Depremler ülkesi Japonya dün tarihinin en büyük deprem felâketini yaşadı.
Büyüklüğünün 8.9 olduğu belirtilen deprem ve onu izleyen tsunami dalgaları kıyamet manzaraları yarattı.
Yaşanan felâket, son kırk yılda dokuz kere yediden daha büyük deprem yaşamanın tecrübesine ve direnme altyapısına sahip Japonya için bile dayanılmaz boyutta oldu.
Uzmanlar dünkü depremin 5 bin 500 kişinin öldüğü Kobe (1995) depreminden 50 kat, 18 bin kişinin öldüğü Marmara (1999) depreminden 55 kat daha büyük olduğunu hesaplıyorlar.
Can kaybı gün boyu “yüzler”le ifade edilirken akşam saatlerinde “80 bin kayıp”tan söz edilmesi şaşkınlık yarattı.
Çünkü bu haberin gerçek olması hayatını deprem gerçeğine göre kurmuş Japonya için büyük bir başarısızlık ve düş kırıklığı demek olur.
Ama yine de depremin merkez üssünün kıyıya 380 km mesafede olmasından kaynaklanan tsunami, can kayıplarındaki beklenmedik artışın sebebi olabilir.
Ülkede biri petrol rafinerisi, biri nükleer santral olmak üzere 36 büyük yangın çıktı.
Otomatik sistemlerin devreye girmesi özel yapı tekniklerinin sağladığı güvenlik depreme bağlı can kayıplarının büyümesini önledi ama tsunaminin başedilmez yıkım gücüne karşı herkes kendini koruyamadı.
Sarsıntıdan bir saat sonra denizden gelen dev dalgalar, önüne çıkan her şeyi yıktı, yuttu.
Böyle haberler karşısında Türk halkı hemen “Allah bizi korusun” diye dua etmek ihtiyacını duyuyor.
Çünkü 1999 Marmara depreminin acısı ve hazırlıksız yakalanmış olmanın yenilgi duygusu unutulmamıştır.
Aynı şekilde İstanbul’un otuz yıl içinde benzer büyüklükte bir deprem yaşayacağı konusundaki bilimsel temelli uyarıların baskısı böyle haberler üstüne artmaktadır.
O otuz yılın 12 yılı geçip gitti bile.
Her büyük deprem haberi, önümüzdeki İstanbul depremine yönelik hazırlıklarımızın gözden geçirilmesini zorlayan bir sebep oluyor.
Bu iyi bir şey.
Ama fiziki örgütlenme ve yapıların güçlendirilmesi alanlarında yapılan nedir diye sorulacak olursa cevap maalesef “devede kulak” benzetmesidir.
Depreme direnme gücünü arttırmak için harcanan paralara acımamak lâzım.
Deprem bir doğa olayıdır; onu felâket haline getiren, basiretsiz ve kaderci yöneticilerdir.
Türkiye, Japonya’daki felâketi ilâhi bir uyarı gibi almalıdır!
Demokrasi okusak!..
Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye sert eleştiriler getiren raporuna Başbakan’ın tepkisi cesaret kırıcı oldu.
Rapor demokrasinin üstünde yükseldiği temellerde gözlenen arızaların düzeltilmesine yardımcı olacak bir reçete gibi algılanmalıydı. Maalesef öyle olmadı.
Basın özgürlüğü, adil yargılanma hakkı ve polis şiddeti ile ilgili sorunlar “acil çözüm” dileğiyle tespit edilmiştir kararda.
Başbakan bu tespitlere “Türkiye’den uzak” diye karşı çıkıyor.
Asıl bu gerçekleri inkâr etmek Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırıyor.
Rapora rağmen “bildiklerini okumaya devam” edeceklerini söyleyen Başbakan demokrasi konusunda Türkiye ile Avrupa arasındaki doku uyuşmazlığını tedbirsizce ilân etmenin yanlışına düşüyor.
Acaba diktatörlerinden kurtulacak Arap toplumlarına ihraç etmeyi hayal ettiğimiz Türk demokrasisini Avrupa’ya bile lâyık kalitede mi görmeye başladık?
Övgüleri kabullenip eleştiriyi böyle hakaretle reddetmek demokrasi ahlâkına uygun değildir.
Sonra “Rapor tamamen sipariş” diyor.
Olamaz; Avrupa Parlamentosu’nun üstünde bir gücün varlığını vehmetmek ümit kırıcı bir kuruntudur.
Erdoğan “demokrasi bizim için araçtır” dediği yerde mi duruyor hâlâ?
Allah bizi korusun
Haberin Devamı

