G. Afrika'daki sosyal durum

18 Şubat 2003

Johannesburg 2000 metre yükseklikteki bir dağın üzerinde bulunuyor. Civarda keşfedilen altın madenine koşturan ahalinin yörede yoğunlaşmasından dolayı kurulmuş bir kent. Modern, temiz, çağdaş bir görünümü var. Avrupa kentlerinden farksız. Trafik düzeni sağ taraftan. Siyah vatandaşların etrafta tek tük göründüğü bir kent. Oysa nüfus oranı tam tersini söylüyor. Nasıl yani?Tüm Güney Afrika nüfusu 44 milyon. Bunların sadece 4 milyonu beyaz ırktan. Johannesburg'da gittiğimiz Sun City'de, tek tük siyah görebildiğimi belirtmek isterim. Sun City'de bir otel var. Gerçek adı "The Lost City" yani "Kayıp Kent", Atlantis'e ithaf edilmiş ancak adı "Palace" olarak tanımlanıyor. Yani saray. Gerçekten de muazzam bir mimari, olağanüstü bir yapı.Büyü bozulurmuşOyulup süslenmemiş hiçbir duvar parçasına, kapıya, pencere kenarına rastlayamazsınız.Bu otele 5 dakika mesafede casino'lar var. Şimdi size çok özel bir deneyim anlatacağım. Johannesburg'un çok kuzeyine ciple gidiliyor. Balta girmemiş orman tarzı yöreler. Buralarda inançlar hâlâ pagan, insanların ruhunun bir bakıma reenkarne olduğuna inanılıyor.Köye varıldığında yaşlı bir kişi zaten ölmüştü ve kenarda uzanıyordu. Tüm kabile etrafında toplanmıştı. Büyücü, bedenin yanında eğilmiş elindeki kocaman yaprağı vücuda yaklaştırıyordu. Sol elinde tuttuğu yaprağı yanak hizasında tutarken sağ eliyle de yaprağın sathını okşuyordu. Anlattıklarına göre büyücü, o anda ruhu, "organik" kabul edilen yaprağa geçiriyormuş. Sonra bu yaprağı bir ineğe yedirtti. Daha sonra da 4-5 erkek ineği kurban ettiler ve kor gibi ateşin üzerinde pişirdiler. Tüm kabile halkı, pişmiş etten yedi. Böylelikle ruh tekrar beden bulmuş oluyor. Şayet ölene düşman birisi varsa ve ineğin etini yemeyi reddederse büyü bozulurmuş ve ruh huzura eremezmiş. Genellikle herkes yermiş, o gün de yediler.Yüksel Uzel'in müthiş bir resim zevki var. Yanlış söyledim. Yüksel Uzel'in resim zevki Oya ve benimkine çok uyuyordu. Evinde gördüğümüz bir kaç tablonun ressamını sorduğumuzda hemen telefona sarıldı ve Hester ile Philip'i ellerindeki eserlerle eve çağırdı. 25 eserle geldiler. Afrikalı ressamların eserleri son derece canlı renklerden oluşuyor. Oya da ben de tek kelimeyle resimlere "vurulduk" ve 21 adedini aldık. Çünkü hem çok güzeldiler hem de fiyatları uygundu.Ben bir dükkânda sadece iki adet "Zulu Savaşçı" heykeli gördüm ve aldım. Tahtadan yapılmış bedenlerinin büyük bölümü boncuk tarzı şeritlerle sarılmış, taarruza hazır vaziyette duruyorlar. Yıllardır arayıp da bulamadığım çok değer verdiğim bir eşya da çerçevelenmiş kelebeklerdir. Johannesburg'da bunlara rastlayabiliyorsunuz.Güney Afrika, başta Japonlar olmak üzere turist kaynıyor! Sabah saat 06.30'da kahvaltılarını yapıp aslanları, zürafaları, zebraları görmek için ciplere binip meçhule doğru gidiyorlar. Bir çoğu da sayısız golf sahalarında "club" sallıyorlar. Gençlerin birçoğu windsurf yapıyor. Ülkede altın, pırlanta, demir gibi tabii kaynakların yanında, şarapçılık çok ilerlemiş durumda.Sefirimiz Sermet Bey'in söylediğine göre Güney Afrika'da Alarko (elektronik eşya) ve Zorlu Holding (battaniye) yatırım yapmışlar. Yörede 1000 kadar Türk varmış. Yöre parasının adı Rand. 1 Amerikan Doları, 800 Rand'a eşit. Güney Afrika Cumhuriyeti Türklerden vize istemiyor.Güzel bir yatırımSaddam, canlı kalkanlar, ABD baskıları, Chirac'ın tutumu, muhtemel Ortadoğu Savaşı, ekonomik zorluklar, Siirt seçimleri, Güney Afrika'dan çok ama çok uzaklarda konular. Yörede yaşayanların bu konulara ilgileri yok. Sanki ayrı bir alemde yaşıyorlar.Yüksel Uzel, yaşamının bu noktasında fevkalâde bir yatırım yaparak butik, otelcilik işine girmiş ve çok üstün başarıyla devam ettiriyor. Zulu köylerine, pırlanta ve altın madenlerine turlar düzenleyen yardımcılarıyla Güney Afrika'yı ziyaret etmek isteyeceklerin, kendisiyle irtibat kurmalarını tavsiye ediyor. Bizlere gösterdiği dostluk, ilgi ve samimiyet için de çok teşekkür ediyorum.Fax: 00 27116465125 e-posta: yukseluzel@mweb.co.za

