Bir atölye kuramadık gitti!

21 Ocak 2003

Koridordaki kilimlerimin saçaklarını yıkayıp kuruttuktan sonra tam yerlerine sererken kapı çaldı. Gelen arkadaşım Rukiye'ydi."Hoşgeldin Rukiye, pardösüyle üşümedin mi?""Buz gibi dondurucu soğuk yok Ayşe. içimdeki kazak yetti valla. Çay var mı, cay? (Muhtar'ın, "acı var mı?"sı gibi sordu.)Çaylarımız elimizde, salonda yerlerimizi aldık."Ay sonunu getirmekte çok zorlanıyoruz be Ayşe. Bu durum ne zaman sona erecek bilmiyorum.""Haklısın. Ne var biliyor musun? Bir türlü memur olmaktan veya hizmet sektöründe çalışmaktan kurtulamadık da ondan!""Nasıl yani?"Sağ ayağımı altıma alıp devam ettim."Bak Rukiye. Bir an evvel üç beş kuruş kazanalım diye işlere girdik. Haluk da öyle, Rüstem de öyle. Ben de gençken öyle yaptım. Böyle olunca da patron maaşını artarsa diye bekleyip duruyor insan. Oysa, küçük bir şey imal edebilsek? Mesela, cezve veya dolap askısı falan. Hayat pahalılaştıkca satış fiyatına ilave edersin, olur biter.""Ne askısı be Ayşe?""Benim hayalim o askı imalatı Rukiye. Küçük bir atölyem olsa, telleri büküp büküp, kancalayıp, askı imal edebilsem. Tel fiyatı yükselse, işçime zam yapsam, hemen askı fiyatlarını artırırım, olur biter. Sonra neye bakar biliyor musun?""Neye bakar?""Yeni kurulan bir otelin askı ihtiyacını karşılamama bakar. Beceremedim işte. Yapanlara hayranım.""Dur bir düşünelim Ayşe. Belki seninle ben bir şeyler yapabiliriz. Belki TÜSİAD'a da gireriz! Mesela haşlanmış yumurta satsak?""Yapma be Rukiyeciğim! Kime satacağız?""Yumurta haşlamasını bilmeyenlere veya vakti olmayanlara! Olmaz mı yani?""Dur bir düşüneyim. Akşama ne pişiriyorsun? "Hadi Çaman ve arkadaşlarını izlerken...İstanbul'un en rahat ve erişilebilir tiyatrolarından birisi, Hadi Çaman'ın Nişantaşı Teşvikiye Çaddesi'nin tam ortasındaki Yedi Tepe Oyuncuları Tiyatrosu olmalı. İ. R. Ahmet Nuri Sekizinci'nin eseri "Hisse-i Şayia" da Hadi'nin yanalda Suna Keskin (bir zamanlar benim TRT'de taklidimi başarıyla yapardı sağolsun) Füsun Erbulak, Birol Engeler gibi usta oyuncular tarafından ele alınmış ve çok başarılı olmuş. Bu hareketli eser, Osmanlı dönemindeki hatin sayılır İstanbul ailelerinin yaşadıkları kaprisli ve çekişmeli yaklaşımları titizlikle ele alıyor, kişilerarası anlaşmazlıkların pekala halledilebilir sorunlar olduğunu İspat ediyor. Geçtiğimiz akşam izlerken babaennern ve dedem arasında da benzer çekişmeleri yaşadığımı hatırlattı Hadi Çaman ve arkadaşları bana... Hadi, yakında Avusturya turnesine çıkacak. Ama İstanbul'a döndüğünde bu eseri izlemenizi tavsiye ediyorum.

Devamını Oku

Su Yılmaz Erdoğan ve ekibi yok mu?

