Kamer Genç’in parlamento kürsüsünde karşılaştığı muamele haydutluktur!Hiç bir gerekçeyle haklı görülemez..Orada sadece bir milletvekili iteklenerek kürsüden uzaklaştırılmamıştır, en saygı değer dokunulmazlık olan kürsü dokunulmazlığı saldırıya uğramıştır.CHP milletvekili Genç’i kürsüden uzaklaştıran kaba kuvvet, parlamento kürsüsünün “çoğunluk grubunca istenmeyen konulara kapalı” olduğu ihtarı mı içeriyor?Böyle bir tahdit de kabul edilemez.Kamer Genç “Parlamento AKP’nin çiftliği değil. Biz vatandaşın sıkıntılarını nerede dile getireceğiz?” diye sorarken haklıdır.Salim mi, zalim mi?Genç, bir süredir Deniz Feneri yolsuzluğu davası sürecine yönelen iktidar kaynaklı müdahaleleri kınamak amacıyla fenerle geziyor.Meclis Danışma Kurulu’nun önerisi üstünde açılan tartışma için kürsüye yine elindeki fenerle gelmiştir.Meclis Başkanvekili Sadık Yakut’un uyarısına uyarak feneri görevlilere teslim etmiş ama işsizlik ve yolsuzluk konusunda konuşmayı sürdürmüştür.Bunun üzerine birleşimi yöneten Sadık Yakut mikrofonun sesini kapatmış Genç’in kürsüyü terketmediğini görerek eski bir sendikacı olan Meclis İdare Amiri Salim Uslu’yu göreve çağırmıştır.O da insancıl yönünü değil iri cüssesini, gücünü, kuvvetini kullanmış ve kendisinden böyle bir muamele beklemediği için boş bulunan muhatabını iterek stenografların masasına savurmuştur.Sonrası daha vahimKamer Genç, TBMM’nin özgür bir parlamento olduğuna delil gösterilecek az sayıdaki milletvekilinden biridir.Velev ki hakkını kötüye kullansın, meclisimizin çalışkan ve renkli üyelerinden biridir.Bu özellikleri ile hoşgörü imtiyazını hak ediyor.Birleşimi yöneten Sadık Yakut, CHP milletvekili Genç’i ite kaka kürsüden indirtecek yerde kürsüyü işgal etmeyi sürdürdüğünü görerek birleşime 5-10 dakika ara verebilir ve bu ayıbı önleyebilirdi.Parlamento tarihimizin üstüne bu talihsiz olayın gölgesi de düşmezdi.CHP Grup Bakanvekili Emine Ülker Tarhan “Eşkıya bugün itibariyle Meclis kürsüsüne indi” diye tepki gösterdi ama olayın sonrası daha üzücü ve ümit kırıcıdır.Beklenirdi ki parlamenter gelenekler işlesin, kürsüdeki milletvekiline kaba kuvvet uygulayan Meclis İdare Amiri’ne disiplin hükümleri uygulansın ve böylesi bir saldırının hiçbir şekilde kabul edilemeyeceği Meclis kararı haline getirilsin. Olmadı.Meclis’teki iktidar çoğunluğu, AKP Milletvekili Uslu’nun İdare Amiri sıfatıyla CHP Milletvekili Genç’e yönelik saldırısını ve o saldırının ifade ettiği zorbalığı kınamaya değer bulmadı.Deniz Feneri ile uğraşan Genç’e duyulan kızgınlıkla acele verilmiş, hissi bir karardır bu.İktidar milletvekilleri, meclis kürsüsünü özgür düşünceye ve eleştiriye kapatmak kastı taşımadıklarını ilk fırsatta göstermelidir!