Devamını Oku

Uzel'in yarattığı G. Afrika rüyası

17 Şubat 2003

Arkadaşım Oya Başar, zaman zaman ikimizden de olgun tavırlar sergileyen kızı Ayşe Kırca ve ben bayram tatilinde; Güney Afrika Cumhuriyeti'ne yerleşip yepyeni bir yaşam kurmuş değerli sanatçı Yüksel Uzel'i ziyarete gittik. Johannesburg havalimanında ilk defa tanıştığım Yüksel Hanım, sanki beni kırk yıldır tanıyormuş gibi sarılınca, dünyanın bir ucu sayılan bu yöreye gelmekle doğru bir karar aldığıma inandım.İstanbul'un kar ve tipi yüklü, eksi 2 sıcaklık derecesinden, Johannesburg'un artı 32 derecelik yaz sıcağına düşmenin keyfini takdir edebilirsiniz. Yüksel Hanım büyük uğraşlar vererek kurduğu yuvasını Johannesburg'un, Ayşe Sultan Korusu konumuna eşit bir yöreye yerleştirmiş.Yüksel Uzel'in eviÜstü açık, kırmızı Rolls Royce'u ile çok ağaçlıklı yollarda ilerlerken yüksek duvarlar arkasına gizlenmiş mükemmel malikaneleri görmek kolay olmuyor. Bu duvarların yetersizliğinden olacak üstlerinden de ceryan yüklü tellerin geçtiğini görüyorum.Casa Yüksel, tipik bir Akdeniz mimarisi taşıyan, kocaman arazide keyfince yayılıp genişlemiş, yüzme havuzunu sağdan ve kuzeyden sarmalamış iri yapraklı muz ağaçlarını batısına yerleştirmiş, gerinip, uzanıp sereserpe güneş ışınlarına kendini terketmiş bir hanım misali Houghton Place'de köşesini kapmış bir ev. Ama bu herhangi bir ev değil. Bu ev Yüksel Uzel'in otel-evi.Durum böyle olunca orada biraz durmak gerek. Yüksel Hanım iç içe geçmiş, bahçeyi sımsıcak kucaklayan, devasa üç salonu, öyle güzel ve zevkli bir biçimde dekore etmiş ki, ilk görenin "Ahhhhhhh!" demeden etrafa bakınması mümkün değil. Hele yatak odalarındaki zarafet, hele hele Çin'den özel getirilmiş siyah granitlerle döşenmiş banyolar, fistolu, dantelli, aplikti, yastıklar, posterli yataklar! Hele hele yaşamın yoğunlukla geçtiği, sadece üstü ve iki yanı örtülü yemek ve keyif mahalli! Buranın duvarlarında Stefano'nun karakalem çizdiği devasa hayvan portreleri, yerleştikleri kalın siyah bambu rustik çerçevelerden bize dostça bakıyorlar. Ayağını ilk daldırdığın andan itibaren "Gel bana, gir bana" diye davet eden turkuaz havuz, etrafınızda utanmadan, çekinmeden gezinen üç adet tavus kuşu, kocaman bir kafeste size durmadan "Ebru, Yüksel, İhsan, come... come..." veya ağzıyla evin telefon sesini aynen taklit edip üç çalıştan sonra mekanik bir sesle, "Alo... Ben Yüksel" diye bizimle her defasında dalga geçen, "Chicken" diye çağırdığımız Afrika'nın en yetenekli gri papağanı. Ama tüm bunların yanında Vivaldi'nin "Dört Mevsimi" susar susmaz kulağınızı dolduran binbir kuş sesinin bestelediği doğal senfoni, inanılmaz... İnanılmaz, yaşanması gereken bir fenomen.Akşam Oya'nın doğum gününü kutladık. Konuklar arasında Sefirimiz Sayın Sermet Atacanlı (yakında Cumhurbaşkanı sözcülüğünü yapmak üzere Ankara'ya geliyorlarmış), adını "Kiraz" koyduğumuz Oregon'lu finans uzmanı Sherry, Afrika özel televizyonunda idareci Peter, Hollywood muhabiri Hans, yine finans işleriyle uğraşan İhsan Bey, İstanbul'dan Talip Bey ve Yüksel Hanım'ın otelinde bayramı geçiren genç Türk iş hanımları... Bir tanesi Citibank'ın personel müdürü, diğeri İngiliz Konsolosluğu'nda bir yetkili, bazıları THY çalışanları. Yani harikulade bir grup! Yüksel Hanım'ın çok becerikli yardımcıları Doreen ile Ebru'ya tek pasta yetmediği için Oya'cığım üç değişik pastanın mumunu üflemek zorunda kaldı!Estetik ve etkileyiciYüksel Uzel yaptırdığı otel-evini süslemekte mahir ancak asıl mahareti, olağanüstü misafirperverliği ve doyulmaz sohbeti. Yüksel Hanım'ın bir bölümünü otele çevirdiği evinde akşam yemekleri nadide porselen tabaklarda, kristal bardaklarda ve Christofle takımlarda yeniliyor. Yemeklerin her biri itinayla pişirilmiş, zengin çeşitlerle donatılmış, çiçek ve mumlarla süslenmiş sofralarda takdim ediliyor. Sabah kalvaltılarında papaya gibi Afrika'ya has meyvelerden hazırlanmış taze salatayı hepimiz çok arayacağız! Sanatçı Yüksel Uzel, sahne dosyasını kapatmış ama yeni açtığı bu dosya, en az bir evvelki kadar başarılı, estetik ve etkileyici. Kendisine teşekkürü borç biliyor, bu alemi yaşamak isteyenler için de fax ve mail'ini veriyorum.Fax: 00 27116465125e-posta: yukseluzel@mweb.co.za * Yarın bu konuya devam edeceğim.

