“Elinde karanfille gelen Yunanlı’dan kork” sözü Fransa’da sıkça duyulan bir halk deyişidir.Düne kadar bu deyişin aşağılayıcı bir niteleme olduğunu düşünerek Yunanlılara haksızlık edildiğine inananlar az olmamıştır.Şimdi onlar yanılgılarını yaşıyorlar.Bildiğiniz gibi Başbakan Papandreu, borç batağındaki ülkesini kurtarmak için elinde bir karanfili eksik olarak AB liderlerine gitti ve onlardan 130 milyar avroluk bir yardım paketi kopardı.Devlet adamına düşen sorumluluk, bu cömertliğin sağladığı kurtuluş şansını cesaretle kullanmak olurdu. Ama Papandreu, paketin yüklediği mecburiyetleri referanduma sunmak için halka gideceğini açıkladı.Bu niyetini baştan belli etmiş olsaydı hiç kuşkusuz liderler zirvesinden o büyük yardım paketi çıkmaz, küresel ekonomi de yaşadığı kriz ortamında yeni bir şok geçirmezdi.AB’nin sonu göründü karamsarlığı uzun zamandır yaşanıyor. Referandum gerçekleşirse bunun korkulan sonun başlangıcı olması riski büyüktür.Referandum Papandreu’ya bakılacak olursa “Avrupa’ya evet mi, hayır mı?” ve “Euro’ya evet mi, hayır mı?” sorularına cevap arayacak.Parlamento yarınki toplantısında hükümete referandum için yetki ve güvenoyu verecek mi? İhtimal zayıf görünüyor. Bu durum erken seçim getirebilir ve iflâsın günahını ortak paylaşacak bir milli birlik hükümeti arayışlarını son çare durumuna getirebilir.Komşu bir tür kurtuluş savaşı atmosferi yaşıyor. Böylesi zor dönemler kahramanlar bekler.Ama ne ortada ne ufukta öyle bir adam görünüyor.Papandreu dün sabaha karşı darbe hazırladıkları gerekçesiyle Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanları da dahil 16 generali emekliye sevketti.Halkı cunta ile korkutarak kendisinden daha beter tehlikelerin mevcut olduğunu mu anlatmaya çalışıyor?AİHM olmasa ne yapardık?N. Ç. 26 kişinin tecavüzüne uğradığında 12-13 yaşında idi.Bugün 20 yaşını sürüyor ve tecavüzcüleri 8 yılda biten yargılamaları sonunda hafif cezalarla yakalarını kurtarmış bulunuyorlar.Nasıl olabilir? Yerel mahkeme 13 yaşındaki çocuğun 26 “yaratık”a kendi rızası ile teslim olduğuna hükmetti çünkü. Ve Yargıtay da kararı onadı.Eski AİHM yargıcı olan CHP milletvekili Rıza Türmen, karar düzeltme yoluna gidilmesini, çünkü AİHM’e gidilirse Türkiye’nin mutlaka mahkûm olacağını söyledi. Bu uyarı dikkate alınmalı.Olayın tek teselli verici yönü, dilini yutmuş olan toplum vicdanının ses vermesi, hayata dönmesidir.Tecavüzcüleri aklayan ve 13 yaşındaki bir çocuğun korunması hakkını ıskalayan yargı kararına oluşan tepkiler dileriz yanlıştan dönüşün zeminini hazırlar. Bu da kolay görünmüyor. Çünkü Yargıtay Başkanlığı dün N. Ç. kararına yönelen yorumları susturma amaçlı bir uyarıda bulundu.“Türk Milleti adına” karar veren yargı milleti susturamaz.Verdiği kararın milli vicdana aykırı olduğunu mahkeme ancak bu yolla öğrenecektir.Öğrendiği zaman da yapacağı şey onu dikkate almaktır, susturmak değil!AİHM olmasa ne yapardık?
