Demişsiniz ki: "Rüzgârın elbiselerini alıp götürmesi halinde üstünü kapatmayan kişinin durumunda ihmali bir şekilde işlenen hareket söz konusudur. Çünkü kadın, çıplaklığını kapatmak zorundadır! Burada da hayasızlık mevcuttur."Sayın Prof. Dr. Doğan Soyaslan, emin olunuz 40 yıl düşünsem, 140 yıl düşünsem, "Rüzgârın elbiselerini alıp götürmesi halinde" diye bir hayal kuramam. Bir rüzgânn kadının elbiselerini alıp götürmesi fiili, son derece sağlıksız ve marjinal bir senaryodur. Yaşanabilinecek muhtemel gerçeklerle bir ilgisi yoktur. Bu demek değildir ki, şöyle koltuğa yaslanıp, başınızı arkaya dayayıp, göz kapaklarınızı kapatıp, hayallere dalamazsınız veya düşünce aleminizde böyle uyduruk bir senaryo yaratamazsınız. Yaratabilirsiniz! Belki bu senaryo hoşunuza gidip, size gerçek gibi de gelebilir.Ancak somut yaşamda, hiçbir rüzgâr, hiçbir kadının elbiselerini alıp götürmez. Götürmesini isteyenler olabilir belki ama yapamaz! Yani rüzgâr kadının üstünden elbisesini alıp, çıkarıp, götürüp kadını çıplak bırakamaz. İnanın bana bu mümkün değildir. Eşinize danışırsanız, hanımefendi de bunun gerçekleşemeyeceğini size belirtecektir. Tabii siz kadın olmadığınız için anlamakta zorluk çekip, böyle bir varsayıma varabilirsiniz. Bazı gerçekleri burada size açıklamak istiyorum ki, yanlış yükselişler yaşanmasın.Bir kere, kısa etek modasında esen rüzgâr, etek uçlarımızı az hareketlendirir. Uzun eteklerde (hayret bir orantı ama doğrudur), etek hareketlerinde daha çok kıvrılıp açılmalar olur. Bunun sebebi de şudur: Rüzgâr kısa eteklerde içeri girip dolaşabilecek geniş mekânlar bulamaz ama uzun etekler rüzgâra bu imkânı sağlar.Şimdi sizin varsayımınıza inanırsak, rüzgâr kadınların eteğinden içeri girip sadece gezmekle kalmıyor aynı zamanda o eteği söküp atmaya çalışıyor. Nasıl yani? Yani tam sizin kelimelerinizi kullanırsam, "Rüzgârın elbiseleri alıp götürmesi halinde" diyorsunuz ya? İnanınız bana, rüzgâr bunu başaramaz Sayın Soyaslan.Siz rahatladınız mı?Böyle bir düşünce ve niyeti olduğunu da sanmıyorum. En nihayet bunu düşünebilmesi için rüzgârın en azından bir insan olması gerekir, hatta biraz daha ileri gideyim, belki de hayal gücü kuvvetli bir erkek insan olması gerekir. Bu da bence mümkün değildir. Yani bana göre, mümkün değildir. Belki bunun mümkün olduğunu düşünebilecek yapıda zihinler olabilir. Olmaz diyemem. Ama ben rastlamadım diyebilirim.Siz ratladınız mı? Ceza kanunlarını hazırlarken her ihtimali dikkate almak zorunda olduğunuzu bildiğimizden böyle muhakemelere de vardığınızdan, sizin bu tarz düşüncede erkeklere rastlamış olmanız gerek. Hatta belki çok yakınınızda birisi de olabilir bu. Bilemeyiz tabii. Bu bir ruh bilimci konusudur. Bu konuda hangi psikolog veya psikiyatriste danışsanız, size "Böyle bir varsayım, sıhhatli bir ruh halini yansıtmaz" diyeceğinden eminim. Danışmanızı öneririm.Tekrar edeyim, "Rüzgârın kadının elbiselerini alıp götürmesi" mümkün değildir. Çünkü eteklerimizi yerinde tutmak için bizler, belimize krogrenli, kopçalı, düğmeli, ilikli, lastikli, fermuarlı tutturucular dikeriz. Rüzgâr, bu tedbirlerle hayatta başa çıkamaz. İnanınız bana! Rüzgârın elbiseyi alıp götürmesi mümkün değildir. Buna inanmak büyük bir DON KİŞOTluk olur ki, bu beyefendiye saygım sonsuzdur ve yanlış yerde kullandım diye de kendime biraz kızdım şimdi.Hayasız kelimesini bugün anlamayan genç okuyucularım olabilir. Hayasız, utanmaz manasına gelmektedir. Bu yazım sayesinde yeni neslin çok iyi anlamasını istediğim