Arkadaşlarımız Füsun ve Osman ile gecenin çok geç bir saatinde konuşuyoruz."Benim üzüntüm ne biliyor musun Ayşe? Atatürk'ten süratli bir biçimde uzaklaşıyor Türkiye, içim yanıyor.""Cumhuriyet tarihinde hiç Atatürk'e yakın olduk mu sence?""Onu bilmem ama O'nun devrimleri bir bir yok oluyor, çok canım sıkılıyor."Geçenlerde Başbakan demiş ki (Ben okumadım, bana söylediler), "Atatürkçülerin ülkeyi ne hale getirdiklerini görüyoruz."Bence bu görüşte bir doğruluk payı var.Hüzünlü bakışlarMustafa Kemal'in son yıllardaki bedbin ve düşünceli halleri, her zamanki gibi çok ileri görüşlü olmasından kaynaklanıyordu.Kendisinden sonra geleceklerin, bayrağı taşıma kapasitelerinin düşük olduğunu sizce O görmüyor muydu? Bence bal gibi görüyordu ama çaresizce, hüzünlü bakışlarına mani olamıyor, üzüntüden kahroluyordu.Tek örnek vereyim. Çok güvendiği, Hasan Ali Yücel'in önderliğinde kurulmuş Mustafa Kemal'in fikir babası olduğu Köy Enstitüleri kurumu, ismet Paşa Hükümeti zamanında (1946-1948) Milli Eğitim Bakanı olmuş Reşat Şemsettin Sirer ile Başbakan'ı arasında geçen şu konuşmaya bir bakar mısınız? (aklımda kaldığınca mealen belirtiyorum)."Sayın Başbakanım, bu Köy Enstitüleri, halkı bayağı uyandırmaya başladı.""Hımmmm?""Evet, Sayın Başbakanım, bu halk uyanırsa, bizler başa çıkamayız."İşte Demokrat Parti döneminde de aynı sebepten, kurutulup kapanan Köy Enstitüleri gerçeği.Yani kullanılan mantık şu: "Okumamış" insanı idare etmek, "Okumuş" insanı idareden daha kolaydır. Cehaletin böylesine dünya insanlık tarihinde rastlamak imkânsızdır.Yıllarca sürdüBen sizlerle bir düşüncemi daha paylaşayım mı? Reşat Bey bu cümleyi Mustafa Kemal'e sarfetseydi, bir santim şüphem yok ki, Atatürk kendisini derhal o vazifeden uzaklaştırırdı.Oysa ne yazık ki bu düşünce biçimi, ülkemizde yıllarca ve yıllarca devam etti! "Aynı cahilce görüş bugün bile devam etmektedir" diyenler de olursa hiç karşı çıkmam. Eğitim sistemimizin perişanlığı bunun esaslı bir delilidir. Bu yıl 40.000 genç sınavda "0" puan almış!Şimdi Mustafa Kemal Atatürk'e bağlılık fikir, düşünce, sohbet sıralarında çok kolaydır. Hele hele dünyayı da şöyle bir görmüşseniz, kalkınmışlığa özeniyorsanız tek yolun bu olduğunu bilmek için alim olmaya gerek yok. Ancak gelgelelim 550 koltuğu, seçimle de olsa kimlere teslim ediyoruz, bir düşünelim. Halk "uyanırsa" bu kişiler seçilemez.Sevgi ve saygıOysa hükümetlerin tek hedefi halkı uyandırıp, kalkındırmak olmalıdır!Mustafa Kemal'in tek ama tek hedefi buydu. Bu hedef için yeterli donanımı vardı. Nedir bunlar? Altı ok falan değil. Türk halkını, sorumlu bir ebeveynin çocuğunu görmesi gibi görüyordu. Çocuğuna sevgi ve saygı duyan sorumlu ebeveyn nasıl yavrusunu topluma dürüst, çalışkan, sorumlu, üretken bir birey olarak yetiştirmek isterse, o da Türk halkını öyle geliştirmek istiyordu.Bu hedef için zihnen ve ruhen yanıyordu. Duyguları alev alevdi.Ancak kendisinden sonra iktidara gelenlerde nerede o ALEV, nerede o ATEŞ?