Depremin acısı zamanla unutulur. Verdiği zarar da yerine konulur ama terör?. O sürekli kanayan bir yara...Başbakan Erdoğan dünkü grup konuşmasında terörle mücadeleye ağırlık verdi ve terörle mücadele adına ne varsa yaptıklarını söyledi.Müzakere ile mücadeleyi birbirinden bağımsız olarak yürütme kararlılığı üstüne kurulu yeni stratejinin başarı getireceğine hükümetin inandığı anlaşılıyor.Silâhlı Kuvvetler’in eli kolu bağlanmadığı zaman başarının garanti olacağı, hava destekli son kara harekâtı ile bir kez daha kanıtlanmıştır.Başbakan terörle mücadelede Türkiye’nin 1990’lara geri dönmekte olduğu kaygılarına hak vermiyor.Bu tespit yanlış değildir.Arkadaşımız Ruşen Çakır’ın iki gün önce bölgedeki gözlemlerine dayanarak yazdığı gibi devlet eski hatalarını tekrarlamıyor.Yani güvenlik güçleri PKK’lıyı halktan ayırmayı öğrenmiştir.Gerçekte terörün asıl mağduru olan bölge halkı, teröristin suç ortağı muamelesi görmemektedir artık.Yeni nesil silâhlarBaşbakan’ın sözünü ettiği uyanış, yani Kürt kökenli halkın yüreklenip “canilere ‘yeter artık’ diye diklenmesi” güvenlik siyasetindeki bu değişimin olumlu meyvesi olarak görülmelidir.Terörle mücadelede rüzgâr döndü ve her şey iyiye mi gitmeye başladı?Bunu henüz diyemeyiz.On yılda bozulan bir anda düzelmez.Çukurca saldırısına ait tespitler, terör örgütünün yeni nesil silâhlar kullanmaya başladığını gösterdi. Şırnak’ta toprak altına depolanan 88 Kalaşnikof, bu tehlikeli gelişmenin uyarı işaretiydi.VATAN’a konuşan askeri uzmanlar terör örgütünün uzun menzilli hedeflere ve hava unsurlarına karşı etkinlik kazanmış olduğunu, buna göre hazırlıklı olmak gerektiğini belirtiyorlar.PKK haraç toplamaktan uyuşturucu ticaretine ve insan kaçakçılığına kadar hemen tüm kirli faaliyetlerden büyük paralar sağlıyor. Açık ve gizli düşmanlarımız bu kaynağı destekliyor.Çifte güvence lâzımYakın tehlike Amerikan askerlerinin Irak’ı boşaltacakları süreçtir.Son zamanlarda PKK’lıların üstünde ABD menşeli silâhlar ele geçirilmesi alârmdır. Çünkü soruşturmalar Blackwater USA adında bir Amerikan güvenlik şirketini gündeme getirmiştir.Asker çıkışlı, özel eğitimli personel ve askeri donanım kullanan bu şirket Amerika içinde ve dışında (örneğin Afganistan ve Irak’ta) Amerikalılara askeri koruma ve eğitim hizmetleri veriyor.“Dost ve müttefik ABD” Irak’tan giderken yalnız ordusu için değil bu esrarengiz örgüt için de Türkiye’ye güvence vermelidir.Amerikan askerlerinin Irak’tan giderken arkalarında bırakacakları silâhların terör cephaneliğine dâhil olması, ABD’yi Türk halkının gözünde ebedi düşman katına indirecektir.Bu gerçek Washington’a diplomatik ifadelerle değil adam gibi, açıkça söylenmelidir!
