Zana ve arkadaşlarından baş sağlığı mesajı

15 Şubat 2004

Leyla Zana, geçenlerde Kuzey Irak'ta bayramlaşma esnasında iki merkezde patlayan bombalar neticesi yaşamını yitiren 100'ü aşkın insanın hunharca katledilmesi üzerine Mesut Barzani ile Celal Talabani'ye (arkadaşları Hatip Dicle, Orhan Doğan ve Selim Sadak ile birlikte) bir taziyet mesajı göndermiş. İyi de etmiş. Bu katliamı herkes gibi ben de kınıyorum. Ancak mesajı okuyunca, bazı bölümlerini anlayamadım. Keşke Leyla Hanım bana kısa ve öz bir açıklama gönderse de mesajda anlamadığım yerleri anlayabilsem.Diyorsunuz ki: "Hiçbir güç, hiçbir saldırı ve hiçbir provokasyon halkımızı hedeflerinden uzaklaştıramayacaktır. Şahsınızda halkımıza taziyelerimizi sunuyor ve bu hain saldırıyı nefretle kınıyoruz."Şimdi, "Halkımızı" diye hitap şekli kullandığınızda, ben düşünmeye başladım. Kendimi örnek aldım. Ben benzer bir kınama mesajı gönderecek olsam, ki bu çok rahatlıkla olabilir, bu ifadeyi kullanır mıydım? Yani Barzani ve Talabani beylerin Iraklı halkları, benim de halkım olabilir mi? Bir kere etnik açıdan bakalım. Hani Yunanistan'da yaşayan Türk asıllı Yunan vatandaşları var ya? Onlar da benim etnik kardeşlerim. Ama halkım? İşte burada bir yanlış ifade var gibi geliyor bana. Belki de yanılıyorum. Açıklama getirirseniz çok sevinirim.Beni ikinci kere düşündüren ifadeniz de şu oldu. ".... halkımızı hedeflerinden uzaklaştıramayacaktır" diyorsunuz. Hoppalaaa! Sizin ve Talabani ile Barzani'nin parti üyelerinin ortak hedefi NEDİR acaba diye merak ettim.Benim de onlarca Kürt asıllı komşu ve arkadaşlarım var. Bu arkadaşlarıma danıştım: "Sizin, hunharca öldürülen Talabani ve Barzani'nin parti üyeleri ile ortak bir hedefiniz var mı?" Hepsi şaşkın şaşkın yüzüme baktılar: "Ne demek istiyorsun sen Ayşe? Hangi ortak hedeften bahsediyorsun?"İşte bu ifadeniz de bizlerce anlaşılmış değildir. Açıklarsanız çok sevineceğiz! Küçük bir görüşümü, müsaade ederseniz buraya ilave etmek istiyorum. Bernard Lewis adındaki tarihçi, iki yıl önce İstanbul'da bir konuşma yaparken tüm Türk dinleyicilere demişti ki: "Irak'ta savaş olursa, Türkiye desteğini ABD'den esirgemesin. Savaş sonrası, seyirci kalmak yerine, sofrada oturabilmek istiyorsanız bu yardımı yapmalısınız." Zaman gösterdi ki, sanki sofranın etrafı savaş başlamadan evvel dolmuş, henüz yemek dağıtılmamış ama bazı hayalperestler sağ ellerinde bıçak, sol ellerinde çatal, tabaklarına ikram edilecek yemekleri yemek için bekliyorlar.Türk halkı ki aramızda siz ve arkadaşlarınızın da olduğuna inanıyoruz, uzaktan duruma baktığında, hallerin komşu ülkede çok zor ve karışık olduğunu görebiliyor. Sofraya ilk oturtulması bile düşünülmemiş gruplar, tıpkı İbrahim Tatlıses'in şarkısında söylediği gibi, "Biz de isteriz" demekteler. Sizce haklı değiller mi?Yani Lewis'in kastettiği sofrada bırakın yabancı ülkelerin oturmasını, Irak'ın kendi öz halkının tüm üyeleri oturtulup, mesele o biçimde halledilmemeli miydi? Ve durum o şekilde planlanmadığı için komşu Irak halk grupları, isyanlarda değil mi?Okuyucu mektubu"Başarısızlık hep öğrencilerin üzerine atılıyor"* Okullarda sürekli değişen eğitim müfredatları öğrencileri başarısızlığa itiyor. Bu gerçeği göz önünde tutmadan öğrenci affını gündeme almamaları, biz öğrencileri çok üzdü. Başarısızlık öğrencinin üzerine atılarak bu durum gözden kaçırılmak isteniyor. Öğrencilerin okuma haklarının ellerinden alınmasıyla 2-3 yıl sonra çıkacak bir afla öğrenciler ne kadar başarılı olabilir? Bu konulara göz atılsın. (Adı bende saklı bir okurum) * Mesajınızı köşemize alıyoruz. Bu konuda bir açıklama gelirse yine buradan sizlere duyuracağız.

Devamını Oku

Kıbrıs gelişmelerini küçümseyenlere!

