Selçuk Üniversitesinden bir okuyucum soruyor: "2003 ÖSS birincisi konusunda sorularım var. Bu genç, sınavı 2 - 2,5 saatte tamamladı, ki bu imkânsızdır.Kitapçığında hiçbir sorunun üstü çizilmediğinden merak ediyorum, her sayısalı zihninde mi çözdü? Kazanmadan önce dershanede girdiği deneme sınavlarında hiçbir zaman 75'in üzerinde not almadığı söylendi. Neler oluyor? Başka öğrenci hakkı yenmiş midir? Ortalık bu kadar başıboş mudur?"Ben, önyargıya varmadan evvel durumun gerçekten sizin belirtiğiniz gibi olup olmadığını merak ederim. Belki gerçekten bildiği sorular gelmiştir. Belki dershane deneme sınavları, ÖSS'den daha zordu? Bazı dahi diye tanımlanan üstün yetenekli kişiler, diğerlerinin dakikalarca yazarak yaptığı sayısal hesapları, gerçekten beyinlerinde çabucak yapabilirler. Bilirsiniz, başarılı kişilerin arkasından çok konuşulur. Mühim olan bu tür söylentilerin esaslı bir dayanağı olmasıdır. Siz de mesajınızda diyorsunuz ki: "Dershane sınavında 75 in üzerinde not almadığı söylendi." Kim söyledi? Belli ki siz bizzat yanında değilmişsiniz. Öğretmeni de olmadığınıza göre başka kişilerin söylediklerini bana aktarıyorsunuz.Bu bilgi ne kadar sağlam ve sağlıklıdır? Varsayımdan hareket ederek kimselere gölge düşürülmesinden endişe duyarım. Wolfgang Amadeus Mozart'ın bestelerinde nota kağıdının hiçbir noktasında düzeltme yapmamış olması, meslektaşı Salieri'yi çok şaşırtmış ve kızdırmıştır.Durumlar böyle diye söylemiyorum. Kendi kişisel rahatlığınız için durum yorumlaması yaparken önyargılı olmamanız sizin daha soğukkanlı olmanızı sağlar ve bu da sizin menfaatinizedir.Kimliği bende saklı başka bir okuyucum şöyle diyor:"Merhaba. Ben üniversiteye hazırlanıyorum. Takdir edersiniz ki bu konuda bir sürü sorunumuz var. Bu konuyla ilgili neden yazı yazmıyorsunuz? O kadar güçlü kaleminiz var. Bize de yardım edin.ÖSS haksızlığını biliyorsunuz. Tavrıma bakıp beni örgüt üyesi falan sanmayın. Zavallı bir kurbanım."Sesinizi duyuruyorum. Gelişmeleri köşemden yansıtacağım.Bakınız Danimarka'da neler oluyor...Danimarka'nın eğitimli, iş sahibi, yaşamında işleri her bakımdan tıkırında giden diye tanımlayacağım kişileri, eski pagan dinlerine dönüyorlarmış! Gelin de bu habere şaşmayın."Ben, pagan Tanrım Odin ve diğer tarihi tanrılarıma tapınmaya döndüm ve çok iyi ettim. Onlara taptıkça, onlardan bana yağan gücü ve huzuru hissediyor ve çok mutlu oluyorum" diyor bir Danimarkalı genç iş adamı.Genç bir bayan ise boyu büyüklüğünde, herhangi bir tarlada dikilebilecek bir kaya parçasının önüne gelmiş, sağ elini üstünde gezdirirken diyor ki:"Danimarka Parlamentosu bizim dinimizi kabul etti. Artık eski pagan normlarımıza uyarak evlenebiliyoruz." Tarlanın ortasında bir ateş, evlenecek çift ve arkadaşları el ele tutuşmuşlar, ateşin etrafında dönüyorlar. Bu evliilk töreniymiş. Öyle gelinlik, damatlık, rugan pabuç, taçlı duvak falan yok. "Olduğun gibi gel" partisi tarzı!"Yasa dışı eylem""Bizim pagan inanışta, ölümden sonra kremasyon, yani yakılma vardır. Ancak Danimarka parlamentosu bu işlemi yapmamızı yasal kılacak kanunları çıkartmadı henüz. O hakkı da elde edince çok sevineceğiz." Danmark Times Gazetesi Yazı İşleri Müdürü ise bu gelişmelere itiraz ediyor: "DİN diye ileri sürdükleri sistemin doğru dürüst çatısı yok, çerçevesi yok.Moral değer ölçüleri yok. Böyle din mi olurmuş? Bu olsa olsa şeytani bir uygulama, yasa dışı bir eylem, tam bir şarlatan çabası!"Kopenhag başta olmak üzere, Danimarka'da gittikçe yayılan bu pagan dine üye olanlar ise hiç öyle düşünmüyorlar ve ihtiyaç duydukları gücü, yakınıp tapındıkları Odin ve diğer pagan tanrılardan aldıklarını, yaşamlarını çok daha iyi konuma getirdiklerini iddia ediyorlar.
Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim görevlilerinden Prof. Mehmet Bayhan dün bana bir e-mail göndererek geçenlerde Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın bastırdığı kitaplarla ilgili "Osmanlı Uygarlığı" başlıklı yazıma değinmiş ve demiş ki: "Bu tür kitaplar Türkiye'nin fakülte kütüphanelerine de gönderilmeli. Oysa Maliye Bakanı elimizdeki 3 kuruşu da alıyor. Aylar önce Koçbank minyatür sanatına ilişkin bir kitap hazırladı.Fiyatı 400 milyon TL. Medyada bir göz gezdirdim, köşe yazarlarına gönderilmiş. Bizim fakülte kütüphanesine bir adet istedim. 6 ay sonra yanıt geldi:"Satın alın! Rahmi Koç'a yazdım. Yanıt yok. Ne olacak bizim fakülte kütüphanelerinin hali?"Bu sabah gelen postamın arasında Prof. Bayhan'dan gelmiş aşağıdaki ikinci mesajla karşılaştım: "Ayşe Hanım, ummadığım zamanda Rahmi Koç'tan yanıt geldi: Geç yanıt verdiğim için özür diliyorum. Yetkili arkadaşlara talimat verdim. İstediğiniz kitaplar fakültenize armağan edilecektir. Yurt dışında olduğum için meydana gelmiş gecikmeden dolayı tekrar özür diliyor, çalışmalarınızın başarıyla devam etmesini temenni ediyorum. RAHMİ M. KOÇ."Hoş geldiniz Rahmi Bey! Gene bizi hiç şaşırtmadınız! Özellikle böyle konularda çok hassas olduğunuzu biliyor ve sizi takdir ediyoruz. Aynı hassasiyeti Sayın Sakıp Sabancı Bey'in de zaman zaman gösterdiğini biliyoruz.Bu vesileyle bir konuya herkesin dikkatini çekmek istiyorum."Osmanlı Uygarlığı" kitabını armağan olarak gönderip dünya üzerinde etkili olacağını tahmin ettiğim adres listemi hatırlayanlarınız olacaktır. Dünyanın belli başlı üniversite ve parlamento kütüphaneleri bu listenin başındaydı. Şimdi bu listeme ilave olarak diyorum ki: Koçbank, Unilever, Yapı ve Kredi Bankası, İş Bankası gibi kültür yayınlarına ağırlık veren firmalar! Hazırlattığınız bu değerli çalışmaları ülkemizdeki yetmiş küsur üniversite kütüphanemiz de göz önüne bulundurularak yeterli sayıda bastırınız ve birer adedini bu ilim yuvalarımıza gönderiniz!Calisto Tanzi'yi tanımanız gerekTabii ki İtalyan. Babasını 21 yaşında kaybedince ailenin domuz salamı işinin başına geçiyor. Bir gün İsveç'e gidiyor. Bakıyor ki İsveç'te karton kutulara süt konulup öyle satılıyor. Oysa o tarihte İtalya'da her sabah sütçülerin getirdiği cam şişelerde süt tüketiliyor."Dur ben şu kutu sistemini İtalya'ya getireyim" sözleriyle başlayan agresif serüven bugün PARMALAT şirketinin sahtekârlıklarla tutulmuş muhasebe kayıtları sayesinde dünya aleme rezil olmuş durumda. Bu ne hırstır Calisto Tanzi? Anlamam mümkün değil. Önce süt, pastörize süt, sonra meyve suyu, sonra yoğurt, sonra bisküvi, sonra tereyağı, sonra peynir, sonra çerezler, sonra domates sosu, sonra süt tozu, sonra muhallebiler.Nereden nereye? İtalya'dan Venezuela'ya, Arjantin'e, ABD'ye. Sonra? Sonra, efendim yetmeyen paralar. Sonra? Bir şirketinden kazandığı paraları, zarar eden şirketine yamalama. Sonra? Yaptığı harcamaları gizli tutmak için uyduruk evraklar hazırlatma. Bank of America gibi kurumları kullanma. İnanılır gibi değil. Ne oluyor bu iş adamlarına? Uyuşturucu bağımlısı gibi bitmez tükenmez bir hırs içinde kavruluyorlar. Sonra? Dünya çapında otuz altı bin ailenin işsiz kalması.Bizimkilerin yaptığı gibi çarpın bu rakamı 4'le! Sonra da koyun faturaları BİZLERİN ÖNÜNE. İnsan deli oluyor, DELİ!