Devamını Oku

Mağazalarda indirimler başladı!

16 Şubat 2003

Eskiden kış mevsiminin göbeğinde İstanbul dükkânlarında yazlıklar vitrine gelmezdi. Artık geliyor. Etraf yağmur, fırtına uçarken vitrinde şort ve tişört giyimli bir manken... Bana garip geliyor. Bu durumda kışlıklar da "indirime" erken giriyor. Kışlıkların "indirime" girmesi aslında bana "indirim" gibi gelmiyor. Bence normal sezon fiyatlarını o kadar yüksek tutuyorlar ki, indirimde sanki ürün asıl olması gereken normal fiyatına iniyor.Yani şöyle... Bir hırka beğendiniz, yakıştı da! Fiyatı, olması gerekenin çok çok üstünde. "İndirim başladı" deyince, birinci karede olması gereken fiyat, hırkaya "indirim" diye yapıştırılıyor. Yoksa bu yalnız bana mı öyle geliyor?İndirim günlerinde de indirim en aşağı yüzde 50 olmalı. Ben buna indirim derim. Çok fazla rastlamıyorum.Hatta "indirim" deyince, en aşağı yüzde 60'dan başlamalı. Alıcı dükkâna girince, fiyatındüşüklüğünden şok olmalı, şok! O kadar çok sevinmeli ki bir eşyadan iki tane alabilmeli. Biri mavi, biri beyaz vs...En güzel indirim hangisidir bilir misiniz? En güzeli yüzde 80'lik indirimdir. Buna iki kez rastladım. Biri Nişantaşı'ndaki bir dükkândaydı.Apoletli, nefis gri bir trenckot 64 milyon liradan 12 milyon liraya inmişti. Askıdakilerin hepsi gri renkteydi. Yoksa iki tane alırdım. Siyahı olsaydı hemen alırdım. Hem de çok rahat, kocaman cepleri vardı.İkinci büyük indirimi Los Angeles'da bir Benetton mağazasında görmüş, her beğendiğimden ikişer tane almıştım. Ama isteyen, her hafta indirimli pazar yerlerinde alışveriş yapabilir. Fiyatlar ucuz ama "kalite" derseniz, orada biraz durmak gerek.Bütün mesele kaliteli bir malı "esaslı" bir indirimde alabilmek. Tabii çok ucuzlamış iyi bir maldan iki-üç adet alınınca dükkân sahibi yine kazançlı çıkabiliyor çünkü bu şekilde "sürümden" kazanıyor.Bazen iki-üç yıllık ürünleri "indirimli" diye bir masaya karmakarışık dolduruyorlar. Orası burası defolu mallar da olabiliyor bunlar. Ya bir yeri sökülmüş olabiliyor veya tam önünde çıkması imkânsız bir leke bulunuyor. Bunlardan uzak durmak gerek.Kişi aldığı ürünü iç huzuruyla giyebilmeli. Bir arkadaşım var, ürün "indirimde" diye almış. Yıllardır dolabında durur, bir kere bile giymemiştir. Bu ziyandan da kaçınmamız gerekir. Şimdi çıkıp kendime bir atkı bakacağım. Bakalım "indirimli" iyi bir atkı var mı?Okuyucu mektubuAsya Tur'dan cevap bekliyoruzElif Taşdemir* Geçenlerde İzmir'den İzmit'e Asya Tur yolcu otobüsüyle geldik. Korkunç bir yolculuk geçirdik. Nasıl bir kurumdur burası. İnsan hayatı hiç önemli değil mi? Kimse yaşamını tehlikeye atmasın dîye size bu mesajı gönderiyorum.* Asya Tur, tanınmış bir şirket. Bilmiyorum, şoför seçmeleri kendilerine mi ait yoksa otobüsü olan şirkete hfemet mi veriyor? Trafik kazalarının birçoğunun dikkatsizlikten, uykusuzluktan, yorgunluktan, vurdumduymazlıktan, alkoldenmeydana geldiğini biliyoruz. Asya Tur'un, söylediklerinizi dikkate alıp şoförlerini ikaz edeceklerini sanıyorum. Ancak sizlerin bu markayı bir daha kullanmayacağınızı tahmin edebiliyorum. Geçmiş olsun.