14 Şubat 2004

Sayın Emin Çölaşan, "New York görüşmelerinde ne üstünlüğü kazandık ki bu kadar çıngar koparılıyor?" demeye getiriyor. Bu konuda düşüncelerimi belirtmek istiyorum. New York'ta benim için en büyük gelişme ne oldu biliyor musunuz? İlk kurulduğu günden beri, KKTC Cumhurbaşkanı olarak Sayın Denktaş'ı dünya üzerinde hiçbir ülke tanımadı.Tanımak isteyen birkaç ülke de yapılan baskı sonucu, bu fikirlerinden vazgeçmek zorunda kaldılar. Bunun üzüntüsünü yıllarca hem biz hem de KKTC vatandaşları yaşadılar. Sanki, "karton bir hükümet" yaratılmıştı ve yapayalnızdı. Dünya nüfusu arasında bir avuç sayılabilecek miktarda bir grup insan adeta, hatta adeta değil, basbayağı afaroz edildi. Bunun ne kadar acı verici bir konum olduğunu herkes takdir eder.Diğer taraftan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, kendini dünya kamuoyunda "ezilmiş, hakkı yenmiş, zavallı" imajıyla besleyerek herkesin takdir ve kabulünü kazandı. Klerides olsun, Papadopulos olsun, hepsi saygı ve şerefle toplantılara katıldılar, grup resimlerine kabul edildiler, ticaretlerini ilerlettiler ve olağanüstü çalışarak (Bunu da itiraf etmemiz gerek çünkü Güney Kıbrıs'ın 1974'ten önceki imar durumuyla bugününü karşılaştıranlar böyle olduğunu belirtiyorlar. Tabii ki bizler göremedik) milli gelirlerini artırdılar.Ellerinden alındıGüney Kıbrıs, bir dünya ülkesi olarak görüldü. Cumhurbaşkanları ve başbakanları, sorgusuz bu statüde kabul edildi. KKTC vatandaşlarının (sanırım) üç katı bir nüfusla AB'ye, tüm Kıbrıs'ın temsilcisi olarak girilmesi kararlaştırıldı. Amaaa!New York maratonu sonunda, Güney Kıbrıs yetkililerinin bu statüleri ellerinden alındı. Aynı, Sayın Denktaş'ın lâyık görüldüğü basit bir liderlik statüsüne indirildiler.Yarışa, geç ama aynı çizgiden başlanılıyor. Burası haklı bir noktadır. Burası adil bir noktadır. Burası Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nce kolay elde edilmiş haksız devlet statüsünün, RÜTBESİ GERİ ALINMIŞ noktasıdır. Bunun bir başarı olduğunu göremezseniz, Papadopulos ve Klerides'in akşam başlarını yastığa koyduklarında neler hissettiklerini hiç anlamamış olursunuz.Adalet ve hak yerini bulmuştur. Meselenin bu OLDUĞUNU, bu gelişmeyi hor, küçük ve basit görerek tüm karşı gelen fikir adamı, profesör ve siyasilerin dikkatlerine sunuyorum! Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan soydaşlarımızı bu haklı statüye getirme cesaretini, değişimini gösteren yetkililerin hepsine teşekkürü borç biliyorum.Okucu mektubuÜniversitelinin burs derdi" artık sona ersin!* Ben üniversitede ekonomi eğitimi gören bir gencim. Ülkemizde Büyüme hızı ve milli gelirin arttığından bahsediyorlar. Bizler Başbakanlık buslarımızı hâlâ alamadık. Vermeden büyüme yolundalar herhalde. Bunu herkes yapar ama adil olmaz. Bize vermeleri gereken parayı faizde mi işletiyorlar acaba? İnsanın aklına ister estemez böyle bir soru geliyor. Bu paraya çok ihtiyacımız var. Mağdur durumdayız. Daha önceleri hiç böyle bir şey olmamıştı. (Adı bende saklı bir okuyucum)* Hangi "büyüme hızı"nı kastettiğinizi bilmiyorum. "Küçülme"? Belki! Çünkü gün geçtikçe işsizlik artıyor ve işyerleri kapanıyor. Türkiye'nin yıllardır düşüncesizce, plan ve hesapsızca, ite kaka içine sokulduğu borç yükünün de başımızda Demokles'in Kılıcı gibi sallandığını biliyoruz. Başbakanlık bursları son dönemde de geç ödenmişti. Hatta ben bu köşeden iki kez hatırlatma yapmak zorunda kalmıştım. Sanırım benzer bir durumla tekrar karşı karşıyayız. Açıklama gelirse bu köşeden sizlere duyuracağız.Okuyucu mektubu"Bir aydır maaş alamıyorlar"* Biliyor musunuz yıllardır memuriyet için bekleyen sonra da sözleşmeli memur olarak işe alınan gençlerimiz, aradan bir ay geçmesine rağmen hâlâ maaşlarını alamadılar. Bu konuyla ilgilenen bir yetkili arıyoruz. Sesimizi köşenizden duyurun lütfen. Teşekkürler. (Taner Karabulut)* Hayır doğrusu bunu bilmiyordum. Belirttiğiniz için çok teşekkür ederim. Bu konuda yetkililerden geniş bir açıklama bekliyoruz.