Okul filmini görmeniz gerekOkul filmini, Türk eğitim sistemine girip bitirmiş, bitirmeden yarıda bırakmış veya içinde hâlâ çabalayan herkesin görmesini öneririm. "Okul" filmini bir zamanlar genç olmuş, olmak üzere olan veya şu anda genç kabul edilen kız-erkek her kişinin de görmesini öneririm. Sanırım böylelikle, toplumda hiç kimseyi açıkta bırakmadım. Sinan Çetin'in prodüktörlüğüyle (eminim Sinan bey bu çalışmada gençlerimize prodüktörlüğün ötesinde de yardım eli uzatmıştır) Taylan kardeşler (birisi mühendis, diğeri tıp doktoru), gencecik oyuncu kadrosuyla Türk sinema tarihinde, dünya standartlarına yakın bir kulvar açmanın büyük keyfini yaşıyor olmalılar. 1,5 milyon dolarlık bütçeye sahip filmin montajı Almanya'da, özel efektleri İngiltere'de yapılmış. Özgün müzik kullanmanın rahatlığı içinde hareket edilmiş. Başarılı senaryosunu Doğu Yücel'in yazdığı "Okul" filminin tezgahta dokunması kolay olmamıştır sanırım.Bilinmeyen alemde, ölümden sonra ruhların tepkisel etkinliklerine karşı duyulan, biraz da yaşayanların vicdan azabından kaynaklanabilecek, korku kumaşının arasına serpiştirilmiş belli başlı desenler, kumaşın albenisini artırmış. Bu desenlerin birincisinde Türk eğitim sisteminin, çocuğun üzerinde kurduğu ezici ve mantık dışı tahakkümün öğrenciler üzerinde ne denli tahripkâr tesirler bıraktığının altı çiziliyor, ikincisinde ise gençlik çağlarında aşk, kıskançlık, uyum zorluğu, iletişim sorunları yaşayan kişilerin, birbirlerini ne kadar acımasızca ve düşüncesizce yaralayabilecekleri vurgulanıyor. "Okul" filminde kıvrak bir senaryo, çabuk değişen hareketli sahneler, doğal oyunculuk yetenekleri bir araya gelmiş ve bir hayli izlenebilir bir film ortaya çıkmış. Özel efektler daha zengin olabilir miydi?Bence evet! Ama duralım, bakalım. Bu gençlerimizin daha ilk filmi. Ne demiş Frank Sinatra? "The best is yet to come!" Azzzzzz sonraaaaa!'Yürü ya kulum'u seyretmelisinizGazanfer Özcan ve Gönül Ülkü, bu eserde seyirciyi alıyor, kahkaha ve şaşkınlıkla sarıp sarmalıyor, gıdıklıyor, güldürüyor ve sonra mutlu son ile gecenin ayazına ısıtmış olarak salıveriyor. Mecidiyeköy'deki kiralık salonlarında o kadar hoş bir atmosfer var ki, sanki seyirciler birbirlerini tanıyorlar, sanki biraz üşüyene, üç sıra geriden birisi hırkasını uzatıp, omuzlarına konduracak, bu da çok doğal sayılacak! Çok sempatik bir tiyatro ve antraktta harikulade ada çayını herkese tavsiye ederim.Belki de karlı bir akşam gittiğimiz için bu kadar lezzetli geldi. Gazanfer Bey ve Gönül Hanım, her zamanki ustalıklarıyla ve rollerini özel yaşamları kadar doğallaştırmış kadroları beraberliğinde haftanın 4 gecesi ve pazar günleri saat 15'te perdelerini hoş vakit geçirmek isteyen, Kıbrıs dertlerini, doların iniş çıkışlarını, AB ve kuyruklu ihtimallerini, bir kilo kıymanın fiyatını unutmak isteyen İstanbullulara açıyorlar. Herkesin gidip görmesini önereceğim bir çalışma "Yürü Ya Kulum!""