Tatlıses'le sohbet fantezisi!

10 Ocak 2003

Tam yatak odalarımızın süpürgeliklerini ciflemiş, durulayıp kurutmuştum ki başımda yemeni, üstümde eşofman, yarı yırtık terlikler ayağımda, kapı çaldı. Herhalde Rukiye'dir deyip açtım. Bir de kimi göreyim karşımda... Tam tamına İbrahim Tatlıses kardeşimi. Epeydir uğramamıştı. Şaşırdım. Son geldiğinde elinde bir kutu baklava vardı ama nasıl? Kutudan sızmış bir sürü tatlı, yerlere damlaya damlaya, "Ayşe Abla, sana layık değil ama..." derken, "Değil tabii İbrahim, sakın girme içeri. Dur bir tabak getireyim" demiş, uyduruk karton kutuyu sahana yerleştirip kapı önünü ve İbrahim'in pabuç altlarını iyice cifleyip sildikten sonra salona buyur edebilmiştim.İşte gene karşımdaydı ama bu sefer (Allah'tan! elinde kutu yok. Hem birkaç gündür tıraş da olmamış gibi... Hayrola?Hiç kabahatim yok"Yorgun görünüyorsun İbrahim, gel içeri" dedim ve hemen pembe bej ekoseli, keçeli erkek misafir terliklerini önüne çıkardım."Sorma abla yahu, sokağından geçiyordum da dur bir uğrayıp danışayım dedim" dedi."Sen geç salona, ben üzerime bir hırka alayım. Bugün elektrikler kesik, kalorifer yanmıyor" dedim. Hemen basımdaki yemeniyi çözüp, iyice bir dolayıp tekrar sıktım. Üç kış evvel ördüğüm hırkayı da omuzlarıma atıp, salona geçtim."Abla, ayaklarına bir çorap giysen, üşüyeceksin" dedi İbo."Bosver sen ayaklarımı şimdi, anlat bakalım neler yaparsın?""Sorma abla yahu. Benim yazıhanem var ya? Hani Seyrantepe'de. Hah işte orada yatıp kalkıyorum. Perişanım, perişan."Sanırım gözlerinden hafif yaşlar süzülmeye başlamıştı.Cebimde kullanılmış bir mendilim vardı, onu ters yüz edip İbrahim'e uzattım ve "Sağ kulağını kullanmadım, sil gözyaşlarını da anlat. Yine neler yaptın bakayım?" dedim. O anda ayağımı da altıma aldım çünkü bu uzun süreceğe benziyordu. Oysa, daha pırasanın altını bile yakmamıştım. Akşama yengemler yemeğe geliyorlardı."Benim kabahatim yok be Ayşe Abla. İnan bana yok. Kabahat hep kadınlarımda. Ama hep!""Nasıl yani?""Çok dırdırlar be abla! Her zaman, dır dır dır dır, bıktım be abla! Bana huzur yok mu bu dünyada be abla? Çalışıyorum, 700 kişiye bakıyorum. Huzur istiyorum ama bulamıyorum. Neden bulamıyorum Ayşe Abla?""Bak İbo'cuğum. Seni biraz tanıyorum ben. Zaten onun için bana gelir gidersin. Senin bir huyun var ki ateşle barut gibi bir şey." "Nedir be ablacığım?""Bir kadın, erkeğini katiyyen paylaşmaz İbo'cuğum. Sen ise devamlı hoşlandığın hanımlarını paylaşmak istiyorsun. Birisi gelincik, diğeri papatya, ötekisi mor diken, bir diğeri de bahar kestane çiçeği. Şimdi bunlar kendi başlarına çok hoşlar, ayrı zevk ve sefalar verirler. Ama sen hepsini buket gibi bir arada istiyorsun! Olur mu be aslanım? Kaldı ki daha ne çiçeklere bakıp, koklayıp, tatmak istersin. Doğa Ana'nın sunduğu çiçek ve floranın sonu yok ki be evladım. Ama her çiçek tek başına ateş, yan yana gelince patlayan bir bombaya dönüşüyor. Her çiçek senin kendisini en çok sevmeni, ötekileri çöpe atmanı, bir tek ona bakmanı, yaşamda aradığın her zevki onda bulmanı istiyor. Ama sen de bunu yapamıyorsun."Yeni bir buket bul"Mesele bu mu yani?""Aynen bu İbo'cuğum. Bu patlamalar hem onları mahvediyor hem de seni yazıhane misafirhanesine mahkum ediyor.""Pekiii, ne yapmalı?""Bence kendine yeni bir buket hazırla İbrahim'ciğim. Yeni çiçeklere de önceden söyle, 'bakın ben başka çiçek koklarım, toplarım! Varsanız varsınız, yoksanız bana eyvallah!' de... Kimse ilerde şaşırmasın.""Peki Ayşe Abla. Sağolasın. Her şey silbaştan desene. Bunu da deneyeceğim ama yapamazsam. Vallahi başka ülkeye gideceğim."