CHP iktidarda olsaydı Cumhuriyet Bayramı törenlerinin iptal edilmesi yine bu kadar tepki çeker miydi?Çekerdi ama tepkilerin kaynağında Atatürk’e ve Cumhuriyet’e yönelik niyetler konusunda bir şüphe bulunmazdı.İptal kararı, rejimle ve ülkenin bütünlüğü ile ilgili vehimleri tahrik etmiştir. Tepkileri daha çok bu endişe körüklemiştir.İktidar toplumdaki bu hassasiyeti vereceği kararlarda dikkate almalıdır. Millet, ulusal bayramlar konusunda hassastır. İktidar sebebini merak etmelidir.AKP böyle bir güvensizliği hak etmediğini düşünebilir. Ama halkın önemli bir kesiminin tedirginliğini anlamaya ve bu duyguyu gidermeye çalışması kendi yararınadır.Deprem nedeniyle Cumhuriyet Bayramı törenlerinin iptal edilmesi hata olmuştur. Bunu kabul etmek kaybettirmez, kazandırır.Bakanlar uzatılan her mikrofona bu iptali savunmak suretiyle en azından meselenin uzamasına sebep oluyorlar.Konuştukça yanlışın büyüklüğünü daha geniş kitlelere yayıyorlar.Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay dün şunu dedi:“Yüzlerce vatandaşımız canını yitirmişken biz neden bir resepsiyonda buluşmadık, elimizde kadehlerle kahkahalar atmadık diye bir tepkinin dillendirilmesini anlayamıyorum!..”Günay’ın asıl anlamadığı şu:1. Cumhuriyet Bayramı resepsiyonları insanların ellerinde kadehlerle kahkahalar atarak eğlendikleri toplantılar değildir.2. Asıl geçit törenlerinin iptali tepki konusu olmuştur. Çünkü en büyük bayram halktan koparılmıştır.3. İptal kararı okulları da etkilemiş, okullar bayrak töreni ile sınırlanmış, öğrencilerin katıldıkları etkinliklerden vazgeçilmiştir.Ulusal bayramlar gençliğin eğitimine yüksek katkı sağlayan heyecan günleridir. O günlerin duygu atmosferi feda edilmemelidir.Atatürk karanlıklar yılı olan 1918’de “Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz” diye yazmıştı. Onda bu imanı yaşatan güç “Vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmesi” olmuştu.O ışık ülkeyi kurtardı, bağımsızlığını kazandırdı. Acaba şimdi, 88 yaşını idrak eden Cumhuriyet’in Milli Eğitim Bakanı Dinçer ve Kültür Bakanı Günay aynı ışığın varlığını garanti edebilirler mi?O ışığın sönmemesi için gereken her şeyi yaptıklarını söyleyebilirler mi?Yardım eden eller“Van depremi bu milletin dünyaya milletin ne olduğunu öğrettiği bir nasihat oldu!”Başbakan doğru söylüyor.Bu gök kubbe altında, acı çeken insanına bu kadar kalpten yardım eden bir halk az görülmüştür.Veren elleri “Allah’ın elleri” gibi görmek ve gönderdikleri yardımlara kutsal emanet muamelesi yapmak gerekir.Bunu hükümet sağlayacak.Özellikle toplanan paraların dökümü yapılmalı, her kuruşun, bağışlayanların amacına uygun biçimde kullanıldığı topluma düzenli olarak bildirilmelidir.Bu güzel alışkanlığın kaybedilmemesi ancak böyle mümkün olur.Deprem bölgesine her gün 150 TIR ulaştığı eşyaların boşaltılmasında zorluk yaşandığı özellikle giyim eşyalarının depolarda karmakarışık yığınlar oluşturduğu bildiriliyor.Yardım kampanyaları sürüyor. Acaba hiç değilse şimdiden sonrakilerin toplandığı yerlerde cinslerine göre ayrılmaları, ayrı koliler halinde gönderilmesi sağlanamaz mı?Veren elin büyüklüğü, bu küçük ayrıntıyı yerine getirecek özeni hak ediyor!