Devamını Oku

Diyanetin fetvaları neleri kapsıyor?

15 Şubat 2003

Santimetrekare olarak ölçülse Sayın Bekir Coşkun'un köşesi hiç de büyük değil. Ama kocaman kocaman düşüncelerini buraya bal gibi sığdırıyor. Hem de esprili bir biçimde yerleştiriyor. Geçenlerde Bekir Bey'in Diyanet'in, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ün saç ektirmesiyle ilgili muhteşem bir yazısı vardı. "Şayet Sayın Süleyman Demirel saç ektirseydi, Diyanet kaale bile almaz ama başa çıkamadığı aydın yorumlu Yaşar Hoca ektirirse derhal bir fetva çıkarırlar" mealinde bir yazı yazmış. Ellerinize sağlık diyorum.Gerçekten, ülkede başka dert kalmamış gibi adeta Televole'yi andıran, medyanın altinı kalın çizgilerle çizdiği magazin türü bu haber hakkında Diyanet'in fetva çıkarması çok ama çok garip.From dolduracaksınızBiliyorsunuz artık herkesin nüfus cüzdanının yenilenmesi gerek. Bunu başarmak için bağlı olduğunuz nüfus memurluğuna gidecek ve bir form doldurup eskisini verip yenisini alacakmışsınız.İtalyan asıllı bir okuyucum dikkatimi çekti: "Yeni cüzdanımı alırken ne sordular biliyor musun Ayşe hanım? Bağlı olduğunuz din hangisidir?" Bu çağda hâlâ bunu sorabiliyorlar. Başka hiçbir uygar ülkede insanlar fişlenir gibi sorgulanmadığı halde buyrunuz bizde antika bir sistemle gene soruluyor!Ben nüfus cüzdanımı henüz yenilemediğim için uygulamayı bilmiyorum. Ancak insanların dini inanç sistemleri sorgulanıp, bu da nüfus kayıtlarına geçiyorsa bence saygısızlık yapılıyor. Kartlar yenileniyorsa bu sorunun çıkarılması gerek. Belki Diyanet İşleri, hocanın başındaki kıllar hakkında değil de bu konuda bir fetva verebilir. Bekir Bey'e yüzde yüz katılıyorum.Ankara'dan okuyucum Mehmet Kılıç da şunları yazıyor: "Kitabımızı yeterince okuyup anlamamaktan ileri gelen durumlar, Müslümanların yeterince ve lâyık olduklan huzura kavuşmalarını önlüyor. Yüce kitabımız Kur'an'da türban ve tesettüre yer verilmemiştir. İşte ispatı: Nur Sûresi'nin 31'inci ayetinde, 'Mümin kadınlara da söyle. Gözlerini, bakılması yasak olan şeylerden çevirsinler. İffetlerini korusunlar (El, yüz, ayak ile bu uzuvlarda bulunan yüzük, kına ve sürme gibi). Kendiliğinden görünenler müstesna, ziynetlerini açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar' büyütülmüştür. Kur'an'in başka hiçbir yerinde giyim konusuna değinilmemektedir. Ayrıca böyle giyinmeyenlerincezalandınlacaklarına dair hiçbir hüküm de bulunmamaktadır."İzmir'den bir bayan okuyucum ise bunu teyit ediyor ve soruyor: "Durum böyleyken özellikle değişik renk ve biçimde bağlanan kabarık ve kat kat örtüler birer cazibe noktası haline gelmekte, saç kılları kapanmakta ama gerçek ziynetler (kalın altın zincirler, uçlarında sallandırılan büyük süsler, yüz makyajları, sürmeler, alınmış kaşlar, allıklar, rujlar, rimeller, pudra ve özel kokular... vs.). Kur'an a uyuyoruz gölgesi altında bir moda yaratma çabasından başka hiçbir şey değil midir bu? Bayan Gül, Türkiye'yi AİHM'ye şikâyet ederken gerçekten Kur'an'in emirlerini mi uyguladığını savunacaktır? Hem de önce boynundaki ziynetleri örtmeden!"Ne mutlu bize ki, değişik görüşler, değerlendirmeler demokratik ve laik ülkemizde konuşulup tartışılabiliyor. Nur içinde yatsın Kemal Atatürk!Okuyucu mektubuCapitol'ün haberi yokturA. Gafur Alpaslan* Kasım 2002'de Capitol Çarşı Mağazasından 139.950.000 TL vererek ÇAT marka bir ayakkabı aldım, iki hafta giydikten sonra derisi bozuldu. Aldığım yere götürdüm, değiştirmiyorlar.* Capitol Çarşı Mağazası çok beğendiğim alışveriş merkezlerinden biridir. Nasıl oluyor böyle durumlar, anlamak zor. Yetkililerinin bîr yanlış iletişim sonucu durumdan haberdar olmadıklarını zannediyorum.

