Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt 12 Nisan’daki basın toplantısında teröre karşı etkili mücadele için Irak topraklarında bir operasyon yapılması gerektiğini hatırlatmıştı.
Ancak Başbakan bu uyarıya hiç kulak asmadı. Basın toplantısından birkaç gün sonra gittiği Almanya’da “Öfke ile kalkan zararla oturur” dedi. Tayyip Bey’in sözlerinin anlamı şuydu: “Silahlı Kuvvetler olayı abartıyor. Terör konusu silahla çözülmez, öfkelerle hareket edilmez, biz müzakereleri sürdürüyoruz, otursunlar oturdukları yerde.”
Başbakan’ın bu sözlerinden hemen sonra da Amerika’dan açıklama geldi: “Türkiye Irak’a girmesin, girerse iyi olmaz.”
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Türkiye’deki en organize ve disiplinli kurum olduğu biliniyor. Böyle bir kurumun bir anlık öfke ile harekete geçmeyeceği de herhalde bilinmektedir. Ama Başbakan belli ki farklı düşünüyor. Aradan bir buçuk ay geçti. Bu süre içinde çok sayıda askerimiz şehit oldu.
Ama terör sadece Güneydoğu sınırında kalmakla yetinmiyor. Son olarak başketin göbeğine kadar geldi ve 6 masum insanımızın canını aldı.
Tüm bunlardan sonra Başbakan nihayet konuştu ve “Gerekirse, vakti zamanı gelince bu konuda karar almaktan çekinmeyiz” dedi.
Şimdi bu sözler ne anlama geliyor?
Ne demek “gerekirse?”
Ne demek “vakti zamanı gelince?”
İç siyasi çekişmeler nedeniyle Silahlı Kuvvetler’i adeta rakip veya hasım gibi gören Başbakan, korkarım ulusal güvenlikle ilgili reflekslerini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya.
Genelkurmay Başkanı’nın Irak topraklarında sınırlı bir operasyon yapma ihtiyacını “acaba beni devirmek için bir komplo mu kuruyorlar” diye değerlendirdiği anlaşılan Başbakan, bundan kurtulmak için ne yapması gerektiğini planlarken patinaj yapıyor.
Terörle mücadeleyi “nasıl bir seçim yatırımına dönüştürürüz” düşüncesi giderek ulusal güvenliğimizi daha büyük tehlikelerin içine iterse, iktidar bunun altından nasıl kalkacak.
Laiklik veya yolsuzluk konusundaki suçlamalar iktidarın vurdumduymaz tavrı sayesinde şimdilik savuşturulabilir.
Ancak ulusal güvenliğimiz, AKP’nin tabanında bile en hassas konudur.
Ülkeyi değil de kendini korumak refleksi içinde olmak çok kısa bir sonra iktidarın bir anda duvara toslamasına neden olabilir.
Bağlı - sorumlu
Tayyip Bey, güç gösterisinde bulunmak isterken kavramları saptırmayı çok iyi başarıyor. Böyle yaparken bizleri de tuzağa düşürüyor, sonra konu kapanıyor.
Örneğin IPI toplantısında bir soru üzerine “Genelkurmay bana bağlı” demişti. Ben ve bazı başka yazarlar da “Bana bağlı” demesini eleştirmiştik.
Oysa Tayyip Bey bu sözleriyle bir Anayasa maddesini de hiçe saymış ve halka yanlış bilgi yansıtmıştı.
Çünkü Anayasa gereği Genelkurmay Başkanı Başbakan’a bağlı değil, sorumlu. İkisi arasındaki fark şu: Bir kurum bağlı ise ona talimat verme hakkınız ve göreviniz vardır. Ama bir kurum size karşı sorumlu ise talimat veremezsiniz. Sorumlu kurum bu sorumluluğunu yerine getirmezse siz gereğini yaparsınız.
Basit bir ayrıntı ama Tayyip Bey, kendi kitlesine “Bakın ben ne kadar güçlüyüm” mesajını verirken devlet geleneklerini de erozyona uğratıyor.
Medyayı bu kadar hoyratça kullanamazsınız
AKP hükümetinin seçime giderken medyayı nasıl kullanacağı Abdullah Gül’ün Başbakan Erdoğan tarafından Cumhurbaşkanlığı adaylığına atandığı gün ilk ipucunu vermişti.
Hükümetin kontrolündeki TRT 1 normal yayın akışını değiştirip Gül’ü prime time denilen en çok izlenen saatte ekrana çıkarmıştı. Gül’ün karşısına biri hariç 4 AKP’li gazeteciyi oturtmuş ve Gül iki saat boyunca dilediği gibi propaganda yapmıştı.
Hükümet bu tavrını şimdi de el koyduğu ATV televizyonunda sürdürdü. Çarşamba akşamı ATV Ana Haber’in tek konusu vardı. O da Başbakan Erdoğan’dı.
Erdoğan el koyduğu ATV’nin en önemli yayın diliminde tam bir buçuk saat ekranda kalarak dilediği gibi konuştu, propaganda yaptı, rakiplerini suçladı, devletin diğer organlarına verdi veriştirdi.
ATV belki de ilk kez kamuoyuna o günün gelişmelerinden tek bir satır bile aktarmadan sadece Başbakan’ı izletti Türkiye’ye.
Sürekli demokrasiden, haktan, hukuktan, eşitlikten söz eden Başbakan iş kendi propagandasını yapmaya gelince birden değişiyor. Kendi malı gibi gördüğü medya kanallarını dilediği gibi kullanmaktan çekinmiyor.
Burada asıl üzücü olan, hükümetin kontrolünde de olsa, bu medya kuruluşlarını sözde yönetenlerin bu baskılara böylesine boyun eğmeyi içlerine sindirebilmeleri.
Ahlak etik olunca
Kimileri ahlak kelimesi yerine etik kelimesini kullanmayı tercih ediyor. Bunun nedeni basit aslında. “Etik”in karşılığı kabaca ahlak. “Ahlaksız” bir davranışa “etik dışı” dediğiniz zaman daha kibar oluyor. Bir de galiba yasal olarak “ahlaksız” belki hakaret anlamına geliyor, “etik dışı” dediğiniz zaman hakaret kabul edilmiyor. Hükümet seçime çok az bir zaman kala “etik dışı” bir karara daha imza attı. Turizmde ve bazı gıdalarda KDV indirimine gidiliyor. Bunda “etik” görebiliyor musunuz?
İktidar “etik dışı” bir kararla tüm ülkeyi “sersem” yerine koymaktan çekinmiyor.
Evet bu KDV’lerin inmesi iyi olmadı mı? Kesinlikle iyidir.
Ama 4.5 yıl bekleyip de seçime 45 gün kala KDV indirimi yaparsanız çok “etik dışı” davranmış olursunuz.
“Etik dışı” davranış sadece KDV konusunda mı? Değil elbette. Oy torbası olarak görünen bazı kesimlerin gelecek kış yakacakları kömürler bile dağıtılmış durumda. Üstelik bütçeden pay ayrılarak yapıldı bu. Halkın bu çok “etik dışı” davranışı gördüğünü sanıyorum. Yararlanacağız tabii, ama bunun neden yapıldığını da bileceğiz. Halkı bu kadar sersem yerine koyan iktidardan hesap böyle sorulur.