husus şudur: Kimin hayasız kimin hayalı, kimin utanır kimin utanmaz olduğunun ayırt edilme yöntemleriyle, bu iki durumun ülkemizde hangi cetvellerle ölçüldüğünün bilinmesi ve bu kelimenin nerelerde kullanılabileceğinin örneklerle gösterilmesidir. Gene de anlatamadım diye endişeleniyorum.Bu bağlamda konuyu işleyebilmemi mümkün kıldığı için Sayın Soyaslan'a tüm Türk kadınlan adına da teşekkür ediyorum. Biliyorsunuz ki, bazı insanlar düşünürler ama söylemezler. Sayın Soyaslan ise düşündüğünü söyleyerek, hatta yasalara yansıtarak biz hanımlara büyük hizmetler etmektedir. Tekrar teşekkürler efendim!Dikkat... Dikkat...Seddülbahir ve civar köyleri 12 gündür elektriksiz. Yetkililer, "20 gün daha elektrik beklemeyin" demişler. Ayıptır! Bu sorun en kısa zamanda halledilmeli. A. Ö.
Çin malları da piyasalarımızı doldurmaya başladı. Keyfimiz yerinde mi? Bana gelen şikâyetlere bakılırsa değil!!! Ben özellikle Çin malları üzerine bugüne kadar iki kez bu köşeden yazılar yazmıştım.Çin'deki aşırı nüfusun yaşadığı çok zor ve meşakkatli yaşam şartlarından kurtulmak için neredeyse iki dilim ekmek fiyatına çalışmaya razı olmuş büyük bir kitle var. Bu durumdan istifade etmekten çekinmeyen, üretimi ucuza getirip daha çok para kazanmak peşindeki yabancı yatırımcılar, buralara yerleşerek bu ucuz işçilikten faydalanmaya devam ediyorlar.Dünyadaki hiçbir iş gücünün, Çin iş gücüyle rekabet edemeyeceğini belirtirken de devletin bu iş yerlerine çok ucuza enerji sağladığını söylemiş, işçilerin büyük çoğunluğunun sigortasız çalıştıklarını belirtmiştim. Bu bilgileri, Tahtakale esnafı arkadaşlarla yaptığım görüşmelerden öğrenmiştim.Geçenlerde BBC World kanalında Çin ile ilgili bir belgeselde işçilerin şikâyetlerini izlemiş, işe giren vasıfsız elemanların hiçbir eğitim programından geçirilmeden işe başlamaları sonucu birçok Çinli işçinin parmak, el, kol, bacak gibi uzuvlarının makinelerde koptuğunu, bu kişiler hastaneye tedavi için başvurduklarında ellerindeki sigortanın da bir işe yaramadığını, doktorların hep devletin tarafını tuttuklarını ve bu kişilerin şehir dışında özürlü bölgelerde yaşamlarına devam ettiklerini hayretle görmüş ve bütün bunları yazmıştım.Ucuz malın yahnisi...Şimdi üzerinde dikkatle durmanız gereken başka bir hususun altını çizmek istiyorum. Şayet ihtiyacınız elektronik veya mekanik bir ürün ise muhakkak piyasaya çıkıp, bir araştırma yapıyorsunuzdur. Bu durumda en gözünüze çarpan husus, Çin mallarının diğer ülke mallarının neredeyse 50'de biri hatta daha da ucuz fiyata satıldıkları gerçeğidir. Bizlerin de cepleri çok dolu olmadığından hemen az para verip cafcaflı Çin malını alıyoruz. Alıyoruz ama bana gelen şikâyetlere bakarsanız, bu ürün, iki-üç kullanımdan sonra muhakkak bozuluyor. Ucuz malın yahnisi hesabı siz kısa zamanda tekrar ürün aramak için yollara koyuluyorsunuz.Şikâyet edeceğiniz bir merci var mı? Yok! Müracaat edeceğiniz bir satış sonrası servis noktası var mı?Okuyuculara bakılırsa o da yok!Bu bize neyi öğretmelidir? Yani öğretmenlik taslamak istemiyorum ama bana da bu konuda daha bilinçli şikâyet gelsin diye yazıyorum.Demek ki bir ürün alırken onun fiyat uygunluğu önemli olmakla beraber satış sonrası hizmet vermesi de önemli. Bence 21. yüzyılın en önemli konusu budur! Aldığınız mal, garanti süresi içinde bozulursa nereye, hangi adrese, hangi telefona, hangi şirkete, müracaat edeceğinizi, paranızı satıcıya saymadan önce kontrol etmelisiniz."Ne yapayım! Keseme uygundu, ben de aldım" düşüncesi sizleri