16 Ocak 2003

Bana Bir Şeyhler Oluyor'u hâlâ izleyememiş olanlar varsa, hemen yerlerini ayırtsınlar diyorum. Özellikle Turgut Özal döneminden sonra ülkemizde gelişen üretmeden tüketen toplum alışkanlıklarının orta ve alt sınıfı nasıl perişan ettiğini elinizle tutar gibi görebileceksiniz. Aslında Türk halkının bu rant ekonomisi hovardalığının ülkeyi ne hallere düşürdüğünün de resmidir bu. Yılmaz Erdoğan, allem edip kallem edip ağlanacak halimizi nasıl da güldürerek bize sunuyor? "Adnan" tiplemesiyle her mahallede kayarak dolaşan, ağzı bol laf yapan, şeytani üçkağıtçıların hangi yöntemlerle bizleri kandırdığını da anlatıyor Yılmaz. Demet Akbağ, Yılmaz'ın kadınlara olan saygısını belirten bir rolde. Piyeste aklı başında, gerektiğinde durumu sorgulamaya çalışan, pratik ve duygusal Türk kadınını oynuyor. Her zamanki üstün başarısıyla! Diğer oyuncuların hepsi ama hepsi muhteşem bir oyun çıkarıyorlar. Kaset doldurmaya çalışan oğul, zengin kocayı yakalamaya çalışan kız, nur yüzlü magazin düşkünü babaanne, müritler, hapishanedeki tipler, herkes zevkle ve ustalıkla sahnede yerini almış. Aksayan, zırlayan hiçbir nokta yok. Dekor düzeni çok pratik ve gerçekçi. "Bana Bir Şeyhler Oluyor"un temposuna değinmek istiyorum. Başladığı andan itibaren öyle hızlı bir tempo yakalamış ki, antrakta gelindiğinde "Eyvah!" dedim. İkinci yarı böylesine süratli olamaz. Yılmaz ile Demet'e de belirttim bu düşüncemi. Bir şey demediler. Sonra ikinci yarıda, temponun daha da hızlandığını görünce benim bu işlerden hiçbir şey anlamadığım da çıktı ortaya. Herkesin gidip görmesi gereken, büyük bir ustalıkla sahneye konup oynanmış, günümüz Türkiyesi'ni akıcı bir dille yansıtan bir çalışma "Bana Bir Şeyhler Oluyor." Bir de şunu belirtmek istiyorum, dünya üzerinde böyle biten bir piyes daha olmamıştır. Oyuncular yerde seyirciye uzanıyor, seyirciler ayakta oyuncuya el uzatıyor. Ortada da körolası bir duvar. Takdir ve tebrikler sevgili Yılmaz Erdoğan.

Devamını Oku

Hastanelerde bağış zorunlu mu?

16 Ocak 2003

Tam salondaki halıları silmiştim ki kapı çaldı. Rukiye'ymiş. Hemen sıcak terlikleri giydi ve salona geçti. Ben de mutfağa geçip çay yaptım. Karşılıklı çaylarımızı yudumlarken..."Ayşe biliyor musun, benim halamın kızı Nuriye geçenlerde düşmüş ve kolunu kırmış.""Yapma yahu, geçmiş olsun!""Bak anlatayım. Halam hemen Nuriye'yi Bakırköy Devlet Hastanesi'ne götürmüş. Sen hiç gittin mi oraya?""Gitmedim.""Nuriye'nin kolu kırık çıkmış. Alçıya almışlar. Fatura ödemeye gelince 'Bağış' bölümü varmış, oraya ödeme gerekmiş. Yapmışlar.""Allah'tan vardı da verebilmişler.""Aynen. Bir zaman sonra kontrola gitmişler. Yine bağış istenmiş.""Her gidişte mi gerekliymiş?""Aynen. Haydi onu da vermişler. Az para da değilmiş haaaa. Neyse, sonra alçıyı çıkartmaya gitmişler, yine bağış istemişler!""Vermezsen ne olur acaba?""Dinle bak. Duvarda da bir tabela varmış. Üzerinde ne yazıyormuş biliyor musun?""Bağışsız hasta kabul edilmez, falan mı?""Tam tersi, tam! Diyormuş ki:Bağış yaptığınız için teşekkür ederiz. Bağış yapmak zorunlu değildir.Bu sloganın altında da iki isim ve imza varmış.""Sağlık Bakanlığı mı?""Yok canım. Birisi Op. Dr. E. S. diğeri de Dr. E. A.""İşte bunu merak ediyorum. Kasada hesabı görürken bu tabelayı gösterip 'Ödeyemem!' desen acaba ne olur?""Bence bir daha gelemezsin be Ayşe. Yani belki sana iyi bakmazlar diye düşünürsün. Belki suç işlemiş gibi bir duyguya kapılırsın.""Anlıyorum hasta psikolojisini de hastane de biraz yokluk psikolojisini anlasa diyorum."Bundan sonra Rukiye "akşama ne pişireceksin" diye lafı değiştirdi.Teşekkürler GILETTE!Geçenlerde köşeme aldığım Yard. Doç. Dr. Hüseyin Günerhan'ın Gilette traş bıçağından şikâyetini dikkate alan yetkililer okuyucumla kısa bir zaman içinde irtibata geçmiş, durumu telâfi etmişlerdir. Teşekkürler Gillette.Okuyucu mektubuAmerika'dan çarpıcı örneklerMersin'den Dr. Aydın Ege* Geçen gün köşenizde maaş şikâyetinde bulunan yargıca soruyorum, 1'in 4'ünde olan bir yargıç halen ve emekliliğinde ne kadar maaş alıyor? Aynı konumda olan ve liseden sonra 10 yıl fazla tahsil yapmış uzman doktor ne alıyor?* Mesajınızı köşemize dahil ediyorum. Ülkede, gelişmiş ülkeler standardında para kazanabilen uzman varsa beri gelsin, Amerika'da "Good Morning America" sabah programını sunan Briant Gumble'ın maaşı ayda 1 milyon dolar. Bunun dışında Manhattan'da 500 metrekarelik dayalı döşeli bir daireyle özel kullanımı için şoförlü bir limuzin emrine verilmiş.Benim bir Türk dostum Mount Sinai, Beverly Hills hastanesinde anestezist olarak yılda 300 bin dolar kazanıyordu, öbür yanda master dereceli bir lise tarih öğretmeni ayda, tekrar ediyorum ayda 1000 dolar kazanıyordu. Ben sosyal sigortadan (henüz zamsız) ayda 240 milyon TL alıyorum. Bakan ekranda diyor ki: "SSK'nın en düşük maaşı 257 milyon TL." Benim 17 milyonum nerede diye merak ediyorum! Bilen varsa, bildirsin lütfen!

