Kanuni fermanını yeni mi öğrendi?

Haberin Devamı

Ziyaret nezaket üstüne kurulu değilse makbul de kabul edilemez.

Ankara Sarkozy’ye “madem ki Türkiye’yi ziyaretinize sadece 5 saat ayırabiliyorsunuz iyisi mi hiç gelmeyin” demeliydi!

Ayıp olur diye endişe etmeye gerek yoktu, çünkü Türkiye konuğundan bu inceliği görmüyor.

İspanya Kralı Şarlken’e esir düşünce Osmanlı’dan yardım isteyen Fransa Kralı Fransuva’ya Kanuni Sultan Süleyman’ın ünlü mektubunu bilirsiniz;

“Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yer yüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Azerbaycan’ın ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve nice memleketlerin sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım.

Sen ki Fransa vilayetinin kralı Fransuva’sın!..”

Başka sebepleri olduğunu bilmesek, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin yaptığı bu kabalığın, 485 yıl öncesine dayanan bu fermana yönelik rövanş duygusundan kaynaklandığını düşünebilirdik.

Ama biliyoruz ki Sarkozy’nin Türkiye’ye duyduğu antipati daha kişisel ve güncel ilkelliklere dayanıyor. Irkçı ve dinci saplantıların dürtüsü ile Türkiye’ye AB yolunda sürekli engeller çıkaran Sarkozy, Türkiye’ye karşı yürüttüğü husumet politikası ile siyasi menfaat sağladığını düşünüyor.

Tabii yanılıyor. Fransa’nın otuz büyükelçisi dış politikada “büyük bir amatörlük örneği sergileyen Sarkozy’nin yalnız Fransa’ya değil Avrupa’ya dahi zarar verdiğini” iddia ettikleri bir açıklama yayınladılar dün.

Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın Fransa’ya eşleriyle yaptıkları ziyareti iade etmek eğer dostlukla yerine getirilecek bir görev olmaktan çıkmışsa -ki Sarkozy bunu gizlemiyor- tutumu hakaret yerine geçer.

Hiçbir devlet adamı, ziyaret ettiği yabancı bir ülkenin yöneticilerine “Size sadece 5 saatimi verebilirim” diyemez.

Bunu diyene biz de “Gelmiş kadar oldunuz hiç gelmeyin” diyebilmeliyiz.

Gül ve Erdoğan hoşnutsuzluğumuzu Sarkozy’ye açıkça duyurmalıdır.

Psikolojik işkence

Balyoz darbe planının ispatı konusunda zorluklar arttıkça yeni tertipler tezgâhlanabilir.

Davanın siyasi bir dava olduğunu bütün dünya biliyor.

Bu iddianame ile TSK’nın darbe hazırlığı yaptığı iddiasının kanıtlanamayacağını düşünenler haklı çıkabilirler.

Amaç adalet olsa, gerçeğin bu yönde netleşmesinden herkesin memnun olması gerekir. Ama buna razı olmayan güç merkezleri mevcut.

Son günlerde yandaş medyanın bazı köşelerinde pişirilip manşetlerden servis edilen “bir haber”e göre “Balyoz’cu üç subay (ikisi general, biri albay) vicdan azabı çektikleri için itirafçı olmaya karar vermişler..”

Haberin gerçek olması ihtimali zayıftır.

Çünkü itirafçı olma talebi davanın gidişine dramatik katkı yapacak bir gelişmedir; gerçek olsa sızmasına asla fırsat verilmez.

Eğer haber sızdırılmışsa başka bir hesap vardır: Tutuklu 163 asker, özgürlüklerini kaybetmeleri yetmiyor, üstüne bir de psikolojik savaş işkencesine tabi tutuluyor demektir.

Bu tutuklu askerleri birbirlerinden şüphe eder duruma düşürmekte, onları “Acaba içimizden bazılarını arkadaşlarını yakmaya ikna mı ettiler?” tedirginliğine sokmakta ne gibi bir yarar umulur?

Mahkeme ve savcılık, bu tür psikolojik işkencelere meydan vermemeli, tahripkâr yalanlara dolaşım özgürlüğü tanımamalıdır!

DİĞER YENİ YAZILAR