Doğa öğretmenimiz, bizler de okuduğunu anlamayan, dinlediğini öğrenmeyen sorunlu öğrencileriz.O nedenle de bizi, üstümüzde deney yaparak eğitmeye çalışıyor!Bilim ve yaşadığımız tecrübeler depremde yorulan, hasar gören yapılara güvenmemek gerektiğini söylüyor.Ama yaşlı Anadolu’nun evlâtlarından en çok duyduğu söz “Bize bir şey olmaz”dır.Van’da Çarşamba gecesi yaşanan depremin boyundan büyük zararı ödemeye mecbur kaldığımız kaçıncı faturadır acaba?..23 Ekim’deki 7.2 büyüklüğündeki sarsıntıdan sağ çıkmış ikisi otel 25 bina önceki gece yerle bir oldu.Binaların 22’sinde insan bulunmaması kentte hâlâ kurtarma ekiplerinin olması şanstı. Öyle olmasa daha ağır kayıplar verilebilirdi.Yaşadığımız olay “yeni bir deprem felâketi” değil, geçmiş felâketten ders almayı bilmeyen bir kafanın davet ettiği,bir yerde hak ettiği cezadır!Asıl çatlak kafada!Van’da, Erciş’te yıkılmak için sebep değil bahane arayan kimbilir kaç yüz bina bulunuyor?İstanbul’da bile Marmara depreminde kırılmış, on yılda iyice yorgun düşmüş kim bilir kaç bin yapı, bıçak sırtında küçük bir sarsıntı bekliyor, biliyor muyuz?Van’daki tecrübe bırakın İstanbul’daki eski yapıları, Van’da, Erciş’te ayakta nasıl durduğu bilinmeyen binaları esaslı bir denetimden geçirmenin mecburiyetini önce sahiplerine, sonra kent yöneticilerine duyuracak mıdır?Van’da yıkılan 25 yapıdan konut olan 22’sinin büyük depremin ardından boşaltılmış olması ilerleme sayılmalı.Buradaki büyük şanssızlık, hasar tesbiti için teknik yardım talep eden iki otelden birine “oturulabilir” raporu verilmesi, ötekinin de makyaj gibi özel bir malzeme ile kaplanmış olduğu için incelenememiş olmasıdır.Bu binalarda çatlakların kapatılıp üstleri boyandıktan sonra boyanın da özel çaba ile eskitilmiş olduğuna dair bulgular bildiriliyor.Yapıdaki çatlağın çaresi bulunabilir, ama çatlak kafadaysa ona çare yok!Deprem nedeniyle kent misafir akınına uğramış, otel yatağı altın değerine çıkmış, otelci elbet bu fırsatı değerlendirmek ister.Ama insanları tehlikeli tamahkârlıkların doğuracağı vebalden korumak kamu yöneticilerinin görevi değil mi?Böyle risk alınmazHastane, okul, yurt ve otel enkazları altında can verenlere “kaza kurbanı” denemez, onlar cinayete uğramış, öldürülmüş insanlardır!Dün Van’da Çevre ve Şehircilik Bakanı Bayraktar ile Van Valisi Karaloğlu’na atfedilen “Deprem bitti; yıkılmayan evlere girebilirsiniz“ sözü, polisin sert müdahalesine sebep olan bir gösterinin gerekçesiydi.Bu durumu, halkı kışkırtmaya çalışan bölücü grupların fırsatçılığı olarak değerlendirenler de çıktı.Ama şunu da bilmek lâzım:Eğer yanlış bir şey söylüyor, hatalı yönlendirme yapıyorsanız, o bölgede bu açığınızı kullananlar mutlaka çıkacaktır.Bakan ve vali “Büyük depremin olduğu yerde bir daha büyük deprem olmaz” diyerek insanları çatlak, kırık, yorgun evlerine dönmeye hangi düşünce ile özendirmiş olabilirler?İki ihtimal var:Biri bilgisizlik, basiretsizlik, öteki ise ilk günlerin çadır baskısını hafifletme kurnazlığı.. Yani “evlerine girsinler, çadır talebi azalsın”..Hangisi doğru, farketmez; ikisi de taşıdıkları sorumluluklardan aflarını istemelerine yeter de artar sebeptir!
