Yaz dostlarımızdan, Avukat Burhan Akıncı ve eşi Reyhan Hanım köyümüze geldiler. Burhan Bey bizim olta takımlarını elden geçirdi. Hem karagöz hem de efsanevi sinarit avını denemek için sinek iğneli ve yapay oltalarımız hazırdı.Dün akşam üstü 19.30'da hayatımda hiç tutmadığım ustaların ve deneyimli balıkçıların ayrı bir yetenek ve beceriyle yakaladıklarına inandığım sinarit avına çıkmaya karar verdik.Haluk motorda ben oltadaydım. Sırtı uskumru çizgileriyle dolu, hem göbek altında hem de kuyruğunda dörtlü çengel bulunan yapay balık oltasıyla Morto Koyu'nda gezmeye başladık.Takriben 20 dakika sonra denize 20 - 25 metre koyverip arkadan çeke-durduğum oltanın ağırlaştığını hissettim. Gözlerini faltaşı gibi açıldı, Necmettin Erbakan'ın yetkili pozisyona her geldiğinde fır fır dönen gözleri var ya, benimkiler de öyle dönmeye başladı."Haluk Haluk! Durdur moturu, rölantiye al!" diye bağırdım. Hemen rölantiye geçtik ve oltamı çekmeye başladım. Elimde ağırlaşmış adeta direnen ve gerilen misinaya inanamıyordum. 'Ya kaçırırsam Haluk?" "Çabuk çek, istersen bana ver." Hemen oltayı Haluk'a verdim. Güçlü güçlü çekmeye başladı. Kalın misinanın iyiliği de burada. Karışmıyor. Önce demir girdi sandala, arkadan epey sonra, dudağının iki yanından yakalanmış en aşağı 600 gram ağırlığında pespembe, bembeyaz, güpgümüş, batan güneş ışıklarında harikulade parlayan dünyanın belki de en güzel sinariti aramıza katıldı.Çok büyüktü çok! Eldiven benim elime çabuk geçtiğinden hemen giydim ve sırt hizasından yakaladım. Haluk da iğneyi dudağından kolaylıklakurtardı, livara attık. İnanamıyorduk!Bu akşamki yemeğimiz çıkmıştı çünkü bu koca balık ikimize de yeterdi. Ama henüz güneş batmamıştı. Bir tur daha atabilirdik. Haluk moturu artırdı, ben de oltayı arkamızdan 20-25 metre kadar salıverdim. Abideye doğru bir volta atıp u dönüşü yaptık. Az sonra zınk diye bir ağırlık yapıştı."Haluk bir tane daha, bir tane daha!" diye bağırdım.Hemen rolantiye alınan motor ve çekilen olta ucunda daha da iri (800 gram kadar), daha da pembe - beyaz, daha parlak bir sinarit! İnanılır gibi değil! Bu bizim ilk sinarit avına çıkışımızdı ama iki tane yakalamıştık!"Yeter!" dedik. Bu bize yeter! Hemen Veysel temizledi, fileto çıkardı. Filetolar, kekikli sızmaya yattılar. İki tanesi kızgın ızgaraya gelip ısındılar. Her taraftan bembeyaz pamuklara benzedi. Yanında sadece Eceabat'da bulunan yumruk kadar büyük, içi etli etli, kan kırmızısı, mis gibi kokan, hormonsuz domates dilimleriyle akşam yemeğimizi afiyetle yedik.Okuyucu mektubu'Yalnız yaşayanlar sizden yardım bekliyor'* Biz eşleri vefat etmiş veya ayrılmış bir grup dul bay ve bayanız. Sizden ricamız gazetenizin bir köşesinde "Arkadaş Arıyorum" bölümünün kurulması. Evlenmek isteyenler, yalnız yaşayanlar yardım görmüş olur, İstedikleriyle konuşup mektuplaşabilirler. Hepimiz sizden yardım bekliyoruz. Ben, 1952 doğumluyum. Kilom 63, boyum 1,78, gözlerim yeşii. SSK emeklisiyim. Sağlıklıyım, Kitap okumayı, gezmeyi severim, seminerlere giderim. Evim kiradır. 19 yaşındaki müzisyen oğlumla birlikte Alanya civarında yaşıyorum, Hayat sigortam var. Sigara ve içki kullanmam. Evleneceğim hanımın emekli olması şart. 18 yıllık evliliğim sonunda eşim benden ayrıldı ve para için patronuyla evlendi. Allah onları bildiği gibi yapsın. Kader değil nankörlük. Hiç bir günah Allah katında cezasız kalmaz. (A. O. A)* VATAN Gazetesi'nin yayın politikalarını belirleyebilecek mevkide değilim. Size bir kısmet çıkarsa iletişim kurdurabilîrim. Teşekkürler.