Başbakan’ın kaçak yapılarla ilgili kararı ve açıklama yaparken seçtiği sözcükler ve ses tonu korkutucu oldu.İstanbul’un yarısının “kaçak“ olduğu düşünülürse 6-7 milyon insanın yürek çarpıntıları geçirmekte olduğunu tahmin edebiliriz.Biliyorsunuz Başbakan geçen gün kaçak yapıları mülk sahibine bile sormadan kamulaştıracaklarını “açık-net” ortaya koydu:“Bedeli ne olursa olsun, oy verirmiş vermezmiş, bunları dinlemeyeceğiz artık. Çünkü bu tabloları defaatle yaşamaktansa iktidarı kaybetmek çok daha hayırlıdır!”Başbakan gerçekten bu söylediğini yapar mı?Keşke yapabilse...Sıkıştığı zaman baskın çıkarak hesap verme konumundan sıyrılmayı çok iyi biliyor AKP yönetim kadroları.İktidarının onuncu yılında bile aksaklıkların sorumluluğunu sırtına yükleyeceği “günah keçisi” bulmakta üstlerine yok!Bu olayda da Başbakan yeteneğini konuşturmuş iktidarın deprem yıkımındaki vebalini tartışma gündeminden uzaklaştırmayı başarmıştır.Hükmedici ses tonu “On yıldır aklınız neredeydi?” diye sormayı akıl edenleri de korkutup susturmuştur.İktidar keşke Başbakan’ın sözünü ettiği tedbiri hayata geçirecek cesareti gösterse ve bunun maddi kaynağını yaratabilse..Ama böyle bir niyet mevcut olsa beklenmekte olan büyük depreme hazır olmak için toplanan 50 milyar liraya yakın vergi başka hizmetlere harcanmazdı.Ah şu rant aşkı...Maliye Bakanı’nın dediğine göre tehlike coğrafyasında bulunan kentleri güçlendirmek vaadi ile halktan toplanan paralar duble yollara, eğitime, sağlık hizmetlerine kullanılmış.Ne demek bu? Vatandaş depremde ölene kadar bari iyi yaşasın; bu mu?Kaçak yapılarla ilgili emri vermeden önce Başbakan bir zahmet “İstanbul’da çadır kentlere ayrılmış olan alanlara ne oldu?” diye soruversin.Depremlerde daima en ağır bedelleri ödemeye mahkûm olmaktan kurtulamayacağımızı hemen görecektir.Japonların İstanbul için tahmini 70-90 bin ölüm, 600 bin ailenin evsiz kalması, 100 milyar dolarlık maddi kayıptır.Van ve Erciş, İstanbul’un binde biri değil; İstanbul’un yaşayacağı sıkıntı ve aksaklığı bulmak için binle çarpmalıyız. Belki aklımız başımıza gelir.İstanbul’da hayat, Van depreminden gereken dersi çıkarmış bir aklı selimin disiplinini yansıtmıyor.Gölcük depreminden sonra İstanbul’da çadır kentler için 480 büyük arazi saptandı.Deprem vergilerini başka yere kullanan kafa, 12 yılda bu çadır kentlerin arazilerini lüks konutlar ve alış veriş merkezleri ile doldurdu.Neyin hazırlığı şimdi bu?Belediyeler depremden sonra geride kalacak olanları yaşadıklarına pişman edecek bir cehennemi karmaşa mı hazırlamaya çalışıyor?Bu durumu seyreden iktidar seçim kaybetmeyi göze alıp İstanbul’un yarısını yıkamaz.Nasıl yeni bir Anayasa yapacaksak, yeni bir deprem senaryosu yazmak ve ona uymak zorundayız!