Atatürk bir ruh, bir ışıktır. Şanlı bir geçmişin simgesi, rotası doğru çizilmiş bir geleceğin pusulasıdır.Onu ölümünün 73’üncü yılında rahmet ve minnetle anarken, bir yandan da inkârcıların yarattığı azapla uğraşıyoruz.Düşmanlarının bile yücelttiği bu büyük adamı, varlıklarını ve güvencelerini onun kurduğu cumhuriyete borçlu olan insanlar neden hazmedemiyorlar?Onun dünyayı değiştirmek için gelmiş bir dâhi olduğunu Çanakkale’de, yani daha yolun başında İngiltere Başbakanı Llyod George görmüş, söylemişti:“İnsanlık tarihi birkaç yüzyılda bir ancak dâhi yetiştiriyor. Talihsizliğe bakın ki o dâhi bugün Türkiye’de doğmuştur!”Yunanistan Başbakanı Venizelos 12 Ocak 1934’te Norveç Nobel Komitesi Başkanlığı’na özetle şu öneriyi sundu:“(...) Teokratik bir rejimle yaşayan, din ve hukuk kavramlarının birbirine karıştığı çökme sürecindeki bir imparatorluğun yerini, güç ve hayat, modern ve milli bir devlet almıştır. Barış dünyasına bu değerli katkı, Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa sayesinde yapılabilmiştir.Bu nedenle Yunanistan Hükümeti Başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa’nın Nobel Barış Ödülü’ne adaylığını takdim etmekten şeref duyarım.”Sevmezler, çünkü...Atatürk’ün neler yaptığını uzun uzun anlatmaya gerek yok.Zaten bu millet kendisine egemenlik ve onur kazandırdığı için, sömürgeci boyunduruğundan kurtulmak için savaşan halklar da ilham verdiği için ona sevgi ve minnet duyuyorlar.Ama yetmiyor işte; inkârcıların varlığı “küçük de olsa mide bulandıran sinek etkisi” yaratıyor.Aslında onların varlığından “sapmaları teşhis” etmekte yararlanabilir ve Atatürk’e dil uzatmaktaki asıl maksatlarını arayarak ülkenin güncel risklerini yakalayabiliriz.Atatürk düşüncesine ve sevgisine zarar vererek iyi bir şey yapmak kesinlikle mümkün değildir.Atatürk’ü kötüleyenlere dikkat etmek onları takip etmek gerekir. Çünkü bunlar Türkiye’yi rol modeli yapan değerlerle barışık olmayan, ya din devleti ya da ırkçı rejim kurma hayaline kapılmış karanlık zihniyetli insanlar ve örgütlerdir.Onlara karşı Atatürk’ü savunmak inkârcılığın başarısını kabul etmek olur.“Yorulsanız bile..”Zaten hiçbir çabanın Atatürk’ün kendi sözlerinden daha ikna edici olması mümkün değildir.Birkaç sözünü hatırlamak bile yarasaların husumetini açıklamaya yeter:“Cumhuriyet fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller istemektedir.”“Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür. Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.”“Dünyada her şey için maddi manevi tüm şeyler için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fen dışında mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir.”“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır.”“Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, Trakyalı, Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.”“Sizler, Türkiye’nin genç evlâtları; yorulsanız bile beni takip edeceksiniz!”Onun sözlerinin her gün daha etkileyici ve anlamlı hale gelmesi şüphe yok ki sevinilecek bir durum değil.Ama ne yapalım ki kusuru onda değil kendimizde aramak zorundayız!