"HER CANLI ÖLÜMÜ TADACAKTIR" İşte Zincirlikuyu mezarlığının yeni kapısını süsleyen yazı!Yetkililer, sizlere sesleniyorum. Siz kimsiniz, bilmiyorum ama sizlere sesleniyorum. Nasıl büyük bir gaflet içinde, aklınızca çok büyük bir kelam ettiğinizi sanarak böyle bir cümleyi kapıya yerleştirirsiniz? Kime danıştınız? Kimler oturup, düşünüp karar verip böyle bir hataya düştü? Bilmek ve öğrenmek istiyorum.Türkiye'yi dünya aleme rezil etmeye ne hakkınız var? Yok yani! Bu kadar düşüncesizlik, bu kadar saçmalık Türklere mal edilemez. Bunu alay konusu yapacaklarından hiç şüphem olmadığı için dünya basınının, Türk mimar ve filozoflarının böyle bir saçmalık yapmayacağını özellikle bilmelerini istiyorum.Her canlının ölümü tadacağını dünyada bilmeyen mi var? Aklınızca yoldan geçenlere bunu hatırlatmak mı istediniz? Şimdi ben, "Güneş parlar" desem, bunu söylemeye gerek mi var?Bu, Demoklesin Kılıcı gibi bir tehdit, bir taciz gibi algılanabilir. Ne gereği var? Ne lüzumsuz bir işlem? Zincirlikuyu Kabristanı yazmak neyinize yetmedi?Hangi dinde, hangi kabristanda böyle bir ifşaat gören olmuş da, "Biz de yapalım" hevesiyle saçmalamış?Kendim için konuşuyorum, benim Zincirlikuyu mezarlığında, bu vatana çok hizmetler etmiş, çok değerli akrabalarım yatıyorlar. Onlar Allah'a kavuştuklarında bu kabristanın kapısında böyle bir yazı olduğunu bilselerdi, buraya defnedilmek istemezlerdi.Derhal bu hatadan dönülmesi gerektiğine inanıyorum.Bıktık artık bu çizmeyi aşıp aşıp sonra tepki görünce geri çekilmelerden!Allah hepimize kullanalım diye akıl vermiş, izan vermiş. Aklını kullanmayanların elinde mi kaldık nedir? Bu kaçıncı hata?Kişi, Kuran-ı Kerim okurken bu cümleyi takdir edebilir fakat kabristan kapısına yakışmaz. Düzeltilmesini rica ediyorum.Dikkat... Dikkat...Sizlerle gurur duyuyoruz* Müjde! Sutopu Ümit Milli Takımımız, ISPOLO Turnuvası'nda ABD Milli Takımı'nı yenerek (daha önce de Bulgaristan Milli Takımı'nı yenmişlerdi) ikinci oldu. Millilerimiz şimdi 27 Temmuz ve 3 Ağustos'ta, Ataköy Açık Yüzme Havuzu'nda Avrupa Gençler Sutopu Şampiyonası için mücadele edecekler. Bu spor dalı hem adele gücü, hem çeviklik, hem de zekâ ister. Ümit Milli takımımızdaki bu gençler bir de yakışıklılar ki! Korkarım Avrupa Şampiyonası'nda Ataköy'deki havuz tribünlerini tüm genç kızlar tıka basa dolduracak! Bu şampiyonada hepinize iyi şanslar diliyoruz ve sizlerle gurur duyuyoruz. Severek izlediğim bu spor dalında başarılarınız devam edeceğine inanıyorum. A. Ö.Okuyucu mektubuBravo Aygaz'a* Aygaz ile ilgili sorunumu iletmiştim ve yazmıştınız. Aygaz'dan müşteri temsilcisi Serpil Karamuk aradı, derdimi dinledi. Bir saat içinde iki yetkili geldi ve sorunlarımı halleti. Sonra Serpil Hanım tekrar telefon edip memnun olup olmadığımı araştırdı. Bravo Aygaz'a diyorum. (Reyhan kurnaz)* Ben de Aygaz'a bravo diyorum ve teşekkür ediyorum.