Cumhuriyet bize gökten inmedi; altın tepsi içinde verilmedi.Anadolu’da kılıç artığı gibi kalmış bir avuç kahramanla mucize yaratan Gazi Mustafa Kemal, Cumhuriyeti kurduktan sonra şunu demiştir:“Bugün ulaşmış olduğumuz sonuç, yüzyıllardan beri çekilen milli felâketlerden alınan derslerin ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.”Dünyada kutlanmasından asla vazgeçilemeyecek bir ulusal bayram arayacak olursanız hiç düşünmeden bunun Cumhuriyet Bayramımız olduğunu söyleyebilirsiniz.Tören geçişleri ile kutlama resepsiyonlarının Başbakanlık genelgesi ile iptal edilmesini anlamak mümkün değildir.Mahcubiyet mi?Uğradığımız ağır can kaybı ve bunun yarattığı acı ve elem iptale gerekçe gösteriliyor.Ama Cumhuriyetin doğuşunu simgeleyen bayramın kutlanması için çalgılı içkili eğlence düzenlemek gerekmiyor ki...Cumhuriyet bayramı, her koşulda, günün hassasiyetlerine saygı gösterilerek kutlanabilir, kutlanmalıdır.Bu ülkeye bağımsızlık ve milli egemenliğe dayalı bir Cumhuriyet kazandıran Atatürk ve silâh arkadaşlarına milletin şükranını sunacağı ve yeni nesillere aynı ruhu kazandıracak fırsatları ve gurur günlerini harcamamak gerekir.Cumhuriyet Bayramı etkinliklerini, depremin kayıplarını karşılamaya dönük çabalar için değerlendirmek de mümkündü.Erteleme kararında acaba deprem bölgesindeki bazı aksaklıkların doğurduğu mahcubiyetin etkisi olabilir mi?Atatürk’ü anmak...Türkiye’nin ulaştığı büyüklük yanında Van ve Erciş’in talep ettiği hizmet ve şefkatin hiçbir şekilde sorun olmaması gerekirdi.Ama çadır kavgaları ve yardım kamyonlarının üstündeki yağma görüntüleri utandıran bir başarısızlıktı.Maliye Bakanı Şimşek’in açıklamaları da tüy dikti.Çünkü 12 yıl önceki büyük depremden sonra benzer bir yıkımı tekrar yaşamamak adına salınan ağır vergilerle toplanan paraların başka hizmetlere harcandığını öğrenmek kimsenin hoşuna gitmedi.Törenlerin iptali şimdi devlet millet kaynaşmasını sağlayan fırsatın ziyanıdır.Çünkü iptal kararı öncelikle halkı ve öğrencileri dışlıyor.AKP iktidarı ulusal bayram günlerine daha olumlu yaklaşmalıdır.Cumhuriyetin kurucusu Atatürk “Cumhuriyet fazilettir” demişti.“Türkiye Cumhuriyeti demokrasi esasına dayanan bir devlettir” demişti.Atatürk bu milletin, bu ülkenin ışığıdır. Onun izinden giden kaybetmez.Onun eseri üstünde ikbal ve iktidar sahibi olanlar, devraldıkları değerli emanetleri sapasağlam devredebilmeliler.Atatürk’ü anmaktan kimse korkmamalı.Ona düşman gözüyle bakanlardan gelecek hayra kimse tamah etmemelidir.Sivil bir Anayasa yapacağımız yeni bir döneme Atatürk’ü daha iyi anlayarak ve Cumhuriyetin değerlerini daha içselleştirerek girersek, emin olun yolumuz daha ışıklı, daha aydınlık olur.Yaşasın Cumhuriyet; sonsuza dek!