İstanbul" ve Orhan Pamuk'u mutlaka okuyunHer ne kadar okuyucunun kendisini şefkat ve anlayışla karşılamasını istese de bence Orhan Pamuk, İstanbul tarihine antropolojik belge niteliğinde bir eser hazırlamış. Tabii ki okuyucudan anlayışı, özel yaşamının derinliklerine dokunduğu yerlerde bekliyor. Gösteriyoruz. Bence gerçek bir yazar, kendisini olduğu gibi masanın üstüne boylu boyunca yatırıp, neşterle kesip araştırdığı vakit vazifesini yapmış sayılmalıdır. Bu işlem sonunda yazarın ruhu ve düşünceleri zonklamamışsa o eser ham elma misali, tam olmamıştır. Bence bu çalışmada zonklama var, yani eser olmuş. Okunmalıdır! Herkese tavsiye ediyorum.
Haberi okuyorum: "Emniyet Genel Müdürlüğü Sözcüsü Ramazan Er, geçen yıl meydana gelen şiddet içerikli 132 bin 120 olayda 20 bin 755 çocuğun mağdur olduğunun belirlendiğini kaydetti."Zurnanın tam "zırt" dediği yere hoşgeldiniz! Şiddet eken fırtına biçer! Yıllardır ekranlardan sizlere açıkladım. Çocuklarınızı dövemezsiniz! Sizden daha küçükler diye kolları, elleri sizlerden daha çelimsiz diye siz onun üç mislisiniz, vurdunuz mu yapıştırırsınız diye çocuklarınızı dövemezsiniz!Çocuklarımızı daha çok annelerimiz dövüyor. Gelin şunu itiraf edelim. Annenin sinirlendiği anlarda onu çileden çıkaran çocuk olsun olmasın; eşi de olabilir, kaynanası da olabilir, ağabeyi de olabilir, komşusu da olabilir ama bu kızgınlık genelde muhakkak çocuğa yapılan fiziki saldırıyla son bulmaktadır.Alkol alan babaların gözlerinin hiçbir şey görmediğini; görmediği bir tarafa, istediği hayali şeyleri gördüğünü göz önünde bulundurursak sarhoş babaların eşlerini, çocuklarını nasıl dövdüklerini; avuç yetmedi, kol yetmedi, baston yetmedi, ip yetmedi, halat yetmedi odun parçasıyla kovalayıp dövdüklerini biliyoruz.Yazıklar olsun!Sokak çocuklarıyla yaptığım birçok programda kalabalık aile çocuklarının ev ortamına (üvey anne veya üvey baba ortamı da olabiliyor) dayanamayıp evden kaçtıklarını ve sokaklarda sefil biçimde yaşamaya başladıklarını gördük. Aileler bu çocuklarını arama zahmetine bile girmiyorlardı.Her ülkenin gurur konusu çocukları, bizde sorun konusu olduğu için yüzüm kıpkırmızı, utanç içindeyim. Yazıklar olsun bizlere, düşünmeyen kafaya, düşünmelerini istemeyen, düşünmeden çocuk yapmalarını, kendi menfaatleri için teşvik eden çağdışı zihniyetlere! Yuh olsun size!Çocuklarımız bizim her bir doğal kaynağımızdan daha önemlidir. Hazinemizdeki milyonlarca dövizimizden, yollarımızdan, tesislerimizden, gelecek turistten, IMF heyetinden, sizlerden çok daha önemlidirler. Beyler!Bakın ne hallere düşürdünüz en değerli varlıklarımızı, bakın!Çocuk bakım evleri, ülkenin her kasabasında kurulmalıdır. Çocuğunu döven cezaya çarptırılmalı, çocuklar muhakkak koruma altına alınmalıdır.Okuyucu mektubuTekirdağ, Saray İlçesi sakinleri gece uyuyamıyor!