Geçen sabah kalktığımızda kıpkırmızı güneş henüz doğmak üzereydi. Güzel bir çay yaptım, gün doğuşunu izlemeye koyulmuştuk ki köyümüzün en yaşlı kişilerinden aziz dostumuz Abidin, bahçe kapısından girdi."Heyyyy kimse yok mu?""Buradayız Abidin gel. iğdenin altındayız. Gel çay içelim.""Günaydın Ayşe Teyze, getir bakalım bi çay içelim."Haluk, Abidin ve ben çaylarımızı yudumlarken Abidin eski hatıralarını anlatmaya başladı."Lanet bir adamdım ben yahu. Gençken Bozcaada'dan balıkçı arkadaş Niko gelirdi. Onunla birlikte balığa çıkardık. Hangimiz daha çok balık tutacaz diye birbirimize girerdik neredeyse.""Bozcaada'dan Seddülbahir'e kürekle mi gelirdi?""Tabii yahu. Ben de kürekle gider gelirdim. O zamanlar gençlik vardı gençlik.""Abidin, dün Celal'den bir şey öğrendim sana da sorayım doğru mu bakalım?""Sor be yahu sor!""Celal diyor ki, 10 sene öncesine kadar bu köy ve tüm Çanakkale'de her yere bakla ekilirmiş. Baklalar kurutulur, rüzgârda savrulur ve iç baklalar Yunanistan'a ihraç edilirmiş. Her yaz 10 koca gemi Çanakkale'den bakla yükler, Yunanistan'a gidermiş. Doğru mu bu?""He doğrudur yaa! Neden biliyon mu?""Bilmiyorum neden?""Çünkü Yunanlılar baklayı çok ama çok sever de ondan. Bak benim bütün Rum balıkçı arkadaşlarım bakla yirdi.""Nasıl pişirilirdi?""Ne pişirmesi yahu? Bu Rum arkadaşlarım ne yaparlardı bilir misin? Şimdi alırlar iç baklayı, koyarlar kaynar suya, haşlarlar haşlarlar, sona da doldururlardı ceplerini, kestane gibi yirlerdi o baklaları. Heee!""Peki Yunanlılar sizden nasıl alırlardı baklaları?""Tüccalar vadı be yahu! Bizden alıcık diğiller ya? Tüccalar alır, gemilere yükler, Yunan'a gönderirlerdi baklaları.""İyi para bırakır mıydı?""Hem de nasıl bırakırdı. Ama 10 sene önceydi. Sona bitti işte.""Nasıl bitti?""Bilmeyiz. Bi yaz geldi, baklalar elimizde kaldı. Tücca gelmedi. Herhalden başka bir yerden almaya başladı Yunanlılar, biz bilmeyiz ki!""Keşke gene başlasa değil mi Abidin?""Keşke keşke ama keşkeyle olmuyo bu hayat yahu! Keşkeyle olmuyo! Hadi bana müsade. Valdanım bekler şimcek beni. Sağlıcakla kalın."Okuyucu mektubuAktur site yönetimi kapıya tabela koyabilirdi* Ailece ve iki misafirimizle Marmaris'te Aktur diye tanınan siteye tatile gittik. Her fırsatta uğrarız. Sahilde misafirlerimize buranın güzelliklerini anlatırken bîr bekçi geldi ve "Hemen burayı terk edin. Dışarıdan yabancıların girmesi yasak" dedi. Misafirlerimizin yanında nasıl yerin dibine girdiğimi tahmin edebilirsiniz. Bilmek istediğim şu: Buraya girmek ne zamandan beri yasak? (Nebahat H.) * Sizin için üzüldüm. Şayet yönetmelik değişmiş ve orada evi olmayanlara bu site yasaklanmış ise o vakit kapıdaki bekçilerin ilgisizliklerinin kurbanı olmuşsunuz. Ben Aktur'a hiç gitmedim. Neresidir, kimler oturur bilmem. Kapıya, "site sakinleri dışında girmek yasaktır" diye bir tabela assalardı hiç böyle bir nahoş tavra maruz kalmazdınız. Bir daha orayı gezmek istemeyeceğinizden eminim. Ama ülkenin o kadar daha güzel yerleri var ki. Üzülmeyin.