Dört beş yıl önce çocuklarım, Monte Carlo Rallisi'nin görüntülerini almak için Monaco'ya gidiyorlardı. Bana da "Anne sen de katıl bize" dediler.Çocuklarımı kıramadım! Uçağa bindik, gidiyoruz. Baktım Sayın Sakıp Sabancı yanımıza geliyor."Ayşe Hanım, bayılıyorum şu televizyonda yaptığın programlara. Türkan Hanım da ben de zevkle izliyoruz, bilmeni isterim.""Teşekkürler efendim.""Hele hele o kahkahan yok mu? Mest ediyor bizi, mest!""Efendim çocuklarımla tanıştırayım sizi. Bu kızım Canan, bunlar oğullarım Ahmet ve Ali. Sakıp Bey siz nereye gidiyorsunuz böyle?""Biraz Nice'de dinleneceğim. Bak ne diyeceğim. Yarın bana hep beraber kahvaltıya davetlisiniz. Muhakkak bekliyorum" dedi ve yerine döndü.Nice havalimanında bizi, çocukların arkadaşı bir İtalyan asilzade ailesi ferdi olan Kont Emmanuele karşıladı ve otelimize götürdü. Öğleden sonra çekimler yapıldı. Ertesi sabah Sakıp Bey'le kahvaltıya Emmanuele'yi de davet ettik. Hep beraber yola koyulduk.Emmanuele, Fransızları ve Monte Carlo'yu çok sevdiğini her fırsatta belli ediyordu. Bir ara, "Societe General" diye bir banka ismi ilişti gözüme. "Bak Emmanuele, bu ciddi bir banka ismine benziyor" dedim."Non, non Madam Özgün. Benim hesabım (şimdi adını unuttuğum bir Fransız bankasının ismini söyledi) şu bankadadır. En iyi banka odur. Ondan başkasına para yatırılmaz" gibisinden bazı methiyelerde bulundu.Nice'in en görkemli otelinde sözleştiğimiz üzere Sakıp Bey'le buluştuk. Tahmin edebileceğiniz gibi çok kahkahalı ve neşeli geçen kahvaltı masasında Sakıp Bey'e dedim ki:"Efendim, bu İtalyan arkadaş, bir Fransız bankasını methedip duruyor. Oysa ben Societe General diye bir banka ismi gördüm. Sorduğumda kendi hesabını sadece şu Fransız bankasında (o anda Fransız bankasının ismini hatırladım ve söyledim) tutarmış, diğer hiç bir bankaya şans tanımıyor. Ne dersiniz?"Sakıp Bey bir gülmeye başladı, bir gülmeye başladı, kahkahası bir türlü bitmiyor. Hepimiz şaşırdık. Neşesinin geçmesini bekledik."Söyle o İtalyan'a, o banka bizim bankadır. Parasını doğru yerde tutuyor!" Bu bilgiyi Fransız hayranı Emmanuele'ye böbürlenerek bir açıklayışım var, gerçekten duymanız gerekirdi! Yakışıklı genç kontun gözleri fal taşı gibi açıldı. Çay fincanını kaldırıp Sakıp Bey'i onore etti.Şu günlerde New York'ta nekahet devresini geçirmekte olan Sakıp Bey'e ve tüm ailesine bu biçimde bir "geçmiş olsun" demek istedim.Okuyucu mektubuHavai fişekli bir açılış israf mı sayılmalı?* Geçen akşam Bağdat Caddesi'nde bir yürüyüş yapmak istedim. Beş dakika geçmeden sanki havadan bombalar yağıyor gibi bir gümbürtü koptu. Caddebostan'da bir plaj açılıyormuş, havai fişek atıyorlar. Bu kadar fukaralık, yokluk varken bu masraf neden yapılır? Kaç okulun badanası, boyası eksik, paralar nerelere gidiyor? Biz ABD miyiz? Kimsede vicdan kalmadı mı? (Hasan Erçelik)* Havaî fişeklerin çok masraflı olduğunu biliyorum. Kadıköy Belediyesi bu masrafı muhakkak karşılayabilecek bir bütçeye sahip olmalı ki, gençleri sevindirici bu etkinliği gerçekleştirdi. Havai fişek gösterilerini genelde çoluk çocuk, genç, yaşlı, herkesin zevk ve heyecanla izlediğine şahit oldum. Ancak size de katılıyorum. Yalnız şunu söyleyeyim, bu pencereden bakınca tatmadan, bakmadan yaşayabileceğimiz yüz binlerce mal var etrafta. Her şeyi kısıtlayalım mı?
