Orgeneral Özel’in açıklamasında, elinden geleni yaptığından çok emin görünmeyen bir hava var.Belli ki Balyoz’la ilgili Yargıtay kararı ardından şahsına yönelen yoğun eleştiriler ve saldırılar Genelkurmay Başkanı’nı dünkü açıklamayı yapmaya mecbur etmiş...Komutan “kurumsal kimliği nedeniyle yargı kararları üzerine yorum ve değerlendirme yapma hakkına sahip olmadığını ve düşüncelerini kamuoyu ile paylaşmayı doğru bulmadığını” söylüyor.Ama bu arada hiç tepki göstermediğini sananların da doğru düşünmediğini belirtmiş açıklamasında.“Bireysel olarak düşüncelerimi ilgililerle serbestçe paylaştığımın da bilinmesinde yarar görmekteyim” diyor.Genelkurmay Başkanı’nın açıklamasında yanlış anlaşılmaktan endişe duyan bir tedbirlilik havası hemen fark ediliyor.Anılarımızdaki asker bildirileri ile dünkü arasında görülen benzersizlikler Türkiye’deki siyasetin askeri vesayetten kurtulduğuna yepyeni bir kanıt olarak görülebilir.Nitekim dün buna ait bol bol hatırlatma dinledik...Peki, askeri vesayetin sona erdiğine dair teselli kayıplarımızı karşılar mı?Çünkü bu sonucun elde edilebilmesi için sivil vesayet altında yaşamaya razı olduğumuz söylenecektir.Nitekim dün hemen başladı bile...Tabii ki çözüm askeri ve sivil vesayet rejimleri arasında seçim yapmak değildir.Çünkü öyle bir seçim “kırk katır mı, kırk satır mı?” sorusuna cevap aramaktır. İkisi de kalsın!.Özlemimiz, daha doğrusu ihtiyacımız bağımsız yargı ve adalettir.Orgeneral Özel açıklamasını şöyle bitiriyor:“Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne ve onun fedakâr mensuplarına karşı daha duyarlı olunmasını rica ediyorum.”Yargı’nın tarafsızlığından ve adaletin sapmadığından şüphesi olmasa komutan hassasiyet ricasında bulunmazdı!En kısa yol..İki THY pilotunun kaçırılması, bir buçuk ay rehin tutulması, yaşanan korkular, terörün ne kadar ağır bir insanlık suçu olduğunu fazlasıyla anlatıyor.Pilotlar Akpınar ve Ağca ile ailelerine, bu aşağılık suçu tüyleri ürpererek izleyen herkese geçmiş olsun.Olay, bölgesel çatışmalara taraf olmanın ağır maliyetini umarız anlatmıştır yöneticilerimize.İnsanlarımızı teröristlerin avı durumuna düşmekten korumanın birçok yolu vardır ama en düz yol, bugün oynadığımız taraf rolünden hızla vazgeçmektir!
Her rejimde iktidar bulunur ama muhalefet yalnız demokrasilerde vardır.Kâğıt üstünde demokratik haklara ve kurumlara sahibiz.Ama her şey çok değişti. Mesela hesap vermekten hoşlanmayan iktidarın tutumu, Sayıştay’ın denetim yaptığı alanı iyice daraltmış bulunuyor. Sayıştay TBMM adına kamuda yaptığı denetimlerin sonuçlarını yıllık rapor halinde sunuyor.2012 yılı raporları, Sayıştay’a yeterli bilgi verilmediği için beklenen yararı getirmiyor.AKP iktidarı, her türlü eleştiriyi yıkıcı muhalefet sayıyor. Bunu yapanlar iktidarın kara listesine giriyor ve hasım konumuna getiriliyor.Geleneği oluşmuş toplumlarda muhalefet, demokrasinin varlık sebebidir.Hatta iktidarın da varlık sebebidir. Fakat AKP çatışmacı ve kutuplaştırıcı siyaset güttüğü için muhalefetin rejime sağlaması gereken katkı kısıtlanıyor. Reform paketleri ve kilit yasaların muhalefete ve sivil topluma danışmadan yapılması alışkanlığı AB’nin Türkiye ile ilgili ilerleme raporunda, altı kırmızı çizilmiş bir uyarı olarak duruyor.Siyasetçisi ve bürokratı ile büyük çoğunluk Sayıştay’ın semtine bile uğramak istemezler. Çünkü bu iktidarın paylaşılması anlamına gelir. Şeffaflık ve denetim yoluyla paylaştıkça kirlenmekten korunacaklarını ise pek azı akıl eder.Maliye Bakanı Mehmet Şimşek o azınlıktan biri olabilir.Geçen gün Sayıştay denetimini çok önemsediklerini ifade ederken denetimsizliğin rahatlığına imrenmemek gerektiğini anlatıyordu.Demokratik toplumun temiz kalmasına dönük en etkili güvence özgür medyadır.