Ülkemizin her bir köşesi ayrı bir zenginlik kaynağı! Hikâyeyi bana Prof. Dr. Ahmet Ercan anlattı.Gümüşhane'nin Ünlüpınar köyünden 70'in üzerindeki Hüseyin Dede geldi beni okulda buldu."Hayrola Dede? Çok yol gelmişsin!""Geldim çünkü benim dağda keçileri otlatırken bir şeyler gördüm. Ha, benim dağda a, gel bak bakalım nedir bu?""Nasıl bir şeydir bu Hüseyin Dede?" diye sorar Ahmet Ercan."Oğlum sarıdır, parlıyır gel de bak benimle."Hüseyin Dede'nin peşine takılan Ahmet Bey ve küçük ekibi, Ünlüpınar'in inşallah çok meşhur olacak dağ eteğine varırlar. Dede başlar keçi gibi tırmanmaya. Bakar ekipte hareket yok."Haydin peşime takılın yahu! Boşuna mı geldik burlara?"Ekip de keçi gibi tırmanmaya başlar. En nihayet Hüseyin Dede'nin gördüğü parlak sarı yerlere gelinir. Araştırma başlar ve ekibin oflayıp poflaması da o anda sona erer.Efendim, üç değişik yatakta altın bulunmuştur. Bu yataklar Hüseyin Dede'nin arazisindedir.Şimdi iş, ülkede bir koyup yirmi beş almak isteyeni bulmaya kalmıştır!Prof Ahmet Ercan diyor ki: "İşi abarttığımızı sanmayınız. Bu rakamlar doğrudur. Altın madeni getirisi bu civardadır.""Ahmet Bey, yeni bir Bergama sendromuyla karşılaşmayalım?""Ayşe Hanım, yörede oturan kimse yok. Kaldı ki o konu çok etraflıca tartışılmalıdır. Ama bu kez yabancıyatırımcı olmasa keşke.""Yani yerli işadamları bu işe para yatırmalı, kendi malını kendin çıkarmalısın mı diyorsunuz?""Aynen öyle diyorum. Ama sadece işadamlarını kastetmiyorum, iş hanımları da, ev hanımları da, parası olan herkes katılabilir.""Peki kaç para yatırım gerektiriyor bu iş Ahmet Bey?""İş, 300 - 400 bin dolarlık bir yatırım gerektiriyor. Yani, İstanbul'da bir kat parası.""Bir koyup yirmi beş almak durumu da var, değil mi? İnanın bana Ahmet Bey, param olsa...""Benim de, benim de..."İşte bayıldığım hikâyelerden yepyenisini size sundum. Geçmişte daha eksantrik biçimde keşfolunan talk pudrası dağı hikâyesi var. Ama şimdi Altın Dağ'a konsantre olmalıyız. Tüm isteyenler ve yetkililer, Jeofizikçiler Odası Başkanı Prof. Dr. Ahmet Ercan'ı (0212) 227 77 19 nolu telefondan arayarak bilgi alabilirler.Dikkat... Dikkat...Samsatlı Lukianos ve dikkatli okurlarımGeçenlerde "Samsatlı Lukianos" yazımı okuyanların büyük bir çoğunluğu bana e-posta göndererek, yaptığım hatayı düzeltmemi istediler. Ben metinde Nurullah Ataç'a sadık kalarak onun önsözünden bilgiler aktardım ancak üstadın vefatından sonra meydana gelen değişiklikleri atlamış oldum. Samsat, Malatya ilinden alınıp Adıyaman'a bağlanmış. Kommagene Krallığı, Romalılar devrinde Suriye Krallığı'na bağlanmış, ondan önce bağımsızmış. Herkese çok teşekkür ediyorum.