"Ayşe durmadan dönüp duruyorsun, uykun mu kaçtı? Ne oldu?""Kaçtı vallahi Haluk. Affedersin seni de uyandırdım ama aklıma bir şey takıldı, düşündükçe gözlerim faltaşı gibi açılıyor!""Hayrola? Gel kalkıp birer çay içelim. Endişelerini bana anlat. Bir yolunu buluruz."Kalkıp iki bardak poşet çay yaptım, ikimiz de balkondaki koltuklara yerleştik."Nedir aklına takılan?""Vallahi geçenlerde gazetede bir haber okudum, o gün bugün aklımdan çıkmıyor.""Hangi haber?""Hani Recep Tayyip Erdoğan Bey oğlunu evlendiriyormuş ya?""Olsun, evlendirsin.""Davetiyeler basılmış bile. Haberde, düğüne 7000 kişinin davet edileceği belirtiliyor.""Ne var bunda?""Yahu davetli sayısı 7000 olunca, düşünüyorum da muhakkak bize de bir davetiye gönderilecek.""Gönderilirse gönderilsin. Ne olacak yani?""Sana kolay. Çünkü derin düşünmüyorsun. Peki hediye ne götüreceğiz?""Surda tuttuğumuz 12 adet taze izmariti götürecek değiliz elbette. Buluruz bir şey.""Çok bulursunuz Haluk Bey, çoook! Başbakan'ın hangi hediyeye alışık olduğunu biliyorsun değil mi?""Hangi hediyeye alışıkmış?""Çil çil altınlara alışık Recep Bey. Çil çil altınlara.""Aaaaa, şimdi anladım. Demek daveti kalabalık tutmaları bundan. 7000 atan gelir tabii.""Hem de fazlası. Çünkü göze girmek isteyen birçok kişi beşi bir yerde getirecektir. Bizde nerde altın alacak para?""Dur bakalım Ayşe, bekleyelim. Şayet davetiye gelirse biz de 12 adet izmariti götürür, herkese fark atarız. Başbakan hemen 'Bunu kim verdi?' diye sorar, dikkat çekeriz.""Doğru söyledin Halukçuğum. Herkes altın getirince, kim hangisini getirmiş, kesinlikle farkında bile olunmaz ama taze ve ayıklanmış izmariti Başbakan derhal sorar, 'Bunu kim getirdi?' diye. İyi ki sana danıştım yahu. Sağolasın. Haydi gel şimdi uyuyabiliriz."Okuyucu mektubu'Çözüm, Sosyal Güvenlik Fonu kurulmasında'* Dağdan kar indirip, ısıtıp, eritip, çamaşır yıkayan kadını anlatıyorsunuz yazılarınızda. Şimdi şu 5-6 yıldızlı otellere de bir bakınız. Bizler nasıl kalkınacağız?Seçilen siyasetçilerin yetersiz olduklarını düşünüyorum.Bence seçilen siyasetçilerden hiçbirisi ama hiçbirisi sorunları nasıl çözebileceğinim, nasıl kalkınabileceğimizi bilmiyor. Durumu idare ediyorlar. IMF; "Kaynak bulursan zam yap" diyor. Ben buldum. Sosyal Güvenlik Fonu kurulsun. Herkes insan gibi yaşasın. (Adı bende saklı)* İnanır mısınız, bazen ben de sizin gibi rahat konuşuyorum. Sanki her sorunu bir anda halledebilirim gibi düşünüyorum.Oysa hiç dışarıdan göründüğü gibi değil. Çünkü her gelen, önce bir sürü çareler sıralıyor. O koltuklara oturunca daha önceki hükümetin bizlere açıklamadığı hatta bile bile sakladığı durumlarla karşılaşınca apışıp kalıyor. Ne yapacağını şaşırıyor. Başlıyor bir enkaz edebiyatı, zam uygulamaları... Görüşlerinizi paylaştığınız için teşekkür ederiz.