İktidar medya ve ifade özgürlüğünün Batı standartlarına ulaşmasını kaldıramıyor.Bu korku yenilene kadar, yani medya kendine gelene kadar AB’nin ilerleme raporlarına ve Sayıştay’ın denetimlerine dört elle sarılmak lâzım. Son zamanlarda kötü bir alışkanlık oluştu; Önemli biri ısıran bir eleştiri yapınca iktidar sözcüleri dünyayı adamın başına yıkmaya kalkıyor.İşte AB’ye kızıyoruz üyelik sürecinden kopma havası yaratarak sözde korkutuyoruz.Başka bir kızgınlık, Amerikan Pazarı’na Çin malı oyuncak sokmak benzeri bir tepkiye sürüklüyor bizi.Ve Çin’le füze anlaşması yapıyoruz. Damdan atlayarak intihara teşebbüs gösterisi biri ara modaydı.Son zamanlarda yeniden moda oldu.Ama dikkat!.. Toplanan kalabalık “yapma, etme” diye bağırır vazgeçmeye çağrırlardı yukardakini.Şimdi “Atla.. Atla“ diye teşvik ediyor. Blöften de sıkıldı artık insanlar!
Alfred Dreyfus, Yahudi asıllı bir Fransız subayıydı. Vatana ihanet suçundan yargılandı, ömür boyu hapse mahkûm oldu.Aralık 1894’te yargılanırken iddianame tek bir belgeye dayanıyordu.Dava gizli görüldü. Bir yalancı tanık Dreyfus’u casuslukla suçladı.Devletin mahkemeye sunduğu dosyada Dreyfus’un Alman elçiliğine gizli belgeler verdiği iddia ediliyordu.Dreyfus mahkemede oybirliği ile mahkûm edildi. Davanın yeniden görülmesi talebi reddedildi.Dreyfus cezasını bir adada ve kötü şartlarda çekti. Ünlü yazar Emil Zola “İtham ediyorum” başlıklı bir beyanname yayınlayarak Dreyfus’un suçsuz olduğunu savundu.Basın ikiye bölündü.Sonuçta Dreyfus 1896 yılında ikinci defa yargılandı. Suçsuzluğu anlaşıldı ve orduya döndü.Hata ihtimali yüksekTarihteki adli hatalara gönderme yapan emekli büyükelçi Onur Öymen internetten dün şöyle sesleniyordu:“Balyoz davasını irdelerken Dreyfus’un ibretli yaşam öyküsünü unutmamak gerekir..”Şu uyarı da önemli: “Geçmiş örneklerin gösterdiği gibi bu tür davalarda adli hata olabileceği ihtimali gözden uzak tutulmamalı!”Eski Yargıtay Başkanı Prof. Sami Selçuk iki gündür adalet bekleyenlerin daralan yüreklerini ferahlatan şeyler söylüyor:“AİHM Balyoz’da hukuka aykırılık belirlerse yeniden yargılama yolu açılabilir.”Bir yandan da hukuka aykırılık teşkil eden yanlışları bilimsel tartışmaların zeminine sürüyor...İki komutanın (Özkök ve Yalman) tanık olarak dinlenmeleri gerektiğini bu eksiğin kabul edilemeyeceğini söylüyor.Kesin bozma nedeniŞu açıklamayla da bozma nedeninin göz ardı edildiğini ifade ediyor:“Tüm dünyada duruşma yargıcı değiştiğinde duruşma A’dan Z’ye yeniden yapılır. Bu konuda ödün verilmez.Olayımızda, ilk mahkemede üye yargıçlar sık sık değişmiş, kanıtlarla doğrudan ilişki kurmadıkları hâlde hükme katılmışlardır.Kesin bir bozma nedeni olduğu hâlde Yargıtay bu noktayı göz ardı etmiştir!”Bağımsız hukukçular Balyoz’un yargı süreci içindeki seyrinin eninde sonunda “yeniden yargılanma” hakkı tanınması ile son bulacağını tahmin edebiliyor.Bu davada çok sayıda Dreyfus var.Davalara bakan Yargıtay hâkimlerinin adaletlerine olacak şey değil ama Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç kefildir.O nedenle hukukla buluşmak mümkün olsa dahi adalete kavuşmak kolay olmayacaktır.Bir değil iki Emil Zola bile kurtuluşa yetmeyecektir!
