Adalete üç destek

9 Ekim 2013

Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarihin akışını değiştirecek kararlara imza attı.Yüksek mahkeme Balyoz davasının sanığı olan emekli kuvvet komutanlarının cezaları yanında 36 sanık hakkındaki beraat kararlarını da onayladı.Dokuzuncu Ceza Dairesi 88 sanık hakkındaki mahkûmiyet kararlarının bozulmasına, tutuklu olanlar varsa, onların da tahliye edilmelerine karar verdi.Açıklama, cezaevindeki askerler ve yüksek mahkemenin kapısında umutla bekleyen aileleri üstünde yıkım yarattı.Tutuklu askerlerin imzaladığı bir açıklama Balyoz davasını “Sahte delillerle TSK’nın hedef alındığı, adalet ve bilimin katledildiği bir dava” olarak tarif etti.Özel yetkili mahkemelerin kötü bir şöhreti var. Ve bu olumsuzluk da sahte delillere ve itibarsız gizli tanıklara lâyık görülen rollerden geliyor.Silivri’de yargılama sürerken çok işitilen bu şikâyetler halkta adalete karşı derin bir güvensizlik oluşturmuştur.Dijital sahte deliller konusunda mahkemenin yeterli duyarlılık göstermediği iddiaları, beklentileri sürekli aşağı çekmiştir.Yargıtay 9. Ceza Dairesi ise reddetmiştir bu şüpheyi.“Dijital delillerin elde edilişinin hukuk ve usule uygun olduğu ve delillerin el değiştirdiği iddiasının gerçek olmadığı” kabul edilmiştir.Bu güvence her şeyi düzgün hâle getirmeye yetmeyecektir.Özellikle son iki yıldan beri dijital verilerin sahteliğini kanıtlayan bilirkişi raporları havalarda uçuşurken sergilenen adam sendeci tutum güven duygusu üstünde ağır hasar yaratmıştır.Yüksek mahkeme 25 sanık hakkında verilen mahkûmiyet kararlarını yeterli delil bulunmadığından bozdu. 63 sanık hakkındaki bozma kararını da “sanıkların eylemlerinin suç için anlaşma suçu” sınırında kalması, yani eyleme dönüşmemiş olması nedenine dayandırdı.Görüldüğü gibi suçlama yaparken vicdani bir rahatsızlığa düşmemek lüksü yok bu davada.Mesela emekli orgeneral Çetin Doğan, hükümet darbesi yapmak için örgütlenmekle suçlanmışken daha sonra bu amaçla TSK’dan ayrı bir yapılanmaya gittiği iddia edilmiştir.Askeri vesayet heveslerine son verecek bir ibret yaratma niyeti maddi ve manevi ağır bir maliyet çıkarmıştır ülkeye.Dileriz amacına varsın!İyi ki haksızlığa uğradıklarına inananların önünde “tashihi karar, Anayasa Mahkemesi ve AİHM” olarak üç kurtarıcı bulunuyor.

Devamını Oku

Barışa nasıl hizmet eder?

