik hukuk devletine yakışır biçimde çözmektir.CHP mükemmel bir çeviklik göstererek dün Kılıçdaroğlu ile böyle bir çözüme destek vereceklerini açıkladı.AKP şimdilik olağanüstü toplantıya istekli görünmüyor.Ama çözümsüzlüğün korku verici bedellerini düşününce direnemez.YSK yolu açacak formülü bulamazsa AKP üstüne düşen borcu ödemek, CHP’nin uzattığı eli tutmak zorundadır.İnsanlık ölmüş!Bedri Baykam’ın uğradığı saldırı sonrası yaşadığı tecrübe insanın içini sızlatıyor.Karnından bıçaklanmış haliyle, onca yakarmasına rağmen kendisini hastaneye götürecek bir “insan” bulamamış.VATAN bu olayı “insanlık ölmüş” diyerek verdi dünkü manşetinde.Yakınmak yerine sebeplere inen bir arayış her zaman yararlıdır.Bir uzman hekim (herhalde acil serviste yaşadığı tecrübeyi konuşturarak) aydınlatıcı ve yol gösterici bir mesaj gönderdi.Bizden şunları istemiş:Polis yaralı getirene nasıl davranıyor, hangi ortamda ne kadar bekletiyor?Götürdüğü yaralıya kendisinin çarpmadığını ispat etmek kolay oluyor mu?Poliste ve adliyede iyilik sever vatandaş muamelesi mi, şüpheli muamelesi mi görüyor?Tüm bu zorluklara seve seve göğüs gerecek kadar merhamet duygusu gelişmiş insanların arasında yaşamayı hepimiz isteriz.Ama hayaldir. En iyisi o hayal gerçekleşene kadar polis yardımsever insanları pişman etmemeyi öğrensin!
Toplumda kutuplaşma yaratacak sebepler üretmek ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür.Çünkü süreç ortada gri renk bırakmıyor.Her şey, her yer, herkes ya siyah oluyor ya beyaz.Türkiye ilerlemek için zorlu ve köklü reformlar yapmak zorunda.Konuşamazsak nasıl uzlaşabiliriz?Acaba Başbakan seçim ortamını çok iyi değerlendirdiğine inandığı gerilim ve çatışma üstüne mi kurmayı tasarlıyor?Niyeti buysa hemen vazgeçmesini dileriz. İki sebeple:1. Seçim kazanmak için böyle tehlikeli yöntemlere ihtiyacı yoktur.2. Karşısında devlet gücü ile susturmaya alışık olduğu muhataplar bulunmuyor. Haksız bir suçlama bir anda tahrik sarmalı yaratabilir. Nitekim dün bunun bir örneğini gördük.Parti adaylarının tanıtıldığı toplantıda Başbakan muhalefet partilerinin YGS üzerinden gençleri yoğun şekilde istismar ettiklerini öne sürdükten sonra inanılmayacak bir tehditte bulundu.“Taksim’de bin kişiyi, iki bin kişiyi yürütmek, iki bin genci yürütmek problem değil... Biz de kalkarız onların karşısına 5 bin 10 bin tane genci koyarız” dedi.Kalesine gol attıSözlerindeki zehir etkisini azaltmak isteği ile olmalı “Biz bu ülkede gerilimden yana değiliz” dedi ama böyle bir sözün ağzından çıkmasının dahi gerilim yaratmaya yeteceğini unutmaması gerekirdi.Nitekim CHP fırsatı kaçırmadı.Genel Başkan Yardımcısı Engin Altay CHP adına ağır bir uyarıda bulundu:“Yapılan açıklama büyük bir tahriktir bölücülüktür, ayrımcılıktır, nerede oturduğunu bilmemektir... ÖSYM’de tezgâh kuracaksın yandaşlarına sınav şifresi vereceksin, sonra da kalkıp emeğine, geleceğine sahip çıkan gençlerimizi tehdit edeceksin. Eğer herhangi bir gencimizin burnu kanarsa ya da gençlerimiz karşı karşıya gelirse sorumlusu Erdoğan’dır. Böyle bir durumda dünyayı başına yıkarız!”Başbakan’ın amacını aşan sözleri ağzından kaçırdığına hepimiz inanmak isteriz. Kendisi de bu temenniye katkıda bulunacak duyarlılığı göstermelidir.