Ege yöresinden gelmiş misafirlerimizle geçen akşam konuşuyorduk. Derken dünyanın en kapsamlı örgütleri üzerine bir sohbet başladı ve aklıma bir soru geldi.Türkiye'nin Sanayi odaları, Ticaret odaları ve Odalar Birliği ne iş yapar?Bir kere yörede kurulmuş veya yeni kurulan her ticari ve sınai firma bunlara üyedir. Eminim bu firmalar, her yıl veya her 6 ayda bir aidatlarını muntazaman ödemektedirler. Personel giderleri vardır. Genellikle başkanlarını uzun yıllar değiştirmezler. Bu bakımdan biraz sendikalarımızı da hatırlatırlar.Aidat miktarlarını kim belirler? Ankara'daki Odalar Birliği Başkanlığı mı? Hangi cetvele göre artırır veya azaltır? Neden soruyorum biliyor musunuz? Çünkü bu kurumlar, üretici kurumlar değildir. Yani bir üretim olmadığı için masrafları durmadan artmaz. Peki o zaman ne olur?Herhalde aidatlar birikir. Birikince ne yapılır? Herhalde bankalarda repo yapılır. Bu paralar denetlenir mi? Bir de başkanların Mercedes'leri yenilenir. Peki ama o vakit aidatlar neden artar? Acaba diyorum bu kurumlar üyelerinden lüzumundan fazla mı aidat alıyorlar? Acaba (sesli düşünüyorum), "Başkan seçimlerinde ne gibi faaliyetler yapılır?"Örneğin bir başkan adayı, kendisini seçtirmek için nasıl yöntemler kullanır? Delegeleri, kendisini seçmeleri için nasıl ikna eder?Delegeler karşısında adaylar arası sözlü konuşmalar mı gerçekleştirilir? Seçici delegeler, hangi konuşmacıyı beğenmişse onun seçilmesi için kıran kırana bir fikir mücadelesi mi olur?Yoksa başka yöntemler yürürlüğe girer mi? Ne bileyim bir adayın seçilmesi için başkan adayı delegelere hediye gibi şeyler dağıtılabilir mi? Mesela bir adet cep telefonu veya örneğin bir adet laptop bilgisayar? Bu rüşvet kategorisine girer mi, girmezmi? O zaman fikir sahibi fakat fakir başkan adayları başkan seçilemezler değil mi? Her ilin sanayi ve ticaret odaları her hafta veya on beş günde bir, dünya ithalat ihtiyaçlarını üyelerine izah etmek için toplantılar düzenler mi? Ayda iki kez yurt dışından sanayici, tüccar, ekonomist gibi uzmanlar getirip, üyelerinin ufuklarını genişletirler mi?Dünya iş alemindeki son gelişmeleri anında takip edip üyelerini gelişen şartlardan haberdar ederler mi? Örneğin Erzurum Sanayi Odası üyeleri, Amerika'da patlayan Enron skandalı hakkında bilgilendirildi mi?Başkanlıklar prestijli işler kategorisine girer mi? Üretmeyen bir para, kumbara gibi bu örgütlere devamlı akar mı? Bu paranın kullanımı için üyeler söz sahibi olabilirler mi?Yoksa karar sadece başkana mı aittir? Devamlı ekranda fikir beyan eden başkanlar, üyelerinin düşüncelerini mi yansıtır yoksa duyduklarımız kendi konuşma becerileri ve kendi fikirleri midir? Berlin Sanayi Odası ile İzmir Sanayi Odası arasında faaliyet açısından ne gibi farklar vardır?Merak ettim. Soruyorum.Okuyucu mektubuBağdat Caddesi'nde trafik terörü esiyor* Bağdat Caddesi ve sahil yolunda tam bir frafik terörü havası var. Saat 21.00'de korkudan herkes arabasını sağa çekmiş, bekliyor. Onlarca oto ve motosiklet ralli halinde! Hiç bir denetim yok. Haberiniz olsun. (Yusuf Altaras)* Nedir bu rezalet diye sormak istiyorum. O arabalarla yarış yapan gençler! Sizlere soruyorum, yapacak başka iş mi bulamıyorsunuz? Spor tesisleri mi yeterli değil?Hepinizin bu yaz tatilinde çalışmanız gerek, içinizde o volkan gibi gelişen enerjinizi harcayın. Trafik yetkilisi arkadaşlarım! Bu gençleri her gece trafikten men edemiyor musunuz? Bir felâket daha yaşamayalım.