kurtarmaz. En pahalı mal, en ucuz maldır! Kim söylemiş bunu? Önemli değil. Dikkatli olun isterim.Bu yazım, bir hayli birikmiş bulunan Çin malı sahiplerinin şikâyetlerine toplu bir cevaptır. Çünkü medyanın da yapabileceği bir şey yoktur!Okuyucu mektubuBir kızımız yardım bekliyor■ 19 yaşındaki kızım, dört yıl önce geçirdiği bir trafik kazasında ölümden döndü. O zamandan beri maalesef duymuyor. Kızıma yardım edemediğim için kahroluyorum. Ameliyat ettirecek param yok. Bu mesajı köşenizde yayınlarsanızbelki bir hayırsever bizlere yardım elini uzatır. (M. Fahri Gönüllü)* Türk halkı hassastır. İnanıyorum ki size yardım edecek hayırseverler veya bir kulak-burun-boğaz uzmanı bizi arayacaktır. Kendilerine bu köşeden takdirlerimizi sunacağız.Dikkat...Engellilere ücretsiz kursTürkiye Sakatlar Derneği, engelli vatandaşlarımıza ücretsiz bilgisayar kursları başlatıyormuş. İsteyenler 0212 - 521 49 12 numaralı telefondan ayrıntılı bilgi alabilirler. A. Ö.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan'ı gün geçtikçe daha çok takdir ediyorum ve onun yerinde olmadığım için mutluyum. Gana doğumlu Annan, önceki Genel Sekreter Butros Butros Galli'nin yardımcılığını yaparak deneyim kazanmış. Her önüne konanı derhal kabul etmeyen Galli'den sonra genel sekreterliğe seçilince birçok kişi Annan'ı, "American poodle" (Amerika'nın köpeği) olarak tanımlamıştı. Bosna Hersek'te dökülen kanlara göz yumduğu iddia edilen Galli ve Annan kendilerini müdafa ederken, "Merak etmeyin, bizler de Bosna'ya ordu birlikleri göndereceğiz" deyip hiçbir güç göndermeyen AB ülkelerinin kurbanı olduklarını söylemişlerdi."Beklenen askeri güç gelmeyince ortalık 7500 kişilik BM barış gücüne kaldı. Bizler de yanlışlar yaptık" diyen Annan'ı destekleyenler de az değil: "O hiçbir zaman Amerikan köpeği olmamıştır. Kendi bildiğini okuyan bir yapısı vardır. BM'nin başına geçer geçmez bu antika kurumun Bizansvari usullerine, radikal düzeltmeler getirmiştir."Tabii ABD'nin BM'ye vermesi gereken birikmiş borcunu ancak 11 Eylül'den sonra ödemeye başladığını unutmamak lâzım. Bir taraftan Bremmer, ABD'nin geçmişte Birleşmiş Milletler'i görmezlikten gelerek yaptığı hareketleri unutturmak ister ve "Irak'a BM yardımı gelmezse her şey mahvolur" der.Diğer taraftan Ayetullah Sistani, arka planda Annan ile iletişimini devam ettirir ve Irak'ta derhal seçime gidilmesini, Şiilerin eskiden yenmiş haklarını bu kez kaptırmayacağını belirtir.Şaşırtan bir tarzÖbür yanda Zebari, Kürtlerin katliamda çok şehit verdiklerini, Kerkük'ü kapsayan bir Kürt devleti kurmaya haklan olduğunu savunur. Ama Iraklı Sünniler, "Bizim haklarımız yenmesin. Bizler de ülkenin yüzde 35'iyiz" diye muhtemel hükümet formülüne itiraz ederler. Sayın Başbakanımız, Davos'ta Türkiye, Suriye ve İran tezi olan Irak'ın bütünlük gereğinin altını çizerken BM ekibi, "Biz işi Lübnan veya Kıbns'tan idare ederiz, bizi Irak'a gönderme" derler.Annan, Chirac ile birlikte yaptığı basın toplantısında muntazam bir Fransızca ile Irak'a bir ekip göndereceğini belirtir.Oysa Annan yakın bir zamanda, haziran sonuna kadar Irak'ın değişik yapısını ve nüfus sayımını yapıp yapamayacağını bilmediğini belirtmişti. Daha Kıbrıs ve Haiti'nin dertlerine değinmedim bile!Vah Kofi Annan vah! Çok zarif bir adam intibaını yaratıyor bende. Söyleyeceği sözler ne kadar ters ve kabul edilemez olursa olsun, sanki kadife sesiyle, sakin sakin açılmamaya çalışarak iğne yapan doktorlar gibi söylüyor bütün bunları. İngilizce telaffuzunda