Geçenlerde "Hürriyet" gazetesinde Ayşe Arman'ın Biricik Suden ile yaptığı söyleşiyi okudum. Kendisi bir trafik kazası geçirmiş, tehlikeler atlatmış ve hatırladığı kadar olayı anlatmış. Bir kere buradan "geçmiş olsun" demek istiyorum.Gençliğinde tanıdığı Mazhar Alanson ile yakın geçmişte yaptığı evliliğin her ikisine de hayırlı olmasını diliyorum. Ancak bu olayda beni rahatsız eden bir bölüm var ve sizlerle paylaşmak istiyorum. Kazanın gerçekleştiği geceyi anlatırken Biricik Hanım, bütün saflığı ve iyi niyetiyle şöyle söylüyor:"O gece Arif Mardin'in davetine oradan da yakın arkadaşım Emel ve eşi ile Laila'ya gittik. Sonra da bizim eve geldik. Geç saatlerde herkes evine dağıldı. Dışarı çıkıyoruz diye köpeğimiz Bom'u Emel'in Beylerbeyi'ndeki evine yollamıştık. Mazhar dedi ki:Bu şımarıklıktır'Ne yani şimdi biz Bom'suz mu uyuyacağız?' Ben de, 'Sen üzülme canım, ben şimdi gider onu Beylerbeyi'nden alır Kuruçeşme'deki evimize getiririm' dedim. Bom'u alıp geri dönerken kaza meydana geldi. Beyin civarında derin yırtılmalar, dikişler, boyun fıtığının nüksetmesi vs."Şimdi çok ilginç. Biricik Hanım bu olayı, "Kaderimde varmış" diye yorumlarken eşi Mazhar Alanson, "Çok ortalıkta gözüktük. Nazara geldik" diye yorumluyor.Ben de ağzım bir karış açık şaşkın şaşkın okuyorum.Çok ama çok farklı yaşam biçimlerimiz olmasına rağmen kendimi ve Haluk'u, bu ikilinin o akşam yaşadıkları duruma koyuyorum ve soruyorum: "Haluk gecenin bilmem kaçıncı saatinde, bana böyle bir kapris yapar mıydı?"Düşünceli bir erkek, gecenin bilmem kaçıncı saatinde böyle bir istekte bulunursa, bu bir kapristir. Biraz daha ileri gideyim. Şımarıklıktır. Haluk, kesinlikle yapmazdı. Bunu ağabeyim de yapmazdı. Babam da yapmazdı. Tanıdığım onlarca arkadaşım da yapmazdı. Tanıdığım tüm iş arkadaşlarım da yapmazdı. Bunu kendim gibi biliyorum.Haydi yaptı diyelim. Haluk beni, yani eşini veya bırakın eşini, herhangi bir hanımı kendisi köpeğini özledi diye gecenin o bilmem kaçıncı saatinde taksilere binip, köprülerden geçip köpeği alıp getirmesine izin verir miydi? Hayatta vermezdi. O kadar özlediyse, Bom'suz uyuyamıyorsa kendi kalkar, giyinir, biner taksiye Bom'unu alır gelir, uyurdu.Şu yukarıdaki durumu kim duysa, yaşananları derhal anlar. Ama bir de böyle değerlendirmeyip, kendince hiç ama hiç suç görmeyip, "Bize nazar değdi, ortalarda görünmeyelim" mavralarına hiç düşünmeden, rahat rahat yatıyorsa, ben de derim ki...Ayıptır. Biricik Hanım'ı ikna edebilirsin ama bizim zekâmızla alay etme. Git eşinin önünde diz çöküp, bin bir özür dile ve nasıl duygular içinde olursan ol, benzer davranışı ileride tekrar etme. Şayet bu tür yaklaşımlara aranızda "taş fırın maş fırın" etiketleri takanlar varsa, şunu iyi bilin ki bu tipik bir "nah fırın" erkeğidir. Bu tür yaklaşımlan kabullenerek benimseyecek hanımlara da, "Dur şekerim aman sen üzülme, ben hallederim" havalarından derhal uzaklaşmalarını rica ediyor. Mutlak bir ölümden kurtulmuş Biricik Hanım'a tekrar geçmiş olsun diyorum.Dikkat... Dikkat...Tebrikler Sedef KabaşSedef Kabaş'ın "Sesli Düşünenler" programına iki kez katılmış, usta ve araştırmacı gazeteciliğini bizzat yaşamıştım. Şimdi bir kitap hazırlamış Sedef, gündemimize yerleşmiş kişilerle yaptığı söyleşileri bu çalışmaya dahil etmiş ve ortaya çok hoş bir eser çıkmış. Bu yaz şezlonga uzanıp rahatlıkla okuyabileceğiniz bîr kitap "Sesli Düşünenler," Sedefi tebrik ediyor, benzer çalışmalarının devamını dilediğimi belirtmek istiyorum.