Devamını Oku

Kazada yakınları kaybedenlere...

9 Ocak 2003

Yaşamda karşılaştığımız olaylar, kendimizin hazırladığı programa uymadığı zaman, kontrol elimizden adeta koparılarak alındığı zaman, üzüntülerin en acısını yüreğimizin tam göbeğinde hissettiğimiz zaman, bizi teskin edecek kelimeleri bu koskoca evrende bulup söyleyebilecek hiç kimse kalmadığı zaman herhalde kendinizi şiddetli bir fırtınaya yakalanmış minik bir tekne gibi hissederiz."Ama yaşam planımızda bu yoktu! Bu kadar acıyı taşımam imkânsız. Adil değil. İsyan ediyorum" dediğiniz zaman, sizleri anlamamak mümkün değil.Geçen çarşamba akşamı saat 20.15 civarında yaşam, 75 kişiye öyle bir oyun oynadı ki sil silebilirsen, unut unutabilirsen!Diyarbakır uçağı, hiç beklemeyen, son ana kadar hissetmeyen, hazır olmayan 75 kişiyi sevdiklerinin, bağlı olduklarının yanıbaşından kopardı, kaçırdı.Düşündükçe insanın perspektifi şaşar. Doğru gördüğünü yanlış mı, yanlış gördüğünü acaba doğru mu diye sorgulamaya bile başlayabilir.Benim hiçbir tanıdığım, o alev fırınına bağlı olarak yaşamını yitirmedi. Ama tüm Türk halkı gibi izlerken sanki en yakınımı oraya teslim etmişim gibi... Diyarbakır hava limanında çaresiz ve umutsuzca umutlu, oradan oraya koşturan, gözyaşlarını bile birbirine sarılarak saklamaya çalışan, inanması çok ama çok zor olan bu durumu kabule zorlanan yakınları izledikçe, kaybedilen her bir yolcu ve mürettebat sanki benim en yakınım, en sevdiğim oldular.Böyle bir kontrolden çıkışla nasıl baş edilir?Şimdi etrafınızdaki bazı dost ve akrabalarınız diyordur ki: "Allah en iyileri alır, üzülme canım."Sizler de sorguluyorsunuzdur: "Neden? Niçin? Tam da şunu bunu gerçekleştirecektik."Hele hele yabancı ülkelerden gelmişler... Olacak tesadüf mü? Binlerce kilometre uzaktaki yakınları, akrabaları, nasıl bir üzüntüye gömülür?Diyorum ki, metin olmaya çalışmayın. Bırakın yaşlar, seller sular gibi aksın. Sakın içinize atmayın. Bırakın dışarıda yer bulsunlar.Hatta bağırın! Kızın! Bir müddet dostlarla, istemediğinizde ise yalnız kalın. Ama üzüntünüzü içinize atmayın.Zaman, evet zaman, silip, katlayıp, paketleyip beyninizin sağrılarını azaltarak, acıyı sizden, yüreğinizden uzaklaştıracaktır.İnanması güç ama öyle...Hani bir şarkı vardı:"Ha üç gün önce, ha beş gün sonra..."Doğru... Üç veya beş... Daha fazla değil... Hepinize başsağlığı ve sabır diliyorum.

Devamını Oku

Hıristiyan ve Müslüman ülkeler!