Aman, o da ne? Eski bir testi kulbuna benziyor, taşların arasına iyice gömülmüş vaziyette. Kimbilir ne büyük, ne eski, ne değerli bir anforayla karşı karşıyayım. Heyecanlanıyorum, kalbim hızlanıyor.Başımı kaldırıp çok uzaklarda kalmış evimize bakıyorum. Haluk hâlâ ortalarda yok.Derinlik benim üç-dört boyumda. "Rastgele" deyip derin bir nefes aldıktan sonra dibe doğru kayıyorum. Ne güzel bir duygudur bu? Ama sandığımdan daha da derinmiş, geri çıkıyorum.Biraz dinleniyorum, gözlüğümü boşaltıp takıyorum, Haluk'a bakıyorum, yok ortalarda. Derin bir nefes daha, dalıp dibe kayıyorum.Yaklaştım, çok yaklaştım, elimi uzatıyorum o esnada hiç fark etmediğim bir trakonya benim anforanın yanından yüzüp sağa doğru gitmeye başlıyor.Bu beni çok şaşırttı ve korkuttu. Trakonyanın zehirli olduğunu biliyorum. Tam da kum ve taş rengi mübarek. Onu görüp de farketmeniz mümkün değil gibi!Derhal yukarı çıkıyorum. Gözlük fora, Haluk'a doğru bakma, yok tabii, gene gözlük takma ve derin bir nefesle içeri dalma.Bu sefer de bir motor sesi, daha doğrusu uğultusu gittikçe bana doğru yaklaşıyor. Uğultu artıyor, sanki çok yakın gibi...Çıkıp bakmam şart çünkü burada bir kazaya kurban gitmek istemiyorum. Çıkıyorum.Bir balıkçı motoru bu, hem de benden epey uzakta. Oysa suyun dibinde ne kadar yakın geliyordu sesi. Gözlüğü boşalt, derin nefes, gene dalıyorum.İşte yaklaştım, kulba parmağımı geçirdim ama çıkmıyor, kurtulmuyor. Neden? Neden? Biraz daha uğraşıyorum ama oynamıyor bile yerinden. Nefesim bitti, ben tekrar yukarı çıkıyorum. Haluk yok hâlâ, gözlükteki sızma sular boşaldı, derin nefes, dalıyorum.Dal, dal, dal, yaklaş, yaklaş, yaklaş, uzat elini, tut kulbu ve çek... Aman Allah'ım, hemen kurtuldu, hemen çıktı, ne hafifmiş. Ama gerisi nerede bunun? Ne gerisi?Yani elimdeki sadece bir kulp. Oysa bunun bağlı olduğu bir anfora olmalı, nerede o?Dalgaların bana güldüğünü duyuyor, dipteki çimen ve yosunların kahkahadan bir ileri bir geri gittiklerini görüyorum. "Bu iş o kadar kolay mı Ayşe Özgün?" diye soruyorlar ve gülüyorlar.Evet, hiç kolay değil, hiç. Geriye yani kıyıya doğru yüzüyorum. Baktım Haluk gelmiş, beni anyor. Hemen yanına gidiyorum.Okuyucu mektubu'Gençlerimiz mağdur olmasın'* Vergi borcunu ödemeyenler nasıl ki eninde sonunda çıkan bir afla kurtuluyor ve böylece zamanında vergisini ödeyenler cezalandırılıyorsa bedelli askerlik çıkacak diye askere gitmeyenlerin sayısı da hızla artıyor. Bu kişiler ilgililerce ciddi olarak takip edilmediğinden, kanunlara saygılı olup vatan borcunu zamanında ödemek üzere yurdun her bîr köşesinde ve her şartta görevini yerine getiren çocuklanmız iyi birer vatandaş olarak mağdur edilmesinler. (Halil ibrahim Akın) * Mesajınızı köşemize alıyoruz.Dikkat... Dikkat...Seddülbahir'deki Abide Motel'in telefonunu 2-3 defa verdim. Yine de, "Ayşe Hanım, afedersiniz bir yere yazmıştım ama kaybolmuş" diye arayanlar var. Telefon numarasını bir kez daha veriyorum, iyi bir yere not ediniz lütfen. Kaybolmasın! 0286 - 862 00 10