Kilitbahir'den Çanakkale'ye geçmek içni vapurun dolmasını bekliyoruz. Baktım, biraz ileride iki oğlan çocuğu. Birinin elinde bir kutu, diğerinin elinde küçük boy bir süt şişesi. Plastik kapaklı ama içinde turuncu bir su var. Çocuklardan biri 8, diğeri ise taş çatlasa bir yaş büyük. Elinde şişeyi tutan çocuk hiç farkında olmadan kapağı ağzına götürüyor. Alt dişleriyle açıp, üst dişleriyle kapıyor. Etrafa ilgisizce bakıyorlar. Arkalarındaki köfteci arabasından köfteleri sarmaya yarayan saman kağıtlar rüzgarda uçmaya başladı. Bu kağıtlardan bir tanesi çocuklardan birinin ayağına takıldı. Tekmeyi yedi ve havalanıp kaçmaya başladı. Kâh yerde, kâh havada fink atıyor. "Oğlum, lütfen uçan kâğıdı yakalasana. Yazık oluyor, haydi koş yakala" dedim. Gerçekten koşmaya başladı. O hamle yapıyor, kâğıt kaçıyor. Sağa gidiyor, sola kıvırıyor. Neyse dördüncü hamlede yakalandı kâğıt, yerine döndü. Derken bu ikili vapura bindi, yanıma geldiler. İkisinin de suratlarından düşen bin parça. Nasıl mutsuzlar, nasıl keyifsizler anlatamam. "Merhaba, siz nerede oturuyorsunuz? "Çanakkale civarında bir köy ismi veriyorlar."Ne satıyorsunuz?""Meyve suyu.""Hiç sattınız mı?""Bi tane.""Kim size satın dedi?""Babam.""Kim hazırlıyor bunları?""Annem.""Böyle satamayacağınızı bilmeniz gerek.""Neden?""Suratlarınız asık. Keyfiniz yok. Gülmüyorsunuz. Bu meyve suyu hakkında hiç bağırıp reklam yapmıyorsunuz.""Ne diyelim yani?""Buz gibi meyve suyu. Terinizi siler, sıcağı iter, ömre bedel deyin, belki alırlar."Suratsız bir biçimde denediklerini gördüm. Geri geldiler. Hiç satamamışlardı. Bu gidişle satacakları da yoktu. Neden satamadıklarını merak bile etmiyorlardı. Ben bile almadım. Ama söyleneni yapıyorlardı, yapıyorlardı ama o kadar.
Avusturya'da yaşayıp, sadece yazları buluştuğumuz Yücel ile güzel eşi Helga köyümüze geldiler. Bir iki hoş sohbetten sonra hemen konuya girdik."Helga, Avusturya'nın AB'ye girmesi iyi mi oldu?""Hayır Ayşe Hanım, hayır. İnanın bana, hiç iyi olmadı.""Neden böyle düşünüyorsun?""Çünkü Ayşe Hanım, bu topluluğa girdiğimizden beri, para birimi euro olduğundan beri Avusturya'da hayat çok pahalılandı."AB konusunda aynı şikâyetleri geçen yıl Yunanistan'daki vatandaşlardan da işitmiştim. Şikâyet üstüne şikâyet sıralıyorlardı. Baktım, Avusturya'da da durum aynı.Yücel konuya katıldı: "Yüzde 30 kadar değer kaybımız var. Yani inanmazsınız bir gecede diyebilirim tüm malların etiketlerini değiştirdiler. Bir gün önce alsaydık, yüzde 30 daha ucuza