Devamını Oku

Kral çıplak, hem de çırılçıplak

15 Şubat 2003

Geçen hafta kanallar arasında gezerken TRT 2'de bir belgesele rastladım. Güzel bir dekorda, Yeşilçam prodüksiyonlarının senaristi Bülent Oral konuşuyordu. Program sonuna yaklaşmıştı ama dinlemek istedim. Şöyle diyordu Bülent Bey: "Evet, senaryolarını yazdığım ve çektiğimiz filmlerde hatalar yapük. Bile bile yaptık (!) Örneğin Cüneyt Arkın kör oluyor, Türkan Şoray da ona hemşire... Özellikle görme özürlü insanlar seslere çok duyarlıdırlar. Telefonda bile tanıdık bir ses duyup, derhal kim olduğunu anlarlar. Böyle bir durum olunca hemen bir cümle eklerdim."Bu sırada sahne geliyor ekrana. Cüneyt Arkın yatakta. Gözlerinde, kalın idrofıl pamuktan pabuç gibi iki tampon. Çektiğiniz zaman deriyi de soyan flasterlerle tutturulmuş. Yatağın yanında da yere utangaç utangaç bakaduran örgülü saçlı bir Türkan Şoray... "Ama sesiniz, sesiniz bana birisini hatırlattı" diye feci bir dublajla ağzını oynatan Cüneyt Arkın, karyoladan sağa fırlayıp, telaşla ayağa kalkıyor. Türkan Şoray endişeli ve telaşla, "Ses sese benzet" diyor. Bu sorun da böylelikle halloluyor. Çekilen 500 filmin 498'inde bir pavyon sahnesi muhakkak olurmuş. Prodüktör senaryoyu okurken itirazda bulunurmuş, "Ama Bülent, gene pavyon sahnesi koymuşsun..."Bülent Bey dermiş ki: "Tabii abi, o sahneleri seyirci seviyor." "Bülent biliyorsun ki, pavyon sahneleri çok figüran gerektiriyor. Döküp saçacak paramız yok. Çıkart bu sahneyi." Bülent Bey diyormuş ki: "Seyirci seviyor çıkartamam. Başka bir çare buluruz." Bu esnada ekrana gelen sahnede 4-5 kişilik bir saz heyeti çalıp duruyor. Perdenin arkasından Filiz Akın, hanım solist olarak çıkıyor. Aaaa! O da ne? Bomboş bir pavyon. Önde iki kişilik bir masada Ediz Hun, koyu ceket ve beyaz pantolonuyla ayağa kalkıyor. Ses korkunç yapmacık bir dublaj! "Bütün pavyonu ben kiraladım, bu gece sizi tek başıma seyredip dinlemek için..." Bu sorun da böylece hallolmuş oluyor.Devam ediyor Bülent Bey: "Hiç bir senaryoda kızla oğlanı birlikte öldürmedik. Çünkü seyirci diyecekti ki: 'Ohhh öldüler, öbür tarafta da mutlu mutlu beraberdirler.' Oysa üzülmeleri gerekiyordu." Ekranda rahmetli Ayhan Işık, taze bir mezara kapanıyor: "Beni nasıl bırakıp gidersin? Nasıl?" Bu sahne de böyle halloluyor. "Ayda 10 film çevirirdik. Ekonomik durumlar bozuldu. Parasızlıktan sinemaların kaloriferleri söndü. Biletler pahalandı. Televizyon çıktı. Yeşilçam söndü." Bülent Bey'in hayat arkadaşı da bu çalışmaların analizini yapıyor belgeselde: "Batıda trajedi vardı. Bizde de mutluluk. Yeşilçam bu çizgiye oturmuştu. Bülent seyircileri tatlı hayallere garketti. Bu bir kaçış sinemasıydı." Halkın pavyon sahnesini sevdiğini nasıl anlarlardı acaba? Bir iki kaliteli film dışında (bana kızanlar olacaktır biliyorum ama...) ben, "Kral çıplak! Hem de çırılçıplak!" diyorum.Okuyucu mektubuBir grup emekliBizler Akbank'tan emekli olmuş, Emekli Sandığı'ndan emekli maaşı alan kişileriz. Her ayın 4'üncü günü maaşımızı almaktayız. Neden her ayın ilk günü hesaba geçirmiyorlar? Repoda çalıştırıyorlar da ondan! Akbank'a yakışmıyor. Lütfen köşenize bizi de dahil edin ve cevap gelirse bilgilendirin.Mesajınızı yayınlıyorum. Akbank, çalışan ve emekli olmuş personeline kıymet veren bîr banka olarak tanınır. 4 gün gecikmenin belki de başka bir nedeni vardır? Yasamın gittikçe zorlaştığı bugünlerde sizin bu sesinize Akbank'ın kulak vereceğine ben şahsen inanıyorum.