Mübarek Kurban Bayramı’nızı iyilik dileklerimle kutluyorum.Farklı inançlara sahip insanların bile kucaklaşmasına vesile olması için dua ettiğimiz bu kutsal günlerde Müslüman toplumların kendi içlerinde sergilediği kavgalar ve kanlı ihtilâflar hepimize üzüntü veriyor.Tanrının şefkat ve merhameti ile arınmış huzurlu bayramlara milletçe erişmemizi diliyorum.Ve bayramda dinlenmek için iki gün izin istiyorum…
Yabancı bir ülkede, lokanta hesabını ödemek için itişen adamlar görürseniz, bilin ki bizdendir.Anadolu’da bu geleneğin yanlışı üstüne pek çok deyiş mevcuttur.Mesela biri “Hesabını bilmeyen çavuşlar saçlarını avuçlar..”İngiliz Independent gazetesinin deneyimli Orta Doğu muhabiri Robert Fisk dünkü yazısında Suriye’deki iç savaştan kaçıp Lübnan’a sığınan Suriye vatandaşları ekseninde bir yazı kaleme almış.Lübnan’daki Suriyeli mültecilerin 1.3 milyona ulaştığını belirten yazar bunun her dört kişiden birinin artık Suriyeli mülteci olduğu anlamına geldiğini belirtiyor.İç savaş sırasında Suriye’den Lübnan’a sığınanların gördüğü iyi muamele Lübnan yönetimini borç altında bırakıyor.Fakat gözlenen gerçek , utanılacak bir durumun varlığını açığa vuruyor.Kapılar hep açıkNeden?.. Çünkü Fisk’in gözlemleri göç için sırada bekleyen Suriyelilerin kuyruklarda dövülmesine, fahiş ev kiralarıyla dolandırılmalarına tanıklık ediyor.Sığınmacı trajedisinin farklı bir versiyonu Türkiye’de yaşanıyor. Bir hesaba göre “konuk” dediğimiz Suriyeli sığınmacıların sayısı 500 bini aşmıştır.T. C. Hükümeti mülteci bile demediği ve “kardeş” diye nitelediği Suriyeli göçmenlere, iç savaş bitene kadar kapılarımızın ve kalbimizin açık kalacağı taahhüdünü vermiştir.Türkiye uluslararası yardımları “delikanlı” tavrı ile geri çevirmiş “hesabı” kendisinin ödeyeceğini belirtmiştir.Yardım yükü ağırlığını duyurmaya başlayınca işler değişmiştir.Başbakan mültecilere harcanan kaynağın milyar dolarlar ile ifade edilmesine rağmen yüke uluslararası toplumun ilgisiz kaldığından yakınmaya başlamıştır.Hovardalık yanlışBaşta uluslararası yardımı reddeden faturayı kendi başına ödeyeceğini söyleyen AKP iktidarı şimdi yardımı kabul etmeye hazır.Ama yine de sorunlar var:Başta “Ben hallederim” diye yardım istemeyen Ankara hükümetinin şimdi yardım yapılmıyor diye eleştiriler, hatta suçlamalar yöneltmesi ilişkileri zora sokuyor.Bir diğer sorun Türk tarafının yardımlar konusunda denetime tabi tutulmayı kabul etmemesi...Özellikle AB üyesi ülkeler “Yerine gittiğini denetleme imkânına sahip olmadığım yardımlara aracılık etmem” diyor ve yardım dağıtımının BM gözlemcileri tarafından izlenmesini talep ediyor.İç savaş felâketinin yükünü paylaşmakta gösterdiği cömertlik ve beceri Türkiye’ye övgü getirmişti.Bunu tekrar kazanabiliriz.Yardımların nereye gittiğini öğrenme hakkını çok göremeyiz!