Tam öğlen vakti, güneş de kızgın, rüzgâr da! Açıkça kavga ediyorlar! İçinde oturduğum camı açık arabamı park ettiğim Eceabat'ın İstiklal Caddesi'nde Haluk'u beklerken bu kavgadan ben de nasibimi alıyorum. Sol tarafımdan bir gülüşme sesi geldi. Dönüp baktım, yaşları 17-20 arası iki genç bayan. Birisinin üzerindeki kırmızı bluz dikkatimi çekti. Yaka boyunca ortası küçük yuvarlak ayna parçaları ve onu sarmalayıp sarkan püsküllerle süslenmişti. Diğeri yeşil bir bluz giymişti. Gözleri de yaprak yeşili rengindeydi. Bana gülerek yaklaştılar."Siz O'sunuz değil mi?""Biraz benziyorum."Gülüşmeler..."Yok, yok! Siz O'sunuz, o!""Evet, ben O'yum.""Ayşe Özgün, sizi sürekli olarak seyrediyoruz televizyonlarda." "Siz ne iş yapıyorsunuz?" "Şu arkadaki otelde, Anzac Oteli'nde çalışıyoruz."Dönüp belediye binasındaki oteli işaret ettiler."Orada ne iş yapıyorsunuz?" "İkimiz de aynı işi yapıyoruz." "Yani ne işi yapıyorsunuz?" "Bazen resepsiyondayız. Ya da oda temizliyoruz." "Eceabatlı mısınız?" Kıkır kıkır gülüşmeler. "Yok. Biz Çanakkaleliyiz. Her sabah 9'da buradayız. Akşam 6'da çıkıyoruz işten.""Güzel maaş alıyor musunuz?""Hem de çok güzel. İyi para veriyorlar bize.""Şahsi bir soru sorabilir miyim?""Sor tabii Ayşe Abla, sor!""Aylığınız ne kadar?""Ayda 250 milyon lira kazanıyoruz.""Otel dolu mu? Turist var mı?""Sadece cumartesi günleri doluyor. Avustralyalı gençler geliyor.""Eceabat'ta bu kadar iş arayan bayan varken neden sizi seçtiler dersiniz?"Gülüşmeler, gülüşmeler..."Güler yüzlüyüz de ondan diye tahmin ediyoruz."Tekrar gülüşmeler."Gülen yüzünüz solmasın. Hoşçakalın" diyerek Haluk ile yanlarından ayrıldık.Okuyucu mektubuElimizdeki dekoderi iade edemiyoruz* Cine 5'ten kurtulmak istiyoruz fakat kurtulamıyoruz. Bu ne biçim iştir? Gazeteden bedava aldık, seyrettik. Süre doldu, çocuklar iki ay daha istediler. Sonra da yayın kesildi zaten. Dekoderi iade etmek için defalarca yazık ve sözlü olarak müracaat ettik ama oyaladılar ve "Bir yıl dolmadan iade edemezsiniz" dediler. Bir yılın dolmasını bekledikten sonra arkadaşımdan adres bulup dekoderi iade etmeye gittik ama "Bir yıllık ücret vermeden geri almayız. Ya da üç yıllık daha abone olacaksınız" dediler. Kullanmadığım bir şeyi para ödemeden iade edemiyorum. Bu nasıl iştir? Bu hortumdan kurtulmanın yolu yok mudur? Abonman numaramız 910494, Ne olur bizi kurtarın. (Nurdan - Celal Yıldız)* Sizi ben kurtaramam ama Cine 5 yetkilileri kurtarabilir. İlk olarak bedava üye olduğunuzda bir anlaşma imzalamış mıydınız? O anlaşmanın ince ve küçücük yazılarında bu şartlar sıralanmış ama sizlerin dikkatini çekmemiş olabilir mi? Cine 5 çok ciddi bir müessese olarak bilinir. Acaba bir yanlış anlaşma mı var ortada? Bizi arayıp neticeyi bildirmenizi rica ederim.