Geçen sabah, elimde torba sahil boyunca yürüdüm. Kışın dalgalar el ele verip, bana ne hediyeler getirmişler diye bakmaya çıktım. Neler getirmişler neler!20 metre kadar bir şerit, yoğunluklu bir biçimde masmavi boş midye kabuklarıyla dolmuş. Mavinin bu tonunu benim kadar seven var mı bilmem.Hafif çividi mavi tonu ama içinde parlak bir beyazlıkla dışında kömür siyahlığı da söz konusu. En büyüklerinden üç tane topladım.Bu yıl biriken deniz kestaneleri içerisinde eflatun renginde olanına hiç rastlamadım. Hepsi yeşil. Açık yeşil, koyu yeşil ama yeşil. En bebek boyundan en büyüğüne kadar var. Ama yeşil.Gelelim kırık testi kulplarına! işte beni en çok heyecanlandıran parçalardan bir tanesi daha. Seddulbahir Köyü bir tepeye kurulmuştur.Dağ parçası resmen koşarak gelmiş, fark etmediği denizle karşılaştığında ani bir fren yapmış, sırtındaki köyümüzü denize doğru kaydırmış, kendisi gerilemiş, durmuştur! Bu esnada dağımızdan kopan birçok taş ve kaya parçası da denize yuvarlanıp her gün, her gece yıkanır durur olmuştur.Ege Denizi'nden Çanakkale Boğazı'na girmeye çalışan şarap, zeytinyağı yüklü birçok kalyon da, estiği zaman siyahı beyaza çeviren fırtınaya yakalanıp, sanınm mecburen bizim köyün altına sürüklenip, çarpıp batmıştır. Böyle bir varsayım yaratıyorum çünkü benim kıyı şeridime, bu kadar çok testi kulbu, yuvarlak yanaklı testi parçası, başka hangi sebeple gelebilir?Dün saat 14.00'te bu işi tam tamına öğrenmeye karar verdim. Haluk da bir iki demir parçası boyuyor, meşgul. Hemen flipperlerimi taktım, gözlük gözümde kıyıdan açılmaya başladım. Hedefim o kayalık dediğim yer. Bence o bölgede birçok gemi bu kayalara çarpıp batmıştır. Göreceğiz!İçim ürpere ürpere ilerliyorum. Arada bir gözlüğüme hafif su sızıyor. Onu boşaltırken uzaklaşan kıyıya bakıyorum. Haluk yok, benim bu kadar açıldığımı bilen yok, ya ayağıma kramp falan girerse? "Yüz Ayşe yüz, devam et yoluna." Tamam yaklaştım, yaklaştım, tam üstündeyim.Kıyıdan turkuaz renginin binbir tonunu yansıtan bu fettan deniz, içine bakınca hiç de cazip değil. Binlerce kırık taş parçası, yüzbinlerce dikenli dikenli, kara kara deniz kestanesi, arada bir trakonya, diplerde hiç tanımadığım ama çok beğendiğim, vücudunun üst yarısı iki koyu çizgiyle çizili altı bembeyaz ve biraz tombik bir balık...Ama bir dakika, o da ne??? DEVAMI YARINDikkat... Dikkat...* "Tüketici kredisi faizleri de düşecek mi?"Ey yetkililer! Esnaf kredi faizlerini yüzde otuzlara çekeceğinize dair açıklamanız sevindirici. Acaba biz Emekli Sandığı emeklilerine Ziraat Bankası'nca kefilsiz verilmekte olan tüketici kredisi faizlerini de aynı orana çekmeniz mümkün mü? (Abdülbaki Arslan)* Mesajınızı köşemize alporuz. Yetkililerden sizler adına sevindirici bir cevap gelirse bu köşede derhal yayınlayacağız. Teşekkürler.