* Şimdiye kadar çok sakin olan ilçemiz son aylarda rastgele arka arkaya açılan barlar sebebiyle bu özelliğini tamamen yitirdi. Bu yerler ikamet alanlarının hemen içerisinde. Müzik yayını bazen gece saat 02.30'a kadar sürüyor. O kadar kuvvetli ses yayılıyor ki, bırakın uyumayı, koltuklarımızda bile oturup bitmesini bekleyemiyoruz. Emniyete şikâyet ediyoruz ama gelen memurların bu yer sahipleriyle samimi diyalog içine girdiklerini görüyoruz. Evimizin tam ortasında durmadan bir davul çalıyor! Sabah okula gidecek çocuklarımız, yaşlı hastalarımız işe gidecek aile fertlerimiz var. İzin verilirken "gerekli ölçüm yapıldı" diyorlar. Ne ölçümü? Kaç desibel olduğunu sordum haberleri bile yok! Üstelik kapı önlerimizde gençlerin geç saatlerde kavga etmeleri, küfürlü konuşmaları, nara atmalarını da işin bir başka boyutu. Ayşe Hanım, lütfen sesimizi duyurup bize yardım ediniz.* Şikayetinizi derhal köşemize alıyoruz. Yetkililerden açıklama bekliyoruz.
Yeni yıl münasebetiyle Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan iki kalın kitap geldi. "Osmanlı Kültür ve Bilim Mirasının 700. Yıldönümü Anma Programı" çerçevesinde "Osmanlı Uygarlığı" adı altında iki adet kitabın birincisi İngilizce, ikincisi ise Türkçe. Yani 2 ciltlik bir çalışma hazırlanmış ve bunun birinci cildinin Türkçe kopyasıyla ikinci cildinin İngilizce kopyası bana gönderilmiş.Prof. Dr. Halil İnalcık ve Prof. Dr. Günsel Renda'nın çalışması neticesi yayına hazırlanmış bu kitaplar gerçekten çok dikkate değer bir titizlikle Mas Matbaası' nda basılmış. Birinci cildin tercümanları Ellen Yazar ile Mary Işın'ı özellikle kutlamak gerekir.Bu bölümde Osmanlı'da saray hükümdarlığına, devlet anlayışına, toplumsal ve ekonomik durumlara değinilmekle birlikte din ve düşünce, bilim ve eğitim, günlük yaşam ve iletişim gibi çok önemli noktalara da açıklık getirilmiş.Muhteşem minyatürler, özel koleksiyonlardan resmedilmiş harikulade yağlı boya çalışmaları ve gravürlere bakmaya doyum olmuyor.Bana Türkçe kopyası gönderilen ikinci ciltte, Osmanlı'da edebiyat, mimari ve güzel sanatlar, gösterim sanatları ve müzik konularına ilaveten Avrupa ile Osmanlı arasında sanatsal etkileşim konulan ele alınmış. Osmanlı mimarisi, boyalı nakışlar, dokumalar, ipekli kumaş ve desenler, hat sanatı çalışmaları, halı sanatı, İznik tabak, sürahi ve vazoları gibi eserlerin hem anlatımı hem de olağanüstü görüntülerine yer verilen ikinci cilde de aynı birincisi gibi hayran kaldım.Krallara layıkKültür Bakanlığı'nın bu tür çalışmaları hepimizi çok sevindiriyor. Kelimeleri zor seçiyorum ama bir duygumu dile getirmek istiyorum. Böyle eserler çok çaba, çok zaman, çok yüksek standart, çok derin bilgi ve araştırma gerektiriyor. Yani halkımızın kitapçıya giderek hemen raftan çekip alabileceği bir çalışma değil bu. "Krallara lâyık" derler ya! İşte öyle bir çalışma. Ve bu titiz çalışmayı öyle birilerine muhakkak takdim ve hediye etmelisiniz ki alan da bunun kıymetini, çok güzel İngilizcesini, değerini takdir etsin.Kültür Bakanlığı'nın bu eserleri yayınlamakla satıştan para kazanma gibi bir düşüncesi olmadığını biliyorum. Kendimi onların yerine koyuyorum ve düşünüyorum. Ben bu iki cildi nerelere hediye ederdim?