9 Ocak 2003

Geçenlerde Bekir Coşkun beyin köşesini her zamanki gibi zevkle okudum. Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerin, gelişmiş Batı Hıristiyan ülkelerine kıyasla niçin henüz gelişemediğini sorup cevabını veriyor. Yani Allah'ın tam istediği gibi durumu sorguluyor."Müslümanların ayağına hurafeler ve tesettürün zinciri vurulmuş bir kere" diyor.Doğrudur. Fakat gelişmekte olan ülkeler incelendiğinde din mevhumundan ayrı olarak başka ortak paydalara da rastlanabiliniyor. Örneğin Hıristiyan inançlı birçok Orta ve Güney Amerika ülkesinde ve Afrika'nın değişik inançlı topluluklarında gördüğüm aşağıdaki dinamikler ilgimi çok çekiyor.1- Müslüman halkı arasında dinden kaynaklanmadığına emin olduğum "birbirini çekememezlikle" karşılaşıyoruz. Güney Amerikalı Hıristiyan ülkelerinde de bu tür yaklaşımlara çokça rastlanmaktadır.2- Kamplaşmaya çok uygun yapılara sahibiz. Ya şundanız ya bundan! ikisinin arası genellikle olmuyor. Dolayısıyla devamlı gerginliklerle yaşama tutkusuna alışmış bünyelerimiz var.3- İdarecilerimiz "kontrolü" çok seviyorlar, ellerine bir geçirdiler mi bırakmak istemiyorlar. Eğitimsiz vatandaşlar da yokluk ve geriliği "normal" addedip hamaset edebiyatına inanarak yaşıyorlar.4- Topyekûn bilimsel eğitim sistemleri ve sanayi yatırımları tüm ülke sathına eşit biçimde yayılamıyor.5- Yolsuzluk ve rüşvet neredeyse "yaşam biçimi. "6- Aşın personelden battallaşmış kamu sektörleri.7- Halkın büyük bir çoğunluğu"devlet baba"dan yardım bekliyor.8- Göç, büyük kentleri felç etmiş.9- Güney Amerika'nın Hıristiyan halkıyla, "Akdeniz"li olduğumuzu iddia ettiğimiz için söylüyorum, kişilik benzerliklerimiz var. Örneğin hırslıyız, inatçıyız ve gururluyuz. "Kestirme" yolları seviyoruz. "Bildiğim bildik, dediğim dediktir" tarzı yaklaşımları tercih ediyoruz.10- Üstümüzde etkin bir otorite yoksa çok kolay şekilde birbirimize düşüp, çekişmelere girebiliyoruz. Sanırım tüm bunlar ve daha birçok faktör Güney Amerika ile Orta Doğu halkı arasında ortak payda olarak görülebilir.Oysa bir toplum Hıristiyan, diğeri Müslüman'dır. Tüm Müslüman ülkeler arasında Türkiye'ye bakılınca, Mustafa Kemal'in imzasıyla gerçekleştirilmiş reformlar ve onunla yaşanan kısa yıllar gene de Türkiye'yi diğer Müslüman ülkeler arasında sivriltip yükseltmiş, demokratik, laik platforma oturtmuştur. Ama bakacağımız istikamet durmadan koşturup ilerleyen "muasır medeniyetler" seviyelerinde olduğundan, içimiz içimizi yemektedir.