Çoğunuza şaşıyorum. Neden? Çünkü sizin onur haritanız ile benim onur haritam bir türlü örtüşmüyor. Aslında benim onurum devamlı kırılıyor ama her yılın belli bir tarihinde daha çok kırılıyor. Hangi tarih o?OECD raporlarındaki "gerileme oranlarımızın" ilan edildiği tarih!Haber şöyle: "İnsani gelişmişlik liginde 11 basamak birden düştük." Bu, "insanı gelişmişlik" ne demektir acaba? Okuyorum: "Sağlık, temiz ve güvenli su."Daha geçen gün VATAN açıkladı. Papermoon ve Akmerkez'in de sahibi olan Dinçkökler'in tesisinden akan zehirli suları içen vatandaşlar kanser oluyorlarmış. Bu sizin onurunuzu kırmıyor mu? Bu ne yaman çelişkidir, bakar mısınız? Bir kenarda Papermoon adlı lüksün lüksü restoran, diğerinde patlamış borulardan akan, içme suyuna karışan zehirli atıklar. Oysa kaynak aynı! Tek bir kaynakta standart düşüklüğünün bu kadar yerin dibinde ama bir o kadar da gökyüzünde olduğu başka bir çelişkili kurum olabilir mi?Devam ediyorum: "Kadınların toplumsal yaşamda eşit fırsatlara ulaşabilmesi." Hoppalaaa! Bu cetvel de nereden çıktı şimdi? Bizim hanımlar genelde buna hiç kafayı takmazlar. Oldum olası takmazlar. Yok eşit hakmış, yok erkeklerle eşit hakmış! Ne gerek var ki? Bir de bu sebeple mi dayaklar yensin?"Toplum sanki kadınlar eşit olmazsa ilerlemez mi?" diye hanımların çoğu değerlendirme yaptıkça benim onurum kırılır.Mardin'de binlerce köylü elektrikten yoksun ve susuz yaşamaktadır. Bunu duyunca onurum kırılır.Seddülbahir'de kendimi bildim bileli Yahya Çavuş Amtı'nı ziyaret edenler tuvalet aradıklarında köylüler onlara ağaç altlarını ve top tabyalarını göstermek zorunda kalırlar. Neden? Çünkü "Milli Park" izin vermemektedir. Bu benim onurumu kırar.Anadolu'nun bilmem hangi köşesindeki bir dağ köyünün 1940'da yaptığı telefon müracaatları 2003'te yerine getirilmiştir. Benim onurum kırılır.İskoçya'lı bir bebek, bir maganda kurşunuyla öldürülünce benim onurum paramparça olur.Şiddet ve kavgalı iletişim alışkanlıkları, töre cinayetleri benim onurumu kırar.Birbirimizi çekemeyip, kıskanıp derhal çelme takmamız benim onurumu kırar.Ülkede hâlâ milattan önceki şartların hüküm sürdüğü bölgelerin var olması benim onurumu kırar.GAP'tan bugün tık çıkmaması benim onurumu kırar.Yol tünellerinin patates deposuna dönmesi benim onurumu kırar.Denizde kum, bende kırılganlık. Asıl derdim ne bilir misiniz? Kimsenin aldırdığı yok. Asılmışlar ekonomi, gurur, güç, türban, enflasyon, kıskançlık, alınganlık, şiddet, ben sana gösteririm, namaz üç vakit olur mu, IMF gibi iplere habire sallanırlar."OECD'de kim oluyor? Patlatırım şimdi haaaaa!"Dikkat... Dikkat...Yurdun birçok köşesinden soru geldiği için bildiriyorum. Kayısı reçelimi Dr. Oetker'in Reçelyap'ı ile yaptım. Hem ölçüleri veriyor, hem çabuk oluyor, hem de kıvamlı oluyor. Afiyet olsun!