Devamını Oku

James Baldwin ve Miss Gilchrist

15 Ocak 2003

Kablolu televizyonda "History" diye yeni bir kanal hizmete girdi. Tavsiye ediyorum. Geçtiğimiz günlerde ABD'de ırkçılık üzerine bir belgesel izledim. Kendi deneyimlerim aklıma geldi.Yıl 1955. Washington D. C.'de Bethesda, Maryland civarında oturuyoruz. Yazıldığım ilkokul, eve 10 dakika yürüme mesafesinde.Öğretmenim Mrs. Burnside. Sınıftaki tüm öğrenciler, Marie hariç, beyaz. Marie, koyu siyah cildiyle pek de uyumlu olmayan çok frapan elbiselerle sınıfa gelmeye bayılırdı.Benim, "Negro" yani "zenci" diye anılan siyah derili Amerikalılar'a karşı hiçbir önyargım yoktu. Problemin nereden kaynakladığını bile bilmiyordum. Sınıfta hiçbir beyaz arkadaş, Marie ile konuşmuyordu.2 ay sonra, bir sabah okula gittiğimde Mrs. Burnside, Marie'nin başka bir okula transfer olduğunu bildirdi. Yıllar önce kolejde, "salı" konferanslarının birinde James Baldwin adlı yazarı dinleme fırsat bulduk. Çok ama çok çirkin bir fiziği vardı ancak konuştukça bu kadar güzelleşen bir insan olabileceğine inanamıyordum. "Ezilen zenci" çoğunluğun Amerika'da çektiklerini bizlere anlatıyor, bizde yeni uyanan "Nedir bu eşitsizlik yahu?" sorularımıza esaslı bir hedef buluyorduk. Çoğumuz hayran olup, konuşmasına doyamamıştık. Yemekten sonra 30 dakika daha sohbet ermeyi kabul etmişti. 30-40 "meraklı kız", Gould Hail'in giriş katındaki perdeli salonunu doldurmuştuk. Baldwin geldi. Konferansına devam etmeye başladı. "Gelin bize yardım edin!" dese eminim hepimiz bayıla bayıla arkasına takılırdık. Bu haleti ruhiye içinde bizim sınıfa gelen İngilizce öğretmenimiz Miss Gilchrist, yavaşça yandaki kapıdan girdi ve aramıza katıldı. Soru bölümü açılınca Miss Gilchrist elini kaldırdı ve dedi ki: "Bu sorunu halletmek için ne yapacaksınız?"Tabancayı Baldwin'e teslim etmişti. Baldwin, saniye aksatmadan ateşledi: "Bayan, bu bizim problemimiz değil, sizin probleminizdir."Nasıl bir alkış kopardık tahmin edebiliyor musunuz? Yıllar sonra gittiğim ABD'de bu sorunun büyük oranda halledildiğini görmekten memnum oldum.