8 Ekim 2013

Kamuda baş örtüsü yasağının kaldırılması ve okullarda Andımız’ın okutulmaması kararları hayata geçti.Değişiklikler bakalım uzlaşmaların tabiatından gelen barış olgusuna hizmet edecek mi?Özellikle türban, yıllar boyu süren çekişme ve çatışmaların ve tabii istismarların da sebebi olmuştur.Böyle bir durumun çatışmalara yeni bir zemin sağlayacağını unutmamak gerekir.Başbakan dünkü meclis grubunda konuşurken “Devlet vatandaşına yaşam tarzı dayatamaz. İnanç, mezhep dayatamaz. Çocukluktan başlayarak format atamaz” diyordu.Söylediklerinde gerçek payı var ama aşırılık nasıl tarif edilirken objektiflik bozuluyorsa, düzeltme aşamasında da problemlere sebep oluyor.Sorunu olmayanlarAnt’a gelince... Ant’ın işe yaramaz olduğunu iddia etmek pek de haklı değildir. Hele milli bütünlükte hasar yaratıcı ifade ve eylemlerin bu kadar sorumsuzca göze alındığı ülkemiz gerçeğinde...Dün Başbakan kurucu atalarımızı 23 Nisan 1920 tarihli TBMM fotoğrafı üstünden sayarken bir alışkanlığını tekrarladı:“Fotoğraf bizim milletimizdir. O Meclis’te Türk var, Kürt var, Arap var, Çerkez var, Roman var, Boşnak var, Sünni var, Alevi var..”Kurtuluş Savaşı’ndan 15 milyonu bile bulmayan bir nüfus ama kaderin birleştirdiği büyük bir millet çıkmıştır.Türk, işte bu ortak varlığın adıdır. Başbakan ve iktidar partisi sözcüleri Türk varlığını öteki etnik gruplarla eşitlik içinde sayarak sıradanlık olgusu yaratmış, yanlış yapmışlardır.Kürtlerin özerklik rüyalarına yeni ortaklar üretmek, Kürtler ardından öteki etnik grupları da haklarını kabul eden bir cömertlikle isim isim sayıp dökmek gaflet değil midir?Demek tehlike varKutuplaşma tehlikesini dikkate alan bir sorumluluk duygusu içinde olmak elbette takdir edilen bir duruş olacaktır.Başbakan dün “Seçimler öncesinde başta TBMM olmak üzere her ortamda gerilim siyasetine başvuracak muhalefet karşısında sağduyulu davranacağız. Tahriklere gelmeyeceğiz, tuzağa düşmeyeceğiz” dedi.Bu duyarlılık kurtarıcı olur.Başbakan’ın seçim başarıları ardından yaptığı balkon konuşmalarından biri, belki bu günleri bekliyordur.Parti önderlerinin tabiatından gelen bir yanlış olmalı; mağduru oynamayı çok seviyorlar.Gezi Parkı eylemleri sırasında Kabataş’ta tacize uğrayan hamilekadın iddiası, unutulmaz bir iftira idi.Barış isteyen bir dönemden geçiyoruz.Seçim başarısı için göze alınacak riskler akla aykırı olmamalı..

Devamını Oku

İyi bir seçim sistemi lâzım

7 Ekim 2013

Demokratik tatmine bir türlü ulaşamayan Türk halkının gözünde bir numaralı suçlu seçim sistemidir.Seçim reformu “demokrasi paketi”nde cesaret artıran bir fasıl olarak kullanılmayı bekliyor.Temsilde adalet ve yönetimde istikrar seçimden sağlanması temenni edilen iki hedeftir.Türk demokrasisi siyasi istikrar eksiğinden çok çekti. Koalisyonlara çare diye seçtiği sistem, istikrar da getirmedi temsilde de boşluk yarattı.O boşluk zaman içinde “tek adam” yetkileri kullanan bir lider tarafından dolduruldu.Ve sonuçta bir çare bulunması mecburiyeti öylesine ağır bastı ki, iktidar revizyon paketine “yeni bir seçim sistemi” bulunması zorunluluğuna, “şifa getirecek ilâç” gibi dört elle sarıldı.Tek isimli, iki turluAKP’nin Anayasa uzmanı Prof. Burhan Kuzu, başkanlık sistemine dönük son güzellemesi ardından şu öneriyi getirdi:“En ideali başkanlık modeline geçip barajı kaldırmaktır. Ama bunu yapamıyorsak Türkiye’yi 550 bölgeye bölmek güzel olur.Yüzde 10 baraj ve daraltılmış bölge bana daha makul geliyor.”Eğer reform sayılacak bir değişikliğe cesaret edilecekse ülke 550 seçim bölgesine ayrılmalı ve “tek isimli iki turlu çoğunluk sistemi” konusunda uzlaşma aranmalıdır.Türk halkı parlamenter düzenden “Başkanın Adamları” gerçeğinin doğurduğu yanlışlar ve iletişim hataları nedeniyle şikâyetçi olmuştur.Dar bölgede iki turlu seçim, partiye bağlı “uslu çocuklar” yaratmakta zorluk çıkaracaktır ama olsun...Öyle çocuklar liderlere lâzım, halka ve partiye değil.Parti liderine değil, çoğunu tanıma imkânına sahip olacağı seçmenlerine bağlı milletvekilleri ile yaşamak denemeye değmez mi?Adalete de çare varBu sistemin temsilde adalet ilkesine şans vermediği şikâyetini “Türkiye milletvekilleri” çözümü ile aşmak mümkündür.O durumda ülke 550 seçim bölgesine bölünmez. Ne yapılır?Meclis’te 100 veya 150 sandalye aldıkları oyun oranına göre partilere verilir, böylelikle yüzde 1 oy alan parti bile parlamentoda temsil edilme hakkını bulabilir.Sakınılması gereken hastalık saplantıdır.AKP sözcüleri buldukları her boşluğu Başkanlık sistemi önermeleri ile dolduruyorlar.Değişimi ararken çok boyutlu düşünmek iyidir ama gücü tek elde toplayacağı korkusu veren sistemlere bağlanmak yanlıştır.Bu alternatif şansını kaybetti.Başbakan’ın tek adam iddiasından korkanlar, onu bu vasfı nedeniyle beğenenlerden fazla hâle geldi.Seçim sistemi bütün bu ayrıntıları hesaba katmalıdır.