Deniz Feneri sanıklarının serbest bırakılmaları “hayırlara vesile olacak” inşallah!..Hatırlayacağınız gibi Almanya’da Deniz Feneri derneği tarafından toplanan yardım paralarını burada bazı firmalara transfer ettikleri iddiasıyla haklarında dava açılan eski RTÜK Başkanı Zahid Akman ve Kanal-7 yöneticilerinin oluşturduğu 6 kişi “üç ayı aşan tutukluluk cezalandırmaya girer” gerekçesiyle tahliye edilmişti.Silivri’de ve bazı askeri cezaevlerinde neredeyse üç yıldır tutuklu oldukları halde birçoğu neyle suçlandığı bilmeden ceza çeken onlarca, yüzlerce asker ve sivil yatıyor.Toplum vicdanını sızlatan bu eşitsizlik, hoş bir sürpriz olarak Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın verdiği bir TV mülâkatında ifadesini buldu.Bağımsızlık hayali...Arınç “Tutukluluk süresinin uzaması doğru değil; bunları (Deniz Feneri sanıklarını) tahliye eden hâkimin verdiği kararın başka hâkimlere de örnek olmasını diliyorum” dedi.Hangi hâkimlere örnek olması gerekir, onu da belli etti:“Vekil seçilmiş Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Engin Alan’a parlamento hakkının tanınmamasını vicdanım kabul etmiyor!”Arınç’ın bu itirazını Adalet Bakanı Ergin’in bir toplantıda sarfettiği “Tüm çabamız daha bağımsız ve tarafsız yargının oluşturulmasıdır” sözleriyle birlikte değerlendirmek gerekir.Bu ifade yargı sistemimizin bağımsızlık ve tarafsızlık temel normları bakımından en azından eksikli olduğunun itirafıdır.Nitekim itiraf dün “İnternet Andıcı” davasına bakan mahkemede Albay Dursun Çiçek tarafından dile getirildi.Dursun Çiçek otuz-kırk aydır tutuklu bulunan kişilerin varlığını hatırlattıktan sonra Deniz Feneri tutukluları için verilen tahliye kararlarının bu dava için de örnek alınmasını talep etti.Kimse bu kavgayı adaletten suçlu kaçırmak niyetiyle yapmıyor. İstenen tutuklulukta evrensel hukuk normlarının işlemesi ve yargılamanın hızlandırılmasıdır.Oysa şu anda üç yılı dolmuş tutuklular var Silivri’de ve suçlu olup olmadıkları hakkında bir hüküm verilmiyor.Ama tutukluluk sebebiyle hükmedilmemiş cezalarını çekmeye devam ediyorlar.Bülent Arınç’ın vicdan azabı kişisel midir, yoksa kabinenin ortak vicdanını mı yansıtıyor bilmiyoruz ama mesele artık tahliyelerin başlaması ile de çözümlenecek gibi görünmüyor.Yeni Anayasa’yı yapacak ortak komisyon, yargının çok ciddi bir reforma şiddetle muhtaç hale geldiği gerçeğini görmelidir.Yeni anayasa temizlerEvet iktidar, 12 Eylül’de referandumdan geçen yargı düzenlemelerine dokundurmamaya kararlı ama bu tutum hiç gerçekçi değil.Adalet Bakanı Sadullah Ergin bile “daha bağımsız ve daha tarafsız bir yargı” için çaba harcadıklarını belirtiyor.Yani sistem bağımsızlık ve tarafsızlık bakımından eksiklidir, özürlüdür.Bu sakatlığın sebebiyet verdiği sapmalar, haksızlıklar, referandumdan sonra artmıştır.Yargı sorunları, yeni Anayasa yapma ihtiyacının belki de baş nedenidir.Bu gerçeği inkârda birleşen bir çoğunluk, topluma adalet, eşitlik ve özgürlük üstüne kurulu bir gelecek vaat edemez.