Devamını Oku

Askerimizin yemin töreni

8 Ocak 2003

Salondaki süpürgeliklerin tozunu almıştım ki kapı çaldı. Gelen Rukiye'ydi."İyi ki uğradın Rukiye. Sen salona geç, ben çay getireyim.""Sana İsmail ile Nermin'in yaşadıklarını anlatacağım. Çabuk ol."Çaylarımızı yanımıza aldık ve koltuklarımıza yerleştik."Hangi İsmail ile Nermin?""Bizim üst katta oturan komşularım. Biliyorsun oğlan askere teslim oldu. Geçenlerde Etimesgut'da yemin töreni varmış. Bizimkiler gitti tabii. O kadar özlemişler ki Özdemir'i.""Tabii, insan oğlunu askere gönderince bir garip oluyor. Hele anneler, hele anneler!""Aynen! Ama bak ne olmuş. O gün hava yağmurlu olduğu için her taraf çamurmuş. 'Bir kalabalık, bir kalabalık!' diyor Nermin. Tören yeri yemin törenini izlemeye Anadolu'nun her bir köşesinden kafilelerle gelmiş ailelerle doluymuş.""Biz de Ali ile Ahmet'in yemin törenine gitmiştik. Aynı durumu yaşadık.""Ama burada ne zormuş biliyor musun? Kimse oğlunu nasıl bulacağını bilmiyormuş. Etrafta hiçbir talimat yokmuş. Eee, çok insan da yol yordam bilmiyor tabii...""Özdemir'i bulamamışlar mı yoksa?""Onlar bulmuş bulmasına ama birçok aile çocuğunu bulamamış. Bir subay megafonla bağırarak talimat veriyormuş ama duyup anlayamamışlar bile. İsmail, dört aileye yardım etmiş de çocuklarını bulup izne çıkarabilmişler.""Nasıl yani?""Şekerim, oğlunu bulup çıkarabilmen için kaldığın otelin adı, adresi, telefonu gerekliymiş. Bir deçocuğunu teslim alacak aile ferdinin nüfus cüzdanının fotokopisi lazımmış Kimsenin haberi yokmuş tabii bu işlemlerden.""Biliyorum, biz de yapmıştık! Başka türlü izin vermezler ve haklılar tabii.""Neyse Nermin, 'Özdemir'i tanıyamadım. Bizim yanımızda yaşarken ağzına koymadığı yemekleri şimdi bal gibi yiyor' diyor.""Vallahi Rukiye, anne babaların veremediği disiplini ordunun verdiği doğru. Bence çok iyi olmuş.""Bir ordu Ayşe, bir de evlenince 'gelin' veriyor. Ne dersin.""Haklısın derim. Bizim Ahmet evde yaşarken hiçbir yemeğine karabiber ekmezken evlendiğinden beri bakıyorum her yemeğine karabiberi bal gibi döküyor, bayıla bayıla yiyiyor.""Bizim oğlan da okulu bitirip askere gidince bakalım kereviz yiyecek mi? Hiç ağzına koymaz, bilirsin.""Askerde önüne kereviz gelince 'şapur şupur, yarabbi şükür' deyip yemezse ben de Ayşe Özgün değilim derim..."Kahkahalarla gülmeye başladık.

Devamını Oku

Uygarlık, duyguların kontrol altına alınmasında saklıdır!