Devamını Oku

Muhalefete haksızlık..

5 Ekim 2013

Seçim yatırımı yapmak ayıptır. Hele devlet imkânları kullanılıyorsa ayıptan öteye...Doğru ama şikâyet edenler bile iktidara geldiklerinde bu günahı işlemekten geri duramıyorlar.AKP’nin seçmen tavlama ve oy avlama konusunda gösterdiği performans her zaman şaşırtıcı boyutlarda oluyor.Muhalefet partileri için bu başarıyı tekrarlamak şöyle dursun yakınına yaklaşan bile pek olmuyor.Türkiye’nin gündeminde öne çıkan haberler uyarıcıdır:Cezaevlerinin tıka basa dolu olduğundan şikâyetler artıyorsa bilin ki yakında af talepleri gündemi kaplayacaktır;Vatani görev süresinin kısalacağına ve Güneydoğu’da petrol bulunduğuna dair haberler topluma pompalanıyorsa mükemmel bir seçim ortamı yaratılmakta olduğundan emin olabilirsiniz.Hatırda tutulması gereken önemli bir şey de şu:İktidar seçim yatırımı olarak verimliliği 11 yılda defalarca test edilmiş gıda, kömür ve beyaz eşya dağıtımında daralmaya gitmeyecektir.Başbakan hediye dağıtımıyla görevli gruplara valileri bile dahil eden başarılar gösterdi. Muhalefet, kamu kaynaklarının siyasi çıkar amaçları ile kullanıldığından şikâyet etmekte haklı olabilir.Ama iktidarın vaatleri, özellikle büyük kentlerin etrafında oluşan oy depolarında kızgınlık değil beklenti yaratacaktır.Altı ay sonra yapılacak yerel seçimin adaletli bir yarış şeklinde gerçekleşmesini dilemek, olmayacak duaya amin demektir.Muhalefet partileri yarışa çok geriden başlayacaktır.Ülkenin kaderini değiştirecek yaratıcılıklar göstermeye onları mecbur tutmak ne büyük bir haksızlık!Ateşkesi uzatmakSiyaset, en olumsuz şartları bile nihai hedefe ulaşmanın fırsatı yapma sanatıdır.Ülkemiz maalesef bir şiddet coğrafyasına dönmüş haldedir.Yıllar süren yanlışlarla yaşadık:Eğitimden dış politikaya kadar ürettiğimiz siyasetler kutuplar oluşturdu.“Kininizin davacısı olun” öğütü ile beslenen insanların barışa hizmet etmeleri mümkün değildir.Bunu düşünmedik.Açıklanan “demokrasi paketi”nin yine de özlediğimiz barış ve uzlaşmaya bizi taşıyacağını ümit etmek çok görülmemeli.Gelinen nokta, süreçte saptanan eğilimlere uygun çözümleri bir an önce hayata geçirme yeridir.Siyasi taktikler üretmek yanlış değildir.Masada fırsatını yaratarak ateşkesin ömrünü uzatmak, güvenli bir seçim ortamı oluşmasına yardım edecekse neden şikâyetçi olalım?Zamanı doğru ve iyi kullanmak hepimizin sorumluluğu...

Devamını Oku

Yeminlere ne oldu?

