Komşularından “çocuklarını dövme” uyarısı alan asabi babadan şimdi bir de “beni etrafa rezil ettiniz” dayağı mı yiyoruz?
AB’nin, Amerika’nın, uluslararası basın kuruluşlarının yaptıkları çağrılara inat iki araştırmacı gazeteci Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanıp cezaevine kapatılmaları işte öyle bir şey...
Yandaş kalemlerin ve her konuda iktidardan yana tavır koyan Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı’nın bile rahatsızlıklarını belirttikleri gazeteci kıyımına devam etmek “dik durmak” diye tanımlanamaz.
Bunun adı diklenmektir!
Uluslararası kuruluşlarla inatlaşmak, bir yönetimi her zaman onurlu yapmaz.
Bazen acımasız, çirkin ve korkutucu yapar!
“Keskin sirke, küpüne zarar verir” demişler.
Amerikan Time dergisi son tutuklamaları yorumlarken Ergenekon soruşturmasının “eleştiren basın ile muhalefeti susturma kampanyasına dönüştüğünü” yazdı.
Yani geçmişe dönük darbe hesaplaşması yerini muhalefetsiz siyaset alanları inşa etme yatırımına terk etmiştir.
Nereden mi belli; şundan:
Başlarken ileri ve cesur bir adım olarak desteklenen soruşturma Haziran’da dördüncü yılını bitiriyor ama henüz bir tek mahkûmiyet kararı bile çıkmamıştır.
Hangisi doğru?
Ceberrut devlet şovu, iyi bir geleceğin ümidine de zarar veriyor.
Destekçi kalemlerin itirazına bile saygı göstermeyen bu duruş saplantılı bir kabadayılığın korkularını üretiyor.
Çünkü dikta hevesi insan yutan bataklıktır. Giren çıkamaz, debelendikçe daha çok batar!
Nitekim gerçeği örtmeye yönelik çabalar dikiş tutmuyor.
İçişleri Bakanı Atalay dün iktidarın sorumluluğunu gözden kaçırmak isterken polisin arama ve gözaltıları savcıdan aldığı talimata uygun olarak yaptığını söyledi.
Tutuklanan gazeteci Ahmet Şık’ın avukatı ise aynı saatlerde Savcı Öz’ün sorgu sırasında kendilerine şöyle dediğini iddia ediyordu:
“Kimlerle ilgili yakalama ve arama istendiğini Emniyet bizden talep ediyor, biz de çoğu zaman imzalayarak mahkemeye havale ediyoruz!”
Peki “önce koy zindana; delilini sonra da olsa arar bulursun” mantığına hukuk devletinde yer var mıdır?
Neyi bekliyoruz?
Adalet Bakanı Ergin dün Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın “sadece gazetecilikten dolayı gözaltına alınmış olmadıklarını” öne sürerken savcılık açıklamasında “şu aşamada açıklanması mümkün olmayan deliller bulunduğu”ndan söz edildi.
Savcılığın sakladığı deliller mi var?
Soruşturmanın gizliliği ilkesine dayanan bir ketumiyyetse bu, tehdit formunda açıklanmasının anlamı ve amacı ne olabilir?
Aynı savcılık açıklamasında “kendilerini suçlayan ve tehdit eden yayınları özenle izledikleri ve hassasiyetle değerlendirdikleri” konusunda yer alan ifadeler de açık bir tehdit değil midir?
İktidar sorumluları “Acele etmeyin; yargı sürecinin sonunu bekleyelim” öğüdü vermekten bıkmadılar.
“Niye beklemiyorsunuz?” diye soranlara şunu derim:
Adaletsizliği bugünden görünen bir tutuklamaya susamam.
Adaleti yerine getirecek güce sahip bulunmuyor olabilirsiniz. Ama adaletsizliğe itiraz edecek bir vicdan içinizde mutlaka vardır.
Bırakın o bağırsın.
Türkiye’nin 1957 sonrası hukuksuzluğu yeniden yaşamaya başladığını düşünenler kıyaslamayı eksik yapıyor.
O gün hiç değilse bağımsız yargı ve üniversite vardı; bugün var mı?
Dünyaya inat!
Haberin Devamı