28 Kasım 2002

ABD, Filistin ve İsrail hükümetlerinin ve El Kaide örgüt üyelerinin şöyle bir durup düşünmeleri gerekiyor diye düşünüyorum. Ariel Şaron'un hükümet başkanı olduğu andan itibaren bugüne kadar uygulanmaya çalışılan sistem başarılı olmadı.Sertlikle müdahale daha çok felaket doğurdu, İsrail vatandaşlarının tatil yapmak için Kenya'nın Mombasa kentinde yerleştikleri otele yapılan 3 kişilik intihar saldırılan ve İsrail'in Ben Gurion havalimanına gitmekte olan charter uçağına, kalkıştan biraz sonra atılan füze, olayı çok ama çok daha başka bir boyuta getiriyor.İsrail vatandaşları, yurtlarında hemen hemen her hafta meydana gelen intihar saldırılarından biraz uzaklaşmak, tehlike, ateşli silahların patlama sesleri, ambulans ve polis sirenlerinden kurtulmak için Mombasa'ya gidiyorlar.Artan bir tıkanma varAynı tehlike burada da karşılarına çıkıyor. Bilmiyorum Filistinli vatandaşların böyle seyahat imkanları var mı? Kenya'daki bu iki eylemi H Kaide'nin planladığı iddia ediliyor. Şu ana kadar üstlenen yok (bu yazımı olayın meydana gelmesinden 10 dakika sonra yazıyorum!). Şimdi Başbakan Şaron, karşı misilleme olarak ne yapacak?1948 yılında İsrailliler'e taahhüt edilen toprak parçası, bugüne kıyasla, Filistin'in çok ama çok küçük bir bölümüydü. Bu konuda bir anlaşma yapmak için Camp David'de israil Başbakanı Menahem Begin ile masaya oturan Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat bir suikaste kurban gitti. İzak Rabin, musevi bir fanatik tarafından kurşunlanarak öldürüldü, israil tankları Filistin vatandaşlarının mahallelerini yerle bir etti. Şaron, "intihar saldırılan durdurulacaktır" diyerek mahallelere girdi. Görülüyor ki gittikçe artan bir tırmanma var burada.Bu tırmanma nasıl durdurulacak? Barış ve sükunet nasıl tesis edilecek? Şu dünyaya hepimiz geldik, gidiyoruz. Değer mi bu kadar kan dökmeye?Her iki taraf da büyük kayıplar vermeye devam ediyor. Kan dökümünde azalma olsa, bir anlaşmaya doğru adımlar atılabilecek platformlar oluşabilse, anlaşmalarda fedakârlıklar yapılabilse, Ortadoğu'nun bu kanayan yarası belki kapanabilir. Atılan füze uçağa isabet etseydi 261 Israil'li şu anda ölmüş olacaktı. Buna kim dur diyecek? Kim soğukkanlılıkla durumu objektif gözlerle irdeleyerek adil bir neticeye varabilecek?Nice Filistinli ve israilli gencin gelecekleri yıllardır karartılmış durumda. Yazıktır, çok yazık, ilgili her merciyi akl-ı selime davet ediyorum. Temiz bir sayfa açmak neden çok zor geliyor insanlara? Geçmişi unutmamakta ısrarlı olmak, geleceği karartmaktadır.Adil bir sonuç gerekiyorGeçmişi neden unutamayız? Duygularımıza kapıldığımız için. Duygularına kapılanlar, mantıktan uzaklaşırlar. Duygularına kapılmayanlar ise mantık ve akl-ı selimi bulurlar.Bence uygarlık, duygularına hakim olanlann, mantığını dinleyenlerin eriştiği bir seviyedir. Ortadoğu'da barış ve sükunetin gelmesi için alakalı her kişinin duygularına esir olmalarından kurtulmalarını ve karşılıklı fedakârlıklarla dünyanın bu bitmez tükenmez kanayan sorununu halletmelerini diliyorum.Yetkililer sesinizi duyup açıklama yapmalıdırlarİstanbul'dan Erhan Acar* 25 yıllık sigortalıyım. Günüm geldi, bekle 44 yaşmda emekli olacaksın dediler, îki yıl daha nasıl beklerim? insanların verilmiş haklarının çalınması doğru mu? Benîm gibi yüzlerce kişinin hakkına tecavüz edildi. Bir kanun çıkacaksa bu, yeni sigorta olanlara uygulanmalı. Kanun çıkardılar ve emekliliğine 2 yıl kalmış kişiler bundan muaf dediler ama sonuç yok. Oğluma düğün yapacaktım. Tazminatıma güvendim. Ankara'da Mercedes'lerde villalarda otururlarken bizim gibi muhtaç insanları mağdur ediyorlar. Devlet bir yasa çıkarsın ve bu yasa da emekliliğine 2 yıl kalanların toplu paraları ödensin desin. Çünkü hakkımız.* Yerinizde kim olsa üzülür. Yetkililer sesinizi duyup bu sorunu yaşayanlara bir açıklama getirirlerse çok sevineceğiz. Teşekkürler.İşte tiyatro izleme fırsatı30 Kasım Cumartesi akşamı (yarın) saat 20.00'de Maltepe Yayla Sanat Merkezi'nde Murat Cemur ve Yerkan Kahraman (Müjdat Gezen'in öğrencisi) bir tiyatro oyununu sahneye koyacaklarını açıkladılar. Bu çalışmanın bünyesinde ayrıca müzikal bir bölüm de yer alıyor. Bu çevrede oturan okuyuculanmın, o akşam her zamanki gibi evde oturacaklarına belki bu eseri görmeyi tercih edebilirler diye düşünüyorum ve bu nedenle dikkatlerine sunmak istiyorum.

Devamını Oku

Buna derler 'yıldırım aşkı'!