Devamını Oku

Nina ve Charles'in büyük aşkı

13 Şubat 2003

Beş güzel kızdılar. Ciltleri şeffaf, saçları altın bukleli, hepsinin gözleri de cam yeşiliydi. İnce belli, dolgun göğüslüydüler. Muntazam bacakların bitiminde ince kemikli ayak bilekleri vardı. Babaları Trans-Sibirya tren yolu inşaatında mühendisti. Rus ihtilali patladığında aile beş kızını da değişik yollarla dünyanın beş bucağına yollamıştı. Gözlerde yaş, tutulmuş hıçkırıkların aileyi boğduğu, hüzünlü ayrılışlardı hepsi.Nina'yı Şanghay'dan bir kuru yük gemisine bindirmişler, İsviçre'deki "Finishing School"a göndermişlerdi. Olağanüstü zekâsı ve kıvrak becerileriyle diğer kızların arasından sıyrılmış, grup halinde gidilen opera, bale resitallerinde, St. Moritz'deki kayak derslerinde erkeklerin çabucak dikkatini çeker duruma gelmişti.Aranan kişi olduNina 17 yaşındaydı. Oda arkadaşının, asil bir İngiliz ailesinden geldiği için, Nina da tatillerini bu ülkede geçiriyordu. Bir yıl sonra oda arkadaşı bir lord ile evlenmiş, kendisi de lady olmuştu. 9 ay sonra da bir erkek çocuk dünyaya getirmiş ancak doğum anında ölmüştü. Nina'yı eşinin en yakın arkadaşı olarak tanıyan lord, birkaç ay sonra bir teklifte bulundu: "Ben çocuğumu annesiz büyütemem. Eşimin de en iyi arkadaşıydın. Benimle evlenir misin?"Nina kabul etti. Artık Nina, Londra aristokrat camiasına dahil olmuş, Rus kültürünün zenginliklerini dostlarıyla paylaşan, aranan parlak bir kişi durumuna gelmişti. Gerisini Nina'nın ağzından özetleyeyim: "O hafta sonu yakın arkadaşım bir bayan, Lord Mountbatten in kriket oynayacağı bir malikaneye bizim de gelmemizi önerdiği zaman Lord bize katılmak istemediğini ama benim gidebileceğimi belirtti. Valizim zaten her zaman hazırdı. Lordu ve oğlunu kucakladıktan sonra yola koyulduk. Rolls Royce'un girdiği büyük demir kapılardan baktığımda malikanenin cesameti gözlerimi kamaştırdı. Ön kapıdan, kısa boylu, simsiyah gözleriyle bana bakan, çok hoş bir adamın geldiğini görünce, ben de inmiş olduğum Rolls'un önünde mıhlanıp kaldım. Sanki dünya yok olmuş, bir tek o ve ben kalmıştık. Ayakkabılarımın ince topuklan, mıcır taşların üstünde dengemi bulmamı zorlaştırıyordu. En nihayet yanımıza geldi. Hemen güçlü eliyle avcumu kavradı, kalın bir bariton sesle, 'Hoşgeldiniz. Ben Charles!' Ev sahibimiz olduğunu o anda farkettim. Hafta sonu bittiğinde benim geri dönemeyeceğimi anlamıştık. Ve dönmedim. Dönmem, mümkün değildi. Lord çok kızmıştı. Olayı skandala dönüştürdü. Bütün gazeteler beni ve Charles'ı kapak yapmıştı. Bir tanesinde manşet şöyleydi: 'Kaç para istiyorsun Lord'um?' Charles çok büyük bir miktarı Lord'a ödedikten sonra manşetler azaldı. Charles'ın annesi İsviçreli, babası İspanyol'du. Avrupa'daki tüm sinema salonlarının sahibiydi. Sanatoryumda yatan eşini birlikte ziyaret ettik. Beni tanıdıktan sonra boşanmayı kabul etti. Charles ile evlendik. Anita ve Angela adında iki kızımız oldu. Dadılar, aşçılar, bahçıvan ve hizmetkârlar hayatımız kolaylaştınyorlardı. Charles ile birbirimizi çok sevdik ve birbirimizi düşünceyle bile aldatmadık. Charles'ın ölümünden sonra yaşam bana çok zor geliyor."Sıcak,sevecen ruhBenden 25 yaş büyük Nina Donado, benim hayattaki en iyi arkadaşım oldu. Zekâsı, bilgisiyle dünyamı çok zenginleştirdi. "Eugene" isminin aslında Rusçada "Evgene" diye telaffuz edileceğini bana o öğretti. Financial Tîmes'ın ekonomi sayfalarını doğru okumayı o gösterdi. Brittanica okuma alışkanlığını bana Nina aşıladı. Rus fıstıklı pastanın tarifini bana o verdi. Üzülerek söylüyorum ki geçen yıl Nina'yı kaybettim. Beni "Douschka" diye çağırırdı. Rusça "sıcak sevecen ruh" demekmiş. Kendisini çok özlüyorum. Sevgililer Günü münasebetiyle Nina ve Charles'ın yaşadığı tutkulu ve büyük aşkı yukarıda sizlerle paylaştım