Devamını Oku

'Çocuklarım olduğu için Irak'a gittim'

14 Ocak 2003

Geçtiğimiz pazar günü, Larry King Live'da Sean Penn'in Irak'a yaptığı 3 günlük seyahatten sonra gerçekleştirdiği ilk röportajı canlı olarak izledim.Sean Penn'i, Madonna'nın ilk kocası olmasından öte tanımıyordum. Babası Leo Penn, McCarthyizm mağduru olmuş, oğlunu sağlam yetiştirmiş, milliyetperver bir yönetmenmiş. Gelelim Sean Penn'e ve Irak seyahatine. Sözlerinin önemli noktalarını mealen sıralayacağım:Yumruğu yemiş bile* Teknolojide bu kadar ilerleme kaydettik ama enspektörler hâlâ kitle imha silah varlığının ipuçlarına ulaşamadı. Hükümetimiz, bu silahlar hakkında bildiklerini bizlerle paylaşmalı. Halk olarak bir şey bilmiyoruz.* Amerika, dünyanın polisi olmak zorunda mı?* Irak'ın bombalanmasından sonra Arap ülkeleri bize gerçekten tehdit oluşturacak teröristleri desteklemezler mi?* Üç gün içinde gördüğüm Irak'ta şoka girdim. Dicle nehrine hergün 2 ton çöp dökülüyor ve suyun içilir, kullanılır hali kalmamış. İlaçsız, gıdasız, inanılmaz kalabalık sınıflarda yetişen bir çocuk nesli var ki, bunlar yarın benim çoluk çocuğumun karşısına çıkacaklar.* Irak halkının tek kabahati Saddam'ı desteklemesi. Oysa biliyorlar, bal gibi biliyorlar ki Saddam, hergele tavırlarına rağmen suratının ortasına yumruğu yemiş durumda. Nasıl mı? Irak halkı biliyor ki tüm havasına rağmen enspektörler, Saddam'ın saraylarının yatak odalarına bile girip çıkabiliyor. Bu onlar için öyle bir zul ki! Yani Saddam zaten burnunun üstüne yumruğu yedi.* Şu anda Kuzey Kore, Afrika, çevre kirliliği, binlerce sorun gözümüzün önünde dururken Amerika "savaş" diye tutturmuş durumda. Bunun yanlış olduğunakesin olarak inanıyorum.* Hükümetimiz, cumhuriyetçilik ilkelerine sığmayan bir yaklaşım içinde. Cumhuriyetçilik ihanetsizliktir, anayasanın sınırlan içinde kalmaktır, elinden geldiğince yaptığın işin en iyisini yapmaktır, milliyetçiliktir. "Tarih olgusunun" kaale alınmasıdır. Rumsfeld benim seyahatimi desteklemiş ancak Başkan tasvip etmemiştir.Felaket bir durum* "İyi ki burada yaşamıyorum dedin mi?"Oraya lüks bir daire almaya gitmedim. Uygulanan ambargo neticesi meydana gelen felâket durumu görünce hasta bir yavrunun odasından çıkarken dikkat etmek bakımından, kapısını bile sert kapatmamaya özen göstermemiz gerekirken, üstüne bombalar yağdırma ihtimali ve icraat planı içinde olmamız beni çok endişelendiriyor.* "Evlisin, çocukların var. Eşin sana, 'Gitme, çocuklanmız var. Kendini tehlikeye atma' demedi mi?"Ben çocuklarım olduğu için oraya gittim.Bu söyleşi bana ilginç geldi. Sizlerle paylaşmak istedim. Daha çok uzun ama yerim kalmadı.

Devamını Oku

Nihat Gökyiğit ve Jet Fadıl!