Devamını Oku

Jean ve Sophia Loren'in aşkı nasıl bitti?

13 Şubat 2004

Yakın dostum, 78 yaşındaki Romen asıllı Amerikalı yönetmen Jean Negulesco ile Beverly Hills'deki Greta Garbo'dan satın aldığı muhteşem malikanesinin havuz başında konuşuyorduk. Biraz sonra eşi Dusty de aramıza katıldı."Ayşe, ben başroldeki bayan oyuncuya âşık olmadan yönettiğim filmi başarılı kılamıyordum.""Ne diyorsun Jean? Peki Dusty bu durumları nasıl karşılıyordu?"Dusty suskundu. Dinliyordu."Alan Ladd ve Sophia Loren ile Boy on a Dolphin filmini çekiyoruz. Mekân, Yunan adaları. Mevsim yaz. Gündüzleri kavuran bir güneş, geceleri tabak gibi bir mehtap ve yıldızlar, Sophia ise belki de yaşamının en güzel devrinde. Ona bir ad takmıştım, Mother Earth (Toprak Ana). Her kıvrımından bereket ve güzellik fışkınyordu.""Aşık mı oldun?""Hem de nasıl!""Peki, Carlo Ponti yok muydu?""Başında vardı ama Sophia onu bir biçimde ikna edip, işlerinin başına göndermeyi başardı.""Sophia da sana vuruldu mu?""Evet. Hem film çeviriyoruz hem de muhteşem bir ilişki yaşıyoruz.""Dusty duymadı mı?""Setten birileri haber vermiş. Otele geldi. Çıngar çıkartmaya hazırdı.""Çıkarttı mı?""Odada konuştuk. Sophia'ya karşı tavırlarımı değiştirmemi istedi. 'Yapamam' dedim. Hiç unutmuyorum, kısık bir sesle, 'Seni kaybediyorum. Savaşacağım' dedi ve çıktı gitti.""Nereye gittin Dusty?""Paris'e gittim. Giderken de yanımda Jean'in kredi kartlarını götürdüm. Müthiş bir alışveriş furyasına daldım. Acımı dindirmeye çalışıyordum ama başaramıyordum. Yüreğimin sızısını ne mücevherler, ne de kumaş parçalan dindirebiliyordu. Derken Betty telefonda bana bir öneride bulundu (Betty-Lauren Bacall)Dedi ki: 'Sizin çocuğunuz olmadı. Derhal Almanya'ya geç. Orada annesiz, babasız çok çocuk varmış. Hemen evlat edin.' Berlin'e uçtum. 3 ve 5 yaşında iki şeker kızkardeşi nüfusumuza geçirdim. Onları da alıp dadıyla birlikte Jean'in adasına döndüm.""Evet Ayşe, aynen öyle yaptı. Sophia çok bozuldu. Filmi zar zor bitirdik ve ilk uçağa atlayıp benden kaçtı.""Şimdi kızlar ne yapıyorlar?""Birisi hippi oldu. Bitli bir oğlanla evlendi. 4 torunumuz var. Diğeri tahsilini tamamladı işlerimi idare ediyor."Üçümüz de gülmeye başladık. Sevgililer Gününüz kutlu olsun!Dikkat... Dikkat...Başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve hükümet üyeleri olmak üzere Sayın Rauf Denktaş ve ekibinin başarılarını çok takdir ediyorum. A. Ö.Okuyucu mektubuBeşiktaş Belediye Başkanlığı'ndan cevap geldi■ "Beşiktaş'taki bu rezilliğe son verin" başlıklı yazınızda sözü edilen yer, özel mülk olup sahibi tarafından kâğıt ve plastik toplayan bir şahsa kiralanmıştır. Daha önce bize gelen yazılı şikâyetler doğrultusunda Temizlik İşleri ve Zabıta Müdürlüğü elemanlan tarafından yapılan incelemede, kâğıt ve plastik deposu olarak kullanıldığı tespit edilen yer özel mülk olmasına rağmen bütün kâğıt ve boş plastik ambalajlar alınmış, mekân ve çevresi dezenfekte edilmiştir. (Üzeyir Darıcı / Basın Danışmanı)* Bir özel mülk, ticari amaçla kiraya verildiği zaman, çevreye zarar vermeye başladığı saniyeden itibaren tedbirlerin alınması gerekliliğini düşünüyorum. Bu tedbirler bir kereye mahsus olmak üzere gidip kâğıt ve plastiklerin toplanması ve etrafın dezenfekte edilmesiyle bilmemelidir.Mekânın kullanım biçimi, çevreye zarar verecek şekilde görülüyorsa mühürlenmelidir. Ben özel dairemde her gün katran kaynatsam ve etraftan şikayet gelse, mülküm özel diye sizler müdahale edemeyecek misiniz? Çevre yasalanmız buna imkân veriyor mu? Veriyorsa yazıklar olsun! Derhal düzeltilmelidir. İlginizi takdir ediyoruz fakat daha detaylı açıklama bekliyoruz. Teşekkürler.

Devamını Oku

İsa'nın son sözleri...