Partileri bir meslekdaşımız “incir çekirdeği doldurma tesisi” diye adlandırmıştı yıllar önce.Siyasi polemiklerin içeriği bugün de çok farklı olmuyor.Bayram nedeniyle medya bu tartışmaları eğlencelik bir tarafı varsa kıyıp atmıyor, tersine büyütüyor, teşvik ediyor.Başbakan ile CHP lideri arasındaki “mektup düellosu”na böyle bakıyorum.Yeni Anayasa sürecini duvara toslatmak istemiyorsak çözülmesi gereken bir “gerçek sorun” görüyorum bu ağız dalaşı içinde; enerjimizi buna harcayalım!Anayasa yapma işine tüm partilerin önyargısız katılma sözleri vardı değil mi?O zaman CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun yaptığı şu açıklama ne demek oluyor?“12 Eylül 2010 referandumuyla yapılan değişikliklerin yeni Anayasa sürecinde ele alınmayacağı açıkça beyan edilirse, o zaman masaya oturmaya gerek kalmaz!”Bu söz karşısında “Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?” deyişini hatırlayabilirsiniz.Ama belirtelim ki Kılıçdaroğlu’nun uyarısı ile tutarlılık taşımıyor o halk deyişi.Çünkü bayram içindeyiz ve öpen de enişte değil!Yani CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun endişesi bir kuruntuya dayanmıyor, Başbakan’ın Kızılcahamam kampındaki konuşmasından (17 Ekim Pazartesi) kaynaklanıyor.Erdoğan orada 12 Eylül referandumuyla anayasada değişen 24 maddenin partisi için “kırmızı çizgi” olduğu işaretini vermiş ve “Referandumda kabul edilen maddeler halkın iradesidir” demişti.Yani “dokundurmayız!..”Referandumun getirdiği alt üst oluşu “halkın iradesi” bahanesiyle dokunulmaz duruma yükseltmek kabul edilemez.Anayasa’nın öteki maddeleri de “halkın iradesi”ne dayanıyor; onlar değişebiliyorsa bir yıl önce referandumdan geçirilen maddeler de değiştirilebilir. Yeter ki hayali kurulan hedeflere ulaşmak bunu gerektirsin.Kaldı ki yasamayı ve yargıyı yürütmenin emri altına sokan o değişikliklerin demokratik bir geleceğin engeli olacağını öğrenmek için bir yıl yetip artmıştır, fazla bile gelmiştir.Siyasetçiler, bayram tatilinin boşluğunu yeni Anayasa’nın önünde duran bu engeli kaldırmak için değerlendirmelidir.İbreti âlem için!Elbette iktidar yargı üstünde baskı yaratmamalı.Ama Yargıtay’ın N.Ç. kararına destek veren tek Allah’ın kulu yokken, tüm vicdanlar “olmaz böyle şey” diye ayağa kalkmışken iktidarın suskun seyirci kaldığını görmek hangimizin hoşuna giderdi?Nitekim iktidar da susmadı. Başbakan Yardımcısı Bozdağ’ın ağzından hükümet tutumunu netleştirdi.Bozdağ kararın hukukumuzu lekelediğini kararın düzeltilmesini beklediklerini açıkça belirtti ve 13 yaşındaki kıza tecavüz eden 26 yaratığı hafifletilmiş cezalara çarptıran kararı onaylayan Yargıtay’ı eleştirirken şöyle seslendi:“O hakimler N.Ç. kendi kızları olsa ne derdi?”Yargı mensupları yasaların sınırları içinde kalmak zorunda olduklarını belirterek eleştirilere tepki gösteriyorlar. İtirazlarında haklılık payı bulunsa da suçun iğrençliği her şeyi unutturuyor ve toplum vicdanının sesini her şeyin üstüne çıkarıyor.Artık bu meseleyi uzatmamak gerekiyor. Yargıtay C. Başsavcılığı, Ceza Genel Kurulu’nda davanın ele alınmasını isteme hakkını kullanmalıdır.Şu sorulabilir: Talep yazısında daha önce ak dediğine şimdi nasıl kara diyecek?Toplumsal vicdandan yükselen itirazın gücü ve haklılığı her şeyin üstündedir.Bu mesele, sapıklara ibret olacak bir sona kavuşmalı.