alacaktık, bir gün sonra yüzde 30 daha pahalı oldu her şey.""Emeklilerde de sorunlar yaşanıyor" diye sözlerine devam etti Helga."Erken emeklilik yaşı 56 yerine 58 oluyor. Tam emeklilik yaşını da yükselttiler. Hanımlar eskiden 61 yaşında emekli olurken şimdi 65 yaşında emekli olabilecekler. Erkekler ise 65 yaşında emekli olabilirlerken şimdi 68 yaşında olabilecekler. Her şey değişiyor, biz de şaşkınlıkla izliyoruz.""Bütün bunlar Avusturya insanının yaşamlarının uzamasından kaynaklanıyor. Şimdilerde ölümler genellikle 80 yaşında gerçekleşiyor. Dolayısıyla yaşlı masrafları durmadan artıyor. Emekli Sandığı gibi kurumlar, bu dengesizliği karşılayamaz duruma geldikleri için emeklilik yaşlarını uzattılar.""Peki genç nüfus yok mu?" diye soruyorum.Helga diyor ki: "Olmaz olur mu? Onlar da işsizlikten yakınıyor. Eeee, yaşlılar emekli olup aynlmazlarsa gençler nasıl iş hayatına atılsınlar?""Helga, emekli bir kişi başka işte çalışamaz mı?" diye Haluk soruyor."Çalışabilir Haluk Bey fakat ne iş yaparsa yapsın ayda en fazla 300 euro kazanabilir. Onun da yüzde 30'u vergiye gidiyor. Elinde sadece 200 euro kalabiliyor.""AB'ye katlan ülkelere maddi yardımlar yapılıyor ama Yücel. Örneğin Yunanistan'a çok yardım gelmiş.""Hah, üstüne bastın. Zaten İspanya, Yunanistan ve Portekiz'e destek paraları çok verildi. Şimdi yeni ülkeler katılıyorlar ya! Cüzdanda hiç para kalmadı. Bütün maddi desteği de Almanya, Avusturya, İsviçre gibi ülkeler sağlıyordu ama deniz bitti, yol bitti, para da bitti. Bundan sonra öyle paralar dağıtılacağını sananlar yanılır."Ömer Faruk Bey noktayı koyuyor: "Geçen yıl AB çiftçilerine sübvansiyon 80 milyar euro idi. Bu durumda seneye onlara da bu destek olmayacak."Okuyucu mektubuYeni yasa, tüketicilerin yüzünü güldürüyor* Yıllardır Jumbo kullanırım. 8 Mart 2003'te tanesine 8 milyon TL verip "grape" çay bardağı aldım. Biri çay koyarken çatladı. Bunu BUZKAN Ticaret, Kayseri vasıtasıyla fabrikaya gönderdim. Şeş çıkmayınca BUZKAN Ticaret yenisini vererek sorunu çözdü. Kendilerine teşekkürler ediyorum. (Naci Keçioğlu)* Jumbo gerçekten bir dünya markası olma yolundadır. Yeni çıkan "Tüketici Haklan" yasası gereğince malı aldığınız satış noktasının böyle jest yapması artık normal.Türkiye'nin çeşitli yörelerinden benzer teşekkür mesajları alıyorum. Aslında doğal tüketici hakkınıza yeni kavuştuğunuz için şaşırıp seviniyorsunuz. Eskiden "Şatlan mal geri alınmaz" levhalı dükkânlardan geçilmezdi. O günler artık geride kaldı.