12 Şubat 2004

Geçtiğimiz pazar, Ertuğrul Özkök Bey'in, "Da Vinci Şifresi" üzerine hazırladığı Paris yazısını ve bizden Haşmet Babaoğlu'nun harikulade yorumlarını büyük bir keyifle okudum. Bu konuda benim öğrendiklerime göre İsa çarmıha gerilmiş, işleri bu ileri boyutlara getirdiği için kendisiyle uzun süredir dargın olan annesi ve sayesinde doğru yolu bulmuş Maria Magdalena, idam meydanına gelmişler.John ile diğer havariler ve Museviler çarmıhın altını kuşatmışlar. İsa son bir isyanla göğe başını çevirmiş ve Allah'ı, "Neden? Niçin?" diye sorgulamış. "Bundan böyle geçmişte işlediğiniz, bugün işlemekte olduğunuz ve yarın işleyeceğiniz günahlarınız için artık kurban kesmenize gerek yoktur. Benim şu anda akan kanlanm tüm günahlarınızı kapsayacaktır" demiş, annesini John'a teslim etmiş ve son nefesini çarmıhta vermiştir.Kefensiz mi gömüldü?Çarmıhtan indirilen İsa'yı havarileri hemen gömmemişler, kucaklayıp bir mağaraya götürmüşler. Orada kefen bezine sarıp yatırmışlar, gece olunca mağaranın kapısına kocaman bir taş sürerek başkalarının içeri girmesine mani olmak istemişlerdir.Sabah olup da mağaraya gelen havariler, kefen bezini bulmuş ama İsa'nın vücudunun kaybolduğunu görmüşlerdir. İsa, yerini bilenler tarafından kaçırılmış ve bilinmeyen bir yere kefensiz mi gömülmüştür? Yoksa...İsa kefeninden sıynlıp asansiyon (bazılan bu kelimeyi aynı kökten gelen asansör ile karışıtırırlar) ile yükselerek Allah'a mı kavuşmuştur? Bu tartışma hâlâ süregelmektedir. Kefen bezi kutsal emanet olarak, bir biçimde Doğu Almanya'ya getirilmiş, çekilen bir fotoğrafta böyle bir karartılı görüntü belirince, derin bilimsel araştırmalar başlatılmıştır. Fotoğraf hilesi olmadığı gerçektir. Kumaşın lifleri mikroskop altına alınmış, hangi bitkiden yapıldığı araştırılmıştır.Neticede iplik liflerinin Urfa civarında yetişen keten ve kenevirden yapıldığı ortaya çıkmış, o tarihte gerçekten de Kudüs ve yöresinde Urfa kumaşları satıldığı tespit edilmiştir. Yani bu bezin, o tarihte Urfa'da dokunduğu bilimsel olarak saptanmıştır.İsa'nın ölümünden sonra çok ilginç bir olay daha meydana gelmiştir. Hazreti İsa'nın mahkûm edilerek idama gitmesinde en büyük rolü, Tarsuslu Musevi bir anne ve Romalı bir babadan doğma Paulus oynamıştır. İsa çarmıhtayken uzaktan başarısıyla gururlanan Paulus bir iki gün sonra Tarsus'a dönmek üzere yola çıkmıştır. Hava sıcaktır, etraf kavrulmaktadır ve Paulus çölde ilerlemektedir.Birdenbire karşısında İsa'yı görür. İsa, Paulus'a görünmüştür. Paulus, muazzam bir korkuya kapılır. Daha önce hiç böyle bir olay yaşamamıştır ve vicdan azabı ile yaptıklarına pişman olur. O dakikada, oracıkta İsa'dan özür diler ve onun düşüncelerini ve inançlarını yaymaya söz verir. Bu işi başarabilmesi için ikna etmesi gereken en önemli ve varlıklı insanlar, Anadolu'da yaşamaktadır. Çoğu pagan, bir kısmı da Musevidirler.İsyanlar ve yangınlarPaulus, durmaksızın Anadolu'yu defalarca yürüyerek kateder ve her köyde, her kasabada, her kentte İsa'nın düşüncelerini yaymaya çalışır. Ona karşı gelenler çoktur.Kurulmuş tezgahlar tehlikeye girdiği için Paulus'un ölüm fermanı yazılır. Babası Romalı olduğundan, Roma'da mahkeme edilmesi kararlaştırılır. Bir gemiyle yola çıkılır.Fırtına kopar. Malta Adası'na sığınılır. Sonunda Roma'ya gelinir. Hıristiyanlığın, Roma'nın kenar mahallelerinde konuşulmaya başlanıldığı dönemdir. İsyanlar ve yangınlar çıkıp durur.Paulus, başı kesilerek idam edilir. Nerede? Roma'da. Roma'nın neresinde? Bugün Aşk Çeşmesi diye anılan Trevi Çeşmesi'nde. Neden Trevi Çeşmesi? Çünkü Paulus'un kellesi kesildikten sonra yerde üç kez zıplamıştır. Trevi de İtalyanca'da üç demek olan tres kelimesinden türemiştir.Okuyucu mektubuTülin evlensin mi evlenmesin mi?■ Biz Evleniyoruz programını izliyorum. Tülin adlı bayanın evlenmesini hiç istemiyorum. Sanırım benim gibi arkadaşlarım da aynı fikirdedir. Tülin, Türkiye'nin yeni Türkan Şorayı'dır. Caner evlenme teklif etse bile kabul etmemeli. Türk sinemasına girmeli, televizyon dizilerinde rol almalıdır. (İstanbul'dan M. K.)* Mesajınızı yansıtıyoruz.