Fanatizmin dünyayı sardığı bir dönem yaşadığımız konusunda endişeler beslemekte haksız değiliz.İslâm toplumlarının geçirdikleri sarsıntılar ve acımasızlıklar ister istemez şu soruyu sorduruyor:“Yoksa devletin en vazgeçilmez işlevi çeşitli dinsel cemaatlerin bir arada yaşamasını örgütlemek midir?”Farklı cemaatleri bir arada yaşatan yönetme ve örgütleme becerisi, İslâmi değerlere bağlı toplumları düzlüğe çıkarmanın neredeyse vazgeçilmez şartıdır.İslâmı “devlet dini” haline getiren sebepleri totaliter bir devlet düzeni için gerekçe yapmak esaret yaratmaktır.Özellikle ifade özgürlüğü, yanlışları görmek ve göstermek imkânları sunduğu için önemlidir.Eksik demokrasi bile şanstır.Mübarek bir bayramın arifesindeyiz.Kurban Bayramı’nda, hasretini çekmeye başladığımız barış, birlik ve kardeşlik değerlerinin ruhu yaşamaktadır.İletişim dünyası, önüne çıkan her bireyi barışın ruhu sinmiş mübarek bir kaynaktan yararlanmaya çağırıyor.Dün internet denizinden mücevher gibi bir söyleşi çıkardım.Ankara İlâhiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Salih Akdemir, Neşe Düzel’in sorularını cevaplıyordu:“Mezhep ‘görüş’ demektir. Bağlayıcılığı yoktur ama bizde bu kurumsallaşmıştır, din konumu almıştır. Meselâ Diyanet İşleri tüm fetvalarında Hanefi mezhebini esas alıyor. Diyanet’te öbür mezhepler yok. Alevilik hiç yok. Bu ilkelliktir!”Prof. Akdemir İslâm kültürünün bir erkek kültürü olduğunu söylüyor. İslam’ın erkekleşmiş bir din olduğunu öne sürüyor.“Mesela kadının şahitliği tanınmaz. Kuran’la hiçbir ilişkisi olmayan bir yorum bu ama dört mezhep burada görüş birliğine varmıştır.”Diyanet’in tercüme ettiği kitapta da yer almış; rivayete göre Peygamberimiz bir bayram namazından ayrılırken kadınlara “Siz cehennemliksiniz. Çünkü dini bütün erkeklerin akıllarını çeliyorsunuz” diyor.Prof. Akdemir “Peygamberin böyle demesi mümkün değil. Kadınla erkeğin eşit olduğunu diğer ayetleri inceleyerek ben ispatladım“ diye konuşuyor.Yer darlığı nedeniyle son bir konu:“Dinin siyasete alet edilmesi Kuran’a aykırıdır. Laiklik dinsizlik değildir. Aksine laiklikle dinin siyasetle olan ilişkisi engellenmeye çalışılmıştır.”Kurban Bayramı’nın sağlık, başarı ve mutluluk getirmesini dilerim.
Özel yetkili mahkemeler zaten ömrünü tüketmişti; kararlarının şüphe sebebi olması şaşırtıcı değildir.Ergenekon davasında müebbet hapis cezasına çarptırılan eski Genelkurmay Başkanı emekli orgeneral İlker Başbuğ dün orta yerde bırakılmayacak kadar vahim bir uyarıda bulundu. Şunu dedi:“Balyoz adı verilen dava kullanılarak TSK’dan çok sayıda askeri personelin tasfiye edilmesini bir tesadüf olarak görmüyorum.Bu tasfiye ile bugünün ve yarının komuta kademelerinde yer alabilecek niteliklere sahip personel ordudan uzaklaştırılmıştır.Türk ordusunun zayıflatılması Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını ilgilendiren bir sorundur!”Planlı bir tasfiye hareketiAvukatı aracılığıyla yaptığı açıklamada emekli Genelkurmay Başkanı Başbuğ, TSK’nın planlı bir tasfiye hareketine hedef seçildiğini özellikle belirtiyor.Tasfiye operasyonunun nitelikli personeli kapsamasının tesadüf sayılamayacağını belirtiyor.Çünkü... “Bu tasfiye ile bugünün ve yarının komuta kademelerinde yer alabilecek niteliklere sahip personel ordudan uzaklaştırılmıştır..”İlker Başbuğ Türk Ordusu’nu zayıflatmak amacı taşıyan hareketin “devletin bekasını ilgilendiren bir sorun” olduğunu öne sürerek son noktayı koyuyor.