Terörle mücadele siyasetinde iktidarın kendisine ait doğruyu bulduğu anlaşılıyor.Bunu Başbakan’ın bayram sabahı yaptığı açıklamalar ortaya koyuyor.Başbakan Erdoğan T. C. Devleti’nin KCK gibi kendine paralel bir devlet anlayışına (yapılanmasına) müsaade etmesinin mümkün olmadığını belirtirken, kavram kargaşasından doğan yanlışlara da prim vermeyeceklerini anlattı.“Kimse güvenlik güçlerimizin silâh bırakmasını bizden beklemesin. Silâh bırakması gereken birileri varsa bunlar terörist gruplardır” dedi.Başbakan’ın bıraktığı boşlukları da Zaman Gazetesi ile yaptığı söyleşide Başbakan’ın siyasi başdanışmanı ve Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan doldurdu.Tam mücadele...KCK’nın PKK terör örgütü için yeni bir aşama olduğunu, bununla devlete alternatif bir otorite hedeflendiğini belirten Akdoğan bu duruma göz yummanın “terörizme rıza göstermekten daha kötü” bir tutum olacağını savundu.Başdanışman, hükümetin terörle mücadele adına ne yapılması gerekiyorsa onu yaptığını öne sürdü ama bu gerçeği tam yansıtmıyor. Çünkü doğruya gecikerek varılmıştır.İktidar başta çok yanlışlar yaptı, bu yanlışlar PKK ve yandaşlarının cüretini artırdı.Son Çukurca katliamı yaşanmasaydı iktidarın belki doğru çizgiye geldiğini göremeyecektik.Akdoğan’a göre artık “sınır ötesi operasyon da vardır, Türkiye kırsalında operasyon yapmak da vardır, şehirde KCK operasyonu yapmak da vardır”..Cesaret ve bilinçŞu iki teşhise de hak vermek gerekiyor:1. İddia edilenin aksine KCK operasyonları sivil siyasetin yolunu tıkamak şöyle dursun önünü açmak amacıyla yapılıyor. Siyaseti şiddet şantajından başka türlü korumak mümkün görünmüyor.2. Bölge halkı PKK’nın baskı ve zulmünden bıkmıştır. Halk KCK’nın şiddete dayalı otoritesini değil devletin otoritesini istemektedir.Çünkü bölücü terörün vahşeti, artık ana karnındaki bebeklere bile hayat hakkı tanımıyor.Dün arkadaşımız Mine Şenocaklı’nın Erciş izlenimleri içinde yer alan ibretli bir diyalog dikkatinizi çekmiş olmalıdır.Askerden yeni dönmüş Kürt kökenli genç, enkaz başındaki ateşin yanında sabahı beklerken, mayına basarak ayağını kaybeden arkadaşını hatırlıyor.“Bak burada enkaz altında insanlar var değil mi; bunun Kürtlükle Türklükle alâkası yok” diyor. Oradan teröre geliyor:“Ben artık Kürt değilim. Çünkü o kurşun sıkanları sevmiyorum!”Aynı hesaplaşmanın bugün kaç vicdanda yaşandığını tahmin etmek kolay değildir. Ama bölücü, ırkçı, faşist zihniyet, elini güçlendireceğini düşünerek yeni Anayasa hazırlığı döneminin ümit veren atmosferini dinamitlemeyi sürdürürse “kayıplar” artacaktır.Bu iyiye doğru bir gidiş mi olacaktır; hayır.Önümüzdeki dönemde Kürtlüğünü ruhen terk edenlere değil, Kürt kimliğini PKK’ya karşı cesaret ve bilinçle savunan vatandaşlara ihtiyacımız olacak!