Devamını Oku

ABD'nin yeni Başkanı Kerry mi?

11 Şubat 2004

ABD Demokrat Parti'nin başkan aday adaylarından John Kerry'nin rakiplerini fersah fersah geçtiği iddia ediliyor. 15 yıllık bir senatör olan John Kerry'yi dinliyorum:"Başkan George Bush, bizlere yalan söyledi.1- Irak konusunda Birleşmiş Milletler'e gitmeye söz verdi, gitmedi.2- Kabul edilir bir koalisyon kuracağım dedi, kurmadı.3- Müttefiklerimizle aramızı iyi tutacağını belirtti, tutmadı.Bize verdiği sözleri tutmayan bir başkanımız var Beyaz Saray'da. Her şeyi değiştirmemiz lâzım. Her şeyi düzeltmemiz gerek. Sağlık sigorta durumumuz ele alınmalı. Dış siyasetimiz, eski başarılı günlerine döndürülmeli. Irak'a açtığı savaş sayesinde ekonomimiz ne hallere düştü. Güçlü tuttuğunu iddia ettiği silahlı kuvvetlerimizin acınacak hallerine bir bakın." John Kerry, Demokrat adayı olarak değil de sanki başkanlığın seçim kampanyasını yürütüyor. Orta halli Amerika'nın değerlerini savunuyor. "Adil olmamız gerek, ülkemizi sevmemiz şart, çok çalışmamız lâzım" dedikçe oy oranlarını arttırıyor.John Kerry, 5 hafta önce yüzde 3 ile başlayan oy desteğini Tennessee ve Virginia'da bugün yüzde 51'e yükseltti. Yüksek oy oranıyla başlamış aday Dean ise bugün yüzde 4 ile yüzde 7'ye düştü. Clark yarıştan çekildi. Çok yakında Dean, Edwards ve diğerlerinin de çekilmesi bekleniyor. Hazır ol George Bush, Beyaz Saray'a girmek isteyen John Kerry adında yaman bir rakip geliyor!Birleşmiş Milletler'de ameliyat mı var?Bu yazıyı kaleme alırken henüz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Kıbrıs Rum kesimi heyetleri ikinci gün görüşmelerine başlamamışlardı. Birinci toplantılarını izlerken yandık, bittik! İkinciyi kaldırabilir miyim? Emin değilim. Sanki ameliyattan çıktık ve yoğun bakımdayız!Bir kanalda esaslı bir grup bilge bey, olayı bir pencereden değerlendiriyorlar. Diğer kanalda bir akil adam, durumu tam tersi bir pencereden yorumluyor.Üçüncü kanalda bir erdemli kişi, mevcut nazik durumu bambaşka bir açıdan ele alıyor. Bağlantılar, bağlantılar. New York, Ankara, havalimanları, stüdyolar, görüntüler, telefon bağlantılan... İnanınız bana, kafam çorbaya döndü! Değişik görüşleri savunanlar. Sanki attınız Türk halkını bir çamaşır makinesine ve bastınız tuşa.Bütün bunlara dayanmaya çalışırken Denktaş ve Türk heyetinin birden odadan çıkışı, arkadan Rum heyeti. Kimse bir açıklama yapmıyor. Yapsalar dünya yerinden oynayacak sanki. Derken De Soto mikrofonda:"Hiçbir şey söylememe sözüme sadık kalmam gerek." Peki neden çıktın kamera karşısına? Bayılıyorlar kameralara.Vallahi billahi bayılıyorlar. Kısa bir süre de olsa, dünyanın gözünü üzerlerinde hissetmek. Karşılığında hiçbir ipucu vermemek ama gene de kameraların önüne geçmek. Yenemedikleri bir duygu gibi geliyor bana!İstanbul'a kar fırtınası geliyormuşSayın Valimiz açıklama yaptılar. Fena bir fırtına geliyormuş. Bu sefer gafil avlanılmayacak. "Mecbur olmadıkça evden çıkmayınız." Tüm okullar tatil. Yolların en kenarlarındaki acil şeridini işgal edenlere büyük cezalar ve mahkeme kapıları var. Evden çıkmaya mecbur olanlar zincir bulundursunlar.Hepsi iyi ve güzel. Ama benim merak ettiğim bir husus var. Çok kar ve yağmur yağdığı vakit, hatta açık havalarda, Bebek, Arnavutköy gibi yörelerde müthiş bir elektrik kesintisi meydana geliyor. Arızaya sorduğumda, "Büyük bir arıza var. Nereden geldiğini de bilmiyoruz. Araştırıyoruz" diyorlar. Bu özrü ben 4-5 aydır dinliyorum. Son kar yağdığında da elektrik kesildi. Trafo dendi, rüzgâr dendi. Bu feci fırtınaya girerken hiçbir teknisyen bu arızayı buldu ve tamir etti mi? Çünkü etmediyse EYVAH!!! Yine bize kara ve soğuk günler kaldı!