Ermiş Halil Cibran “Acılarınızın çoğu kendinizce seçilmiştir” diyor.Ne kadar haklı?..Japonya’da kimsenin burnunun kanamasına sebep olmayan büyüklükte depremlerin bizde yüzlerce, binlerce hayata mal olması, sadece kendimizi sorumlu kılıyor.İlk insandan bu yana biriken en zengin tecrübe doğal olaylara karşı hayatta kalma konusunda birikmiştir. Eğer biz 5-10 yıl aralıklarla yaşadığımız büyük depremlerde hiç azalmayan can kayıplarına uğruyorsak suçu kendimizde aramalıyız.Van ve Erciş gösteriyor ki kaderini insanlar bir yerde kendileri seçiyor...Mersin Yapı Müteahhitleri Derneği Başkanı “Aynı sarsıntıya maruz kalan iki binadan biri ayakta kalıyorsa, yıkılan binayı sorgulayabiliriz. Müteahhidin iş ahlâkına ne derece sahip olduğu sonuçtan bellidir” dedi.Hepsi bu değil tabii. Hele müteahhitlik yapmanın herhangi bir eğitim ve beceri şartına dayanmadığı Türkiye’de...Dernek Başkanı Nesim Ekinci “Yapı iznini veren kamu görevlisi ile inşaatı yapan firmadan başlayarak evi satın alan vatandaşa kadar herkes sorumludur” diyor.Dün işte bu nedenle “hırsız müteahhit”ler teşhir edilirken yapıları sapasağlam kalan müteahhit firmaların da halka duyurulması gerektiğini yazmıştım.Dürüstlüğü deprem sınavından geçmiş firmaların topluma tanıtılması, sorumsuz müteahhitlerin hayat alanını daraltacaktır.Dün VATAN muhabirlerinin gönderdikleri haber acıklı bir komedi gibi.Erciş’te en ağır can kaybına Ölmez İnşaat’ın yaptığı apartman sebep oldu.Salih Ölmez’in yaptığı Sevgi Apartmanı’nın enkazında 20’den çok insan öldü.Sevgi adı ne ifade ediyor? İnsan sevgisi veya meslek sevgisi değil herhalde.VATAN muhabirleri bu müteahhidi, villâsının bahçesine çifte Kızılay çadırı kurdururken yakaladı.Güvenilmeyecek inşaatı en iyi o biliyor olmalıdır. Ve herhalde ondan dolayı kendisi Ölmez’dir, müşterileri de ölüp dururlar!Artık bu utanca son verelim.Teknik otorite olarak, kamu otoritesi olarak deprem yıkıntıları üstünde “kimse var mı?” diye bağıracak yerde, inşaat başlarken orada olup “mühendis var mı?” onu soralım.Ve bu değişimi hemen yapalım.Aksi halde G-20 fiyakamız bozulacaktır.Oradaki G “gelişmiş” diye değil “gariban” diye okunacaktır!Bu toplantı olmadıMeclis dünkü kapalı birleşiminde terörü konuşacaktı ama hakkıyla konuşamadı.Çünkü Başbakan Meclis’e gitmedi.Prens Sultan Bin Abdülaziz El Suud’un vefatı nedeniyle taziye ziyareti için Suudi Arabistan’a gitti.Muhalefet haklı olarak Başbakan’ın tutumunu eleştirdi. Taziye ziyareti ertelenebilir ya da Meclis’teki terör oturumu başka güne kaydırılabilirdi.İktidar grubu öneriyi kabul etmediği için gerçek muhatabını bulmayacağını bildikleri soruları milletvekilleri sormadılar.Böyle önemli birleşimlerde Başbakan bulunmadığı zaman Meclis boşalmış gibi oluyor, muhatap yokluğu doğuyor.Bu önemli bir sorundur.Ama iktidardan önce muhalefetin sorunudur.Başbakan eğer gücünü bu şekilde kullanarak bir yerde muhalefeti küçümsüyorsa çareyi elbette muhalefet arayıp bulmak zorundadır.Böyle davranan Başbakan’a bedel ödeteceği korkusunu veren bir muhalefete acilen ihtiyaç var.Belki en çok Başbakan’ın ihtiyacı var.Çünkü güç ve aşırı güven duygusu daha büyük yanlışları da yaptırabilir!