Çünkü gerilimi tırmandırmanın kimseye yararı olamaz.Başbakan’ın diplomatik zeminlerde yabancı muhataplarına karşı ortaya koyduğu azarlayıcı tavırları içeride kendi halkına ve ülkenin partilerine karşı tekrarlaması kabul edilemez. Ayrıca dışarıdaki gibi puan da getirmez.Milli irade bölünmezBüyük parçayı kendine almak hesabı üzerine kurulu bölme oyunlarının her zaman başarı ile sonuçlanacağını da kimse düşünmemelidir.Haksızlığın fark edilmesi bir anda oyunu kuranları yıkıma götürür.Başbakan dikkat edilecek olursa iddialara gerçek görüntüsü veriyor, bazen de tersini yaparak gerçekleri iftira sınıfına sokuyor.Ergenekon davası ile ilişkilendirilen üç şüpheliyi (Haberal, Balbay, Alan) aday yaptıkları gerekçesiyle Başbakan Erdoğan dün CHP ve MHP’yi “milletin değil, mafyanın ve cuntanın iradesini temsil eden partiler” olmakla suçladı.Mahkemenin vermediği hükmü Başbakan “seçimde lâzım olur” diye çoktan vermiş!.Öte yanda sınavda şifrenin varlığı resmen itiraf edilmiş olduğu halde Başbakan sınavla ilgili itirazları iftira saymakta, daha önce oyunu “şifre yok”tan yana açıkladığı halde gençlerin kendisine güvenmesini istemektedir.Bunu istemeye hakkı olabilir. Ama kimseyi korkutarak hak arama özgürlüğünden vazgeçiremez.Başbakan acayip bir şekilde AKP’ye verilmeyen oyları milli iradeden saymıyor.Bu huyunu terk etmek zorunda!
Başbakan Erdoğan’ın açıkladığı seçim beyannamesi, kendisini şüpheci davranmadan izleyenleri “harikalar diyarı bir Türkiye”ye götürdü.Çünkü açıklamalar, önümüzdeki dört yılı değil, üç seçimlik bir zamanı kapsayan 2023 tarihini, yani cumhuriyetin yüzüncü yılını hedef alıyordu.Başka bir deyişle Başbakan’ın AKP adına üç seçim üst üste, yani 12 yıl süreyle iktidarı bırakmayacağı iddiasını, meydan okuma havasında sergiliyordu.Bayındırlık, sağlık ve eğitim alanlarındaki tecrübe birikimi AKP’nin verimini önümüzdeki dönemde arttıracaktır; bu doğal.Keza cari açığın yarattığı serseri mayın riskini unutmamak koşulu ile ekonomi yönetimindeki başarı da olumlu etki yapacaktır.Ama AKP’den cevabı beklenen asıl sorular şu:“Nasıl bir anayasa ve Kürt sorununa nasıl bir çözüm?”Başbakan dün şunu dedi:1 numaralı proje...“2011 Seçim Beyannamemizin 2023 yol haritamızın en önemli ve bir numaralı projesi, yeni anayasa projesidir..”Katılımcı anlayış taahhüdüne rağmen Başbakan Erdoğan huzursuz edici “açıklar” verdi.Konuyu açıklarken koalisyon dönemlerini yıkım ve kayıp dönemleri olarak tanımlaması ve adeta seçmeni “koalisyon korkusu ile terbiye“ etmeye çalışması AKP’nin samimiyeti konusunda soru işaretleri davet etmiştir.Çağdaş bir anayasa, parlamento zemininde oluşturulacak en çoklu koalisyona ihtiyaç gösterir.Ama Başbakan hem “yeni anayasa, oluşacak yeni TBMM’de hazırlanacak” diyor hem de bir yandan MHP’nin baraj altında kalması hesabına dönük olarak pek çok siyasi gözlemcinin farkettiği şekilde milliyetçi oylara sürekli kur yapıyor.Kürt sorunu yeni anayasa ile çözülecek ama ne yapılacağı hakkında iktidar partisi renk vermiyor. Başbakan dün “Kürt meselesini kardeşliğimizi pekiştirecek şekilde çözüme kavuşturacağız. Bu sorun artık geri dönmemek üzere tarihe havale edilecektir” dedi.Bedelini bilelim...Ama hemen sonra özgürlük ve güvenlik arasındaki dengenin hassasiyetle korunacağını öne sürerken teröre taviz verilmeyeceğinden söz etti.İktidar partisinin daha açık sözlü olması gerekiyor. Halkın kafası karışık çünkü.Terör örgütünün İmralı’daki elebaşını dinlediği biliniyor. Nitekim devlet adına onunla konuştuğu söylenen adamlar belli ki “seçimlere kadar ateşi kes” dedi, o da bu isteği yerine getirdi.Bu iyi de yaşamsal soru şu:Bu sükuneti ve güvenliği ne karşılığında elde ettik?Bedelini nasıl ödeyeceğiz?Halkın oy vereceği partiyi belirlerken bunu bilmeye ihtiyacı ve hakkı vardır.Bölücü şiddetin hak olmadığı tek rejim demokrasidir. Çünkü bu rejimde, silâhın yaptığı işin daha fazlasını halk oyu başarıyor.AKP açmazlar ve çıkmazlarda debelenecek yerde keşke seçim barajını namuslu ve vicdanlı bir seviyeye indirmeyi garanti etseydi!