Devamını Oku

Zümrüt Apartmanı enkazından canlı çıkabilmek

10 Şubat 2004

Konya'da çöken Zümrüt Apartmanı'ndan bir hafta sonra canlı olarak çıkartılan Yasemin Yaprakçı'nın yaşadığı felaketi ve insanlık dramını, dünyadan gelip geçen çok az insan yaşamıştır diye düşünüyorum. Bir kere ayağının üzerine isabet eden beton blok, eminim inanılmaz bir ıstırap yaşatmıştır.Öyle bir ıstırap ki günler, geceler geçtikçe dakikalar, saatler ilerledikçe, azalması bir tarafa, gittikçe artan bir fiziki işkenceye dönüşmüş bir ıstırap olmalı bu. Duyduğumuza göre ayağının kangren olması ihtimali varmış ve doktorlar tıkanan kan damarını açmaya çalışıyorlarmış.Yasemin'in kucağından küçük yeğeninin cansız bedenini almışlar. Bu nasıl bir duygudur Yarabbim? Ne dayanılmaz bir göz yaşı kaynağı? Ne bitmez tükenmez bir çiledir? O yavru, ilk anlarda ölmemiştir herhalde.O minik yavrunun bakışları, Yasemin'in çaresiz gözlerine, çaresizce bakarak sönmüştür. Küçük yeğen, küçük sorular sormuş olmalı. Cevaplar aramış olmalı. Onun da bir yerleri kırılıp, dökülmüş olmalı. Istırabını dindirmek için gözlerini Yasemin'e çevirmiş olmalıdır. "Buradan kurtar beni" demek istemiştir. "Buram acıyor, şuram kanıyor, elimi, kolumu, ayağımı, bacağımı oynatamıyorum. Çok acıyor. Buradan kurtar beni" diye yalvarmak istemiştir. Bir de üşümüşleridir. "Keşke bir battaniyemiz olsaydı" diye ağlamıştır Yasemin.Aynı küçük yeğeni gibi tüm yaş farkını bir kenara atıp yalnızlığından, umutsuzluğundan korkmuştur. Bunlar yetmezmiş gibi kendi eş ve kızını da merak etmiştir. "Acaba bir daha onları görebilecek miyim?" diye kendi kendine sormuştur.Yasemin Yaprakçı, bu isteklerinin hiçbirisine çare bulamamanın karanlığıyla tek başına kalakalmıştır. Bu üzüntüsü, kendi fiziki acılarını unutturmuş mudur? Sanmam. Ne söylenebilir ki? Sadece ümitsizce ağlanabilinir. Sadece bu! Bir de üşümesin diye, kendini yalnız hissetmesin diye, küçük yavruya sarılır. Onu ısıtmaya çalışılınır. Fakat boşuna! Çünkü yavru son nefesini vermiş. Kimbilir olayın meydana gelişinden ne kadar zaman sonra? Canını teslim etmiş bu yavruyu, Yasemin kucağından bırakmamış.Bu duyguları, mimarlık mühendislik eğitimi veren her okulda ders konusu yapmalıyız. Bu duyguları, çürük çarık binaların teberru karşılığı makbuzlarla belediyelerce onaylanmasını bir mesele gibi görmeyen zihniyetteki belediye yetkililerine öğretmeliyiz. Bu duygulan, dükkânlarının genişlemesi için kiriş sütunlarını kesmekte hiç sakınca görmeyen, kuş beyinli, geri zekâlı, menfaatperestlere öğretmeliyiz. Ve cezalar!Yasaları; Yasemin'in, yeğeninin ve diğer tüm yaşamını kaybetmiş veya yaralı kurtulmuşların deneyimlerini bir daha Türkiye'de hiç kimse yaşamasın diye gerçekten cezalandırıcı şekilde düzenlemeliyiz.Başbakan, Konya ziyaretinde Vali ve Belediye Başkanı'na başarılarının devamını diledi. Hayretler içinde dinliyorum bu sözleri. En söylenmemesi gereken anda, en dokunulmaması gereken bir konuyu, Başbakan nasıl dillendirebiliyor? Konya belediye yetkililerinin, Zümrüt Apatmanı'nın çökmesinde hata ve ihmali yok mudur?Kimbilir Konya'da ve yurdun daha bir çok noktasında kaç tane Zümrüt Apartmanı var? Her şey kâbus gibi! Üstümüze gelen bir karabasan gibi! Yasemin'e ve hayatta kalmayı başarabilmiş ve başaracak herkese geçmiş olsun diyor, ölmüşlere rahmet diliyor, tüm ailelere Allah sabır ihsan eylesin diyorum.Okuyucu mektubuBu sese kulak verin lütfen■ Hakkari Anadolu Lisesi (0438 - 211 49 23) Edebiyat Öğretmeni Tarhan Şimşek diyor ki: "Kütüphanemiz bomboş. Yardımlarınıza ihtiyacımız var. Lütfen çocuklara kitap gönderin, sesimizi duyun. Evinizde okuduğunuz uygun kitaplar ve ansiklopediler varsa lütfen bize gönderin. Bunun için 0438 - 211 49 23 no'lu telefondan bilgi alabilirsiniz."* "Vizontele Tuuba"yı izleyen herkesin bu okula yardım etmesini rica ediyorum.

