Cumhurbaşkanı Sezer AKP’nin alel acele Meclis’ten geçirdiği “Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesini sağlayan” anayasa değişikliğini çok sağlam gerekçelerle reddetti.AKP şimdi hızla anayasa değişikliği paketini tekrar Meclis’e getirip noktasına virgülüne dokunmadan kabul ettirmek istiyor.Tayyip Bey ve arkadaşları, ağır bir darbe yemiş olmanın burukluğu içinde intikam duygularını öne çıkararak bu değişikliği istiyorlar.Bunun sonucunda kendilerinden birinin halk tarafından Cumhurbaşkanlığı makamına oturtulacağına da kesin inanıyorlar.Ancak bugüne kadar bizlerin yazdığı Cumhurbaşkanı’nın da veto gerekçelerinde gösterdiği gibi, bu kadar aceleye getirilen bir değişiklik fayda yerine zarar getirecektir. Bu zarardan en büyük payı da AKP’nin alması sürpriz olmaz.Tayyip Bey intikam duygularını bastırarak, Sezer’in gerekçelerini birkaç kez okuyup sonra kararını vermeli ve bu anlamsız inatlaşmadan vazgeçmelidir.İntikam duygularıyla sürdürülmek istenen bu inatlaşmanın siyasal sistemimizde derin yaralar açacağını, çok uzun yıllar bunun sıkıntısını çekeceğimizi unutmamalıdır.Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi önerisi elbette son derece popülist yapısı nedeniyle halkın ilgisini ve desteğini kazanacaktır. Ancak Cumhurbaşkanı’nın gerekçelerinde de belirttiği gibi, bu değişiklik aynı zamanda bir yönetim ve rejim değişikliğini de beraberinde getirecektir.Oysa kabul ettirilmek istenen değişiklik maddelerinde bu düzenlemelerin hiçbiri yoktur. Tayyip Bey iş adamlarına konuşurken “Bunlar mesele değil, yeni meclis bu düzenlemeleri yapar, geçer gider” diyerek konuyu son derece hafife almaktadır.Bu yanlıştan dönmesini bir itibar kaybı olarak değerlendiriyor olabilir, ama tam tersine, bunu yaparak devletin en tepesindeki kavgalardan tedirgin olan başta kendi tabanı olmak üzere tüm halkın gözünde itibarını artıracaktır.Hiç olmazsa suç bitirildiMilli Eğitim Bakanlığı lise son sınıfların tatile bir hafta erken girmesine karar verdi. Gerekçe ise öğrencilerin üniversite sınavlarına daha rahat hazırlanması.Aslına bakarsanız zaten lise son sınıf öğrencileri bırakın son bir haftada, son bir ayda okula gitmiyorlar.Hepsi dershanelere dağılıp, tıpkı okulda okur gibi üniversite kurslarında ter döküyorlar.Ne yazık ki bu yıllardır böyle, bunu da herkes biliyor. Bu açıdan bakınca Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararı olumludur. Bakanlık hiç olmazsa herkesin göstere göstere suç işlemesinin önüne geçmiş oldu. Çünkü önceki yıllarda her ne kadar okul yönetimleri hoşgörülü davransalar da özellikle devam zorunluluğu nedeniyle pek çok öğrenci sıkıntıya giriyor, bu neden sahte sağlık raporları almaya çalışıyordu. Açıkçası herkes suça itiliyordu. Bu sayede suç unsurları ortadan kaldırılmış oldu.Ama bu eğitim sistemimizin ne kadar yetersiz olduğunun da göstergesidir.Etik-AhlakYazılarımı yazmaya oturmuşken Memduh Bayraktaroğlu aradı. Bayraktaroğlu şu sıralar hiçbir yerde yazmıyor. Ama her gün sanki bir gazetede yazıyormuş gibi yazısını kaleme alıp bunu internet üzerinden binlerce kişiye gönderiyor.Bayraktaroğlu “Bugünkü (dünkü) yazında sözünü ettiğin etik kelimesini hangi anlamda kullandığını ve yaptığın ironiyi biliyorum ama bir bilgi vermek istiyorum” dedi.Sonra da sürdürdü: “Etik kelimesini biz ahlak olarak kullanıyoruz. Hatta tıpkı senin yazdığın gibi ahlaksız dememek için ya da daha bilimsel bulduğumuzdan etik kelimesini bolca kullanıyoruz. Oysa etikin anlamı Hrıstiyan ahlakı demektir.” Bayraktaroğlu’na bunu bildiğimi, ama yazımda da belirttiğim anlamda kullandığımı söyledim.O da karşılık olarak “Tamam, onu anlıyorum zaten, ancak Başbakan da sık sık bu kelimeyi kullanıyor. İki yıl önce kendisine bir mektup yazarak (etik Hrıstiyan ahlakı demektir, bu kelimeyi kullanırken bunu düşünün, yarın öbürgün eleştiri alırsınız) diye yazmıştım. Tayyip Bey ya mektubu okumadı ya da başka niyeti var. Bu nedenle etik kelimesinden hiç vazgeçmiyor” dedi.Size de bilgi vereyim istedim.İstikrar-risk faktörüÖzellikle iş dünyası AKP’yi aslında pek sevmemekle birlikte, istikrar adına bir dönem daha iktidarda kalmasından yana.Bunu açıkça dile getirmekten de hiç kaçınmıyorlar. Perşembe akşamı çok önemli iş adamlarının da bulunduğu bir yemeğe katıldım. Gece boyunca önemli iş adamları istikrarın üzerinde durdular.Onlara göre birinci tercih AKP’nin tekrar tek başına iktidar olması. Ama bu olmazsa AKP-DP koalisyonunun da işe yarayacağını düşünüyorlar. CHP’yi ya da CHP’nin içinde bulunacağı bir hükümeti ise asla istemiyorlar.Sohbet sırasında istikrarın ne olduğunu sordum. Bana “Örneğin Türkiye’ye para geliyor” dediler. “Sıcak parayı mı kastettiklerini” sordum. “Öyle” karşılığını verdiler.Peki bu sıcak para neden geliyor? Çünkü faiz çok yüksek. Türkiye’deki faiz Avrupa Birliği ülkelerinin neredeyse 5 kat fazlası. Yabancı para diyor ki “Ben senin ülkene gelirim, ama senin yüksek riskin var. Eğer bana çok kazandırırsan ancak bu riski göze alabilirim.” Kısacası Türkiye yabancı para için çok riskli bir ülke. Bu riske karşı siz de çok yüksek faiz veriyorsunuz. Para da geliyor.Yani istikrarınız çok riskli ülke olmanızdan kaynaklanıyor. 4.5 yıllık istikrar Türkiye’nin riskini azaltmadı. O halde bunun adı neden istikrar oluyor?
Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt 12 Nisan’daki basın toplantısında teröre karşı etkili mücadele için Irak topraklarında bir operasyon yapılması gerektiğini hatırlatmıştı.Ancak Başbakan bu uyarıya hiç kulak asmadı. Basın toplantısından birkaç gün sonra gittiği Almanya’da “Öfke ile kalkan zararla oturur” dedi. Tayyip Bey’in sözlerinin anlamı şuydu: “Silahlı Kuvvetler olayı abartıyor. Terör konusu silahla çözülmez, öfkelerle hareket edilmez, biz müzakereleri sürdürüyoruz, otursunlar oturdukları yerde.” Başbakan’ın bu sözlerinden hemen sonra da Amerika’dan açıklama geldi: “Türkiye Irak’a girmesin, girerse iyi olmaz.” Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Türkiye’deki en organize ve disiplinli kurum olduğu biliniyor. Böyle bir kurumun bir anlık öfke ile harekete geçmeyeceği de herhalde bilinmektedir. Ama Başbakan belli ki farklı düşünüyor. Aradan bir buçuk ay geçti. Bu süre içinde çok sayıda askerimiz şehit oldu.Ama terör sadece Güneydoğu sınırında kalmakla yetinmiyor. Son olarak başketin göbeğine kadar geldi ve 6 masum insanımızın canını aldı.Tüm bunlardan sonra Başbakan nihayet konuştu ve “Gerekirse, vakti zamanı gelince bu konuda karar almaktan çekinmeyiz” dedi. Şimdi bu sözler ne anlama geliyor?Ne demek “gerekirse?” Ne demek “vakti zamanı gelince?” İç siyasi çekişmeler nedeniyle Silahlı Kuvvetler’i adeta rakip veya hasım gibi gören Başbakan, korkarım ulusal güvenlikle ilgili reflekslerini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya.Genelkurmay Başkanı’nın Irak topraklarında sınırlı bir operasyon yapma ihtiyacını “acaba beni devirmek için bir komplo mu kuruyorlar” diye değerlendirdiği anlaşılan Başbakan, bundan kurtulmak için ne yapması gerektiğini planlarken patinaj yapıyor.Terörle mücadeleyi “nasıl bir seçim yatırımına dönüştürürüz” düşüncesi giderek ulusal güvenliğimizi daha büyük tehlikelerin içine iterse, iktidar bunun altından nasıl kalkacak.Laiklik veya yolsuzluk konusundaki suçlamalar iktidarın vurdumduymaz tavrı sayesinde şimdilik savuşturulabilir.Ancak ulusal güvenliğimiz, AKP’nin tabanında bile en hassas konudur.Ülkeyi değil de kendini korumak refleksi içinde olmak çok kısa bir sonra iktidarın bir anda duvara toslamasına neden olabilir.*****Bağlı - sorumluTayyip Bey, güç gösterisinde bulunmak isterken kavramları saptırmayı çok iyi başarıyor. Böyle yaparken bizleri de tuzağa düşürüyor, sonra konu kapanıyor.Örneğin IPI toplantısında bir soru üzerine “Genelkurmay bana bağlı” demişti. Ben ve bazı başka yazarlar da “Bana bağlı” demesini eleştirmiştik.Oysa Tayyip Bey bu sözleriyle bir Anayasa maddesini de hiçe saymış ve halka yanlış bilgi yansıtmıştı.Çünkü Anayasa gereği Genelkurmay Başkanı Başbakan’a bağlı değil, sorumlu. İkisi arasındaki fark şu: Bir kurum bağlı ise ona talimat verme hakkınız ve göreviniz vardır. Ama bir kurum size karşı sorumlu ise talimat veremezsiniz. Sorumlu kurum bu sorumluluğunu yerine getirmezse siz gereğini yaparsınız.Basit bir ayrıntı ama Tayyip Bey, kendi kitlesine “Bakın ben ne kadar güçlüyüm” mesajını verirken devlet geleneklerini de erozyona uğratıyor.*****Medyayı bu kadar hoyratça kullanamazsınızAKP hükümetinin seçime giderken medyayı nasıl kullanacağı Abdullah Gül’ün Başbakan Erdoğan tarafından Cumhurbaşkanlığı adaylığına atandığı gün ilk ipucunu vermişti.Hükümetin kontrolündeki TRT 1 normal yayın akışını değiştirip Gül’ü prime time denilen en çok izlenen saatte ekrana çıkarmıştı. Gül’ün karşısına biri hariç 4 AKP’li gazeteciyi oturtmuş ve Gül iki saat boyunca dilediği gibi propaganda yapmıştı.Hükümet bu tavrını şimdi de el koyduğu ATV televizyonunda sürdürdü. Çarşamba akşamı ATV Ana Haber’in tek konusu vardı. O da Başbakan Erdoğan’dı.Erdoğan el koyduğu ATV’nin en önemli yayın diliminde tam bir buçuk saat ekranda kalarak dilediği gibi konuştu, propaganda yaptı, rakiplerini suçladı, devletin diğer organlarına verdi veriştirdi.ATV belki de ilk kez kamuoyuna o günün gelişmelerinden tek bir satır bile aktarmadan sadece Başbakan’ı izletti Türkiye’ye.Sürekli demokrasiden, haktan, hukuktan, eşitlikten söz eden Başbakan iş kendi propagandasını yapmaya gelince birden değişiyor. Kendi malı gibi gördüğü medya kanallarını dilediği gibi kullanmaktan çekinmiyor.Burada asıl üzücü olan, hükümetin kontrolünde de olsa, bu medya kuruluşlarını sözde yönetenlerin bu baskılara böylesine boyun eğmeyi içlerine sindirebilmeleri.*****Ahlak etik oluncaKimileri ahlak kelimesi yerine etik kelimesini kullanmayı tercih ediyor. Bunun nedeni basit aslında. “Etik”in karşılığı kabaca ahlak. “Ahlaksız” bir davranışa “etik dışı” dediğiniz zaman daha kibar oluyor. Bir de galiba yasal olarak “ahlaksız” belki hakaret anlamına geliyor, “etik dışı” dediğiniz zaman hakaret kabul edilmiyor. Hükümet seçime çok az bir zaman kala “etik dışı” bir karara daha imza attı. Turizmde ve bazı gıdalarda KDV indirimine gidiliyor. Bunda “etik” görebiliyor musunuz?İktidar “etik dışı” bir kararla tüm ülkeyi “sersem” yerine koymaktan çekinmiyor.Evet bu KDV’lerin inmesi iyi olmadı mı? Kesinlikle iyidir.Ama 4.5 yıl bekleyip de seçime 45 gün kala KDV indirimi yaparsanız çok “etik dışı” davranmış olursunuz.“Etik dışı” davranış sadece KDV konusunda mı? Değil elbette. Oy torbası olarak görünen bazı kesimlerin gelecek kış yakacakları kömürler bile dağıtılmış durumda. Üstelik bütçeden pay ayrılarak yapıldı bu. Halkın bu çok “etik dışı” davranışı gördüğünü sanıyorum. Yararlanacağız tabii, ama bunun neden yapıldığını da bileceğiz. Halkı bu kadar sersem yerine koyan iktidardan hesap böyle sorulur.