Kurban Bayramı’nı artı ve eksileri bol bir gündem içinde idrak ediyoruz. Hepinize kutlu olsun.Bir okurumuz “Herkesin bayramı kutlu olsun; Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını iptal edenlerin de..” diye yazmış. İtirazım yok!Başbakan’ın Almanya’yı ziyaretinden ve katıldığı G20 zirvesinden iç kamuoyu için moral artırıcı haberler ve görüntüler geldi.Fakat Başbakan’ı dönüşte bekleyen bir konuk, onu bir anda ülkenin en önemli ve en can sıkıcı sorunu ile yüz yüze getirdi.Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, PKK terör örgütünün tasfiyesine giden yoldaki en ciddi engeldir.Terör örgütü Kuzey Irak’tan gelip vuruyor sonra tekrar oraya kaçıp kendini toparlıyor ikmalini yapıp yeniden vuruyor.Dün Başbakan Erdoğan kendisine bu durumun sürdürülemeyeceğini açıkça söyledi.“Ya siz bitirin, ya birlikte bitirelim, ya da bırakın biz halledelim” dedi.Barzani’nin toplantıdan sonra “Bu meselenin barışçıl yöntemlerle çözülmesi gerekiyor” demesi, hiçbir alternatifte rol üstlenmeye razı olmadığının belirtisidir.“PKK tarafından yapılan her türlü askeri eyleme karşıyız. Mücadele parlamentoda sürmeli” gibi sözler, pratik sonuçları olmayan uyutmalardır.Şu açık ki Barzani PKK’dan korkuyor. Kendi açısından haklı olabilir. Ama böyle bir durum, PKK’nın barındığı bölgede egemenlik hakkından vazgeçmesi mecburiyetini doğuracaktır.Çukurca katliamı herkesin aklını başına getirmiştir. İktidar mücadele ile müzakereyi birbirinden bağımsız olarak yürütmek gerektiğini anlamıştır.Ordunun eli, kolu bağlanmadığı zaman neler yapabileceği ortadadır.Barışın anahtarı siyasettir. Siyasetin terör ve şiddet etkisinden kurtarılması şarttır.O şart Kuzey Irak’a girmeyi gerektiriyorsa PKK bitene kadar hiç düşünmeden girilecektir.Barzani’nin onurunu koruması, koynunda yılan beslemekten vazgeçmesine bağlıdır.Kimse 1990’ların mücadele yöntemlerine geri dönmek istemiyor.Ama eşkıyaya, katil sürülerine itibar etmek, statü tanımak da bu ülkenin halkını rencide ediyor.Bu yakınlık fazla!İngiliz The Daily Telegraph gazetesi Türkiye’nin Suriye’de iç savaş çıkarmaya çalıştığı iddialarına esaslı bir katkıda bulundu.Hatay’da Özgür Suriye Ordusu komutanı Albay Al Assad ile görüşen gazete “15 bin askerden oluştuğu öne sürülen isyancı ordu, Türkiye’den koordine ediliyor” diye yazdı.Gazeteye göre Albay Al Assad’ın güvenliğini Türk makamları sağladığı gibi kendisine erişim de Türk Dışişleri Bakanlığı kontrolunda gerçekleşiyor.Şimdi düşünmek lâzım:Bu durum bizim Kuzey Irak’a dönük taleplerimizle açık bir çelişki oluşturmuyor mu?Barzani’den beklediğimiz hassasiyeti Şam’ın bizden istemeye hakkı doğmuyor mu?Komşularla sıfır sorun siyaseti kazaya uğrayabilir. Ama bu başarısızlık savaş sebebi olacak aşırılıklara kadar dayanmamalıdır.Batılı dostlar Libya’da Kaddafi muhaliflerine para yardımı yaptık ve Özgür Suriye Ordusu’na ev sahipliği yapıyoruz diye takdirkâr davranıyorlar.Aman gaza gelmeyelim!..Amerika, Afganistan ve Irak’ta işini kendi askeri ile gördü. Ama Arap baharına müdahalede “alet” kullanıyor.Amerika ve İsrail’in son günlerde İran’ın suyunu kaynatmaya hız verdiklerine de bakarak dikkatli olmakta, hatta frene basmakta büyük yarar vardır.Resimlerini görmüşsünüzdür...Ben şahsen Başkan Obama ile Başbakan Erdoğan sarmaş dolaş olacağına ilişkinin el sıkma düzeyinde kalmasını tercih ederdim!
Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisinin son günü yaşanan bürokrasi depreminin şokunu başkent henüz atlatamadı.İlk raporun tespit ettiği hasar, bağımsız kurulların yıkılmasıdır!Başta muhalefete mensup siyasetçiler olmak üzere bürokrasi takımı ve medya enkaz altında canlı kalmış mı, ona bakıyorlar sanki!İki ay önce çıkardığı KHK’larla üst kurulların bağımsızlığına noktayı koyan hükümet, son KHK’larla bu yapıları ilgili bakanlara bağlı hale getirdi.Kamu İhale Kurulu ve Rekabet Kurulu tümüyle değişti, yöneticileri görevlerinden alındı.Yeni üyeler bakan tarafından atanacak. Böylelikle kurul talimat alan bir merci haline gelirken kontrol bakanın eline geçmiş olacak.Dün belirttiğimiz gibi kanun hükmünde kararname (KHK) parlamenter demokrasilerde sık başvurulan bir yönetim aracı değildir. Çünkü bu uygulama yasamanın, yani TBMM’nin işlev ve yetkilerinin hükümet tarafından üstlenilmesi gibi bir sonuç doğurduğu için demokratik işleyişe ve güçler ayrılığı ilkesine ters düşüyor.AKP denetimin hiçbir türünden hoşlanmıyor. Hiçbir hukuki ve idari denetime tabi olmak istemiyor.Savunmak zor olsa bile böyle bir istek iktidar tarafından dile getirilebilir. Ama toplumun ikna edilmesi gerekir. Bunun zemini de Millet Meclisi’dir.Yolsuzluklardan çok çekmiş bir ülke olarak bağımsız bir Kamu İhale Kurumu’nun varlığı, vazgeçilmez bir savunma tedbiridir. Zaten bizdeki iktidar yarışlarının temelinde devlet ihalelerinin dürüst yapılmasını isteyenlerle devlet parasını yandaşlara dağıtan bir düzen kurmak amacında olanların rekabeti yatmıyor mu?Şunu diyenler çıkabilir:“Yeni düzen, siyasi parti üyesi olan ve seçimde adaylığını koyan kişilerin kurul üyesi olmasını önlüyor; fena mı?”Elbet fena değil. Ama yolsuzluk iddialarına resen el koyma yetkisinin kuruldan geri alınması, açıklanmaya muhtaç bir yeniliktir.Toplumun aydınlanmaya ihtiyacı var. İktidar çıkardığı KHK’ların amacı hakkında halkı aydınlatmıyor.Bu ihtiyacı muhalefet partilerinin karşılaması lâzım. Ama CHP Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açmanın yeterli olduğunu sanıyor.Ana muhalefet yönetimi, halka mal edilmemiş hiçbir bilginin siyaset malzemesi olamayacağını hâlâ kavramış değil.Kamu ihalelerinin bağlı olduğu düzen, bu yüzden sahipsiz bir cenaze gibi kaldırılıp gömüldü. Başımız sağolsun!Bedelli ama herkese!Bedelli askerlik tartışması, iyi haber bekleyen yüz binlerce genci yine umuda sevk etti.Bakalım bu defa mutlu bir son yaşayacak mıyız?Siyasetin bedelli rejimine sahip çıkmasının yarattığı gürültü, askerden gelen itirazları bastırıyor şimdilik. Bu kabulleniş anlamına gelir mi?Bilmiyoruz ama kalıcı ve adil bir rejim kurulmalıdır.Yaş durumu ile sınırlanmamalıdır bedelli askerlik hakkı.Askerden kaçmakta ne kadar başarılı olmuşsan o kadar avantajlı sayılmak devlete yakışacak ölçü değildir.En iyisi askerliği gönüllülük esasına oturtmak, bedeli de olabildiğince yüksek tutmaktır.Bu sayede bir yandan profesyonel orduya geçiş programının, bir yandan da yeni teknoloji silâhlar edinmenin ihtiyaç doğuracağı mali kaynak yaratılır.Artık büyük ordu değil etkili ordu lâzım.Yeni silâhları en yüksek verimle kullanan profesyoneller yani...Varacağımız son hedef budur. Yolu uzatıp boşa vakit sarfetmeyelim!
