Tam yatak odalarımızın süpürgeliklerini ciflemiş, durulayıp kurutmuştum ki başımda yemeni, üstümde eşofman, yarı yırtık terlikler ayağımda, kapı çaldı. Herhalde Rukiye'dir deyip açtım. Bir de kimi göreyim karşımda... Tam tamına İbrahim Tatlıses kardeşimi. Epeydir uğramamıştı. Şaşırdım. Son geldiğinde elinde bir kutu baklava vardı ama nasıl? Kutudan sızmış bir sürü tatlı, yerlere damlaya damlaya, "Ayşe Abla, sana layık değil ama..." derken, "Değil tabii İbrahim, sakın girme içeri. Dur bir tabak getireyim" demiş, uyduruk karton kutuyu sahana yerleştirip kapı önünü ve İbrahim'in pabuç altlarını iyice cifleyip sildikten sonra salona buyur edebilmiştim.
İşte gene karşımdaydı ama bu sefer (Allah'tan! elinde kutu yok. Hem birkaç gündür tıraş da olmamış gibi... Hayrola?
Hiç kabahatim yok
"Yorgun görünüyorsun İbrahim, gel içeri" dedim ve hemen pembe bej ekoseli, keçeli erkek misafir terliklerini önüne çıkardım.
"Sorma abla yahu, sokağından geçiyordum da dur bir uğrayıp danışayım dedim" dedi.
"Sen geç salona, ben üzerime bir hırka alayım. Bugün elektrikler kesik, kalorifer yanmıyor" dedim. Hemen basımdaki yemeniyi çözüp, iyice bir dolayıp tekrar sıktım. Üç kış evvel ördüğüm hırkayı da omuzlarıma atıp, salona geçtim.
"Abla, ayaklarına bir çorap giysen, üşüyeceksin" dedi İbo.
"Bosver sen ayaklarımı şimdi, anlat bakalım neler yaparsın?"
"Sorma abla yahu. Benim yazıhanem var ya? Hani Seyrantepe'de. Hah işte orada yatıp kalkıyorum. Perişanım, perişan."
Sanırım gözlerinden hafif yaşlar süzülmeye başlamıştı.
Cebimde kullanılmış bir mendilim vardı, onu ters yüz edip İbrahim'e uzattım ve "Sağ kulağını kullanmadım, sil gözyaşlarını da anlat. Yine neler yaptın bakayım?" dedim. O anda ayağımı da altıma aldım çünkü bu uzun süreceğe benziyordu. Oysa, daha pırasanın altını bile yakmamıştım. Akşama yengemler yemeğe geliyorlardı.
"Benim kabahatim yok be Ayşe Abla. İnan bana yok. Kabahat hep kadınlarımda. Ama hep!"
"Nasıl yani?"
"Çok dırdırlar be abla! Her zaman, dır dır dır dır, bıktım be abla! Bana huzur yok mu bu dünyada be abla? Çalışıyorum, 700 kişiye bakıyorum. Huzur istiyorum ama bulamıyorum. Neden bulamıyorum Ayşe Abla?"
"Bak İbo'cuğum. Seni biraz tanıyorum ben. Zaten onun için bana gelir gidersin. Senin bir huyun var ki ateşle barut gibi bir şey."
"Nedir be ablacığım?"
"Bir kadın, erkeğini katiyyen paylaşmaz İbo'cuğum. Sen ise devamlı hoşlandığın hanımlarını paylaşmak istiyorsun. Birisi gelincik, diğeri papatya, ötekisi mor diken, bir diğeri de bahar kestane çiçeği. Şimdi bunlar kendi başlarına çok hoşlar, ayrı zevk ve sefalar verirler. Ama sen hepsini buket gibi bir arada istiyorsun! Olur mu be aslanım? Kaldı ki daha ne çiçeklere bakıp, koklayıp, tatmak istersin. Doğa Ana'nın sunduğu çiçek ve floranın sonu yok ki be evladım. Ama her çiçek tek başına ateş, yan yana gelince patlayan bir bombaya dönüşüyor. Her çiçek senin kendisini en çok sevmeni, ötekileri çöpe atmanı, bir tek ona bakmanı, yaşamda aradığın her zevki onda bulmanı istiyor. Ama sen de bunu yapamıyorsun."
Yeni bir buket bul
"Mesele bu mu yani?"
"Aynen bu İbo'cuğum. Bu patlamalar hem onları mahvediyor hem de seni yazıhane misafirhanesine mahkum ediyor."
"Pekiii, ne yapmalı?"
"Bence kendine yeni bir buket hazırla İbrahim'ciğim. Yeni çiçeklere de önceden söyle, 'bakın ben başka çiçek koklarım, toplarım! Varsanız varsınız, yoksanız bana eyvallah!' de... Kimse ilerde şaşırmasın."
"Peki Ayşe Abla. Sağolasın. Her şey silbaştan desene. Bunu da deneyeceğim ama yapamazsam. Vallahi başka ülkeye gideceğim."
Tatlıses'le sohbet fantezisi!
Tam yatak odalarımızın süpürgeliklerini ciflemiş, durulayıp kurutmuştum ki başımda yemeni, üstümde eşofman, yarı yırtık terlikler ayağımda, kapı çaldı. Herhalde Rukiye'dir deyip açtım. Bir de kimi göreyim karşımda...
Haberin Devamı