Barzani bir süre önce PKK’ya çağrı yaparak Türkiye’de Tayyip Erdoğan hükümetini sıkıntıya sokacak türde eylemler yapılmamasını istemişti. Çünkü Barzani’ye göre Erdoğan hükümeti kendilerine sıcak bakıyor ve bu hükümetin gitmesi halinde Kuzey Irak kendileri için çok tehlikeli bir döneme girebilir.Barzani’nin bildiği şu: Irak’taki Kürtler tamamen Amerikan hakimiyeti altında. Amerika Türkiye hükümetine baskı yapıyor ve Kuzey Irak’taki oluşumlara uzaktan bakmasını istiyor. Oysa Türkiye PKK terörüne karşı kendi güvenliğini sağlamak için bölgede gücünü göstermek zorunda. Asker bu konuda talimat istiyor. Erdoğan hükümeti ise askerle restleşerek bundan kaçınıyor.Ankara Ulus’ta meydana gelen hain intihar saldırısı ile durum çok kritik bir hale geldi. Bir tarafta terör artık başkentin göbeğinde insanları acımasızca öldürüyor, öte tarafta iktidar bu teröre karşı laf söylemekten öte hiçbir girişimde bulunamıyor.Görüntü vahimdir.Gelişmeleri üst üste koyalım;PKK sanki iki devletin savaşı varmış gibi kendi başına “ateşkes ilan ettiğini” açıkladı, buna karşın Başbakan Erdoğan her nedense “Sen kim oluyorsun” demek yerine “Biz de zaten durup dururken niye vuralım” demeyi tercih etti.PKK bu sözde ateşkes kararına rağmen Güneydoğu’da bombalı ve mayınlı eylemlerini sürdürdü. Bu dönemde ne yazık ki 46 güvenlik görevlisi şehit oldu.12 Nisan günü Genelkurmay Başkanı terörün şiddetini artırdığını, yöntemlerini değiştirdiğini belirterek silahlı kuvvetler olarak Kuzey Irak’ta bir operasyon yapılması gerektiğini bildirdi.Genelkurmay Başkanı bu tür bir operasyonun gerekli ve faydalı olduğunu belirterek sonuç alınacağını sözlerine ekledi ve hükümetten yasal yetki beklediklerini de söyledi.Başbakan Erdoğan ise “Öfke ile kalkan zararla oturur” dedi. Başbakan’ın bu açıklamasından hemen sonra Amerikan yönetimi “Türk Ordusu sakın Irak’a girmeye kalkmasın” uyarısında bulundu.Üç gün önce terörle mücadele özel temsilcisi emekli orgeneral Edip Başer, (dün Emin Başer yazmışım özür dilerim) Türkiye’nin teröre karşı etkili bir hareket yapması gerektiğini açıkladı.Hükümet Başer’in açıklamasını Genelkurmay’a destek olarak niteledi ve devlet geleneğinde pek görünmeyen bir nezaketsizle emekli generali görevinden aldı.Bir gün sonra Ankara’nın göbeğinde hain bir bomba patladı. 6 masum insan can verdi 100’ü aşkın kişi yaralandı. Yaralılarından bazıları kollarını bacaklarını kaybetti.Gelelim durumun görüntüsüne.İktidar Amerika’nın baskısıyla, kimbilir belki de Amerika’ya verdiği kamuoyuna açıklanmayan bazı sözleri nedeniyle terörle mücadelede etkisiz kalıyor. Bu nedenle insanlarımız ölüyor.Erdoğan’ın nasıl bir endişe içinde olduğu gözlerinden okunuyor. Zor bir durumda, adeta bıçak sırtı. Ulusal güvenlikle ilgili zan altında kalmak, yolsuzluk veya laiklik suçlamalarından çok daha büyük bir tehlike çünkü.Köprülerdeki dev pankartlarİstanbul’daki neredeyse tüm üst geçit ve kavşak köprüleri üzerinde AKP’nin ya da belediyenin propaganda afişleri var. Geçenlerde bunların niteliğini ve maliyetini sormuştum. Ancak bir kadın okurumun çok ciddi uyarısı var. Diyor ki “Siz bu afişlere siyasi açıdan bakıyorsunuz. Oysa bizim can güvenliğimiz tehlikeye giriyor.” Nedeni ise şu: Köprü ve geçitlerin korkulukları parmaklık şeklinde, yani aşağıdan bakılınca görünüyor. Bu parmaklıklar afişlerle kapatılınca geçidin içi tünel gibi oluyor ve dışarıdan bakınca görünmüyor. Kadınlar özellikle tek başlarına bu geçitleri kullanırken tedirgin oluyor. Başlarına bir şey gelse kimse görmeyecek. Gerçekten olayın bir de bu yüzü var. AKP propaganda yaparken vatandaşın güvenliğini düşünmemiş oluyor.İstifa taahhüdüMesaj gönderen Yaşar Atlı adlı okurum milletvekili adayı olduğunu belirttikten sonra diyor ki “Aday olan herkes bir taahhütname imzalasın. Eğer seçilirse ve daha sonra partisinden istifa ederse, milletvekilliğinden de istifa edeceğine söz versin.” Milletvekili adayı iyi niyetle siyasete soyunuyor belli ki. Bu taahhütnameyi imzalayacak olan çıkar mı bilemem. Tabii bu taahhütnameye, seçimden önce güç birliği yapan ve başka partinin listesinden seçime girenler dahil olmaz herhalde.Bir Başbakan bu kadar ağlar mı?Tayyip Bey dün TÜSİAD üyelerinin önünde sınava çıktı. Toplantının ilk bölümü basına açık yapıldığı için konuşmaları dinledik. Kapalı bölümünde neler oldu bilmiyorum, ama fark etmez de.Tayyip Bey bir gece önceki terör olayının da etkisiyle donuk gözlerle bakıyordu TÜSİAD üyelerine. Zaman zaman zoraki gülmesi veya ateşler saçarak konuşması ise galiba sadece önceden planlanmış davranış biçimleriydi.Ancak anlamadığım şu oldu: Tayyip Bey sonuçta iş adamlarına karşı konuşuyor. Bu kadar mazlumu oynaması, hatta adeta ağlayarak “Bana yapılan adaletsizlik değil mi, bizi engelliyorlar, bunu başkasına yapmamışlardı” demesi şaşırtıcıydı.354 kişiyle cumhurbaşkanı seçememiş olmanın suçunu başkalarına atmak ve TÜSİAD üyelerinden medet ummak harhalde bir başbakana yakışmaz.Tayyip Bey’in adeta ağlama seansının arasına “Bundan sonra cumhurbaşkanı seçilmez, Türkiye 3 ayda bir seçime gider haberiniz olsun” yollu tehdidi ise TÜSİAD üyeleri tarafından nasıl algılandı bilemiyorum.Tayyip Bey’in asıl hedefi anladığım kadarıyla o sırada canlı yayın yapan hemen tüm haber kanallarından kendisini izleyen vatandaşlardı. Devlet gücüyle mitingler yaparak kalabalıklar toplayan Tayyip Bey, TÜSİAD aracılığı ile de seçim savaşını sürdürdü bir anlamda.Son cümle: Tayyip Bey dünkü konuşmasında bitişini de ilan ediyordu sanki.