Çok kolay! Derhal Washington D.C.'deki Kongre Kütüphanesi'ne, Oxford, Cambridge ve ABD'deki tüm Ivy League eğitim kurumlarına ve her ülkenin parlamento kütüphanesine, Kennedy ve Nixon Kütüphaneleri'ne, Smithsonian Institute'a, British Museum'a, Metropolitan Museum'a, Versaille Kütüphanesi'ne, dünyanın en büyük 30 firmasının genel müdürlerine ve yönetim kurulu başkanlarına, Rupert Murdoch'a, Bill Gates'e, David Frost'a, Attenborough'ye, BBC World Yönetim Kurulu Başkanı'na, Public Broadcasting Service (PBS) Documentary Studies Bölümü'ne, Sotheby's'e vs...vs...Bu muhteşem çalışmada emeği geçen herkese gönül dolusu takdir ve teşekkürlerimi sunuyor, kütüphanemde özel yerini bulacak hediyemi gönderen Sayın Erkan Mumcu'ya teşekkür ediyorum.Dikkat...Bu çocuklarımıza yardım elimizi uzatalımYiğityolu Köyü Mehmetçik İlköğretim Okulu'na bir yardım kampanyası başlatılmış. Diyarbakır'a 45 kilometre mesafedeki bu okul gerçekten yardıma muhtaç. Çocuklara giysi, ayakkabı, eldiven gibi ihtiyaçlara ilaveten, okula da katkıda bulunulması gerekiyor. Bilgi için Diyarbakır İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nden Şevket Yüce, Metin Direk, Şahin Demirkol veya Rıdvan Sadık'ı arayabilir ve (0 412) 221 35 34 / (0 536) 969 42 73 numaralı telefonlarla iletişim kurabilirsiniz. A.Ö.
Bütün bayram, seyran vs. toplantılarında öğrenci olduğu bilinen bir gençle karşılaşsanız, kendisine ne sorarsınız?"Okul nasıl gidiyor? Kaçıncı sınıftasın? Dersler iyi mi? Çalışmıyor musun?"Bakın bu sorular var ya, öğrencilerin en son duymak istedikleri sorular bunlar. Bu konuda niçin daha yaratıcı olamıyoruz? Neden onların yaşam konjonktürlerine daha kolaylıkla yaklaşamıyoruz? Bizleri bu yolculuğu yapmaktan alıkoyan ne?Lise 2 öğrencisi Fazıl ile tanıştığımda, bakın nasıl bir konuşma geçti aramızda:"Memnun oldum Fazıl. Benim ismim Ayşe.""Sizin Ayşe Özgün olduğunuzu biliyoruz zaten. Merhaba!""Buraya gelirken ne oldu biliyor musunuz Fazıl? Zebra Geçidi'nde karşıdan karşıya geçiyordum. Hiçbir araba durmadı. Sana da oluyor mu bu?""Oluyor! Hatta itiraf ederim ki, bazen ben arabada olunca Zebra Geçidi'nde duranlara yol vermiyorum.""Bunu itiraf etmen çok hoş. Bu, aslında bir de şunun göstergesi: Yol vermiyorsun ama vicdan azabı da duyuyor musun?""Belki olabilir ama biliyor musunuz, genellikle bir yere yetişmem gerekiyor.""Anlıyorum seni. Aslında hepimizde bir telaş var. Ama bir AB ülkesinde bunu yapmak mümkün değil sanırım.""Aynen! Geçen yaz annem ve babamla Almanya'ya gitmiştik. Arabayla tabii. Aaaaaa bir de baktık yaya geçitlerinde bütün arabalar duruyor, yayalara yol veriliyor. Onlar bitince otomobiller hareket edebiliyor. Hayret bir şey yani!""Nedir hayret ettiğin Fazıl?""Bunu Almanya'da yaşayıp gördüğüm halde, burada uygulamıyorum. Bu hayret verici bir şey değil mi sizce?"Buyrunuz. Ne kadar kolay ve üstelik hoş bir söyleşi değil mi? Tabii benim şansım Fazıl gibi konuşkan bir gençle tanışmış olmam. Ancak içimden bir his diyor ki, en utangaç, hislerini