Geçen gün Türkiye 'Oda'larının ne gibi işler yaptığını sorduğum yazıma ilk cevap, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün'den geldi. Yerim el verdiğince sizlerle paylaşıyorum."5590 sayılı kanunla kamu kurumu niteliğinde meslek örgütleri olarak kurulmuşlardır. Oda yönetmenleri ve başkanları 10 yıldan sonra muhakkak değişirler. Çok komplike bir seçim sistemiyle başa gelirler. Oda kayıt mecburiyetleri gibi rutin görevlere ilaveten, her yıl yaklaşık 2500 öğrenciye eğitim bursu dağıtırlar, 35.000 kişiye gıda yardımı yaparlar, 40.000 öğrenciye giyim ve kırtasiye yardımı sağlarlar.Ayrıca "Ekonomik Denge" adında bir dergi ve "Atohaber" isimli gazete çıkarırlar. Pazar araştırmaları yaparlar, resmi prosedürlerin tamamlanması, devlet teşviklerinden yararlanma, fuar organizasyonları, dış fuarlara katılım konularında üyelere rehberlik ederler. Birçok ülkenin benzer odalarıyla ilişkiler sürdürür ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi için özel programlar uygularlar.ATO olarak son zamanlarda Bor Enstitüsü kurulması, Mania Planı, kan ve serum KDV oranlarının indirilmesi, emlak vergisi oranlarının düşürülmesi, kredi kartları, ek vergiler v.s. Odaların görevlerini yapıp yapmadıkları bir tartışma konusu olabilir ancak örgütsüz bir toplum olmanın acısını da Türkiye yeterince çekmektedir."Sayın Sinan Aygün'e gönderdiği bu cevap için teşekkür ediyorum. Ancak benim sorularıma cevap bulamadım.Bu kadar etkili kuruluşlar bunca yıldır, geri kalmış bölgelere yatırım yapılmasının şart ve elzem olduğunu çeşitli hükümetlerimize neden bildirmemişlerdir. Örneğin köylülerimiz ne ekeceğini bilmemekte, kendilerini de herhangi bir işyeri açacak beceriden yoksun hissetmekteler. Gıda sanayi ve ticaretini teşvik için odalarımız ne yapmaktadır? Hangi yörede neyin ne kadar yetiştiğini tespit için internet aracılığıyla ÜME'yi çıkarttırdınız mı? Açılımı, Ülke Mahsul Envanteri'ni oluşturur! Talep ederseniz her ilçedeki ziraat yetkilileri sayesinde en fazla iki günde bu bilgiye ulaşabilirsiniz. Bu bilgiye uygun olarak o mahsulün sanayi tesisinin kurulması için hükümete baskı yapabilirsiniz. İşlenmiş mamulün pazarlaması daha kolay olduğundan hem de bu yeni iş sahaları yaratacağından ben şahsen sizin odaların serum ve kan KDV oranlarından ziyade böyle çalışmalarla meşgul olmanızı isterim.Son olarak mesajınızın şu bölümüne değineyim. Diyorsunuz ki: "Bir oda başkanı koltuğuna oturmak, bir milletvekili ya da bakan olmaktan daha zor iştir." Ben de diyorum ki: "Aman yapmayınız. Aklınıza bile getirmeyiniz. Çünkü bizim aklımıza gelirse, sorarız ki bu kadar etkili bir pozisyonda yıllardır oda başkanlığı ve yöneticiliği yapan ve yapmakta olanlar ülkenin geri kalmışlığını neden önleyemedi? Neden doğru yatırımları teşvik edemedi? Hükümetin eşine dostuna yar olmalarına göz yumdu? 3-4 büyük kent gelişirken diğerlerine bakılmadı."O yüzden bu söylemlere gerek yok. Bu konuşmalar sadece Sinan Bey'e mahsus değil, diğer oda başkan ve yöneticilerini, hatta üyelerini kapsamaktadır. Ekranı kullanırken sadece yukarı-aşağı formatını kullanırsanız sevinirim.Dikkat... Dikkat...'Odalar adeta darphane gibi para basıyor'Yerim, sadece bir tek okuyucumun kısaltılmış mesajına müsait. "Ayşe Hanım, gerçekten ne iş yaptıkları belli olmayan, aldıkları paraları ne yaptıkları bilinmeyen bu odaları gündeme getirmeniz takdir edilecek bir çalışmadır. Devlet parasızlık çekerken bunlar adeta darphane gibi para basıyorlar. Kriz zamanı devletten fedakârlık beklerken odalar üyelerinin aidat boçlarını affetmeyi hiç akıllarına getirmiyorlar. Lütfen konunun üzerinde durmaya devam ediniz. Teşekkürler." (Adı bende saklı bir oda mensubu)