Faruk Süren’in babası Fuat Süren’in dün Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazı iş, spor ve medya dünyasını da bir araya getirdi. Uzun yıllar boyunca dost olduğum Faruk Süren’i babasını sonsuzluğa uğurlarken yalnız bırakmamak için dün Teşvikiye’ye gittim.Doğal olarak pek çok tanıdık yüzle karşılaştım. Ve yine doğal olarak herkes son günlerdeki siyasi gelişmeleri konuşuyordu.Cenaze töreni vesilesiyle yaptığım ya da kulak misafiri olduğum konuşmalardan bazı bölümleri aktarmak istiyorum:- CHP- DSP iş yapar mı?- Oyları biraz artar.- Ya DP’nin durumu.- O çok zor.- Neden?- Güven vermiyorlar, baksana İlhan Kesici’yi bile kaptırdılar.- Kesici DP’de mi kalsaydı?- Aslında iyi olurdu.***- AKP’nin oyu düşer mi?- Tam tersine artacak.- Neden?- Millet inadına oy verecek.- Bu iyi mi olur?- Vallahi bana göre iyi olur.- Neden?- AKP düşerse istikrar bozulur.- AKP düşerse kim gelir?- CHP gelir diye korkuyorum.- Korkunun nedeni?- Her şeyi tersine çevirirler.- Avrupa Birliği?- O artık hayal olur.- Ama öyle demiyorlar.- Sen demelerine bakma.***- Seçimler de yaklaşıyor.- Aman kazasız atlatsak bari.- Ne tahmin ediyorsunuz?- AKP yine birinci olur.- Tek başına gelir mi yine?- Gelmesi iyi olur.- Neden?- İstikrar bozulmaz.- AKP mi istikrar?- Şu ana kadar öyleydi.- Ya tek başına olmazsa.- DP var.- DP ile koalisyon mu olur?- Şimdi olmaz diyecekler ama olmalı.- Neden?- İstikrar devam eder.- Peki CHP-DP istikrar sağlamaz mı?- Bilmem ki, kumar oynamak istemem, hazır iyisi varken.- AKP mi iyisi?- Hayır.- O halde.- Ben AKP’yi beğenmiyorum ki.- Tamam da başka şey dediniz.- Ben istikrardan söz ediyorum.***- AKP bu seçimi de kazanır mı?- Birinci olur.- Tek başına iktidar?- Belki ucu ucuna.- DP?- Çok umutlu değilim.- CHP-DP koalisyonu?- Diğerini tercih ederim.- Hangisini?- AKP DP- Neden?- Sistem değişmez.- Hangi sistem?- Ekonomi.- Bugünkü ekonomi iyi mi?- Kötü mü?- Bilmiyorum, size sordum.- Çok iyi.- Ama halk öyle demiyor.- Onlara daha sonra sıra gelecek.- Ne demek, anlamadım.- Ekonomi iyice rayına oturduktan sonra halk da nefes alacak.- Aman bu arada ölmesinler.- Merak etme ölmezler, bugüne kadar öldüler mi?***- İlhan Kesici CHP’ye geçmiş.- Haklı tabii.- Neden?- DP gereken ilgiyi göstermedi.- DP’nin şansı azalır mı?- Bana göre şansı hiç olmadı ki.- Neden, birleşme umut değil mi?- Bunlarınki değil.- Niye böyle düşünüyorsunuz?- Türkiye AKP’den ayrılan biriyle bir polise mi kalacak yani?***- Seçimden koalisyon çıkacak galiba.- Öyle görünüyor.- Kimler olur?- AKP-DP olmalı.- CHP-DP olmaz mı?- O da olur ama, AKP iktidardan gitmesin.- Ama milyonlar öyle demiyor.- Tamam da onlar ekonomiyi bilmiyorlar ki.- AKP biliyor mu?- Bilmese bile laf dinliyor.***- Buradaki kalabalık AKP’den yana galiba.- Aslında değil.- Ama herkes AKP’nin kalmasını istiyor.- Kimse AKP’yi istemiyor aslında.- Ama herkes öyle söylüyor.- Ne yapacaklardı başka?- Nasıl ne yapacaklardı?- Bak, ben de dahil AKP’yi seven, destekleyen yok.- Eeeee?- Eeee’si var mı, herkes işlerin tersine dönmesinden korkuyor.- Gerçekten döner mi?- Bana kalırsa hayır, ama korkulu rüya görmek istemeyen çok.- AKP-DP de destek görüyor.- O da olur ama, yaptırmazlar.- Kim yaptırmaz?- Bana göre olmaz, engel olurlar.- Kim engel olur?- DP yeni bir Refahyol denemesini göze alamaz.- Alacak gibi görünüyor.- Seçimden sonra görürsün, alamaz.*****Açık cumhuriyetçi, gizli AKP’liYer Ankara. Başkentin ticaretle ilgili en büyük kuruluşunun başkanı akşam üzeri evinin balkonuna çıkıyor ve sabah yerinden çıkarıldıktan sonra yıkanıp ütülenen Türk bayrağını tekrar asıyor. Biraz sonra evinden çıkıyor ve Anavatan Genel Başkanı Erkan Mumcu’nun evine gidiyor.Başkan Bey’in derdi büyük. Çünkü Anavatan Başkanı Cumhurbaşkanlığı ilk tur seçimleri için Meclis’e girmeme kararı vermiş. Bu durumda ilk oylamaya 367 kişinin gelmesi ihtimali ortadan kalkıyor.Başkan üç saat boyunca Mumcu’nun yanında kalıyor “Yarınki toplantıya mutlaka girmeniz gerek. Abdullah Bey Cumhurbaşkanı seçilmeli. O zaman gerginlik biter, istikrar sürer” diyor.Başkan’ın istediği olmuyor tabii. O şimdi DP’den aday. AKP-DP koalisyonuna hazırlanıyor. *****Orduya restTayyip Bey’in Özel Temsilci Edip Başer’i görevden alması şık olmadı. Bu kadar üst düzey bir görevli, kendisine bile haber verilmeden görevden alınmamalı, durumu TV’den öğrenmemeli.Eğer böyle yapılmışsa iki şık var demektir. Ya hükümet nezaketi hiç bilmiyor ya da, özellikle yapılıyor ve birisine karşı tavır alınıyor.Olay Ankara kulislerinde Tayyip Bey’in Genelkurmay’a rest çekmesi olarak algılanıyor.Askerin Irak’a operasyon yapmak istemesi, hükümetin de buna karşı çıkması sonucu gelinen bir restleşmeden söz ediliyor. Emin Başer’in de son anda son bir çıkış noktası olarak askeri müdahaleyi de sayması hükümeti harekete geçirmiş kulislere göre.Eğer kulislerde konuşulanlar gerçekse tatsız bir ortama girdiğimizi söyleyebilirim. Asker ortaya bir kere çıkıp bir şey söylüyor. Bunun restleşmesi hep böyle gizliden gizliye yapılırsa olmaz.