dinleyeni şaşırtan bir tarzı var. Annan, İngilizce'de "ing" harfleriyle biten kelimelerin sonundaki g harfini hiç söyleyemiyor. Örnek olarak "going" kelimesini ele alalım. Annan bunu söylerken "goin" diyor ve sonraki g'yi söyleyemiyor.Birçok Afrika asıllı Amerikalı'nın da aynı telaffuz zorluğunu yaşadıklarını biliyorum. Kofi Annan'ın çok zarif, sarışın bir eşi var. Huzuru eşinin yanında bulduğunu ümit ediyorum. Çünkü her sabah BM binasına girerken eminim kendi kendine, "Ahhh keşke içeri girmesem de gidip Central Park'ta kuşları beslesem" diyordur.Dikkat... Dikkat...Bu kitabı herkese tavsiye ediyorum: Midyeden Suşiye Birol Güven'in "Midyeden Suşiye" kitabını herkese tavsiye ediyorum. Çok akılcı ve esprili bir eser. Üstelik bir de akıcı dili var. Bir başlasanız hiç bırakmadan bir solukta bitirebilirsiniz. Zorlamadan, derinlere dalma ihtiyacı duyulmadan, agresif, depresif triplere girmeden yazılmış bir kitap. Türkiye'de bu tür yazarlar çoğaldığı zaman kitap satışları artacaktır. Çünkü çok okudukları iddia edilen batılılara sunulan eserler böyle hoş çalışmalardır. İsteyen alınabilir. Benim gördüğüm gerçekler bu yöndedir.
Sayın Abdülkadir Aksu'dan öğreniyoruz ki, 2004 Trafik Yılı ilan edilmiş. Bence çok da iyi yapılmış. Bu sorunla yaşamak zorunda olan Türk halkı, alınacak her önlem için müteşekkirdir. Trafik cezaları artırıldı. Bu çok gerekli bir önlem. Biliyoruz. Ancak geçen hafta yaşanan karlı hava şartları bir noktaya benim dikkatimi çekti ve bu düşüncemi sizlerle paylaşmak istiyorum.Biliyorsunuz, kilitlenen trafik noktalarından ilerleyemeyen halkın büyük bir çoğunluğu donma tehlikesiyle karşı karşıya kalarak geceyi otomobilinde geçirdi. Yetkililere bunun nedenini sorduğumuzda, "Sağ şerit dolu olduğu için, yol açıcı ve tuz dökücü araçlarımız kilit noktalara ilerleyemediler" dediler.İşte tam burada biraz durmak istiyorum. Trafik ceza miktarları belirlenirken acil anlarda kullanılmak üzere yapılmış bu emniyet şeridini işgal eden vasıtalardan, o gün kaç lira ceza kesildi?Hatta hiç ceza kesildi mi? Yoksa "Ahhh ne yapsın garibanlar, sıcacık yuvalarına kavuşmak için tüm şeritleri dolduruyorlar. Nasıl kızıp ceza keselim biz bunlara?" havalarına mı girildi? Bakınız İstanbul şoförlerinin gelişi güzel, sağ şerit kullanma alışkanlığına son verilmesi gerekiyor.Bunları kendi idrak ve izanlarına bırakırsanız hiçbir zaman gerçekleşmez. Mecburen ceza kesmek zorundasınız.Bu tür cezalar daha önce uygulansaydı emin olunuz o akşam sağ şeritlerin hepsi açık kalır, hem ambulanslar hem itfaiye araçları hem de kar açıcı ve tuz dökücü vasıtalar düğüm noktalara varır ve tıkanıklıkları giderirlerdi.Defansif sürücüSayın Aksu demişler ki: "Trafik kazalarında yaşamını yitirenler Kurtuluş Savaşı zaiyatımızdan daha fazla." Doğrudur. Her dikkatsiz, korkusuz, uykusuz, gurur yüklü, beceriksiz ve aceleci şoför, potansiyel bir katildir. Birçok şoförümüzün de bu saydıklarımdan sadece tek hasleti değil, birçoğunu bir arada taşıdığına inanıyorum. Bu münasebetle, oğlum Ahmet Özgün'ün her hafta ekrana gelen SİNYAL programında yarattığı bir slogana değinmek istiyorum.Ahmet, "defansif sürücü" diye bir kampanya başlattı. Katılıyorum. Bizler vasıtalarımızı çok itinalı ve dikkatli bir biçimde kullansak bile karşımızdakinin ne yapacağı maalesef hiç belli olmuyor.Örneğin ışık yeşil olunca geçilir mi? Aslında geçmek gerek ancak yan yoldan kırmızı yandığı halde geçmeyi kendine hak gören bir sürücünün size süratle çarpmaya hazırlandığını nereden bileceksiniz?