Devamını Oku

Rukiye köşe yazarı mı oluyor?

11 Şubat 2003

Tam pencerelerimin macunlarını söküp, yenileyip yerlerine takmıştım ki kapı çaldı. Gelen Rukiye'ymiş! Öpüştük. Keçe terlikleri geçirdi ayağına ve salona geçti. Ben de çaylarımızı hazırlayıp getirdim, karşılıklı yerleştik"Soğuk galiba dışarısı Rukiye?""Çok soğuk vallahi. Senin salon da buz gibi. Yine elektrik mi kesildi?""Yok yok, pencere macunlarını yeniledim de cam açık olunca söğüdü salon tabii.""Hah, iyi yaptın. Ben de onu gelecek perşembe yapacağım. Malum cumaya 'günüm' var.""Yahu Rukiye, bayılırsın şu hanımlarla 'gün'lerde toplanmaya. Neler konuşuyorsunuz allahaşkına?""Vallahi, havadan sudan. Yeni yemek tarifleri, çocuk dertleri, okul sorunları, konuşup duruyoruz işte. Ama haklısın Ayşe. Geçen akşam Rüstem'le konuşuyorduk. Ay sonunu getirmek iyice zorlaştı. Rüstem bana ne dedi biliyor musun?""Hayrola! Ne dedi?""Sen de çalışsana, bak Ayşe Hanım'a, bak Ruhat Mengi Hanım'a. bak Tuğçe Baran kızımıza, sen de bir köşe yazarı olsana demez mi?"Bu söz üzerine sağ ayağımı altıma alıp, tedirgin gözlerle Rukiye'ye bakmaya başlamışım ki, "Korkma Ayşe, korkma. Senin işini alacak değilim tabii ama komik işte. Rüstem, sen de bir köşe yazarı olsana dedi?""Öyle kolay köşe yazarı olunur mu Rukiye? Eğitim ister, birikim ister, kültür ister, zekâ ister, hazırcevaplık ister, bakım takım ister.""Yahu, beni de okuyacak birileri olamaz mı yani?""Anlıyorum seni. Farzet Zafer Mutlu Bey sana bir şans tanıdı, ne yazarsın?""İlk önce her gün yemek tarifi veririm Ayşe. Neden biliyor musun?Çünkü her sabah 'ne pişireyim'denbıkmıştım. Kendime bir buçuk senedir bir defter tuttum. Ne pişirdiysem yazdım. Her gün bir liste yapar, tarif veririm.""Fena değil vallahi, başka?""Gördüğüm filmleri yazarım, mesela geçen gün arkadaşım Ruhat Mengi'yle gittik ya, "Hayalet Dolu Gemiler!""O filmin adı "Hayalet Gemi!" Adını bile bilmiyorsun Rukiye! ""Olsun, gördüm ya. Hem Ruhat Hanım'ın yazısını okudum ama bence tam anlamamış filmi. Ben bir anlatsam, tam anlatırım haaa!""Yapma yahu Rukiye! Ruhat çok güzel yazmış. Sen onu anlamamışsın hem senin ismini de yazmış. Teşekkür etmelisin.""Ediyorum tabii. Ama farkında mısın, o filmde çok korktu! Hep gözleri kapalı seyretti! Nasıl eleştirmiş ki? Görmeden! Ben bir de ne yazarım biliyor musun? Yeni sivrilen artistleri yazarım. Güzeller mi, giysileri nasıl, saçları, makyajları, aşkları, meslekleri, şarkıları...""Boşver Rukiye, akşama ne pişiriyorsun?"Okuyucu mektubuİş Bankası'ndan bir cevap gelir!Özge Çelik* Erdemli İş Bankası Şubesi'nden Kars-Sarıkamış Şubesine gönderilen 50 milyonluk havale için 8 milyon 400 bin lira gönderme bedeli aldılar. Lütfen köşenize alınız.* Bankacılık havale sistemlerinin nasıl çalıştığını bilmiyorum. Sizin gönderdiğiniz havalenin yüzde 16,8'i (!) gönderme bedeli olmuş. Şu günlerde her kuruşun önemi olduğunu biliyoruz. İş Bankası belki bir açıklama gönderir. Hemen köşemizde yansıtırız. Belki havale gönderme bedellerini biraz aşağıya doğru çekerler!