New York Times gazetesinde cumhuriyet ilkelerine, laikliğe, sosyal hukuk devletine sahip çıkan milyonlarca insanı “aptal” yerine koyan, AKP’yi Türkiye’nin umudu gibi gösteren bir yazı yayınlandı. Dün Vatan’da okumuş olmalısınız.Bu yazıyı yazan kişi Sabrina Tavernise. Bu kadın gazeteci aslında Türk halkı için yabancı değil. İsmi belki unutulmuştur ama, aynı kişi Cumhuriyet mitingleri için de “Artık iki Türkiye var” sözünü kullanmıştı. En azından bu kabul edilemez tanımlama herkesin hafızasında kalmıştır.Aynı kadın gazeteci AKP Genel Merkezi’nin desteği ile ev gezmelerine katılmış ve AKP’nin toplumda ne kadar sevildiğini de yazmıştı gazetesinde.Sabrina Tavernise daha önce de AKP Genel Merkezi’nin organizasyonu ile Konya’ya gitmiş, burayı sanki Türkiye’nin dini başkenti gibi algılanacak ifadelerle tanıtmış ve AKP’nin yaptığı hizmetleri öve öve biterememişti.Tavernise bu yazısında da laikliği savunanları anlamadığını belirterek bu kuşkunun yersiz olduğunu ileri sürmüştü.Sabrina Tavernise Irak’a da giderek Kuzey Irak’la ilgili Türkiye’yi suçlamaya yönelik haberlere de imza atmıştı. Bu kez yanında Şebnem Arsu adlı bir başka gazeteci de bulunuyordu. Arsu New York Times’ın Türkiye Temsilci Yardımcısı.Kısacası AKP’yi Türkiye’nin umudu olarak gösteren, Atatürk’ü bile yaşasa bu partiyi destekleyecek biri olarak tanımlamaya kalkan bu gazetecinin en büyük haber kaynağı AKP.Belli ki AKP’liler kendilerine uygun Amerikalı gazeteciyi çok hoş tutmuşlar. O da Türkiye gerçeklerinin farkına bile varmadan istenilen türde yazıları kaleme alıyor.Tavernise’nin gerçeklerle ilgisi olmayan yorumlarının yanı sıra bilgi yanlışlığı da var.Sadece bir örnek vermek istiyorum:Bu kadın gazeteci AKP’nin Türkiye’yi AB’ye götürmek için 800 yasa çıkardığını belirterek “AKP idam cezasını da kaldırdı” diyor. Oysa idam cezasını Erdoğan hükümeti değil, içinde MHP’nin de bulunduğu hükümet kaldırmıştı.AKP’yi merkeze çekme misyonu !Haberi hafta sonunda Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök’ün yazısından öğrendik. Özkök Hilton Oteli’nde Başbakan Tayyip Erdoğan’la buluşmaya gitmiş. Ama Tayyip Bey’in yanında “çok ünlü” bir konuk varmış. Bu ünlü isim de THY’nin eski Genel Müdürlerinden Cem Kozlu imiş.Özkök, Cem Kozlu ile yaptığı konuşmayı anlatıyor. Meğer Tayyip Bey Kozlu’ya adaylık teklif etmiş. Neden olmasın ki?Ama Cem Kozlu bu teklifi reddetmiş. Özgür iradesidir, olabilir.Buraya kadar güzel. Bu noktadan itibaren iş biraz garipleşiyor.Çünkü ünlü Cem Kozlu siyasete girmeyi düşünse bunun için kesinlikle AKP’yi seçeceğini belirtiyor ve diyor ki: “Çünkü şuna inanıyorum. AK Parti’de bir merkeze gelme çabası varsa, buna yardımcı olmak gerekir. Türkiye’de makul düşünceyi temsil eden kişilerin bu çabaya destek vermesi gerektiğine inanıyorum. Bu sadece AK Parti için geçerli değil. CHP için de, MHP için de, DP için de aynı şeyi düşünüyorum. Türkiye kitle partilerini marjinal etkilerden arındırıp merkeze çekmediği takdirde hepimizin işi zor olacak. O nedenle eğer siyasete girseydim bu teklifi kabul ederdim.” Şimdi sormak istiyorum: “Peki Cem Bey, siz AKP’yi ve hatta saydığınız diğer partileri merkeze çekme misyonunu üstlenme hakkını nederen alıyorsunuz? Neden sizin söylediğiniz merkez ya da makul düşünce oluyor da, CHP’nin veya DP’nin hatta AKP’nin söyledikleri marjinal sayılıyor?” Hayatı sadece para olarak görenlerin son günlerde edindikleri bir moda bu AKP’yi merkeze çekmek.Cumhuriyet mitingleri ile yaygınlaşan havadan endişe edenler, bu kitleleri ve onlara öncülük edenleri “darbeci” diye suçlamaya çalışarak “onların istediği demokrasi değil, elitlerin yönetimi” iddiasında bulunuyorlar.Oysa asıl elitlerin demokrasisini savunanlar AKP’yi merkeze çekmek isteyenler aslında.Çünkü bu iktidarın kendi maddi çıkarları için çok uygun olduğunu biliyorlar, ama bu partiye destek veren çoğunluğu yoksul, cahil halkın etkisinin bir gün bu havayı dağıtacağından endişe ediyorlar. Söyleyemedikleri şu: “Bu partinin arkasında cahil halk var. Bu cahil halk hep bunların partisini seçecek. İktidarı bu cahiller şekillendireceğine, içine biz girip kendi iktidarımızı kuralım. Bir tehlikeye maruz kalmayalım.” Bu nedenle demokrasiye, cumhuriyet ilke ve devrimlerine, Türk halkının büyük çoğunluğunun aydınlık yüzüne ihanet sayılabilecek girişimlerden çekinmiyorlar.Oysa AKP’yi merkeze çekmek için gururlarını bile ayaklar altına alacaklarına o beğenmedikleri halka gerçekleri anlatmaya çalışsalar ya.Karayolcular sessiz kaldıSivil havacılık ve denizcilik sektörünün yasa gereği makamını boşaltan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’a olan şükran borçlarını belirtmek için gazetelere tam sayfa ilanlar verdiğini yazmıştım. Yazının sonuna da “herhalde sıra karayolu sektöründe” demiştim.Karayolu taşımacılığı yapan okurlardan uyarı geldi. Diyorlar ki “Havacılar ve denizciler ilan verebilir ama karayolcuların bunu yapmaya içleri elvermez.” Tabii ister istemez “Neden?” diye soruyorum.Karayolu sektöründe olanlar “Sayın Bakan’ın bize çok faydası olmadı çünkü” diyorlar ve ekliyorlar “Sayın bakan döneminden havacılık ve denizcilik sektörü çok yararlandı. Bize ise üvey evlat muamelesi yapıldı. Sadece şu örnek bile yeter; bize litresi 2.20’den satılan yakıt acaba denizcilere kaçtan satılıyor. Bakan’ı çok öven denizciler ve havacılar bu konuya girmeye cesaret ederler mi?”