13 Ocak 2003

Doğduğu yöreye el sürmemesini istediğim birisi varsa o da Fadıl Akgündüz'dür. Kendisi hiç terlemeden, çalışıp kazanmadan, sadece laf ebeliğiyle Avrupa'daki vatandaşlarımızdan Siirt'in gelişmesi için büyük paralar toplamış, bunları çarçur etmiş ve Porto Rico'dan bizlere seslenirken bile hiçbir pişmanlık veya üzüntü duymadığını göstermiştir. Bu da doğaldır çünkü terlemeden elde edilen paranın kıymetini bilmek zordur.TEKFEN'i, üç ortağın olağanüstü heyecanla kurduğu yılları hatırladığımda da Nihat Gökyiğit bey ve ortaklarının (biri hakkın rahmetine kavuşmuştur), bugün titizlikle kullandığı paraları nasıl terleyerek kazandıklarını da bilenlerdenim.Ülkemizde doğduğu yöreye hizmet etmekte olan Sayın Nihat Gökyiğit Artvinli'dir. Gürcistan ile komşu Macahel köyünü kalkındırmak ve korumak için nasıl ele aldığını geçenlerde Boğaziçi Üniversitesi'ndeki TEMA toplantısında öğrendim.Bu yöreye gitmelisinizOlağanüstü sinematografiyle çekilmiş, muhteşem bir belgesel sayesinde Artvin'in Macahel köyünü tanıdık. Macahel'de küçük çapta arıcılık varmış. Nihat Bey, arıcılık uzmanlarını yöreye yollamış. Bir müddet sonra uzman telefon etmiş ve demiş ki:"Efendim bu arılar Kafkas arısı!" "Ne demek yani Kafkas arısı?" "Efendim Kafkas arısı dünyanın en leziz, en mükemmel balını üreten arılardır. Buradakilerin hepsi ama hepsi Kafkas arısı."Nihat Bey bizi bilgilendiriyor. Bir Kafkas kraliçe arısı 80 dolarmış! Yörenin gelişmesi için cevize de el atmış Nihat bey. Araştırmalardan sonra farkedilmiş ki, Macahel'in 4 ceviz ağacı, dünyanın en lezzetli ve ince kabuklu cevizlerindenmiş. Hemen o dört ağacı kontrol altına aldıran Nihat Bey, civardaki diğer ceviz ağaçlarını bunlarla aşılatmış. Başlamış mı bir de bereketli ceviz ticareti! Yetmemiş, Nihat Bey trekking ve dağcılık içeren turistik turlar düzenletmeye başlamış. Başkanı olduğu TEMA Vakfı bir de misafirhane kurdurmuş. Doğaya saygı kuruluşu TEMA'nın çok özel ve olağanüstü güzellikteki yerel dokuya duyduğu saygıyı tahmin edersiniz.Bunlar tam gerçekleşmeden çekilmiş belgeselde konuşan bir dede diyordu ki: "Doğa doğa deyip durursunuz ama insan ne olacak? Önce insan, sonra doğa!" Nihat Bey sayesinde asırlardır ihmal edilmiş bu yöre halkının artık maddeten de yüzü gülmeye başlamış. Baharda veya yazın dünyanın binbir bitki ve kuş türünün yaşayıp konakladığı bu yöreye gitmenizi hararetle tavsiye ediyorum. Hele doğal bir havuz var ki! Akademia'nın hazırladığı muhteşem bir belgesel, hem yazı hem de kışı görüntülüyordu. Kış görüntülerinde gözlerinizi yaşartacak sahneler de yaşayabiliyorsunuz. Kar yolları kapatınca, ağır hastalarını kızaklı bir sedyeye yerleştirip, kocaman dağı iğneyle kuyu kazma misali adım adım geçmeleri, oradan Gürcistan sınırına varmaları ve sonra tekrar Türk kentlerine devam etmeleri.Diğer köyler ne olacakGürcistan'daki çekimlerde dikkatimi çeken, tüm sokaklar asfalt, otomobillerin vızır vızır işlediği, gelişmiş kent görüntüleriydi.Ben, Sayın Nihat Gökyiğit bey ile Gürcü ve Artvin potpurileri sunan orkestrasıyla beraber, emeği geçen her elemanı tebrik ediyorum.Kokteyl öncesi Sayın Feyyaz Berker ile Nihat Bey'le tatlı bir sohbet yaptık. "Siz Artvin'de doğdunuz, ya diğer köyler ne olacak?" sorumu Nihat Bey, hafif tebessümle geçiştirmek istedi. Ancak ben ucunu bırakmak istemiyorum ve diyorum ki:"Nihat Beyefendi. Bu yaz bizim Seddülbahir köyümüze misafir olmanızı rica ediyoruz. Bizde de çok badem ağacı var ama bu bademi kırıp, şehit günlerinde ve bayramlarda açılan leziz baklavalarımızın içine yerleştirmekten başka bir şekilde değerlendiremiyoruz. Lütfen bize de yardım ediniz!"Gerçekten her işadamımızın örnek alması gereken çalışmalardan birini daha mükemmel şekilde gerçekleştirmiş Sayın Nihat Gökyiğit. Kendisine, ekibine ve TEMA'yı destekleyen tüm dostlara teşekkürü borç bilirim.