13 Kasım 2002

"Bir gün etrafımızdaki dağlık bölgede gezmeye çıktık..." diye söze başlıyor Zeki ve devam ediyor: "Niyetimiz civan keşfetmek, çiçek ve fauna örtüsünü tanımaktı. Köyden epey uzaklaşmış, güzel manzaralı bir düzlüğe gelmiştik. Rüzgâr serin serin esiyor, terimizi kurutuyordu. Az ileride bir traktör gördük. Yanına gittik.Köylü bir çift yetiştirdikleri biberleri topluyordu. Merhabalaşıp, konuşmaya başadık."Burada sözü Tülin alıyor: "Hanım bize de çok uzak bir köyden geldiklerini, her yıl burada biber yetiştirip pazarda sattıklarını söylüyordu ki birdenbire, tam arkamda bir çift gözün bana baktığını hissettim. Aceleyle biraz da korkarak arkama döndüm ve gözlerim faltaşı gibi açıldı.Karşımda, arka ayaklan üzerine oturmuş, bozkır bir köpek, kocaman ama gerçekten kocaman kahverengi gözleriyle yüzüme dikkatte bakıyor, arada bir de başını bir sağ tarafa, bir sol tarafa eğip tekrar düzeltiyordu.'Zeki... Zeki... köpeği gördün mü?' diye haykırdım. Çiftçiyle sohbete dalmış eşim, birden köpeği fark etti."Zeki söze başlıyor: "Bana o kadar güzel bir bakışla bakti ki, o anda dilim tutuldu diyebilirim. Dış ülkelerde huskie diye tanımlanan bir köpeği andırıyordu ama gözleri inanılmazdı. Kocaman kocamandı... Tatlı tatlı bana bakıyordu."Tülin devam ediyor: "O anda, aradığımız köpeğin bu olduğuna karar vermiştim. Zeki de vermiş. Önce çiftçiye sorduk 'Sahibi kim?' diye.Çiftçi, "Sahibi yoktur. Kır köpeğidir bu. 10 gün öncesine kadar bir Alman aile burada kamp yapmıştı. Onlar biraz yemek verdiler. Giderken de bize bıraktılar. İsterseniz alın götürün" dedi."İnanamıyordum. Bu güzellik bizim olabilir miydi?"Köylü arkadaş, "Almanlar ona bir isim takmıştı" diye devam etti ve "Ona Örni diyorlard" dedi."İngilizce bir isimdi Ernie. 'Ernie' diye çağırdım. Hemen bana bakti!Tülin'de ben de bayılmıştık bu güzel varlığa. Köylü arkadaşım da almamızı istediğine göre aldık eve getirdik. Kasabadan veterineri çağırdık vekontrol ettirdik. 'Daha bir yaşında. Kangal karışımı, güzel bir hayvan'dedi ve aşılarını yaptı."Zeki, tüm heyecanıyla Ernie'yi bir güzel yıkadı. Tüylerini fırçaladı. Hemen kemik suyuna ekmek hazırladım. Koca bir tencere yedi.İşte, birinci hatamız bu oldu. Ertesi günü, Ernie öyle bir ishal oldu ki, zavallı kuru ekmekten başka bir yiyeceğe alışık olmadığı için tüm sistemi altüst oldu. Biz de hemen kuru ekmeğe döndük. Alıştıra alıştıra, normal yemeklere gelebildik."Zeki tekrar anlatmaya başlıyor: "İlk 10 gün Ernie'den en ufak bir havlama duymadık. Acaba kulakları ağır mı işitiyor diye bayağı meraklandık.Bir gün ön balkonda oturuyoruz. Ernie de ayak ucumuzda yatıyor, birdenbire ama apansız, Ernie yerinden sıçrayarak fırladı ve havlamaya başladı. Ne oluyordu? Rüya mı görmüştü?Hayır, o anda farkettik, evin önünden bir traktör geçiyordu. Ernie, traktör sesiyle özdeşleşmişti.Yani bizim yaşam seslerimize henüz alışmakla meşguldü ve yadırgıyordu. Ama dağdaki çiftçinin traktör sesine alışıktı. Tepki veriyordu.""Acaba köylü dostlarını mı özlemişti? Götürüp bıraksa mıydınız?" diye sordum.Maalesef köye döneceklerini ve Ernie'yi götürmeyeceklerini belirtmişlerdi. Belki de özlemişti?"Şimdi ne durumda Ernie? Alıştı mı?""Hem de nasıl alıştı. Artik havlıyor, koşuyor, neşeleniyor, oynuyor.Bizim yediğimiz yemekleri de paylaşıyor. O kadar mutluyuz ki... Bizim yaşamımızı bin kat zenginleştirdi."DİKKAT... DİKKAT...DİKKAT... DİKKAT...Sayın Bakan'a kucak dolusu teşekkürler...Dün çıkan "Siz hiç musluk gördünüz mü?" başlıklı yazıma, Milli Eğitim Bakanı Sayın Necdet Tekin'den derhal bir cevap geldi. Hem de öyle güzel bir cevap geldi ki... Hemen sizlerle paylaşıyorum. Van, Gevaş, Akören Köyü, Vezirköprü, Ahlat, Bitlis'ten gelen ihtiyaç listeleri 18 Kasım Pazartesi itibariyle halledilmiş olacaktır. Sayın Necdet Tekin dediler ki: "Sanırım pazartesi günü vazife başında son günümdür. Ben bu öğretim yılı için tüm Anadolu okullarına ihtiyaç malzemeleriyle dopdolu 2000 TIR gönderdim. Bu çalışmayı da ihale usulü yapmadım. Tüm mallar, bütün okullarımıza gitmektedir." Ben bu TIR filosu bilgisine teşekkür ediyorum. Herhalde henüz hedeflerine varamamış olanlar var. Yine de Sayın Bakan'ın giderken bile, bizim köşemizdeki taleplere cevap vermiş olmasından son derece memnunum. Zaten Sayın Tekin'e de bu yakışırdı. Ama tepki göstermeyebilirdi, "Adaaaammmm sen de, ben gidiyorum, gelen bakan düşünsün!" diyebilirdi. Demedi.Çok ama çok teşekkür ediyorum.