Amerika’nın Türkiye’deki iki numaralı ismi son günlerde, aralarında siyasetçilerin, iş adamlarının ve bazı akademisyenlerin bulunduğu kişilerle özel sohbetler yapıyor.Bir numaralı isim de bunu yapıyor mu, bilmiyorum, çünkü ben iki numaranın konuştuğu kişilerden aldığım bilgiyi aktarıyorum.Amerika’nın iki numaralı ismi şunu soruyor: “Uzun süredir Amerika’da yaşayan Fethullah Gülen’i artık göndermek istiyoruz, ancak bunu şimdilik direkt Türkiye yerine Kıbrıs’tan olmasını tercih ediyoruz. Bu konuda ne düşünürsünüz?” Soru bu kadar net ve açık.Fethullah Gülen geri gönderilecek ama bu iki aşamada olacak.Eğer Gülen geri gönderilecekse, hangi tarihte olabilir?Amerikalıların tercihi taşınmanın seçimlerden önce gerçekleşmesi yönünde.Fethullah Gülen önce Kıbrıs’a getirilecek. Seçimler beklenecek. Seçim sonuçlarına göre tekrar karar verilecek.Eğer AKP tek başına ya da bir payanda ile tekrar iktidara gelirse Gülen de Türkiye’ye gelecek.Ama Amerika’dan değil, hemen yanıbaşımızdaki yavru vatandan gelmiş olacak.Aldığım bilgiye göre Kıbrıs’ta Gülen için oturacağı ev hazırlanmış bile.Şimdi biraz daha gerilere gidelim. Gülen’in Amerika için önemine ışık tutacak bir konuşmadan söz edelim istiyorum.Yer Washington. Beyaz Saray’da çok etkili bir ismin evi. Etkili isim Amerika ile “milyonlarca dolarlık” iş yapan bir şirketin biri kadın iki temsilcisini ağırlıyor.Söz Türkiye’den açılıyor, Amerikalı anlatmaya başlıyor.“2002 yılında Türkiye’nin önde gelen 6 iş adamını -İsimlerini tek tek, hiç hata yapmadan sayıyor- Washington’a davet ettik. Onlara ‘elinizi taşın altına koyun, Türkiye’nin yönetimini sizler üstlenmeye çalışın’ dedik. Bu 6 isimden 4’ünün hiçbir işe yaramayacağı ilk yarım saatten sonra belli oldu. Diğer iki isim ise ‘rahatımız yerinde, tehlikeye girmek istemeyiz’ diyerek yan çizdi.” Amerikalı etkili isim anlatmaya devam ediyor.“Bir süre sonra Fethullah Gülen bizi aradı. Orta Doğu’daki gelişmelerin Türkiye’yi de etkilediğini, Amerika’nın bölgedeki çıkarlarını da korumak adına kendilerinin devreye girebileceğini bunun için de öne sürebilecekleri bir isim olduğunu anlattı. Verdiği ismi daha sonra incelettik. Son derece radikal İslamcı biri çıktı. Ancak Gülen bize ‘Merak etmeyin biz onu törpüler ve global değişim adına ortaya çıkarırız’ dedi. Biz de bu ismi kabul ettik. Amerika’ya çağırdık. Bizi de şaşırtacak ölçüde uyumlu davrandı ve sözler verdi. Desteğimizi sonuna kadar onun için kullandık.” Davete katılan biri kadın iki Türk hayret içinde dinledikleri bu sözler üzerine şunu soruyorlar: “Bu destek sürüyor mu, sürecek mi?” Amerikalı etkili isim tebessüm ederek “Bilmiyorum, çok zaman geçti, çok şey değişti, bakacağız tabii” diyor.*****Hâlâ bekliyoruzTürkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç’ın kamuoyuna bir açıklama borcu var. Arınç bazı emekli generaller hakkında ileri sürülen “darbe yapacaklardı” iddiaları üzerine “Bu konudaki görüşlerimi 16 Mayıs’ta açıklayacağım, o zaman göreceksiniz” demişti.Emekli generallerle ilgili darbe iddiaları arasında eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur’un, Manisa’da Bülent Arınç’ın annesinin evini aratmak istemesi de vardı.Arınç’ın bu iddianın ortaya atılmasından sonra kamuoyuna gerekli açıklamayı yapacağı tarih olarak normal koşullarda yeni cumhurbaşkanının göreve başlayacağı 16 Mayıs’ı belirtmesi çok manidar bulunmuştu.Herhalde Arınç bu tarihte AKP’li bir kişinin hatta belki de muhtemelen kendisinin Çankaya’da oturacağını hesaplıyordu. Belki de bu planlar tutmadığı için Arınç kamuoyuna verdiği sözü unuttu.*****Sıra sandıktaYüz binler Tandoğan, Çağlayan ve Gündoğdu meydanlarından sonra Samsun’da da cumhuriyet için şahlandı. Böylelikle Türkiye dünyada da bir ilke öncülük ederek çok kısa bir süre içinde 4 büyük kitle mitingini, hiçbir parti veya ideolojik görüşü arkasına almadan yapmayı başarmış oldu.Şimdi sıra sandıkta. Cumhuriyet ilkeleri ve demokrasi için el ele veren milyonlar artık son tepkilerini de sandıkta gösterecek. 22 Temmuz’da ortaya konan sandıktan çıkacak sonuç umuyorum Türkiye’nin aydınlık geleceğinin yeniden şekilleneceği ilk günün müjdecisi olacak.Tabii unutmadan, ne yapıp edin oyunuzu kendi yörenizde kullanın, tatil yerlerinde kullanmak akıllıca değil.***** Şehzade Mehmed SofrasıBazen kendi başıma çıkıp yeni yerler keşfetmeye bayılırım. Önceki hafta İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğrencilerle bir sohbet toplantım vardı. Oradan ayrıldıktan sonra İstanbul Belediyesi’nin tam karşısındaki Şehzade Mehmed Camii’ni gezmek geldi içimden.İstanbul’un neredeyse her sokağında inşa edilen ve estetikten yoksun camilerin yanında İstanbul’un bu eski camileri bambaşka bir anlam taşır.Çünkü bu tarihi camilerin hepsinin bir yapılış gerekçesi, günün özelliklerine uygun mimari bir stili ve en önemlisi toplum yararının önde tutulması gerçeği vardır.Bu cami de Mimar Sinan’ın “çıraklık dönemim” dediği eseridir. Gerçekten her santimetre karesi özenle işlenmiş, her yeri faydalı bir kullanıma göre tasarlanmış, ışığı, akustiği ile bir mimari şaheseri. İnsan gezerken hayranlık duymadan edemiyor.Çıkış kapısı olduğunu sandığım bir kapıdan geçince de kendimi bir bahçede buldum. Meğer burası caminin külliyesiymiş. Buraya bir restoran yapmışlar. Eskiden öğrencilerin ders gördüğü şömineli küçük sınıflar özel yemek odalarına dönüştürülmüş. Bahçede ise özellikle yaz aylarında keyfine doyulmaz ortamda yemek yeniyor.Şehzade Mehmed Sofrası adlı lokantanın sahibiyle de sohbet ettim. Türk yemeklerine ve kebaplara ağırlık veriyorlarmış. Çok da turist müşterisi varmış. Kendisine külliyeye daha sonradan eklenen camların hiç estetik olmadığını söyledim. Böyle devraldıklarını ama tarihi estetiğe uygun biçimde değiştirmek isediklerini söyledi.Zaman zaman başkalarının mutlaka bildiği ama benim kendi başıma keşfettiğim yerleri yazmak istiyorum.