Bu köşeyi okuyanlar hatırlayacaklardır, geçenlerde Kars'a yerleştirilmiş "Dört Mevsim Kadın" heykelleri parçalanmıştı ve ben de bir yazı yazarak, bu arkadaşlara "Bu güzel eseri neden parçaladınız?" diye sormuştum. Birçok yorum ve cevap geldi ama hiç birisi işi bizzat gerçekleştirenlerden değildi. Avukat Hayri Baha'nın açıklamalarını kısaltıp sizlerle paylaşmak istiyorum. "Nedeni? İslâm'da resim ve heykelin yasak olduğudur. Örneğin Musevilerin de dininde putlara tapılmaması emri var. Ama onlar bu emirle heykel ve resim yapmamayı değil de bu sanat eserlerinden şefaat beklememeyi anlarlar. Bizimkilere gelince, gördükleri bir sanat eseri olan heykele ve resime bakmayı bile günah sayarlar. İnançları gereği gördükleri heykelleri parçalayarak Allah'a hizmet ettiklerini sanırlar. Yapılacak iş, Diyanet ve değerli profesörlerimizin (Y.N. Öztürk, Z. Beyaz, S. Ateş v.s.) bu sanat eserlerine bakmanın günah olmadığım anlatmaktır. Acaba hangi aydın bu konuda açıklama yapacaktır?" Bu mesajda, siyah olarak belirginleştirdiğim kelimelere dikkat çekmek istiyorum. İslâm'da resim ve heykelin yasak olduğu olgusuna dikkatlice bakarsak ve bunu Musevi dininde putlara tapılmaması emri paralelinde kullandığınızı dikkate alırsak, terazinin eşit değerler taşımadığını görürüz. Resim ve heykel yasak=putlara tapılmaması emri. Ben Kur'an'ı Kerim'deki olguyu "putlara tapılmaması emri" olarak algılıyorum. Eminim, Peygamberimizin devrinde bir ailenin içinde baba Musevi, teyze Hıristiyan, dayı Müslüman ve enişte putatapar olabilirdi. Üç kitap dini de pagan inancından kalma "puta tapmaya" karşıydı.En büyük günah...Puta tapmak ne demektir? İnsan eliyle çizilmiş, yontulmuş veya oyulmuş, taş, tahta, cam, bez, bitki veya mum parçalarından oluşmuş eserleri, evinizin en mutena yerine tapmak için yerleştirmek, bunların önünde mum yakmak, bu cansız nesnelere dualar etmek, onlardan medet ummak, onlara kurban kesmek, değerli taş ve madenlerden eşyalar sunmak, dileklerde bulunmak, isteklerle yakınmak vs. Tabii bu yaklaşım Allah'a eş koşmanın eş anlamlısıdır ve puta tapan Allah'ı tanımaz. İslâm'ın en büyük günah saydığı işlemlerden birisi, "Allah'a eş koşmaktır." Bu sadece put diye saydığımız nesnelerle olmayabilir. Örneğin, paraya o kadar düşkün olursunuz ki, Allah'ı ve emirlerini unutur, hep para için yanıp tutuşursunuz. Bu da bir nevi tapınmaktır. Örnekler çoğaltılabilir. Benim anladığım kendisine eş koşulduğu için Allah'ın emirleri arasında puta tapmak yasaklanmıştır. Yoksa Allah resim yapmayın heykel yapmayın diye bir emir vermemiştir. Yapma ile tapma arasındaki büyük uçurumu her Müslüman görmelidir. Neden bilir misiniz? Çünkü sanatçıya ilham Allah katından verilir! Allah'ın ilhamla doldurduğu kişi, üretmek için hazırdır ki Allah'ın bizlerden beklediği en büyük faaliyet üretimdir. Bizler ise yanlış değerlendirmeler sonucu, bu akıcı gücü durdurmaktayız ve belki de günah işlemekteyiz. Kars'taki heykele, halk toplanıp kurban mı kesti? Zenginler zümrüt kolyeleri boyunlarına mı takti. Varlıklılar altın sikkeleri, heykellerin ayaklarına mı serdi, dualar mı edildi, mumlar mı yakıldı, ağlanıp, yakınıldı mı? Hiç birisi ama hiç birisi yapılmadı. Bugün birçok değerli mimarımız, Koca Sinan gibi ulu camiler inşa etmekte. Sizce nasıl böyle güzel eserler yaratabiliyorlar? Bu, Allah ilhamı değil de nedir? Bazılarımız ellerine bir kere kalemi alıyorlar, öyle bir benzer resim çiziyorlar ki bizler bin kere denesek yapamayız. Bu kişiye Allah veriyorsa - ki hiç kimsenin şüphesi olmasın veriyor - biz küçük insancıl düşüncelerimizle resim yapmasına nasıl izin vermeyiz? Biz Allah yerine karar verebilir miyiz? Allah, tapmayın diyor, yapmayın ve bakmayın demiyor. Bunu bir an evvel anlasak iyi ederiz.