Devamını Oku

Madonna hanımın lahana turşusu...

8 Kasım 2002

Ünlü yıldız, bir radyo şovunda yaptığı konuşmada bu tür görüntülerin insanların ahlâkına zarar verdiğini ve dünyanın giderek ahlâksızlaştığını söyledi. Tann'nın namuslu insanlarla namussuzları mutlaka ayıracağını da vurguladı."Buyrunuz! Haber bu!Dünyamızın gittikçe ahlâksızlaştığı görüşüne bir ölçüde kaülmak mümkün. Buna sebep, televizyonda reyting uğruna yapılan, gittikçe cüretini artıran yapımcılar. Bir kanal ne kadar çok izleniyorsa o derece fazla reklam topluyor. Medyanın maddi gelirini artırma yolu, bu kulvar oldu.Madonna'nın bahsettiği haber hangi televizyon kanalında yayınlandı, bilmiyorum. Benim itirazım kendisine!Nasıl yani?Madonna, ikinci çocuğunu doğurduğundan beri dünyayı başka gözlüklerle görmeye başladı.Anne olmadan önce Madonna, tepelere tırmandığı şöhret basamaklarından düşmemek için neler yapıyordu?Hatırlayan var mı?Bir adedi yüz dolara satışa sunulan Madonna dergisi ofiste elime geçmişti. İçindeki sayfalan çevirdikçe, gördüğüm resimler karşısında çok şaşırmıştım. Bir insan, şöhret basamaklarından düşmemek için neler yapabiliyordu? Bu dergi Amerika'da her Madonna hayranı tarafından alınmış, izlenmişti.Madonna olmaya özenen o kadar genç kız vardı ki. Plaja gittiğimizde etrafımızı onlarca Madonna sarardı!Plaj Madonna'lannın muhakkak beyaza yakın sandre rengine boyanmış saçları olurdu. Tepelerinde gelişigüzel toplayarak biçimsiz bir at kuyruğu yaparlardı. Gözlerindeki meşhur kara gözlükler hiç çıkmaz, siyah kışlık topuklu ayakkabılarının içinde beyaz soket çoraplan olurdu. Etekleri dapdar veya daire kloş, kısa ve desenli, üstleri de üç ebat küçük penye bluzla tamamlanırdı. Her gören, "Aaaaaa.... Bak Madonna orada yürüyor" derdi.Madonna, toplumların değer yargılarını altüst ederek para kazanan bir yıldızdır. Üstün bir fiziki güzelliği olmadığından bol egzersizle adaleli hale getirdiği kollarıyla garip tarzlarda giyinip dikkat çekerek, şarkı sözlerinde topluma isyan ederek, bence pek de özelliği olmayan sesini gizlemeyi başararak şöhret ve para kazandı.Benim bunlara itirazım yok. Özellikle Amerika'da şöhret ve para savaşları çok acımasızca olur. Benim itirazım, ABD'nin ve yansımasıyla ona uyan dünya gençliğinin değer yargılarını, kendi çıkarları için altüst etmekte çok mahir olan Madonna, bugün bizim İçerenköy, İstanbul'da oturan ortanın altı gelirli, üç çocuklu bir memur eşi hanımının tavrını takınarak, televizyon kanallarının benzer yollarla para kazanmaya çalışmasına karşı çıkmasıdır.Hele, hele, buna bir de "Tanrı" mevhumunu sokup, ahlâk ölçüleri biçmiyor mu? Güler misin? Ağlar mısın?içimden şöyle geliyor: "Bre heyyyy Madonna! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?"Yanlış mıyım, dostlar?

Devamını Oku