Ön, arka ve iki yanımızı devamlı kontrol eden elektronik radar gibi olmamız gerekiyor. En ufak dalgınlığı affetmiyor bu kazalar!Geçenlerde Eceabat'ta araba vapuruna yetişmek için karda hız yapan ailenin başına geleni hâlâ unutamıyorum. Ne kadar boşu boşuna ve ne kadar yazık!Trafik kazaları sonucu, yakınlarını manasız bir biçimde kaybedenlere buradan tekrar sabır diliyorum ve cezaların artırılarak sağ şeridin açık tutulmasını bir de herkesin defansif sürücü olmasını rica ediyorum.Yeşil ile lacivert pasaport arasında fark var mı?■ Hükümet, 1. ve 2. dereceden memurların (hakimler, mühendisler, müdürler vs.) kazanılmış hakları olan yeşil pasaportu ellerinden alacakmış. Lütfen bu konuyu köşenizde yansıtınız. (Yalçın Dinçsay)* Doğruyu söylemek gerekirse mühendis, hakim ve müdürlerin yeşil pasaport sahibi olduklarını ve bu pasaportların ne gibi bir avantaj sağladığını da bilmiyorum. Kırmızı pasaportlara vize gerekmiyor ama yeşillere gerekiyormuş. Bu durumda, yeşil pasaportla vatandaşlara verilen lacivert pasaport arasında ne fark var? Yetkililerden bu konuda bir açıklama gelirse yayınlayacağız.
"Mükemmel bir kumaş. Mükemmel bir elbise. Mükemmel bir desen. Muazzam ve mükemmel bir kıyafet, Başkan Bush'a hediye gidiyor."Kulaklarıma inanamıyorum. Daha beter ne olabilir? Olabilir mi? Olur, olur! Bir de mesir macunu götürülüyormuş. Efendim, böyle durumlarla ilk kez karşılaştığınız için lütfen bir bilene sorunuz, danışınız! Çünkü bilmiyorsunuz!Bir kostüm, elbise, çok ama çok şahsi bir hediyedir. Bir devlet başkanından diğerine elbise hediye edilmez! Aile içi bir hediye olabilir ama başkandan başkana, asla! Bay Sarar'ın durumdan vazife çıkartmasına çok içerliyorum. Evet kendisine borçlu, gebe olanlar var. İşte böyle reklamlarla daha da ileriye gidebilir ama Türkiye'miz de küçük düşer. Bakmayın hediyeleri alırken sizlere, "Ohhh, thank you! How clever. Thank you!" demelerine.Siz bir de misafirler gittikten sonra konuştuklarını duymalısınız. Üzüm, kuruincir, mesir macunu hediyeler arasındaymış. Bir kere ABD'ye gıda ürünü sokmak yasaktır. Bir kere bu yasak deliniyor. Yanlışa bakınız! İkincisi, siz Bush'u Sayın Süleyman Demirel'in kahvaltı sofrası mı sanıyorsunuz?Hani Sayın Demirel hep kahvaltı sofrasında gururlanarak işaret eder ya: "Bakın bu gül reçeli İsparta'dan, bu bal Karadeniz'den, bu tereyağı.." Mesir macununu takdim ederken yapmaya kalkışacağınız esprilerden şu anda vazgeçmenizi rica ediyorum. Hafif tebessümle "Hah, hah, ha bu da mesir macunu. Şeye yarar, hah hah!"Bush anlamaz ve sorar: "What? What? What's it for?" Bush bizi ziyarete gelirken bir küçük çuval meşhur Idaho patatesi hediye getirse uygun olur mu? Hemen Adapazarlı vatandaşlar alınmazlar mı?Peki Ayşe Özgün. Eleştirdin ama sen olsaydın nasıl hediyeler götürürdün?Bakınız ben olsaydım ne götürürdüm. Bir kere Güzel sanatlar akademileri ile sağlam bir işbirliği içine girerdim.Turistik haritaİstanbul'un Asya ve Avrupa görüntülerini yansıtacak bembeyaz, çok yaratıcı rölyeflerini yaptırırdım. Başkandan başkana gidecek hediye, Beyaz Saray'ın veya Kapitol binasının duvarlarını süsleyecek bir eser olmalı. Altında pirinç plaketi olmalı. Üstünde tarih belirtilerek hangi münasebetle Türk hükümetinden ABD hükümetine takdim edildiği belirtilmeli.Başka bir seçim de bir Türk sanatçısının yapmış olduğu yağlı boya bir tablo olabilirdi.Türkiye'nin o çok hoş turistik, resimli bir haritası var ya? Bu harita çok canlı, iki boyutlu bir tarzda, canlı ve cana