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özel’in medyaya verdiği ilk mülâkat bir hayalin gerçeğe dönüştüğü inancını uyandırıyor.Orgeneral Özel’in değerlendirmeleri, sivil otoritenin üstünlüğü konusunda şüphe taşımayan bir Batılı ülke komutanından hiç farklı değildir.Mesela Orgeneral Özel MİT ile PKK arasındaki görüşmeler için bir görüş belirtmemiştir. Terörle mücadelenin güvenlik boyutu dışındaki faaliyetleri “Meclis ve hükümete ait konular” diye tarif etmiştir.Darbe davaları sorulduğunda “Tutuklu bulunan personelimiz için tüm TSK mensupları gibi ben de derin üzüntü duymaktayım” demekle yetinmiş, yargı sürecine müdahale sayılabilecek sözlerden sakındığını belli ederken yargı sürecinin hız kazanmasını “temenni” sözcüğü ile talep etmiştir.TSK’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması, askeri darbelere zemin oluşturduğu gerekçesiyle İç Hizmet Kanunu ilgili maddesinin kaldırılması konularındaki soruları da aynı dikkatli ve ölçülü ifadelerle cevaplamıştır.Bu mülâkatı okuyanlar Türkiye’de artık askeri darbe tehlikesinin sonsuza dek ortadan kalktığına, asker-siyaset ilişkilerinin demokrasi zeminine oturduğuna inanabilirler.Newsweek dergisinin de belirttiği gibi Türk Ordusu’nun demokrasinin kabul ettiği sınırlara çekilmesi, siyasette belirleyici güç olmaktan çıkması, büyük bir aşamadır.Elbette bu değişimin gerçekleştiği dönemin iktidarı, değişimin hak ettiği övgünün de sahibi olacaktır.Ama Başbakan Erdoğan, bu onurun kendisine ve iktidarına normalleşmeye katkıda bulunma sorumluluğu yüklediğini görmelidir.Artık iktidar da “darbe vehmi” yaşadığı dönemlerin kuşkucu bakışından ve o ruh halinin güvensizliğe dayalı politikalarından uzaklaşmalıdır.Darbe yapacaklar diye cezaevine kapatılan general ve subay sayısı normal değildir. 56 muvazzaf general ve yüzlerce subay içeride..AB’nin ilerleme raporu bile bu gerçeği teslim ediyor.Hiç kimse “yargı bağımsızdır ve iktidar etkileyemez” demesin.Adil yargılanma hakkına ve masumiyet karinesi ilkesine bağlı bir yargı, zaten bu sayıda general ve subayı bu delillerle ve en başlarındaki komutanlara hesap sorulmadığı halde tutuklayıp içeri atmazdı.Balyoz davası, mevcut olan bir darbe tehdidini değil, varlığı sabit fikir haline gelen darbe virüsünü kazıma ameliyatı olmuştur.Ve operasyon da anlıyoruz ki başarıya ulaşmıştır.Şimdi mizansen gereği günahı alınan “mağdur”ların salıverilmesine sıra gelmiştir.Genelkurmay Başkanı’nın beyan ve tavırlarıyla uyandırdığı güven, iktidarı da yargıyı da olumlu yönde etkilemelidir!Dürüstleri bilelimŞimdiki depremlerde camilerin bile zarar görmesi, önemli uyarıdır.Demek ki artık hırsızlık, Allah korkusu bile tanımayacak azgınlığa dayandı.Eskiden bütün evlerin yerle bir olduğunu gösteren resimlerin ortasında camiler “kale gibi” dururdu.Van depreminde yıkılan minareler bu bakımdan öğretici olmalıdır.Malzemeden çaldığı için ölümlere sebep olanlar “katil” diye suçlanıp teşhir edilmeli ama yıkıntılar arasında “namus abidesi” gibi duran yapıları inşa edenler de açıklanmalı övülerek ödüllendirilmelidir.Dürüstlüğü ödüllendiren toplumlar kendileri kazanır.Çünkü o iklimde insanlar işi kime yaptıracaklarını bildikleri için evlerinde güven içinde, güle güle otururlar!