Devamını Oku

Ne ekersen onu biçersin!

11 Ocak 2003

Pazar günleri tatil günüdür. Küçük çocuklu aileler hariç, bütün aile geç saatlere kadar yatak keyfi yapabilir. Yaparlar da bir kişi hariç! Kimdir o kişi? Anne! Evet, anneler için pazar günleri tatil olmayıp belki de işlerin en yoğun olduğu günü teşkil eder. Neden? Anlatayım. Bir kere ailenin tüm fertleri evde olduğundan, evin en karmakarışık olduğu gündür pazar. Uyanan her kişi pijamalarıyla, sabahlıklarıyla, ayaklarına terliklerini geçirip, ellerine aldıkları gazete veya ilavesiyle bir koltuğa gömülür. Saat süratle ilerler... 11.00, 11.20... Hâlâ annenin hazırladığı kahvaltı sofrası ortalıktadır. Anne, "Yavrum şu kahvaltını yap da masayı toplayayım. Öğlen yemeğini hazırlamam gerek" dese de bir rehavet, bir rehavet...Her yer karışıyor"Dur anne, n'olur? Bir pazar günüm var zaten. Şu gazeteyi rahatça okuyayım." En nihayet sofra toplanmış, kahvaltı bulaşıkları yıkanmış, anne öğlen yemeğini yapmaktadır. Ama dikkat dikkat, salon ve yatak odaları gittikçe karışmaktadır.Herkes okuduğu gazeteyi biçimsiz bir külah misali, sözüm ona katlayıp bir kenara bırakmıştır. Bazılar çayını içmiş, fincanı sehpada unutmuştur. Kimi, "Ay çok başım ağrıyor bu sabah" diyerek ağrı kesici kutusunu alıp ilacı içmiş, kutuyu, prospektüsünü ve yarım bardak suyu orta sehpada bırakmıştır. Özellikle pazar günlerinde CD'ler kutularından çıkarılır. Birkaç parça çalındıktan sonra orta yerde, bir tarafta kutu, uzağında CD, annenin yardımını istemektedir. Kiminin terliğinin teki yerde, diğeri koltuk yastıklarının arasında keyif çatmaktadır.Derken, duş faslı başlar. Herkes bir anda duş alma hevesine kapılır. Tüm bornozlar, büyük boy havlular dolaplardan çekilir, sırılsıklam nemlendirilir ve yatak odalarının bir köşesine fırlatılır. Sanki otel servisinde kat görevlileri vardır ve hizmet vereceklerdir.Akşamüstü gelecek misafir varsa, yandı gülüm keten helva! Anne, sağ eliyle öğle bulaşıklarını kaldırırken sol eliyle ununu biraz fazla kaçırdığı kek hamurunu karıştıradurur. Aklı fikri sehpalardaki tozlardadır. Bir an evvel alması gerekir ama fırını da derhal yakmalıdır.AB ülkelerinde ise durum bambaşkadır. Bir kere AB'liler pazar sabahlan da erken kalkar. Yataklarını kendileri toplar.Herkes derhal duşunu alıp dişini fırçalar. Anne bir tek sofra kurup sıcak su hazırlamıştır. Herkes kendi kahve veya çayını yapar ve sofraya oturur. Ekmeğini kendi kızartır. İşi bitince derhal tabağını bardağını, çatal ve bıçağını sıcak suda sabunlayıp, kurulayıp, yerli yerine yerleştirir.Kiliseye gidilmiyorsa, gazetelere göz gezdiren azdır. Bahçeli ev ise baba bahçede iş yapmaya, çocuk da bisikletle gezmeye başlar. Öğlen vakti herkes evde buluşup, anneye sarılırla ve kendisini kucaklayıp otomobile atarlar. Etraf kahkaha doludur. Çünkü ailece öğlen yemeğini restoranda yiyeceklerdir.Daha fazla devam etmeyeyim. Bizim annelerimizin çektikleri çileler, kendimizden kaynaklanmaktadır. Herkesi, kendi işini kendisi görmeye alıştırmayan bizler olduğumuz için pazar günleri, en çok yorulduğumuz günlerdir. Eeeeee.... Ne ekersen onu biçersin! Hepinize hayırlı pazarlar diliyorum!

Devamını Oku