CHP Mardin Milletvekilimiz Muharrem Doğan Bey aradılar. Geçenlerde manken Naomi'ye takdim ettikleri resimle alakalı yazıma değinerek sanırım iki saate yakın konuştular. Mardin'in UNESCO listesinden çıkarıldığı haberinin doğru olmadığını belirttiler. 4-5 ay önce UNESCO'dan bir bey gelip Mardin'i gezmiş. Sonunda Mardin Belediye Başkanı'na demiş ki: "Mardin çok kirli, çok pis ve yokluk içinde bir yöre. Buraların toparlanması gerek. Bu gerçekleşmeden bir şey yapamayız." Buna ilaveten, "Zaten biz daha UNESCO'ya müracaatımızı bile yapmadık ki reddedilsin" dedi Milletvekilimiz.Ben, tarih ve kültür mirası zengini Mardin'in Jamaica doğumlu bir mankenin, hayatta hiç görmediği bu kentin fahri hemşerisi olmasıyla tanınamayacağını, bilakis bu saptamalarla bir ihtimal yanlış bile yorumlanacağı endişesini taşıdığımı, çağdaş dünyada tanıtım faaliyetlerinin bazı ev ödevlerimiz yerine getirildikten sonra ele alınması gerekliliğini bildirdim."Herkes her şeyi bilemez. Siz mimarsınız, o konuda uzmansınızdır ancak tanıtım başlıbaşına bir konudur ve bilenler tarafından ele alınması gerekir. Kaş yapayım derken göz çıkarma misali, bilmediğiniz konularda bilenlere danışmanız en akıl kârı olandır.""Ben Naomi'nin resmini yaptım, bu vesileyle de...""Siz Madonna, Elvis Presley, İngiltere Kraliçesi, David Beckham gibi şöhretli kişilerin tablolarını yapan dünyada kaç kişi olduğunu biliyor musunuz? Bunların hepsi de bu fırsatı benzer emeller için değerlendirmeye kalkışsalar ve buna izin verilse şöhretler her yerin sponsoru olurlar. Bir kişi hiç gitmediği, bilmediği bir Anadolu kentinin fahri hemserisi nasıl olabilir?""Elektrik ve su yok""Ben ona broşür verdim. Bir de kitap, hem İngilizce hem de Türkçe.""Aslen Jamaica'lı olan Naomi'nin ülkesine zatiâliniz hiç gittiniz mi?""Hayır gitmedim.""Oranın sorunlarını bilir misiniz?""Hayır bilmem.""Naomi kendi ülkesine mi yardım etmeli yoksa Mardin'e mi?""Bilmem. Peki, hata yapmış olabilirim ama Mardin'i de tanıtmak istiyoruz. Tarihi binaları ele alalım. Eski taş evlerin tuvaletleri hep bahçelerdedir ya! Şimdi geliyor bugün oturanı, terasın bir kenarına kıytırık bir tuğla örüyor, burası tuvalet oluyor. Önüne gelen de bu yeni tuvaleti gönlü hangi rengi çekerse boyuyor. Kimisi mavi, kimisi yeşil, kimisi turuncu. Olur mu ya? Hem şu anda döndükleri evlerinde elektrik ve su olmayan binlerce köylümüz var. A. Latif Şener Bey maddi imkân sağlamamaktadır. Buraya bir fakülte kurdurmak istiyoruz, o da yapılmıyor. Ne yapacağız biz?""Bakın sayın Milletvekilimiz. Siz başınızı yastığınıza koyup uyuyabilecek bir durumda değilsiniz demek. Çünkü vatandaşlanmızın eksiklikleri giderilmeden, Mardin tertemiz olmadan, çarpık inşaatlar durdurulmadan, sanırım size huzur yok. Sadece size değil, AKP'li ve CHP'li ve de bağımsız hiçbir milletvekilimize huzur yoktur. Bu güzel ülkemizin her gelişmemiş yöresi gelişmeden, 550 milletvekilimize huzur yoktur. Ateşten gömlek budur işte Milletvekilim. Naomi tablosu değildir efendim.""Sayın yazarım, sen de geliyorsun geliyorsun hep o Naomi tablosuna geliyorsun. Tamam, yaptık bir hata işte. Şimdi ne yapacağız?""Karanlıkta yaşayan ve susuz vatandaşların dertleri giderilecek, sokak, kaldırım, ev, mahalle hepsi temizlenecek. Mardin yatinmcılar için cazip bir biçime sokulacak. Mardin'den çıkmış, bugün Avrupa'da refah içinde yaşayan kimbilir kaç işadamı vardır. Onlardan yardım istenecek. Yapacak iş çok sayın Milletvekilim, çooook!"