Kiraz ağaçlarımızdan bu yaz en aşağı 20 kilo kiraz almışızdır. Daha 30 kilo da dallarda vardı. O sabah toplanacaktı ki birden hangi işaretle harekete geçtikleri belli olmayan, takriben 200 karga, kapkara bir bulut gibi ve çıkardıkları viyak viyak çirkin seslerle iki ağacımıza pike yaptılar!Saat sabah 07.15'te bu gürültülü taarruzu ağızlarımız açık, sadece seyredebildik. Alfred Hitchkock filmleri halletmiş! Her bir karga ağzına kirazı alıyor, üç kanat çırpıyor, çat diye çekirdeği yere atıyor ve tekrar ağaca dönüp yeni bir kiraz koparıyordu. Her taraf kıpkırmızı çekirdeklerle doldu.Allah'tan kiraz reçelimi yapmıştım çünkü 15 dakika sonra ağaçta bir tek kiraz kalmadı. Sürü geldiği gibi ama mutlu bir biçimde kanatlanıp, gökyüzünde kayboldu.Kayısı olayımıza gelince. Üç yıldır çıtı çıkmayan iki ağaç, bu yıl kocaman, kütür kayısılarla neredeyse dallarını yerlere indirecek! Biz hiç böyle kayısı görmedik ve yemedik. Bir kere her biri küçük bir nektarin büyüklüğünde. Hem kütür, hem tatlı!Önce bir kilo kadarını reçel yapayım dedim. Çok değerli Dr. Oetker'in de yardımlarıyla 30 dakika içinde reçelim hazırlandı!Ama nasıl bir reçel? Dane, dane, turuncu, turuncu, leziz, leziz. Tattım mı? Hayır ama yiyenler söylüyor. "Biz hayatımızda böyle kayısı reçeli yemedik" diyorlar.Tabii numara da yapıyor olabilirler. Çünkü ne de olsa bizde konuk kalıyorlar. Neyse Haluk da öyle dedi. Doğrudur inşallah!Baktım ağaç neredeyse aşağıya doğru yıkılacak, Veysel'e, "Bugün bir ağacı toplayalım" dedim ve Dr. Oetker almak için Çanakkale'ye TANSAŞ'a gittim.Geldiğimde kapımın önünde neler vardı biliyor musunuz?Üç koca kova tepelemesine, iki küçük kova tepelemesine, iki siyah naylon torba tepelemesine, iki beyaz naylon torba tepelemesine ve iki de naylon tas tepelemesine kayısı dolu ve beni bekliyorlar.Derhal komşulara dağıttık. Muhtara dağıttık, otele dağıttık. Herkese dağıttık. Afiyetler olsun."Haluk yahu, bu kayısı Bebek'teki manavda olsa acaba kilosu kaça satılır dersin?""Vallahi böylesini görmedim hiç ama kilosu 3 milyon liradan aşağı olmaz sanırım.""Haluk, keşke biz bunlan kasalara doldurup gönderseydik. Hepsini birer kiloluk selofan kağıtlara muntazam yerleştirip, ağızlarını da turuncu beyaz ekose kurdelelerle fiyonklasaydık...""Üstüne de Ayşe Özgün kayısıları mı deseydik? Çikolata fiyatına mı satsaydık? Yoksa AB'ye ihraç mı etseydik?""Gelirini de Seddülbahir Köy Odası'na bağışlasaydık! Ne hoş olurdu öyle değil mi?""Haydi istersen kalk da ürün çürümeden reçellerine başla, kazanı getireyim mi?"Buradan, bahçemize bu meyve ağaçlarını dikenlere çok teşekkür etmek istiyorum.Dikkat... Dikkat...Patnos'ta hastahane imkânları neden kullanılmıyor* Patnos yaklaşık olarak 100 bin nüfusa sahip ilçelerimizden biri. Ulaşım, kışın karda kısıtlanıyor ve Ağrı Devlet Hastanesi'ne 3 saatte gidilebiliniyor. Patnos'taki hastahane imkânları kullanılmıyor. Genel cerrah var, ameliyathane var, röntgen cihazı var ama kullanılmıyor. Döner sermaye primlerinin düzenli olarak dağıtılıp hiçbir yatırım yapılmaması devleti zarara uğratıyor. 10 yıl önce durumlar o kadar iyiydi ki... Buna "dur" diyecek bir zihniyetin özlemi içindeyiz. (Mustafa Kaya / Almanya) * Anladığını kadarıyla Patnos'taki hastanede tüm imkânlar var. Halka hizmet götürüleceğine adeta eziyet getiriliyor. İnsan bunu duyunca "nasıl olabilir?" diye şaşırıyor. Yetkililerin duruma ışık tutması halinde köşemizde belirteceğiz. Bizi bilgilendirdiğiniz için teşekkür ediyorum.