"Saat merakın kaç yaşında başladı?""Vallahi 5-6 yaşımdan beri saatlere meraklıyım.""Şu anda kaç kol saatin var?" "Altmış iki tane oldu." "Hepsi pahalı saatler mi?" "Yok yok ben görünüşe önem veriyorum. Değişik olmalı. Pahalı olması bence önemli değil.""Gördüğün en pahalı saat hangisidir?""Frankfurt havalimanında rastladım. Hiç de öyle ahım şahım görünüşlü bir saat değildi. Markası Zenith'di. Kayışı deriydi. Ama parasına şaşarsınız, 27.000 eurodu. Hem de vergiden muaf havalimanı satış reyonunda.""Almayı hayal ettiğin bir saat var mı?""Var var ama o da çok pahalı. Oğlanın okul taksitleri olmasa kendime almıştım bir tane.""Ne marka bir saat?""Breitling marka.""Duymadım. İngiliz mi?""İsviçre malı. Ama ilginç bir işlem yapabiliyor.""Nasıl yani?""Farzedin Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında avlanıyorsunuz. Bataklığa düştünüz veya bir arslan saldırmak üzere...""Eeeeeeee!""Bu saat kolunuzdaysa düğmesine bir basıyorsunuz, dünyanın neresinde olursanız olun saat kaç olursa olsun gelip sizi kurtarıyorlar.""Demek düğmenin mesajı 24 saat açık ve izlenen bir merkeze gidiyor. Onlar da duruma göre bulunduğun yöre civarından yardım yollatıyorlar?""Herhalde öyle bir şey bilmiyorum ama bu düğme bir kez kullanılabiliniyor. Kurtulduktan sonra tekrar İsviçre'ye gönderip kurdurtuyorsunuz.""Kurtulursan, tabii kurtulursan!"Okuyucu mektubuŞu hurafelerden bir türlü vazgeçemiyoruz* İstanbul İçerenköy Karslı Ahmet Caddesi üzerinde Marmara Yapı Malzemeleri'nin arka bahçesinde bir av köpeği var. Ufak tefek, siyah-beyaz, bakarsan bir harikuladelik yok. Ancak İçerenköy Camii'nde ezan başlayınca köpek de ulumaya başlıyor. Yani ulumasını, tövbe tövbe, ezana uyduruyor. Bazı kişiler köpeğin ikinci hayatı yaşadığını, ilk hayatında çok günahkâr bir insan olduğunu ve Allah tarafından köpek haline getirilerek cezalandırıldığını ileri sürüyorlar. Köpeği adeta kutsal ilan ettiler. Ayrıcalıklar tanımak istiyorlar. Dinimizde böyle bir durum var mı? (İbrahim Ulusoy)* Konu din uzmanlarını ilgilendirmekle beraber hayvan sevgisinin Allah nezdinde çok önemli olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Birçok köpek, dışarıdan gelen seslerden büyük ölçüde etkilenmektedir. Kur'an-ı Kerim'de günah işlemiş kişilerin ceza olsun diye köpek kılığında dünyaya geri geldikleri üzerine değil bir kelime, bir hece bile bulunmamaktadır. Bunların hepsi hurafedir, İçerenköy Camii'nin imamına giderek durumu kendisine danışsanız, eminim böylelikle hem cemaate doğru bilgiler verecek hem de bu tip hurafelerin genişletilerek halk arasında yanlış yere yayılmasına mani olacaktır. Teşekkürler...