İlker Başbuğ’un açıklamasını sanki önceden haber almış gibi karşılayan itirazı, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç dün öğle saatlerinde bir TV programında seslendirdi.Özetle şunları dedi:“Verdikleri kararlarda (Yargıtay) adli hata var diyebilirsiniz belki ama peşin hükümlü, ön yargılı bakmışlardır hele hele iktidarla işbirliği yapmışlardır demek için biraz vicdan lâzım.”Bülent Arınç bu sözlerle mahkemeyi ve iktidarı muhtemel suçlamalara karşı güçlendirmeye çalışırken ne tür şüphelere hedef olabileceğini de ortaya koymuştur.İddia ciddiye alınmalıSözlerinin sonunda yaptığı tahmin ancak tecrübeli bir politikacının üretmeyi başaracağı bir susturucu olurdu.“Bugün koparılan haksız gürültüler belki daha sonraki davanın (Ergenekon) sonucunu etkilemeye yönelik de sayılabilir.”İlker Başbuğ’un müebbet hapse mahkûm olduğu Ergenekon davası da Balyoz’a bakan 9. Ceza Dairesi’nin önüne gidecek.Bülent Arınç’ın yüksek mahkemenin korunmasız olmadığını kapalı ifadelerle anlatmaya çalışmasına bir yere kadar evet ama...Balyoz’u eleştirenlerin Ergenekon baskısı yapma niyetlerini okumaya kalkması talihsiz olmuştur.Başbuğ’un iddiası ciddiye alınmayı hak ediyor!
Balyoz davasının 237 sanığından biri bile Yargıtay’ın elinden kurtulamadı.İki eski kuvvet komutanı ile bir eski ordu komutanının da aralarında yer aldığı 237 sanık hakkında özel yetkili mahkemenin verdiği mahkûmiyet kararlarını Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin oy birliği ile onaylaması, şüphe uyandıran bir durum olarak niteleniyor.Şüphe yersiz değildir.Örgüt suçunun bile oluşmadığı bir davada tek fire dahi verilmemesi yargı aşamasındaki titizlikle açıklanamaz.Tablo, Türkiye’de erkler ayrılığı ilkesinden daha ileri gitmiş bir sıkıntılı durumun varlığını duyuruyor. Kurumların hedef seçildiği çıkıyor bu kitlesel mahkûmiyetleri onaylama kararlarının altından.AİHM eski yargıcı Rıza Türmen, çıkan kararlar hakkındaki görüşünü açıklarken “hukuk faciası” nitelemesini kullandı.Özel Yetkili Mahkeme ortamında suçlananların doğru dürüst savunma yapamadıklarını öne süren Türmen Yargıtay’ın da bu faciaya ortak olduğunu söyledi.237 sanıklı dosyada Yargıtay kararı ile cezadan kurtulmuş tek bir sanığın bulunmaması, endişe uyandıran bir yansıma olarak algılanıyor.Çünkü bu sağlamlıkta bir blok hareketi gerçekleştirmenin kolay yolu yoktur.Böyle bir hareketin cesaretini ancak iktidar verebilir. Yargıtay, kararlılık gösterebilse yargıda kötü giden birçok şey yoluna girebilirdi.Türmen şunu diyor:“Delillerin sahte olduğuna dair hem ulusal hem de uluslararası kuruluşlardan alınan kanıtlar varken mahkemeler bunları görmezlikten geldi, incelemeyi reddetti. Adalete ve hukuka olan inanç duygusu Yargıtay kararıyla sağlanabilirdi.”Blok halinde mahkûmiyet kararlarının onayı AİHM eski yargıcı Rıza Türmen’e göre Yargıtay’ı özel yetkili mahkemelerle aynı sepete sokmuştur.Artık ülkede insan haklarının ve adaletin güvencesi yoktur.Yargı iktidarın kontrolü altına tamamiyle girmiştir. Özel yetkili mahkemede oluşturulan kararları virgülüne dokunmadan Yargıtay’ın onaylaması, Ergenekon ve 28 Şubat davalarındaki “son” için de emsal gösterge sayılmalıdır.“Bundan sonraki bütün davalar da belli oldu. Sonuç değişmez. Hukukun olmadığı yerde hukuk mücadelesi yapıyorsunuz. Kaybetmeye mahkûmsunuz!”Adalet yok, özgür medya da yok.Demokrasiden geriye ne kalır ki?