İnternational Herald Tribüne gazetesinde 50 Avrupalı ünlü ismin imzaladığı bir bildiri yayınlandı. Bu bildiri bizim medyada da geniş yer aldı.Gazetenin okur mektupları sütununda yayınlanan ve “Avrupalı dostlarından Türk halkına” başlıklı yazıda silahlı kuvvetlerin 27 Nisan’da yayınladığı bildiri eleştirilirken Türk halkına da uyarıda bulunularak laikliğin tehlikede olduğu iddiasının abartıldığı ileri sürülüyor.Yani bir anlamda Türk halkına “Ey Türkler, dikkat edin, silahlı kuvvetler siyasete müdahale etmek için fırsat kolluyor, bu oyuna gelmeyin” denmek isteniyor.Demokrasiye askeri bir müdahale olmamasını savunmak başka, Türk halkını aptal yerine koymak başka.“Batılı dostlarımız!” alınmasın ama Türkiye’ye belli ki sadece AKP gözlüğü ile baktıkları için kavramları karıştırıyorlar.Türkiye’de laikliğin tehlike olduğunun abartıldığını söylemek ya gerçekleri bilmemekten ya da bu durumdan bir çıkar sağlamayı ummakla açıklanabilir çünkü.Hele AKP’yi başarılı bulmak, Türkiye’nin önünü açtığını söylemek, bilgisizlik de değil, tamamen çıkar ilişkisi demektir.“Avrupalı dostlarımız!” yıllardır Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunu tıkamak için ellerinden geleni yaptılar. Bunu yaparken hedefleri hep Türkiye Cumhuriyeti devletiydi.Bu devlet özgürlükleri kısıtlıyordu, bu devlet işkenceyi sistemli biçimde sürdürüyordu, bu devlet demokratik hakları vermemek için direniyordu Avrupalı dostlarımıza göre.Hele Türkiye’nin son 4.5 yılına dini eksenli bir partinin damga vurması Avrupalı dostlarımızın! çok da işine geliyordu. Çünkü bir yandan bu iktidara istediklerini yaptırıyorlar, öte yandan da Türkiye’yi aralarına almayacaklarını her fırsatta dile getiriyorlardı.Ancak öyle sanıyorum ki, Türkiye’nin çağdaş yüzünün, ezici çoğunluğunun “artık yeter” diye başkaldırıp ayaklanması Avrupalı dostlarımızı! hayli korkuttu.O güne kadar Türkiye Cumhuriyeti aleyhine diledikleri gibi konuşan bu dostlar!, karşılarında asla hayır diyemeyecekleri çağdaş Türkiye ile karşılaşınca hedef değiştirdiler.Dostlarımız! Türkiye Cumhuriyeti yerine direkt halkı hedef alarak asıl yüzlerini de göstermiş oldular.Batı’dan gelen sözde demokrasi bildirisinin hiçbir anlamı yoktur. Bu iş o kadar da uzun boylu değil, herkes haddini bilmeli. Kimse demokrasi adına bir ülkenin çağdaş halkını hedef tahtasına oturtamaz.*****Duyduğum en korkunç sloganBaşbakan Erdoğan devletin tüm gücünü kullanarak, yanına bakanları alarak, sözde açılışlar yapmak bahanesiyle seçim mitingleri düzenliyor, buralara etraftan otobüslerle getirilmiş kalabalıkları topluyor.Bunu yaparken, “Bir tek ben kalsam bile demokrasiyi savunurum” diye kimsenin itiraz edemeyeceği popülist sözlerle demokrasicilik oynuyor ama demokrasinin en basit kuralını bile çiğnemekten çekinmiyor.Tayyip Bey devlet gücünü padişah gibi kullanarak toplama kalabalıklar karşısında keyif alıyor belki ama tüm bunlara rağmen iktidar olup muktedir olamamanın hıncını da toplumu bölmeye çalışarak alıyor.Başbakan Van’da bir pankart açılmasına göz yumuyor. Bu pankartta “Orası Tandoğan’sa burası da Vandoğan.” Bugüne kadar duyduğum en korkunç, toplumu en bölücü, nifak sokucu slogan bu oldu.Tandoğan’da, Çağlayan’da, İzmir’de ve başka yerlerde bir araya gelen milyonlarca insan iktidarın zihniyetini eleştiriyor ve bu zihniyetin yaratacağı sonuçlardan duyduğu endişeyi dile getiriyordu.O milyonlar bir parti ya da ideolojik görüş bayrağı altında toplanmamıştı. En önemlisi o milyonların AKP’ye oy veren insanlarla hiçbir sorunu yoktu.Hedef yine halktan aldığı oylarla Türkiye’nin temel ilkelerini değiştirmeye çabalayan bir iktidar ve onun temsilcileriydi.Oysa Tandoğan Vandoğan benzetmesi, siyasi bir görüşü değil milyonları karşı karşıya getiren son derece tehlikeli bir slogandır.AKP ve zihniyetine karşıyım, ama ona oy verenle hiçbir sorunum yok. Herkes kendi inancı ve bekletileri doğrultusunda seçim sandığında özgür iradesini kullanır. Ama siz bunu milyonların birbirine düşman olması gibi algılayıp bunu körüklemeye kalkarsanız ülkeye zarar verirsiniz.Tayyip Erdoğan’ın, kalabalıkların sihrine kapılarak milyonlarca insanı karşı karşıya getirmeyi amaçlayan bu sloganı derhal reddetmesi gerekir.*****Mayo reklamlarıGündemimize bir de mayo reklamları girdi. İstanbul Belediyesi’nin kontrolündeki billboardlara asılmak istenen mayo reklamlarına izin verilmediği iddiaları her yerde tartışılıyor.Ancak bu tartışmalar özellikle AKP çevreleri tarafından çarpıtılıp ortaya yine pişirilen türban konusu atılıyor. Sanki türbanın karşılığı mayoymuş gibi sunuluyor. Bugün Star TV’de Ruhat Mengi’nin hazırlayıp sunduğu “Her Açıdan” programında “mayo reklamı sorunu” işleniyor.Ruhat bu programa beni de davet etti. Programda Nelson Mayo’nun ve türban satışında bir numara olan Tekbir Giyim’in sahibi de var. Mayo reklamı sorunu nedeniyle başlatılan tartışmaya, işi sulandırmadan, magazinleştirmeden ve yersiz kavgalara neden olmadan düzeyli bir bakış açısı getirmeye çalışacağımızı umuyorum. Program 11.45’te.