4 Ekim 2013

Siyaset kurumu ve siyasetçiler niçin halk katında güven verici insanlar sınıfından sayılmazlar?Genellikle sözlerini tutmazlar çünkü.Malum tramvay öyküsü.. Amaca giden yolda, yalan söylemek bile mübahtır.Bir oldubitti ile üniversitede türban yasağına son verildiği günleri hatırlayın...Türban lobisi yapanlar, neredeyse yeminler ederek üniversitedeki kızlar hariç hiçbir okul veya resmi kuruluşta türbana özgürlük istemediklerini iddia ettiler.Baş örtüsü yasağını ortaokul ve liselerde aşma çabalarına destek olmayacaklarını vaat ettiler.Takiye tutmuş, yüksek mahkeme kararlarına rağmen türban yasağı üniversitede ömrünü tamamlamıştır.AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şentop dün VATAN’a verdiği demeçte “Baş örtüsüne lisede de müdahale olmaması lâzım” dedi.Şöyle bir soru da sordu:“Kamuda baş örtüsü serbest olacak. Müdür, genel müdür, Milli Eğitim Müsteşarı takabilecek, öğretmen takabilecek ama lise öğrencisi takamayacak; olur mu?”Olur elbette, olmalı... Türban dinsel inancı yansıtan bir siyasi simge durumuna gelmiştir yıllardır süren bu itiş kakış arasında.AKP yöneticisi Şentop, türbanlı öğretmen örneği ile liseli kızların yolunu açacak yerde öğretmenden fedakârlık istese daha doğru ve dürüst bir iş yapmış olmaz mıydı?Seçmenin demokrasiye bağlılığı zayıf olan toplumlarda siyasetçinin rejime zararı daha derin oluyor.Lisedeki öğretmenin başındaki türbana bakıp “liseli kızda niye yok?” diye eleştirecek yerde kadın öğretmene türban yasağı uygulamak, daha insaflı, daha insanî bir seçim olurdu.Çocuklara çocukluklarını yaşatmayan bilinç noksanlığı, çocuklarla oynamaktan vazgeçsin.Artık gına geldi!Ana dilde ibadetİnternette gördüm... Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün beğeni rekoru kıran eleştirisinin özetini veriyorum.Bu kadar inandırıcı olabilir..“Bizim peygamberimiz Arapça konuşan bir topluma gönderildiği için Kuran da doğal olarak arapça olarak inmiştir. Bu, Arap dilinin kutsallığı falan demek değildir.Bunu dayattılar asırlarca bizlere. Allah Arapça dışında bir dil bilmiyor mu?Ninem kendi dilinde Allah’a yakardığı zaman olmuyormuş.Ya sen kafayı mı yedin?Sen ne biçim bir adamsın yahu?Asırlardır yaptığın budur.. Millet Kuran’dan hiçbir şey anlamasın, bana muhtaç kalsın. Bıraksana yahu herkes namazını niyazını kendi dilinde kılsın.Bu ülkenin tâbi olduğu Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam bunu böyle söylemiş. Sen bunu inkâr ediyorsun ve Cumhuriyet’e mal ediyorsun.Eline aldığın kitaplardan utanmıyor musun?

Devamını Oku

Laik devlet zedelenir mi?