Canan Öztürk, çok zor bir konu üzerine kitap hazırlamış: "Çocuklar İçin Kur'an'dan İlk Öğütler" Küçük yaş grubu çocukların dinimizle, inançlarımızla, iyiyle, kötüyle, şeytanla, duayla ve en nihayet Allah'la ilk tanışmaları da diyebiliriz bu çalışmaya.Ülkenin her kasaba ve büyük kentinin hemen hemen her mahallesinde hocaların bulunduğu, bazılarının Kur'an'ı çarpıtarak yorumlamaları sonucu ve özellikle de bu Kur'an kurslarına devam eden hanımlarımızın, anne ve anne adaylarımızın ne gibi ürkütücü, korkutucu, titretici intibalar sonucu yaşam biçimlerini bile değiştirdiklerini bilmeyen var mı?Ülkenin her bir köşesine ilim, bilim ve eğitimin ışığı gitmediğinden veya gönderilemediğinden, cehaletlerinden bir nebze kurtulmak gayesiyle Kur'an kurslarına heveslenen hanımlarımızın, gerçekle hiç alakası olmayan varsayım ve çarpıtmalarla donanıp, sonra çocuklarına aşıladıkları hurafelerle Türkiye nereye kadar ilerleyebilir?Bu kurslara devam eden kaç hanım arkadaşım var ki öğrendiklerini bana anlattıklarında hayretten gözlerim açık kalmıştır. "Bunlar tamamiyle yalan ve yanlış" dememe rağmen bu arkadaşlarımı ikna edememiş olmanın hüznünü hâlâ içimde taşırım. O hanımların bu öğretileri küçücük çocuklarına geçirdiklerini, onları da korku ve endişelerle doldurduklarını bilirim. Bari yavruları yalanlardan kurtarayım diye teşebbüslerim sonucu, aramızdaki ileşitimi kopardıklarını yaşamışımdır.İşte bu karmakarışık düzene küçük de olsa bir ışık tutmak gayesiyle Canan Öztürk bir çalışma yapmış.Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ile evlenmeden önce de Canan Hanım bu konularda çok okuyan, araştırmalar yapan bir kişiydi. "Allah'ı bir korku unsuru olarak kullanıyorlar Ayşe Hanım" diye bana yıllardır itirazlarını belirtir, bu yanlışın küçük yaşlardan itibaren düzeltilmesi gerektiğinin altını çizerdi. İşte çizmiş. Eminim içi huzura kavuşmuştur. Çok basite indirgenen bu olgu bence ilkokullarda çocuklara okutulmalıdır.Cahil kalmış kimse, karşısında yalan bilgileri dramatik sahnelerle ve seslerle kendisine yutturulmaya çalışıldığında, hiç sesini çıkaramaz, büyülenmiş gibi dinler ve söylenenlere inanır.Canan Hanım in hazırladığı bu anlaşılır ve kolaylıkla yorumlanabilir, açıklanabilir ayet ve bilgilerle büyümüş bir kişi ise öyle kurslara gitmek istese bile, kendisine yanlış şeyler anlatıldığı takdirde konuşanı sorgulayabilir, yanlışları ortaya koyabilir, dolayısıyla aziz dinimizi hurafelerden kuratarabilir.Bu da az bir gelişme değildir! Canan Oztürk'ü ve resimleriyle çocukları güzel alemlere sürükleyen Saadet Ceylan ı tebrik ediyor, merdivenin sonraki basamaklarındaki çocuklara da benzer çalışmayı hazırlamalarını bekliyorum. İlkokul çağında çocuğu olan her anne babanın bu kitabı çocuklarına okutmalarını öneririm.Okuyucu mektubuCitibank Müşteri Hizmetleri'nden açıklama* Okuyucunuz Saym Yusuf Altaras'ın Citibank kredi kartından dolayı yaşamış olduğu problem için üzgünüz. 21 Haziran tarihinde VATAN Gazetesi'ndeki köşenizde bunu belirtmişlerdi. Müşterilerimizle imzalanan Kredi Kartı Üyelik sözleşmesi maddeleri gereğince, herhangi bîr faiz işlememesi için müşterilerimizden aylık kredi karü hesap özetlerinde belirtilen bakiyelerinin tamamını son ödeme tarihine kadar ödemeleri beklenmektedir. Muntazam olarak ekstreler göndermekteyiz. Borcun tamamı son ödeme tarihine kadar ödendiğinde faiz alınmamaktadır.* Citibank'a teşekkür ediyorum ve kredi kartı sahiplerine diyorum ki, ödeyebileceğinizden fazla kredi kullanmayın ve ödemeleriniz tümünü son ödeme tarihinde yapın.