Siyasi Partiler Kanunu’nun 90’ıncı maddesi aynen şöyle: Siyasi partilerin tüzük, program ve faaliyetleri Anayasa ve bu kanun hükümlerine aykırı olamaz. Siyasi partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları gibi seçimlerde başka bir partiyi destekleme kararı da alamazlar. Bu maddeye göre solda birlik sıkıntı yaşar mı?Meydanların ağır baskısı, siyasi çevrelerin desteği ve Rahşan Hanım’ın da ikna edilmesiyle “solda birlik” sağlanmış oldu. Ama çok ciddi bir sorunu da beraberinde getirdi.Baykal solda birlik çabalarının başladığı günlerde “Doğru olan DSP’nin gelip CHP’ye katılmasıdır” demişti. DSP ise buna şiddetle karşı çıkmış ve asla parti kimliğinin sona ermeyeceğini bildirmişti.Geçen günlerde Baykal olgunluk göstererek geri adım attı ve DSP’lilerin parti kimliklerini terk etmeden CHP listelerinden aday olabileceklerini açıkladı.DSP biraz pazarlık yaptı, sonunda uyuşma sağlandı. Solda birlik büyük gösterilerle ve alkışlarla kamuoyuna duyuruldu.Ancak söylediğim gibi şimdi ortada ciddi bir sorun var. O da Siyasi Partiler Yasası’nın 90’ıncı maddesi.Bu maddeye göre (buraya bir kere daha yazmıyorum, hemen başlığın altında zaten büyükçe yazılı) DSP’nin tüzel kişiliğini koruyarak seçimlerde CHP’yi desteklemesi mümkün değil.Bu olmadığı gibi DSP’den gösterilecek adayların da DSP kimliği altında aday olmaları olanaksız görülüyor.Peki ne yapılacak? Büyük ihtimalle DSP’den gösterilecek adaylar, isimleri ilan edildiği anda DSP’den istifa edecekler. DSP de partisini kapatmayacak ama, parti olarak ortaya çıkıp “Oyunuzu CHP’ye verin” diyemeyecek.Bu seçmen üzerinde etkili olur mu, DSP’lilerin seçim kampanyası boyunca konuşamayacak olması oyları azaltır mı?Bunu pek sanmıyorum, dolaylı yollardan bu anlatılacaktır.Ancak merak ettiği şu: Siyasi Partiler Yasası’nın 90’ıncı maddesi gözden mi kaçtı?Yoksa Baykal ve Sezer bunu hiç dile getirmeyip gözlerden uzak mı tuttular?Çünkü, DSP Genel Başkanı Zeki Sezer CHP’den aday olmayacağını açıkladı. O partisinin başında kalacak. Sanıyorum Sezer bu durumu biliyordu, aday olması halinde partisinden istifa etmesi gerekecekti. Doğal olarak Genel Başkanlığı da bitecekti. CHP sıralarından seçildikten sonra en azından partisine genel başkan olarak dönmesi mümkün olmayabilir. Orada DSP’nin “eski kurtları” bekliyor, Sezer’i bir daha o koltuğa oturtmayabilirler.İşe CHP açısından bakınca, Baykal sadece bu badireyi hafif atlatmış oluyor. Çünkü 90’ıncı madde baştan söylense DSP içindeki muhalefet daha büyüyecek ve belki de güç birliği tehlikeye girecekti.Güç birliğini etkilememekle birlikte 90’ıncı madde solda büyük tartışmalara neden olacaktır bana göre.*****“Genelkurmay bana bağlı”Başbakan Erdoğan IPI toplantısının kapanış gününde bir konuşma yapıyor daha sonra da bazı gazetecilerin sorularını yanıtlıyor.Sorulardan biri askerle ilgili olunca Tayyip Bey silahlı kuvvetlerin de anayasal bir kurum olduğunu belirtiyor ve sonra ekliyor “Genelkurmay Başkanlığı bana bağlı.” Bu cümlede hiçbir hata yok, teknik olarak yok.Ama devlet geleneği ve görgüsü açısından son derece rahatsız edici bir cümle.Elbette Genelkurmay Başkanlığı Tayyip Erdoğan’a bağlı. Ama Başbakan olduğu için.Devlet geleneğinde bu tür konuşmalar yapılırken konu kişiselleştirilmez, makamların adına konuşulur. “Genelkurmay bana bağlı” demek sözde bir güç gösterisidir. Ama lafla yapılan gövde gösterilerinin hiçbir anlamı da olmaz.Tayyip Bey sanıyorum 17 Nisan bildirisinden oluşan rahatsızlığını dile getirmek için bu tür bir gövde gösterisi yapma gereği duyuyor.Ama sorun “bana bağlı” diye böbürlenmekle bitmez ki, eğer o bildiri bir suç teşkil ediyorsa ve Genelkurmay Başkanlığı da kendisine bağlıysa gereğini yapmalıydı. Gereğini yapamayacaksınız, ama biraz da aşağılık duygusu kompleksini andıran biçimde “Genelkurmay Başkanı bana bağlı” diyeceksiniz.Tayyip Bey bu aşağılık duygusu kompleksini ilk kez açığa da çıkarmıyor. Biliyorsunuz bu duygu içinde ikide bir “Ben Türkiye Cumhuriyeti Başbakanıyım” da diyor. Sanki herkes başka bir şey sanıyormuş gibi.*****Deniz Feneri bağışları reklama yatırdıDeniz Feneri adlı bir dernek var. Bu dernek topladığı bağışlarla yoksullara yardım yapıyor. Televizyon desteği sayesinde bu kampanya hayli ilgi de görüyor. Ancak Almanya’daki bir kara para operasyonu bu derneği de zan altında bıraktı. Alman polisinin yaptığı operasyon sonunda bu derneğin topladığı paraların bir bölümünü iktidar partisi emrine sunduğu ileri sürüldü.Şimdi bu dernek tüm gazetelere tam safya ilanlar vererek bu iddiaları yanıtlıyor. Peki bu ilanların parası nereden karşılanıyor? Tüm gazetelerin sırf iyilik olsun diye bu ilanları bedava yayınlaması mümkün değil. Bu durumda yoksula gitmesi gereken paralar gazete reklamlarına gitmiş oluyor. Yok eğer bu reklamları bir hayırsever karşılıyorsa onun da belirtilmesi gerek.*****Ulaştırma BakanıÖnce sivil havacılar gazetelere tam sayfa ilan verdiler. Anayasa gereği seçime gidildiği için görevinden ayrılan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’a teşekkür ettiler. Çünkü sivil havacılara göre eğer bugün yolcu kapasitesi birkaç misli arttıysa bunu Binali Yıldırım başarmıştı.Şimdi de denizciler yine tam sayfa ilanlarla Binali Yıldırım’a teşekkürlerini sunuyorlar. İlan veren denizcilere göre Yıldırım Türk Denizcilik Sektörüne çağ atlatan bir bakandı.Tam sayfa reklam verme sırası şimdi galiba kara taşımacılarında. Kamyoncuların otobüsçülerin de harekete geçmesi gerekiyor. Görevinden ayrılan bir bakan için böyle anılmak her halde çok mutluluk verici bir durum. Ayrıca pek de alışık olmadığımız bir gelişme bu. Bugüne kadar görevinden ayrılan hiçbir bakan için bu tür bir kampanyaya tanık olmamıştık.Ancak yine de seçime gidilen bir ortamda bu tür bir reklam kampanyası, geçmişin teşekkürü olduğu kadar geleceğe de yatırım gibi geliyor bana.