3 Ekim 2013

Paketin başarısı, icraatçıların içtenliğine, dürüstlüğüne ve becerisine bağlı olacaktır.Pek çok şeyde olduğu gibi...İktidarın hedeflerinden biri “türbana özgürlük” sağlamaktır.İkincisi, terör örgütüne silâh bıraktıracak müzakerelerde devletin elini güçlendirecek “ana dilde eğitim” talebine zemin yaratmaktır.Kamuda türban yasağı kalkarken Silâhlı Kuvvetler ile Emniyet mensupları, hâkimler ve savcılar bu haktan yoksun bırakıldılar.Adalet Bakanı Ergin, bu alandaki düzenlemeleri, her kurumun kendi iradesiyle yapacağını söyledi.Bu hazırlık, asker, polis, hâkim ve savcıların, tarafsızlık ve bağımsızlık konusunda öteki kamu personeline oranla daha dikkatle korunmaya çalışıldığı görüntüsünü veriyor.Bu iyi bir şey. Ama gösterildiği kadar güçlü garanti sağlamıyor.Çünkü iktidar partisi savunma Emniyet ve adalet örgütlerine nüfuz etmiş duruma çoktan gelmiştir.Karar verici kurulları etkilemekte iktidarın hiçbir zorluğu kalmamıştır.Kamuda türban uygulamasını düzenlemek, sorumluluğu ağır bir iştir.Düzenleme hakkını kurumların üst düzey yetkililerine vermek, onların siyasi etkilerle yanlış kararlara alet edilmeleri sonucunu doğurabilir.Bu da “demokratik, laik hukuk devleti” görüntüsündeki bozulmayı hızlandırır.Türkiye’nin dış görüntüsüne olduğu kadar, vatandaşların güven duygularına da zarar verir.Düşünün...Çalıştırdığı kadın personeli nasıl giydireceğim diye dertlenen, kafa yoran bir devlet olur mu?Büyük fark varCHP lideri Kılıçdaroğlu Başbakan’ı sıkıştırıyor:“Söylesin, Andımız’ın neresinden rahatsızmış?”Ona verilecek cevabı hayatını yurt dışında kazanan Türkler çok önceden vermişlerdir:“Almanya’da yaşayan Türk’ün çocuğuna ‘varlığım Alman varlığına armağan olsun’ diye her sabah yemin ettirilse biz memnun olur muyduk?”Bize yapılmasını istemediğiniz şeyi biz de başkasına yapmayacağız;Mesele bu!Paketin “ana dilde eğitim” bölümü de epey başımızı ağrıtacak.AKP’nin anayasa hocası Prof. Dr. Burhan Kuzu, ana dilde eğitim ile ana dil öğretimi arasındaki farkı kimsenin gözden kaçırmamasını tavsiye ediyor.Ana dilde eğitimin zaman içinde ülkeyi böleceğini söylüyor.Önce “Bölünmek iyi bir şeyse bölünelim” diyor. Sonra uyarıyor:Ama güzel yurdumuzda 18 etnik grubun varlığını hatırdan çıkarmamak koşulu ile...

Devamını Oku

Evdeki hesap ve çarşının durumu

2 Ekim 2013

Özellikle siyasette, kurgulanmış senaryoların çöktüğü zamanlar çok olur.Bizim insanımızın böyle bir durumda görterdiği tepki, bir şarkının iki kelimelik itirazını tevekkülle seslendirmektir:Kader utansın!Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan’ın, çok önemli bir devlet işini aralarındaki “kardeşlik” ilişkisine dayanarak çekişmesiz, gürültüsüz çözebilme yeteneğine sahip olduklarını herkes biliyor.Evdeki hesap hep bu güven temelinde kurgulandı.Erdoğan, Abdullah Gül adına Cumhurbaşkanı koltuğundan feragat etmişti; şimdi de Gül’den beklenen, aynı özveriyi göstererek koltuğu Tayyip Erdoğan’a bırakmaktı..Ama olaylar evdeki hesabın çarşıya uymaması ihtimalini artıracak yönde gelişiyor.Gül’ün devam işaretiTam bir hafta önce bu sütunda şöyle bir tespit yapıldı:“Suriye’de savaş isteyen, Gezi eylemlerini hiddetle bastıran, polisi destanlaştıran Tayyip Erdoğan bir yanda...Gezi eylemlerinin hiç değilse başında gurur duyan ve Suriye için barış çabaları savunan Abdullah Gül karşısında...”Evet; iki AKP büyüğü istemeseler bile gelişen olaylar onları birbirlerine alternatif durumuna getirmiştir.Gül’ün bir dönem daha Cumhurbaşkanı olabilme hakkından feragat etmesine bahane bulmak gitgide zorlaşacaktır.İtibarlı Financial Times gazetesi de aynı fikirde olduğunu ortaya koydu dün.Meclis’i açış konuşmasında “Milletimizin hizmetinde olmaya devam edeceğim” diyen Gül’ün bu sözleri ileriye dönük siyasi planları olabileceğine işaret sayılıyor.Gül ile Erdoğan arasındaki görüş ve duruş farkları, Gül’ü destekleyen yorumlara konu oluyor.Aceleye getirilmesinGezi olayında Başbakan Erdoğan’ın saldırganca bir üslup sergilediğini düşünen Financial Times Cumhurbaşkanı Gül’ü ise ayrışma istemeyen, uzlaşmacı bir kimlik olarak resmediyor.Bu durumda iki siyasi şahsiyet arasındaki “tezat”ın uzlaşma ile değil gerçek bir seçimle giderilebileceğini görmek gerekiyor.Başbakan’ın açıkladığı eylem programının içeriği, özellikle laiklik temelinde ciddi sarsıntı yaşayacağımız ihtimalini düşündürüyor.Kamuda türban sorunu, üniversitelerde yapıldığı gibi oldu bittiye getirilmiştir.Oysa toplumsal kabule sahip olmalıdır bu karar.Hükümetin hayal ettiği görüntü gerçekleştiğinde Türkiye’nin laik bir hukuk devleti olduğuna inanmak kolay olmayacaktır.Seçim sandığı fazilettir ama halkı da yanıltmamak lâzım!