Herodot okuyanlar bilir, İstanbul'dan önce Kadıköy kurulmuştur. Nereden başlasam? Okuyup da anlamayanlar diyarında dolaşmak çok zor! Önce Sayın Ahmet Hakan ve Sayın Haşmet Babaoğlu'na müşterek bir cevap vereyim. Ben her ikisini de çok severim ama, "bu durum onları eleştirmeme engel değil" deyip Bismillah ile girelim.Zincirlikuyu Kabristanı kapısındaki yazı hakkındaki görüşlerimi belirttiğim yazımı tamamiyle okumadan, yazınızı hazırladığınız belli ve bu da bir talihsizlik. Neden? Çünkü, "O yazımın" son paragrafını burada size tekrar etmek ihtiyacını duyuruyorsunuz bana. "Kişi, Kur'an okurken bu cümleyi takdir edebilir fakat kabristan kapısına yakışmaz."Tabii ki bu cümlenin Al-i İmran Suresi'nden alındığını biliyorum. Sınıfta bağırarak şiir okuyan çocuklar gibi ayet numarasını yazmış, üstelik öğrenelim diye (!) ayeti kopya etmişsiniz! Tutturdunuz bir korku da korku, ölümden korku. Alemsiniz vallahi! Ne Deniz Arman (kendisini bu konuda harikulade ifade etmiş) ne de Ruhat Mengi (yazısı çok önemli açılara dokunuyordu) hele hele ben ölümden korkmayız. Korkan olursa, onlara güç veren insanlarız biz.Biz o yöreden geçerken yazıyı okuyup, korkulara kapılacağımız için yazının kaldırılmasını istiyormuşuz! Güler misin, ağlar mısın? Hayret verici bir yaklaşım doğrusu, insan eleştirir, eleştirir ama kemiğin üstünde et olmalı.Kapıda böyle bir yazının ölmüşlerimize faydası olmadığına göre yaşayanlara yönelik bir hatırlatmadır. Yoldan çıkanları yola getirmek içindir. Zincirlikuyu Kabristanı'nın önünden daha çok kimler geçer ki, bu yazıyı görüp etkilensin? Hafta içi günde iki kez belediye ve halk otobüslerine sardalya istifi, eli kayışta ayakta durup, zor durumunu dışarı bakarak geçirmekten başka çaresi olmayan, çalışan, didinen, ay sonunu getirmek için binbir çaba veren, hortumculukla, ahlâksızlıkla yoğrulmamış, Kur'an'dan sapmamış doğru yolda ilerlemeye çalışan halk geçer.Yazı okumayanlarMinibüslerde üst üste oturmuş, bir kısmı ayakta aynı şekilde gözü dışarıda yolculuk yapan vatandaş geçer. Ahlâksızlığı düstur edinip, kul hakkı yemişlere ders olacak o yazıyı asıl okuması gerekenler ise siyah camlı, şoförlü, korumalı limuzinlerde, gözlerinde kara gözlük, düzenbazlıklarını adaletten saklama konuşmaları yaparak geçerler. Bunlar etrafa bakıp yazı okumazlar.Osmanlı döneminde bu ülkenin yuvalarında şehit(ler) vermemiş bir tek aile bulamazdınız. Acı ve hüznün çalmadığı kapı yoktu. Şehitler doğal ölümlerden farklıdır. Bağrı yananlar bilir. Mahalle aralarında mezarlıklar kuruluydu. Hazreti Peygamber veya Kur'an emretmese bile aileler, çoğu kez arka bahçelerine bile şehitlerini gömerlerdi.Cumhuriyet kurulduğunda Mustafa Kemal, İslâm'a uygun olarak, (İslâm, Müslümanların sık sık tabut görmelerini, ölülerini cennete göndermek için dua etmelerini, çok sık mezar ziyareti yapmalarını istememektedir. Bu yaklaşım, kişinin dünyadan el etek çekmesine yol açabileceği için böyledir. İslâm, dünyevi zevk ve güzelliklerinin yaşanmasını emreder. İnsanlığın ölümle fazla haşır neşir olmasına karşıdır çünkü...Böyle olursa ikince derece ölü yıkayıcısı yoluna girebilir, miskinleşebilir.) Zincirlikuyu adıyla anılmak üzere Beşiktaş üstündeki boş tepede bir kabristan kurulmasını emretti, ama gittikçe büyüyen İstanbul'da şimdi bu yöre şehir merkezi oldu çıktı. Her üç dinde de kabristanlar ilk başta yaşam sahalarının dışına kurulmuştur. Bundan alınacak dersler vardır. Hazreti Peygamber'in mezarını ziyaretiniz mümkün müdür? Neden diye düşünmenizi çok rica ederim.Sevgili Emre Aköz'ün yazısında değindiği rahmetli Şevket Rado'nun hikâyesinde bahsettiği bayana gelince... Bol bol cenaze izleyerek korkuyu yenme yöntemi, bugünkü psikolojik bilgilerimize göre yanlıştır. Tabut görmeyle ölüm olgusu çok farklıdır.Eleştiri yazıları beni ikna edemedi. İhtiyaç duyulursa içeride bir duvara bu cümle, pirinç bir plaket halinde konulabilir. Sayın Hıncal Uluç'un okur mektubu önerisi hoş bir yaklaşım. Bence, o da içeride bir plaket olabilir. Kapı üstüne "Zincirlikuyu Kabristanı" yazılması ciddi, asil ve uygundur.