Devamını Oku

Cem Karaca'nın ardından

9 Şubat 2004

Güle güle Cem Karaca! İster televizyon programında olsun, ister dost meclisinde, Cem bir konuyu ele alıp konuşmaya başlayınca hiç kimse dinlememezlik edemezdi. Temele inebilen, cafcaf ve süsü elinin tersiyle kenara itebilen, sentezini katıksız yapabilen bir sanatçıydı Cem.1989'da ilk olarak, tek kanal TRT 1'de başlattığım ve sonra özel kanallarda devam ettiğim programlarıma konuk ettiğim Cem Karaca, inandığı doğruları şeffaf ve yalın biçimde öylesine haykırırdı ki, denetçilerin tüyleri diken diken olur, beyinleri endişeler içerisinde kıvranmaya başlar, "Yok Ayşe Hanım, çok açık konuşuyor. Bunu yayınlamayalım" derlerdi.Cem ile çektiğim ancak ekrana gelirken sansüre uğramış çok programım olmuştur. Çünkü tüm sakınca duyanlara rağmen ben Cem'i konuk ederdim. Çünkü palavradan uzak, merkeze güm diye inebilen gerekçeleriyle düşüncelerini sağlam bir şekilde destekleyebilme yeteneği vardı bu sanatçı düşünürümüzün.Bu televizyondaki sansür gerçeğini de kendisinden daha iyi bilen hiç kimse yoktu. Çekim esnasında veya sonrasında telefonla beni arar, "Bakın Ayşe, bu söylediklerimi kesmeyin sakın" der ama izlediği zaman kesildiğini görür, çok ama çok üzülürdü. Ben de hiçbir özür belirtemez, benim dışımdaki güçlerin bu ayıklamayı vazife edindiklerini anlatırdım. Bilirdi tabii. Gene de şikâyeti bana olurdu! Reyting ölçülerine hiç yenilmemiştir Cem Karaca ama sansür makasına daima uğramıştır.2002 yazında Cem ve İlkin, Ekrem Ataer, ben ve Haluk, Gümülcine Kiraz Festivali'nde beraber olmuştuk. Olağanüstü keyifli bir zaman dilimiydi. Trakya'da yaşamakta olan Türk asıllı halkın, kendisini nasıl kucakladığına, nasıl saygıyla selamladığına, tıpkı Türkiye'deki hayranları gibi nasıl beğenerek dinlediğine şahit olmuştum. Cem Karaca, yaşamın kendisini zorlayarak ittiği kulvarlarda damıttığı fikirlerini gecenin geç saatlerinde sofraya sermeye başlar, dinlemesine doyum olmazdı.Olağanüstü bir sesBen Cem'in eşi İlkin'e de biraz saygıyla değinmek istiyorum. O zarif, doğallık dolu, candan kişiliğiyle İlkin, Cem'in yanında olması gereken insandı. Onu en iyi anlayan, koruyan, kollayan, anaç ve aynı zamanda akıl ve fikir sahibi olup bunları en iyi biçimde ifade edebilen bir kadındı.Cem'in üzerine kanatlarını bir kartal gibi germiş, doğru ve hak yolunda, haksızlıklara isyanda, ruhen ve fizikman onu daima düşünen ve sakınan bir eşti. Ne mutlu böyle bir beraberliği yakalayabilmiş olanlara! Biraz da Cem'in giyim tarzından bahsetmek istiyorum. Her gördüğüm etkinlikte, bana defalarca konuk olduğu programlarda, kendine has giysilerine bakıp hayran olmamak elde değildi. Değişik türde şapkalarına yeleklerini, çizmelerini fevkalâde yakışır biçimde giyer, uzun boyuyla çok uzaklardan bile görülse, "Aaaa, Cem Karaca da burada" dedirtirdi.Olağanüstü bir ses tonu ve yorumu vardı Cem Karaca'nın. Onu taklit edenler çok olmuştur ama nafile! "Namus belasına, verdiğimiz CAN BİZİM!"Kalıbımı basarım ki bu son iki kelimeyi duyacak her Türk vatandaşının içini bir ürperti alır. Bu ürpertinin sebebi, Cem'in yorumu, ses tonu ve söylediği söze olan gerçek inancıdır. Cem'in maddi varlığı, büyük birikimleri olmadı hiç. O hep bir yürek, düşünce ve inanç adamıydı. Geldi dünyaya, attı derin bir mühür ve hepimizin buluşacağı mekâna 'tık' diye duran kalbiyle, kendisine yakışır biçimde göçtü gitti. Cem Karaca gibi bir sanatçıya sahip olduğu için Türk halkı çok gururludur!Dikkat... Dikkat...Türkiye Sakatlar Derneği'nden bir duyuruTürkiye Sakatlar Derneği; Superonline ve ANT Eğitim Danışmanlık desteğiyle devam eden windows, internet ve frontpage kursu başvurularının başladığını duyurdu. Bilgi için 0212 -521 49 12 nolu telefondan Nuray Hanım'ı arayabilirsiniz. Ücretsiz olan kurslara katılabilmek için sakatlık raporu yeterlidir.