Devamını Oku

Bir öğüt bir tehdit

1 Ekim 2013

Siyasetle dolup taşan bir gün yaşadık. ‘Demokratikleşme Paketi’ni tam incelemeden Cumhurbaşkanı Gül gündemin baş köşesine oturdu.TBMM’nin yeni yasama yılı Gül’ün konuşması ile açıldı.Cumhurbaşkanı, Gezi Parkı’nı merkez alan olaylardan fazlasıyla etkilenmiş olmalı ki konuşmasına Taksim’den girdi ve bu konudaki değerlendirmelerine uzun bir zaman ayırdı.Birleşmiş Milletler toplantıları nedeniyle temas ettiği dünya liderleri de onu uyarmış ve etkilemiş olmalıdır.Ve doğal olarak Gezi olaylarına görüştüğü dünya liderlerinin açısından bakarak meseleye yeni boyutlar kazandırmıştır.Dün şöyle dedi:“Gezi Parkı’nda çevre duyarlılığını ve şehir estetiği kaygılarını sergileyen gençlerin barışçı eylemlerini demokratik gelişkinliğimizin yeni bir tezahürü olarak gördüm.”Cumhurbaşkanı uzun yıllar yargısız infazlarla, işkenceyle ve vahim insan hakları ihlâlleri ile anılmış ülkemizin bu kez gelişmiş demokrasilerde görmeye alıştığımız kaygı ve isteklerle gündeme gelmesinden mutluluk duyduğunu saklayamamıştır.Abdullah Gül olayların başında “iyi niyetli mesajların alındığını” bu düşüncelerle açıkladığını belirtiyor.İyi niyetlerle başlayan bu eylemlerin aşırı grupların istismarı yüzünden kamu düzenini bozan bir niteliğe büründüğünü söylüyor.“Bu tecrübeden demokrasimizin katılımcı ve çoğulcu vasıflarını zenginleştirmek yolunda yararlanmalıyız” diyor.Dikkat çektiği bir numaralı tehdit kutuplaşma, yaşatılmasını öğütlediği değer ise reformcu ruhtur.Türban çözümüDemokratikleşme paketi yabancı medyanın yayınlarında büyük yer tuttu.Cumhuriyet tarihinde ilk kez baş örtülü kadınlara parlamentonun ve kamu kuruluşlarının kapısını açan paket, dengeli ve soğukkanlı yorumlarla duyurulmuş..Şimdi Ankara’da bu “reform”un kavga gürültüye meydan vermeden hayata geçirilmesi çalışmaları yapılıyor.Silâhlı Kuvvetler ve Emniyet mensupları ile hâkimler ve savcılar kıyafet yönetmeliğinin kolaylığından yararlanamayacak.Yönetmelikteki “baş daima açık” ifadesi çıkarılacak, “Sade ve sosyal hayatta kullanılan kıyafetler” seçimi özendirilerek kadın kamu çalışanlarının çarşaf veya mini etek giymeleri önlenecek.Öğrencilerin ve kamu personelinin ibadetini engellemenin ceza kapsamına alınması ile ilgili bir çalışma yapılıyormuş.En aşağılık suçlardan sabıkalı kişinin “gizli tanıklığı” ile masumları ömür boyu hapse mahkûm eden bir yargı ortamında “Allah hepimizi korusun” demekten başka ne yapabiliriz?

Devamını Oku