Yaşamda pişman olduğum birkaç şeyden biri de kolejde Fransızca hocam rahmetli, dünya şekeri Madam Dik'i daha dikkatli dinlememiş olmamdır.Genelde ikinci sırada oturur, bütün sınıf arkadaşlarımı öyle güldürürdüm ki, Madam dersin ilk beş dakikasından sonra, "Ca suffit Ayşe!" (Yeter Ayşe!) diye bana hitap eder, kendi masasının yanına yerleştirilmiş özel iskemleye çağırırdı.Hemen yakınına oturur, bu kez kısık bir sesle, o günkü giysilerinin çok güzel olduğu konusuna girer, örneğin boynundaki inciyi, küpeleri Paris'ten alıp almadığını veya yakasındaki dantelin Brüksel'den mi yoksa İrlanda'dan mı olduğunu sormaya başlardım.Madam Dik, Ermeni asıllı olup 1.57 civarında bir boya sahip, Fransız dadılarını andıran bir görünümdeydi. Alınız rahmetliyi, "Gigi" filminde Leslie Caron'un "Grandmama"sı rolüne sokunuz, hiç yabancılık çekmezdiniz. İnanır mısınız, yaka dantellerinin menşeini sorduğumda kızmaz, sessizce cevap verirdi: "J'ai achete cette (neyse) a Paris!"Fransızcanın "F" sini bilmediğimi zannettiğimde Paris'e ilk gidişimde kendimi tatlı bir biçimde şaşırtmıştım! Sular seller gibi konuşuyordum! Eşim Haluk, Galatasaray'dandır ama o kadar kibardır ki bir kere de kurduğum saçma sapan cümleleri düzeltmeye kalkıp beni utandırmamıştır.Nereden geldim bu konuya? Evet, bilmem sizin yaşamınızda pişman olduğunuz benzer konular var mı? İbrahim Tatlıses'in artık klasikleşmiş cümlesini çok severim: Urfa'da Oxford vardı da biz mi girmedik?" Veya "Keşke şu Birinci Dünya Harbi'ni daha dikkatli dinleşeydim sınıfta" dediğiniz olur mu?Evet Oxford, Stanford veya Yale üniversitelerine gitmek isteyip de gidemeyenler, gençliğinde Japonca öğrenmek isteyip de öğrenemeyenler artık bunların hepsi mümkün!Parmağınızın altındaki düğmeyi tıklar tıklamaz bütün bu imkânlar size açılmaktadır. Yale Üniversitesi'ne gidecek param yok diye hiç üzülmenize gerek yok. Aşağıda bazı adresler veriyorum. Dünya emrinizde, buyrunuz!Stanford, Yale veya Oxford kursları için: Allianceforlifelonglearning.org (Shakespeare, borsa, tarih vs. kursları. 10'ar hafta 195 dolar.)Columbia ve the London School of Economics ve diğer kurumlar için: Fathom.com (Schoenberg and Modernism 5 saat 45 dolar.)Şirket idarecileri yeni idari yöntemler için: INSEAD.com (Kendini ve diğerlerini idare yöntemleri, 3 saat 495 euro.)Okuyucu mektubuMüşteriye önem veren kuruluşlar büyüyor* İstanbul Esenler'de oturuyorum. Altı ay önce Alperpen isimli firmaya, evime PVC pencere yaptırdım. Montaj esnasında ısı camlardan biri içten ve dıştan çatladı. Pencere kolları eksik geldi. Balkon kapısı düştü, Çekomastik izolasyon yapılmadı. Her taksit günü bunları hatırlatarak ödeme yapıyorum ama netice yok. Beni aldattıkları duygusundan kurtulamıyorum. Lütfen bu mesajı köşenize alır mısınız? (E. Ergun) * Bu sizin köşeniz efendim, tabii ki alırız. Çok üzüldüm. Gerçekten insan "saf" yerine konulmak istemez. Alperpen'în patronu acaba bu olayı biliyor mu? Belki de bir iletişim kopukluğu vardır. Çünkü ayakta kalıp büyüyen kuruluşlar, müşteri memnuniyetine en fazla önem verenlerdir. Paylaştığınız için teşekkür ederiz.