Devamını Oku

'Edward! Liverpool'a dönmüyorum'

9 Şubat 2004

Duydunuz belki; İngiliz bir koca, eşini Yunanistan'a turistik bir gezi için gönderirken bekâret kemeri takmasını şart koşmuş! Havalimanındaki dedektörden geçerken tabii ki hanımın bekâret kemeri, tüm aletleri öttürmeye başlamış. Bunu; Reuters, Associated Press, CNN, BBC, hepsi ana haberlerinde vermişlerdir inşallah! Neden? Çünkü konu çok derin ve endişe verici. Anlatayım efendim!Konuyu hangi açıdan ele alırsanız alınız; sosyolojik, psikolojik hatta ve hatta sosyo-psikolojik boyutundan bile ele alsanız durum dönüp dolaşıp, kuzey kutbuna yakın yaşayan erkeklerle Akdeniz kıyısında yaşayan erkeklerin farkı noktasında, Gordion Düğümü misali bağlanıp kalacaktır. İnanınız bana!"Ne fark var arada?" diye soracak olanlar vardır aranızda. Derhal anlatayım. İngiliz erkekleri soğukkanlıdırlar. Bu, şu demektir: İngiliz erkekleri kolay kolay tahrik olmazlar. Hatta tarihe geçmiş bir deyimi örnek olarak vereyim. Kim söylemiş bilinmiyor ama Jul Sezar'ın ordularının adayı fethettikleri dönemde söylendiği rivayet edilir: "Akdenizli erkeğinin tahrik olma derecesi, İngiliz erkeğininkinden yüz kat daha yüksektir."Aranızda bu sözü duymuş olanlarınız vardır. Olmayanlar da şu anda öğrendiler zaten. Evet, İngiliz erkeği tahrik olmadığı için onları tahrik etmeye çalışan hanımları, büyük ve yorucu bir uğraş verirler. Hatta bu sebepten dolayı oryantal kostüm alanlar, Asena'dan dans öğrenmeye çalışanlar hiç ama hiç az değildir.Sanırlar ki bir iki dans gösterisiyle istediklerini elde edeceklerdir. Yunan propagandası, İngiliz TV'lerinde çok yoğundur. Neler gösterilir? Beyaz duvarlı, mavi kubbeli binaların yanındaki bir tavernada sirtaki yapan hanımlar ve erkekler gösterilir. İngiliz ailesinin durumu şöyledir:Hanım derhal kalkıp sirtakiye katılmak ister ama soğukkanlı eşi buna karşı gelir ve mani olur. Hem kendi dans etmez hem de eşinin kalkmasına mani olur.Eşine bekaret kemeri taktıktan sonra Yunanistan'a seyahat etmesine izin veren erkek, bir iki zıplamalı sirtakinin hiç de masum olmadığını, nelere yol açabileceğini öngörebilmiş nadir İngilizler'den birisidir diye düşünüyorum. Çünkü yüzde 99,9'u böyle düşünmez ve "Amaaan ne olacak, benim işim var gidemiyorum bari eşim gidip Yunan adalarında tatil yapsın" der.Bu yüzden ada ve Pire balıkçıları gündüzleri sandalıyla turist gezdirme ek işini yaparken, yalnız gelmiş İngiliz hanımlarını da gezdirirler ve bomboş koylarda olanlar olur. İnanmazsınız ama turist sezonu sonunda Liverpool'daki eşine telefon edip, "Edward, ben İngiltere'ye dönmüyorum. Yorgo (veya Bodrumlu İsmail!!!) ile yaşamaya başlıyorum. Patates dolabın sağ alt gözünde..." diyen İngiliz bayan çoktur. Bizim de gelinimiz Sara vardı hatırlayın! Neyse, konumuza dönersek, bekâret kemerini eşine taktıran İngiliz'i şimdi anladınız mı?Dikkat..."Yan branşları tekrar versinler"Hazır Giyim Öğretmenliği mezunuyum. İki yıldır KPSS'ye (Kamu Personel Seçme Sınavı) hazırlanıyorum. 2003'te sadece 5 kişi işe alındı. Bir kişi alan bölümler de var. Yan branşımız, iş ve teknik öğretmenliğiydi ama bu yıl onu da kaldırdılar. Lütfen bu yan branşları tekrar versinler. Hazır Giyim'de, 24 ilde öğretmen açığı var. Lütfen alay eder gibi 5 kişi, 1 kişi alınmasın. Sesimizi sizin aracılığınızla duyurmak istiyor ve yetkililerden bir açıklama bekliyoruz. (Adı bende saklı bir okuyucum)Dikkat...Bu öğrencilere kitap gönderelimGiresun'un Bulancık ilçesinde Erdoğan İlköğretim Okulu'nda öğretmenim. Öğrencilerin ders kitabı dışında hiç bir kaynağı yok. Lütfen öğrencilere kitap gönderiniz. (0454-334 90 19)

Devamını Oku