yakın bir biçimde pano şeklinde hazırlanabilirdi. Bunda Ağrı Dağı, Noel Baba'nın çıktığı Demre, Meryem Ana'nın mekânı, Ayasofya, Haliç, Kapadokya, mavi yolculuk parkurları, denizaltı ve üstü arkeolojik değerleri belirten kocaman bir duvar panosu, muazzam hoş bir hediye olurdu. Veya bembeyaz Marmara mermerinden yapılmış, Anadolumuz'u simgeleyen bir demet buğday yanında hamur yoğuran hoş bir Anadolu anasının heykeli! Ahh, görür gibi oluyor ve heyecanlanıyorum. Kim bilir başkaları daha neler yaratabilirler. Ben bir dakikada bunları düşündüm!Üzüldüğüm bir başka konu da Başbakanımız'ın Davos'ta yaptığı konuşma metninin çok zayıf olduğu değerlendirmesiydi.Katılıyorum. Böyle toplantılarda çok evrensel konulara değinmek gerek. AKP'nin Türkiye'de iddia ettiği yeni muhafazakâr demokrat statüsünden AB üyelerine ne?Zamanı geri getiremiyoruz maalesef. Tek istediğim bu durumlardan ders çıkartılması ve tekrar edilmemesi.Davos'a giderken bir devlet adamı olarak gitmekteyiz. "Bu konuşmayı AB başkanları yapsaydı hangi konulara değinirlerdi?" diye düşünmeden konuşma metni hazırlanmamalıdır.Bunu bilebilmek için de devamlı yabancı konuşmacıların metinlerinden haberdar olunması gerekir. Washington'a giderken, "Yerimizde Japon Başbakanı olsaydı, nasıl bir hediye götürürdü?" diye düşündükten sonra hediye seçimine geçilmelidir."Tecrübe en büyük öğretmendir" sözü hiç geçerliliğini yitirmiyor.
Paçacı, Çelebi, Zebari ve diğerleri New York'ta Birleşmiş Milletler'i Irak'a çağırmış, on binlerce Şii Güney Irak'ta Ayetullah Sistani'ye uyarak yürüyüş yapmış, Bremer'in kaş kasları gene ağlamaklı biçimde alnının ortasında yükselmiş, kar İstanbul'u teslim almış, İsrail'in İsveç sefiri Tarih Müzesi'ndeki eserin etrafındaki ışıkları söndürerek protesto etmiş ve "Bu sanat değil, teröristleri yüceltmektir" demiş. Rabin'i vuran fanatik katile evlilik izni verilmemiş... Cidde'de Başbakanımız...Neyse. Bunların hepsine boşveriyor gerçek ve önemli bir konuya değinmek istiyorum: Victoria Beckham!Eski Spice Girls mensubu ve efsane futbolcu David Beckham'ın eşi Vicki'yi geçenlerde bir televizyon kanalında izledim. Kısanın da kısası siyah bir elbise giymişti. Ayağında ince biyeli topuklu ayakkabılar vardı ve koltukta, bir antik Yunan heykeltıraşına poz verir gibi hem dik hem de yatay biçimde bir şezlonga uzanmış gibi oturuyordu. Sağ bacağını sol dizinin üstüne öyle bir atmış ki bacakları 1,5 metre uzunluğunda duruyor. Güzel! Ama bir ara kamera pozunu önden çekti, iki bacağı düğümlenmiş gibi bir poz çıktı ortaya. Şöyle bir soru soruldu:"Eşinizle sanki şöhret ve varlık balonu içinde gibisiniz. Ya bir gün bu balon patlarsa?""Patlarsa patlasın. Biz bir aileyiz. Eşim ve çocuklarım yanımda olduğu sürece ben her zaman mutlu olurum.""Siz, kaçırma tehditleriyle de karşılaşmıştınız değil mi?""Öyle. Hatta o sırada David'in Manchester United ile bir maçı vardı. Oyunu etkilenmesin diye kendisine söylemedim. Maç sonrası buluştuk. Konuştuk. Şimdi etrafımızda koruma görevlileriyle yaşıyoruz. Unutmayın ki iki çocuğumuz var. Onlara hiçbirtehlike yaklaşsın istemem." "Başka çocuk yapmayı düşünüyor musunuz?""Şu anda değil. Ama evimizi biliyorsunuz (Ev dediği 116 yatak odalı bir şato!!!). O kadar büyük bir yemek salonu var ki!Yaşlandığımızda o koca sofranın etrafı cıvıl cıvıl çocuk ve torunlarla dolu olsun isterim.""David, İspanya'dan sonra İngiltere'ye döner mi sizce? Yoksa mesela Japonya'ya transfer olabilir mi? Bu seni sevindirmez herhalde?""Ben, David nerede ise oradayım. Bu Japonya da olabilir, başka bir yer de... Karar ona aittir. Şu an İspanya'dayız ve mutluyuz.""İspanyolca öğrendiniz mi?""Dersler alıyorum. Birçok şey öğrendim. Mesela... Mesela... 'Donde Gucci?' ne demek biliyor musunuz? Gucci nerede? demek. Şeyi de biliyorum mesela, Bentley marka arabanız var mı?"Yaaaa bayanlar baylar! Küpelerinin toplam karatı nedir bilemem ama parmağındaki pırlanta taş rahatlıkla yumurta ebadındaydı. Sen çok yaşa Vicki!