Hükümet, Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisinin son gününde şov yaptı.Yetkinin sonlandığı 3 Kasım’da yayınlanan 11 KHK, onlarca yasaya önemli, köklü değişiklikler getirdi. Altı ay süreli yetkiye dayanarak iktidarın çıkardığı KHK’lerin sayısı 35’e ulaştı.Şu rahatlıkla söylenebilir ki, yaz tatilinden dönen milletvekilleri, kamuda bıraktıklarından çok daha farklı bir yapıyla karşılaşmışlardır.Bu durumu normal görenler olabilir ama derin değişikliklerin adeta “meclisten kaçırılarak” gerçekleştirilmiş olması ciddi olarak düşünmeyi ve eleştiriyi hak ediyor.Çünkü yürütme erki, yani hükümet bu uygulamada meclisin yetkilerini üstüne almakta, kendisini yasamanın yerine koymaktadır.KHK’ların ortak hedefi, devletteki çoğulcu yapıyı iktidar odaklı hale getirmek gibi görünüyor. Bu amaçla kadroları daha çok iktidar kontrolü altına alıyor.Parlamentoyu saf dışı bırakan bir işleyiş şeffaf olmayacağı için KHK ile getirilen düzenin “gizli kapaklı işlerin zaafları” ile malül olması riski elbette az değildir.Özal da KHK yetkisi kullanmayı severdi. Anayasa Mahkemesi bu nedenle bazı sınırlamalar getirmiştir. Sistemimizde KHK’ların zorunlu durumlarda kısa süreli yetkiler için kullanılması şartını getiren içtihatlar birikmiştir.Meclis açıkken meclisi teğet geçen kanunları (KHK) muhalefet Anayasa Mahkemesi’ne götürüyor. İktidar iptal edilir diye korkmuyor mu?Hayır... Siyasi iktidar, yenilenen yapısı ile Anayasa Mahkemesi’nin kötü sürpriz yaşatmayacağından emin görünüyor.Nitekim yüksek mahkeme bu güveni boşa çıkarmamış, hükümete 6 ay süreyle KHK çıkarma yetkisi veren yasanın CHP’den gelen iptal başvurusunu ret etmiştir.İptal davası açılan öteki KHK’leri herhalde farklı bir gelecek beklemiyor.“Hukuk devleti” ve “parlamenter demokrasi” kavramları her gün hayatımızdan biraz daha uzaklaşıyor, aman dikkat!..Atraksiyon mu?Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç tutuklu milletvekillerini savunan yeni bir çıkış yaptı.Bütçe görüşmeleri sırasında şunu dedi:“Bir milletvekili olarak şu anda mazbatasını almış olmasına rağmen parlamentoda and içme fırsatını bulamayan arkadaşlarımıza görüşlerine katılmasam bile üzülüyorum. Bu durum milli iradeye saygısızlıktır. O arkadaşlarımızı özlüyorum ve parlamentoda görevlerine başlamalarını istiyorum.”Son birkaç aylık dönemde Arınç üç veya dördüncü defadır tekrarlıyor bu hakşinas talebini.Daha önemlisi yalnız da değil.Aynı hassasiyeti Cumhurbaşkanı Gül’den başlayarak Başbakan Erdoğan ve TBMM Başkanı Çiçek de paylaşıyor.İnsan meraka düşüyor; devletin en etkili insanlarının birleşen iradeleri açamıyorsa zindanın kilidini, millet iradesine saygı bekleyenler başka kimden ve nereden medet umacaklar?Siyaset bu ayıbı temizlemekte daha fazla gecikmemelidir.Aksi halde Arınç’ın üstlendiği rol “yargımız bağımsızdır” iddiasını ispat amaçlı bir tiyatroya dönüşecektir ki bu halkın zekâsını küçümsemek olacaktır.“Başbakan Yardımcısı defaatle istediği halde mahkeme tutuklu milletvekillerini tahliye etmedi. Çünkü bağımsız yargı talimatla hareket etmez!..”Siyaset biraz tiyatroya benzer.Kabul ama sadece komedi oynanmasın!