Devamını Oku

Kurban Bayramınız mübarek olsun

10 Şubat 2003

Ben bu sene kurbanımı kendim kesmedim, bir hayır kurumu vasıtasıyla kestirdim. Geçmişte kurbanı kendimiz kestirdiğimiz zaman rahmetli annemi dinleseydiniz, "Ayşe, altıda biri evde kalabilir" der, bir butu muhakkak alıkoymak isterdi. Nur içinde yatsın. Bu nedenle aramızda bir çekişme başlardı. Ben tümünün ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasından yana olurdum.Bir keresinde yetimhaneye kurban paramı vermiş sonra da onlardan gelen bir mektupta kesilen hayvan için makbuz almıştım.Yaşar Hoca ile yıllarca yaptığımız programlarda bu konu gündeme gelmiş, kurban alamayanların bir fakire yardımda bulunmalarının da Allah katında kabul göreceği belirtilmişti.Ben Kurban Bayramı'nın manasını, hedefi seviyorum. Yurdun dört köşesinden gelen mektup, faks ve mesajlarda, kişilerin maddi yokluktan, nasıl sorunlar yaşamak zorunda kaldıklarını okuyorum, biliyorum. Bu gibi zor durumdakilere yardım elini uzatan daha şanslı insanların da özellikle yılın bu günlerinde, mümkün oldukça cömert olmalarını rica ediyorum. Hiç unutmuyorum, bir keresinde Yaşar Hoca şöyle bir tabir kullanmıştı: "Verdiğin, acıtmalı!" Yani, cebini acıtmalı. Sakın haaa, aman sakın haaa, ruhunuzu acıtmalı diye düşünmeyin. Verene, geri verildiğini biliyorsunuz herhalde. Hem de çoğalarak geri geldiğini bilirsiniz çoğunuz. Onun için cömertçe veriniz, paylaşınız. Bayram günlerinin bir beğendiğim tarafı da eski dargınlıkların, bayram coşkusu içerisinde eriyip gitmesi. Hiçbir şey olmamış gibi kişilerin birbirlerini kucaklaması.Bazı tanıdıklarım var diyorlar ki:"Hayatta affetmem. Haşa sarılmam, öpmem!" Anlıyorum ki, yapamayacaklar. O zaman ben de diyorum ki bir selamınızı esirgemeyin. Bir merhaba çok gelmemeli.Zor günlere doğru ilerliyoruz. Cephede, cepheden de ötede yakınlarımız var şu anda. Onları hepiniz namına kucaklıyor, alınlarından öpüyorum. Vazifelerinin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Yakınlarından uzakta olmalan zaten yeter. İnşallah en kısa zamanda, sıcak yuvalarına geri dönerler ve nice Kurban Bayramları'na aileleri, arkadaşları ve sevgilileriyle girerler.Askerde yakını olan herkese çok önemli bir konuda sesleniyorum. Cephedeki yakınlarınızı, sakın ama sakın mektupsuz bırakmayın. Bana gelen çeşitli mektuplardan anlıyorum ki, cephede memleketten mektup gelmesi kadar önemli bir olay yok. Mektuplaranızı da uzun ve anlatıcı yazın. Okuduğu zaman, kendisini yanınızda hissetsin!Sizlerin de Kurban Bayramı'nızı kutluyorum!Yetkililerin dikkatine sunuyoruzBalıkesir'den Doktor Bahar* 1997 yılında dişhekimi olarak üniversiteden mezun oldum. 1. Devlet Memurluğu Sınavı'na girdim ve kazandım. Halen bir yere yerleştirilmedim, ilgili bakanlıklara dilekçeler yazdım. Cevap olarak dediler ki: "Diş hekimliği atamaları gazetelerde ilanlarla olur," ilanları takip etenem lazımmış. Acaba hangi gazetelere veriyorlar bu İlanlar»? Ben bu smavla elde ettiğim hakkımı istiyorum. Şayet vermeyeceklerse neden böyle bir sınav yapıyorlar?* Yetkililerin dikkatini çekmek için mesajınızı köşemize alıyorum. Keşke özel bir diş polikliniğinde iş bulabilseniz. Mesleğinizden uzak kalmak istemeyeceğinizi anlıyorum. Arayan olursa size yönlendireceğiz.

Devamını Oku