Milli Eğitim Bakanlığı ve UNICEF'in ortaklaşa gerçekleştirdiği "Haydi Kızlar Okula" projesini destekliyorum. Fikir bizden mi yoksa UNICEF'ten mi çıktı bilmiyorum. Üzümünü yiyip bağını da sormuyorum.Geçen gün köşemde Başkan Bush'un, "Birliğin durumu" konuşmasındaki "Hiçbir çocuk arkada kalamaz" projesinin ismine çok benziyor. Buradan yetkililere şunu hatırlatmak istiyorum.Bana gelen, "Ayşe Teyze okula girmek istiyorum ama paramız yok" çığlıkları, "Babam beni okula göndermiyor" haykırışlarından daha fazladır. Dolayısıyla bu projenin, basit manevi bildirilerle hayata geçirilemeyeceğinizin altını çizmek istiyorum. Bu iş para sorunudur, maddi olanak sorunudur. Milli Eğitim Bakanlığı'nın maddi imkânlarını biliyoruz. Sıkıntı içindeler. Bu proje gerçekleşecekse UNICEF'in pamuk ellerinin ceplerine girmesi şartı vardır. İnşallah en iyi şekilde gerçekleşir. UNICEF'in dünya çapında ne büyük ve faydalı projelere imza attığını hepimiz biliyoruz. Türkiye'deki kız çocuklarının eğitim sorunlarını, UNICEF yönetiminin gündemine kim taşımışsa kendisini canı gönülden tebrik ediyorum. Gündeme gelip de uygulanmayan çok proje olduğuna da inanıyorum, dolayısıyla projeyi uygulatmak için çaba sarfeden her üyeye de teşekkür ediyorum.Dikakat... DikkatBu sergiyi kaçırmayınYapı Kredi Kültür Sanat Kurumu Kazım Taşkent Sanat Galerisi'nde (23 Ocak - 14 Mart tarihleri arasında) ve Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nde (29 Ocak - 28 Şubat tarihleri arasında) düzenlenen resim sergilerini, imkânı olan herkese tavsiye ediyorum.Dikkat... Dikkat...Remzi Kaya: Haber asılsızGeçenlerde bu köşeden, Kocaeli'den C. Kaya adlı ODTÜ mezunu okurumun, Anadolu liselerine tayin edilmediğini iddia edip, yeteneksiz kişilerin buralara atandığını belirten bir mesajı yayınlanmıştı. Bunun üzerine konuyla ilgili bir araştırma yaptırdığını belirten Milli Eğitim Bakanlığı Personel Genel Müdürü Remzi Kaya, beni arayarak, bu haberin asılsız olduğunu açıkladı. A.Ö.Dikkat... Dikkat...Bakan Çelik'in dikkatine...Sayın Bakanım, lütfen Diyarbakır 500 Evler Lisesi'ni arayarak ne gibi ihtiyaçları olduğunu araştırınız ve bir an evvel yardım elinizi uzatınız. İnanılmaz şartlarda okula gidip gelen öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamak için siz ve medya olarak bizler neler yapabiliriz? Okul Müdürü Tolga Bileyzik, çocukların bir gün bile durumlarından şikayet etmediklerini bildirdi. Lütfen bir talimatla durumu araştırmanızı ve bizi haberdar etmenizi rica ediyoruz. A.Ö.Okuyucu mektubu"Sadece okumak istiyorum"■ Mutlaka okula gitmem gerekiyor. Evet, sadece okula gitmek istiyorum. Okuyabilmem için de çalışmam da gerekiyor. Ben hiç kimseden sadaka talep etmiyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi sadece çalışmak ve okumak istiyorum. Şu anda İstanbul Aksaray'da asgari ücretle bir işyerinde çalışıyorum ve aileme bakıyorum. Bakıyorum derken onlara biraz yardımcı olabiliyorum, o kadar. Benim okulum Balıkesir'de. Orada bana bir iş ya da burs sağlayabilmek için yardım edecek birileri var mı acaba?Param olmadığı için gerekli kitap ve defterimi alamıyorum, bu yüzden çok sevdiğim okulumu bırakmak zorunda kalacağım. Ne olur bana yardım edin. (Hatice Altuntaş)* Derdini çok iyi anlıyorum ve sesini duyuyorum. İnanıyorum ki sana yardım etmek isteyecek hayırsever vatandaşlarımız mutlaka çıkacaktır. Bizi bu konuda aradıkları zaman senin telefonunu vereceğim ve bu sorununu halledeceksin. Gözlerinden öperim. Yılma, direnmeye devam et.
