Özgürlük ateşi Kuzey Afrika’yı sardığında egomuz tavan yapmıştı.
Türkiye’nin demokrasisi diktatörleri kovan toplumlara model olacak ve onları çağın aydınlığına taşıyacaktı...
Boş hayaller kurduğumuzu anlamak için fazla beklemedik.
Son Ergenekon dalgasının yarattığı manzara kötü, ilkel, karanlık bir Türkiye fotoğrafı sergiliyor.
Prof. Ayşe Nuhoğlu’nun dün Hürriyet’e yaptığı değerlendirme dikkate değerdi:
“Bu süreç (Ergenekon) hiç bitmeyebilir. Yani davalar açıldıktan sonra defalarca yeni delil eklenmesi, yeni iddianamelerin hazırlanması hukuka uygun değil. Bu tür davalar ancak Afrika ülkelerinde olur!”
Unutulur mu?
Gördüğünüz gibi biz demokrasimizi Afrika’nın Müslüman toplumlarına ihraç etmeyi hayal ederken Türkiye’nin onlara benzediğini fark edememişiz!
Başbakan yargıdan kaynaklanan yanlışların faturasını iktidara kesmemek gerektiğini söylüyor.
“Biz savcı da değiliz, hakim de değiliz“ diyor.
Toplumun hafızasını ve idrakini hafife alıyor.
İktidara geldiği günden beri yargı ile uğraşan Başbakan’ın beğenmediği bir türban kararından sonra AİHM’ne bile “ulemaya sorun” diye tepki gösterdiğini ve son bir yılını “benim hakimim, benim savcım“ diyeceği bir yargı inşa etmeye harcadığını herkes bilmiyor mu?
Son Anayasa değişikliklerinin bu amaçla yapıldığını, hakimleri ve savcıları seçen kuruldaki üyeleri tamamiyle iktidar partisinin belirlediğini unuttuk mu?
Bilene sorun!
Gazeteci kıyımının altındaki sebebi doğru değerlendirmek lâzım.
Hedef alınan gazetecilerin ortak özelliği, cemaatin polisle ilişkilerine ışık tutacak çalışmalar yapmalarıdır.
Bu operasyon bile kendi başına cemaatin devlet içinde büyüyen etkisini gösteriyor.
İktidar bunu gördü mü?
Görmediyse görmeli; aksi halde iktidarın devlet gücünü rızası dışında paylaşmak zorunda kalacağı günler çok uzak olmayabilir!
O zaman ne mi olur?
Polis devleti yerleştikçe hukuk devleti uzaklaşır.
Polis devletini merak eden varsa, sabaha karşı evleri basılanlara, çoluk çocuk korkuyla donup kalanlara, cezaevinde yalnızlığını paylaştığı arkadaşından zorla ayrılan tutuklu yazarlara, geceyarısı hastane odası basılan tutuklu hocalara, polis nezaretinde direnci kırılsın diye soğuktan titremeye terkedilen “şüpheli” gazetecilere sorsunlar.
Geçmişin sorulması gereken hesabını sormak temiz bir geleceği kurmanın şartı olabilir.
Ama ideolojik intikam duygularını tatmin için adaleti kullanmamak şartıyla.
Türkiye’de böyle bir terslik yaşanıyor. Toplum keskin bıçaklarla dilim dilim bölünüyor. Ne kadar çok düşmanlık yaratılırsa cephelerin o kadar dayanıklı olacağı düşünülüyor.
Ülke, bir taraf alkışlıyorsa karşı tarafın mutlaka yuh çektiği bir arenaya dönüştü.
Muhalifleri sindirmek amacıyla estirilen darbe korkusu hakaretamiz bir dayatmadır ve ayıptır.
Bu hava içinde seçime gitmeye mecbur bırakılmak demokrasiye ihanettir.
Böyle demokrasi Afrika’ya bile lâyık görülemez!
Yeter artık, seçim havasını daha çok zehirlemeyelim...
Haberin Devamı