Görüntüler TV’de yayınlanan “Canlı Para” adlı yarışma programını hatırlatıyor.Masanın üstünde deste deste paralar bir oraya, bir buraya gidiyor, kayboluyor, yeniden beliriyor...Sahne Ordu ili Aybastı ilçesi belediye başkanlığı makam odası.Önce iki kişi.. İşadamı olduğu belirtilen kişi poşet dolusu parayı, sırtı görülen adama (belediye başkanı) veriyor. Onu daha şüphe uyandırıcı sahneler izliyor.Dikkat çeken şey, görüntüye girenlerin son derece rahat hareket etmeleri.Sanırsınız ki Aybastı’yı Güzelleştirme Derneği’ne yapılan bir bağış kabul ediliyor. Ama az sonra anormal bir durumun varlığından emin oluyorsunuz.Çünkü Belediye Başkanı’nın yarısını poşete koyduğu paraları eline verdiği kişi derneğin saymanı değil bir milletvekilidir.CHP Genel Başkan Yardımcısı Batum ile Konya Milletvekili Atilla Kart, Aybastı belediyesinde yolsuzluk yapıldığını iddia ettiler ve bununla ilgili ellerinde kaset ve belgeler bulunduğunu açıkladılar.CHP sözcüleri bu olayın 6 aydan beri dilden dile dolaştığını ancak yerel basının suiistimalin üstüne gidemediği gibi idari ve adli makamların da ilgisiz kaldıklarını öne sürdüler.Yargı neden görmedi?Rüşvet üstüne çekilmiş belgesel filme benzeyen kasetin bir kopyası CHP’liler tarafından Başbakan’a, bir kopyası da suç duyurusu ekinde savcıya gönderildi.AKP’li Belediye Başkanı İzzet Gündoğar medyanın sorularına standart cevaplar verdi:“Çiğ yemedik ki karnımız ağrısın.Verilmeyecek hesabımız yok.Çamur at izi kalsın.”Suçlanan AKP Milletvekili Ayhan Yılmaz ise Ordu’yu utandıracak bir şey yapmadığını, görüntüleri gördükten sonra konuşacağını söyledi.Rüşvete konu olan “hizmet”in, bir yaylâyı imara açan belediye meclisi kararı olduğu belirtiliyor.Belediye Başkanı tam ensesinden çekim yapan bir kamera bulunduğunu nasıl oldu da unuttu?.. Bu sorunun cevabı henüz yok.Ama şöyle bir iyi haber var:Suçlanan milletvekili yeni dönemde Meclis’te olmayacak. Aday gösterilmedi.Kentte duymayanın kalmadığı bu yolsuzluğu yerel medya niye yazıp sorgulayamadı?İdare ve yargı niye el koyamadı?Bu soruların cevabını, acaba iktidarın medyayı susturmakta ve kadrolaşmada ulaştığı “başarı”da mı aramak lâzım?Dokunulmazlık yetti!Kayseri Belediyesi ile ilgili yolsuzluk iddialarının, şaşılacak bir yardımlaşma ile üstü örtüldü. Kimse üstünde konuşamıyor.Aynı şekilde Deniz Feneri yolsuzluğu... Almanya tarihinin en büyük vicdan dolandırıcılığı diye anılan bu soygunun mağdurları gurbetçi vatandaşlarımızdı.Merhamet sömürüsü yoluyla 40 milyon eurodan fazla paraları çalınmıştı.Alman mahkemesi birinci davayı bitirdi, “maşa”ları mahkûm etti, “asıl suçlular Türkiye’de” duyurusu yaptı.Ama bunlardan hiç biri Türkiye’de şüpheli muamelesi bile görmedi.Alman yargısı Deniz Feneri ile ilgili ikinci davayı çoktan açtı, yürütüyor. Bizdeki soruşturma ise iki yılı aşkın zamandır patinaj yapıyor.Türkiye önemli bir seçime gidiyor. Seçmenin sağlıklı bir tercih yapmak için bu yolsuzlukla ilgili gerçekleri bilmeye hakkı var.Peki savcılığın önümüzdeki iki ay içinde iddianamesini açıklaması ihtimali var mı?Hayır; ihtimal sıfırdır!Kendisine AKP değil de “AK Parti” denilmesini isteyen iktidar, temizlik çağrışımı yapan bu ismi hak etmelidir.Bunun bir şartı suç işleyeni sahiplenmemek, öteki şartı da dokunulmazlık zırhından artık vazgeçmektir!
Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması konusu buzdolabında bekleyen yemeğe benziyor.Zaman zaman masaya konuyor bitirilmediği için tekrar dolaba kaldırılıyor.Konu Başbakan’ın “TSK’nın Balyoz açıklaması yanlış oldu” sözleri nedeniyle tekrar önümüzde. Dileriz bu kez sonuçlandırılır.12 Haziran seçimi fırsattır.AKP ve CHP seçim bildirgelerine bu taahhüdü koymak suretiyle yılan hikâyesini bitirebilirler. İklim buna müsaittir. AKP milletvekili Halûk Özdalga dün bir Silâhlı Kuvvetler Reformu çerçevesinde Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmasını önerdi.Bu değişiklik, ordunun sivil hükümetlerin denetimi altında olduğunu gösteren moral önemi daha ağır basan bir tedbirdir.Genelkurmay bugün Savunma Bakanı’na bağlı değil de başına buyruk bir yapı mı? Değil.. Nitekim Başbakan Strasbourg’da TSK’nın “yanlış”ını söylerken şu doğruyu da teslim etti.“Ordu sivil iradenin yönetimi altındadır. Sivil irade ne yönde adım atıyorsa onlar da uyuyorlar” dedi.Tespit doğru ama şekil şartı yerine getirilmediği için farklı görünüyor. Çünkü hiçbir demokraside Genelkurmay Başkanı Savunma Bakanı’nın önünde olmuyor. Yani mesele artık sadece “şekil yanlışı” niteliğine inmiştir ve düzeltilmesi zamanı gelmiştir.Türkiye’de askeri vesayet kalmadığı halde kuruntusu hâlâ yaşıyor. Hiyerarşi düzeltilerek bu hayalet kaldırılabilir.Olumlu sinyaller veren CHP’nin reform çalışmasına katılması, rejim için zaaf yaratmayacak bir çözümün gerçekleşeceğine halkın güven duymasını kolaylaştırır.Savunma bakanının önünde yürüyen bir Genelkurmay Başkanı eskiden bize özgü bir güç ve önem göstergesi idi. Artık tersi...Orduyu da, demokrasimizi de ikinci sınıf gösteriyor!Hortlayan DGMTSK’nın Balyoz açıklaması bıçağın kemiğe dayandığını haber veren bir yardım çağrısı idi. Şikâyetler halkla paylaşılacak yerde Genelkurmay Başkanı tarafından Başbakan’a ikili görüşme konusu olarak götürülse elbette daha isabetli olurdu.Ama komuta kademesinin, tutuklu asker ailelerine karşı bir şeyler yaptığını göstermek mecburiyeti altında bunaldığını da tahmin etmek gerekir.Sebeplerin üstüne yürümek lâzım.Genelkurmay’ın Balyoz açıklaması davaların düşürülmesini talep etmiyor.Sadece adil yargılanma haklarına saygı gösterilmesini istiyor.Yani bir anda 163 asker tutuklanıp cezaevine konulmasa, tutukluluğun peşin ceza gibi uygulanması yanlışına düşülmese bu tartışma hiç yaşanmayacaktı.Sorunun kaynağı “yeni DGM’ler” diye anılan özel yetkili mahkemelerde yaşanan haksızlıklar ve yanlış uygulamalardır.Ankara Barosu önemli bir çağrı yaptı:Özel yetkili mahkemeler adil yargılanma hakkını zayıflatıyor, savcıların yetkilerini de savunmayla dengelenemeyecek şekilde artırıyor. Bu mahkemelerde DGM’ler hortlamıştır, o nedenle kaldırılmalıdır!Seçim bildirgelerinde bu taahhüdü görmek isteyen Ankara Barosu hatırlatıyor:“Hiçbir demokratik ülkede iki farklı ceza yargısı düzeni olamaz. Adil yargılanma ve savunma hakları kısıtlanarak devlet otoritesinin pekiştirilmesi amaçlanamaz.”İşte meselenin de çözümün de can damarı burada atıyor:İktidar yeni DGM’lerin yarattığı korkuyu muhalifleri kontrol etmek için alabildiğine kullanıyor.Bu silâhtan vazgeçmeye razı olur mu?