Geçen gün Haluk'la Eceabat Maydos Restoran'da yemek yerken, Nilüfer Tankahya yanımıza gelip bir broşür uzattı. "Türk -Yunan Dostluk Festivali 2003" Her yıl bu etkinliği gazetelerden takip ederim. Bu yılkı çalışmaları 5 Temmuz'da başlıyor ve 11 Temmuz'a kadar devam ediyor. Türk ve Yunan sanatçı ve konuşmacıların birlikte yer aldıkları bu etkinlikler arasında bakınız neler var: Plastik sanatlar sergisi. Sınır tanımayan restoratörler. Türk-Yunan filmleri gösterimleri. Ekonomi günleri konulu paneller (Katılanlar: Tansu Bleda, Yannis Butaris, İlter Türkmen, Danny Roderick, Ziya Müezzinoğlu). Ekonomi sempozyumu (Katılanlar: Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Eser Karakaş, Prof. Dr. Haluk Şahin, Gündüz Aktan).Konser, Rembetiko - Yunan müzikleri (Ben onların konserini Gümülcine'de dinlemiş ve bayılmıştım). Bağcılık ve şarapçılık üzerine paneller (Katılanlar: Yunan, Fransız ve Türk şarap imalatçıları - Butaris, Doluca, Talay, Parmantier). Şarap ve edebiyat üzerine söyleşi (Katılanlar: Mario Levi, Tuğrul Şavkay, Mehmet Yasin). Edebiyat günleri: (Katılanlar: Duygu Asena, Nedim Gürsel, Theodoropoulos, Xanthoulis, Yaşar Kemal). Üniversitelerimiz konulu panel (Katılanlar: Prof. Dr. Ramazan Aydın, Prof. Dr. Nikos Margaris). Konser: Esin Afşar ve Kudsi Erguner. Gümülcine ve Evros halk dansları ekiplerinin gösterileri. Bütün bu etkinlikler Çanakkale ile Bozcaada arasına yerleşmiş durumda. Anlaşılan bu iki yöre halkı şanslı çünkü çok değerli kişilerin katılımıyla unutulmaz bir hafta geçirecekler. Çoğu gösteri meydanlarda. Örneğin Çanakkale kordon boyumda veya Bozcaada liman meydanında. Yurdun başka yörelerinden bu etkinliklere katılmak isteyenler İstanbul'daki Aktüel Tur ile irtibat kurmak durumundalar. "Avrupa Birliği ile Bütünleşmeye Doğru" adlı bu çalışmanın meyvelerinin bol ve verimli olmasını dilerim. Bizler el ele verdikçe dünya küçülecek, insanlar yakınlaşacaktır. Birlik ve beraberlik de dirlik ve bereket demek değil midir? İstanbul Ticaret Odası, Evros Vilayeti Valiliği, Doluca Şarapçılık, Okeanida Yayınevi, Doğan Kitapçılık, Butaris Şarapçılık gibi çok önemli sponsorların katkısıyla gerçekleşecek bu etkinliğe herkesin katılmasını öneririm.