Apartmanımızda 20 saattir elektrik yok! Haluk ile halimizi gören şaşırır. Evin içinde başlarımız kukelatalı, ayaklarımızda ikişer çift çorap var. Üçer kat kazak ve hırka sırtımızda, eşofmanın üstünde de battaniyelerimiz örtülü. Tüm bunlara rağmen yine üşüyoruz! İkimizin de burnu kıpkırmızı, nefesimiz havaya buhar olarak karışıyor. Cep telefonumun şarjı bitti. Sular kesik. Apartman merdivenleri tamamen kapkaranlık. Mumlar ve piller tükendi. Gazetemiz bile yok.Dün elektrik varken kanallar arasında dolaşırken NTV'de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ali Müfit Gürtuna'ya rastladım: "İstanbul olarak biz bu kar yağışına çok iyi hazırlandık..."Habertürk kanalına geçiyorum ve elektrik idaresi başkanını dinliyorum:"Elektrik direği kırılmış veya trafoda bir sorun yaşıyoruz. Şu anda bakamıyoruz. Ama geceyarısına doğru rüzgârın yön değiştirmesini bekliyoruz. Sorunu o zaman halledeceğiz."Tam o sırada bizim de elektrikler kesildi ve Kerbela moduna girdik. Hâlâ da buradayız. Dünya ile ilişkimizi, kablolu telefonumuz sayesinde sürdürüyoruz. Akrabalarımın hepsinde elektrik var, yuvaları sıcacık. Neşeyle televizyon seyredip müzik dinliyorlar. Çıtırdayan şöminelerle muhteşem kar manzaralarını da eklerseniz onları Hollywood'da bizler ise Kerbela'dayız. Buyurunuz Türkiye'nin bugünkü portresi.Okuyucu mektubuGençler, kültürümüze sahip çıkalım■ Türkiye'de tarihe, kültüre ve güzel sanatlara saygı çok az. Yüzlerce yıllık tarihi taş duvarlara, çeşmelere ve özel ve kamu bina duvarlarına sanat eserlerine kazınamayacak, silinemeyecek, yıkanamayacak şekilde yazıp milyarlarca lira zarar verenler var. Hiç birisi yakalanıp tazminata tabi tutulmuş mu? Kadıköy baştan aşağı GF (Genç Fener) ve GFB (Genç Fenerbahçeliler Derneği) yazılarıyla dolu. Ben de Fenerbahçeliyim ama böyle şeyleri onaylamıyorum. Bunun dışında duvarlar, "Nuri Alço solucan" gibi abuk sloganlar ve satanistçe sivri köşeli kargacık burgacık yazılarla dolu. Hiç mi önlem alınamaz? "Gençtirler hoşgörelim" mi deniyor? Çevre Bakanı'na, sivil toplum kuruluşlarına seslenmek istiyorum. Ben bunlara kent suçluları diyorum ve yasa istiyorum. (Kadıköy'den Dr. H.M.)* Şikayetlerinizin ilk bölümü Fenerbahçe taraftarlarına ait gibi görünse de Beşiktaş ve Galatasaraylı taraftarların da aynı yanlışları yaptıkları söyleniyor. Gençlerin bu tür işleri yapmaması için değişik dinamiklere ihtiyaç vardır. Bunlardan biri de "ceza" mekanizmasıdır. Haklısınız. Yetkililerin dikkatini çekiyoruz."Bu hanımın hali içimi burkuyor"■ Antalya'da ikamet ediyorum. Işıklar Caddesi'nde Üç Kapılar'ın karşısındaki köşede genç bir kadın, kucağındaki çocuğuyla birlikte bu soğuk, fırtınalı ve yağışlı havalarda akşam saatlerinde dileniyor. Klasik dilenci hali olmayan ve önünden her geçişimde içimi burkan bu hanıma yardım etmek için kadın kuruluşlarına, derneklere bu köşeden duyuru yapmanızı istirham ediyorum. (Faruk Beyazıt)* Mesajınızı aynen köşemizde yayınlıyoruz. Bu konuda bize başvuranlar olursa derhal sizi bilgilendireceğiz. Teşekkürler.