saklayan, en içine kapalı çocukla bile tanışsam, gene rahat bir konuşmaya girebilirim.Sizlerin de girmenizi rica ediyorum. Bırakın artık şu ders, matematik, sınav konularını. Çocuklarla büyük insanlar gibi konuşun. Onların hobileri var. Bizlerden ileridirler! Otomobil ve müzik merakları vardır. Moda ve bilgisayar uzmanıdırlar. Kendilerine has anlaşma tarzları vardır.Arkadaşlarıyla sorunlar yaşarlar. Bu dertli konularda onlara yol gösterici olmalısınız. Ama nasıl? Hiçbir zaman suçlayarak değil. Onları sabırla, sözlerinin arasına girmeden, sonuna kadar dinlemeniz gerekir. Eleştiriniz varsa, önce iyi taraflarının altını çizdikten, onun yüzünde, gözünde güneş açtırdıktan sonra yumuşak biçimde anlatmanız gerekir. Kendi benzer hatalarınızı örnekleyerek onu rahatlatmaksınız.Onu destekleyip arka çıkmalısınız. Çevresindeki arkadaşlarını yakıp yıkmadan bunu gerçekleştirmelisiniz. Çünkü bugün kızdığı arkadaşına, yarın hiçbir şey olmamış gibi sarılacaktır. Aynı sizin gençken yaptığınız gibi... Aynı!Sizi kutluyoruz Gülseren Hanım!* Beyoğlu Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü'ne birkaç esnaf dilekçe yazıp, dükkân depolarımızın su basmasını düzeltmelerini istedik. Herkes bize "aldırmazlar bile" dedi. Ama Gülseren Sözer adında çok nazik bir hanımefendi işimizle bizzat meşgul oldu. Elinde telsiz yerimize geldi, sorunu giderdi. Çayımızı bile içecek vakti yoktu. Kendisine teşekkür etmek istiyoruz. (Hakan Dokumacı)* Bakınız şu Gülseren Sözer Hanım'a. Hem de kendileri bizzat Fen işleri Müdiresiymiş. Ama belli ki masa başı bir yetkili değil. Kendisini bizler de kutluyoruz. Hakan Dokumacı ve diğer esnaf arkadaşlarımıza, Gülseren Hanım'a bir çay borçlu olduklarını hatırlatmak istiyoruz!!!Dikkat... Dikkat..."Çamurdan kurtulduk"Geçenlerde Nuri Şeker adlı vatandaşımızın şikâyet ettiği Bebek Dere Sokak'taki doğal gaz bağlantısından sonra ortada bırakılmış toprak yığınlarının sebep olduğu çamur deryası tamamen ortadan kaldırıldı. Mahalle sakinleri, yetkililere teşekkür ediyor. A. Ö.
Çin'in kırsal kesiminde durumlar o kadar bozuk, şartlar o kadar felâket ki şaşar kalırsınız. Fukaralık, son bir yıl içinde 150 milyon kişinin büyük kentlere akın etmesiyle sonuçlanmış. Çin'de şıp diye kente gelemiyorsunuz. Kaydınız yapılıyor. Bir numara veriliyor. İş kapıları size kapalı. Tam bir ikinci sınıf vatandaş muamelesiyle karşı karşıyasınız. Son iki sene boyunca kentte yaşayan nüfusun geliri, kırsal kesimde yaşayanların gelirinin tam 4 katı olmuş (Bu oran size düşük gelmesin. Çok göreceli durumlar var Çin'de).Ender de olsa başarı hikâyeleri de var. Köyde balıkçılıkla uğraşan bir Çinli, şimdi bir balık çiftliği sahibi. Şöyle diyor: "Köyde hep açtık. Günde iki öğün yemek yiyebiliyorduk. Şimdi dört öğün yiyoruz. Benim ahşap sandalım vardı şimdi ise motorum var. Ev aldık. Çocuklarımız okula gidiyor, otomobilimiz de var."Kente gelenlerHerkes bu balıkçı kadar şanslı değil. Kırsaldan kente gelenler, belediye ve devletten hiç yardım görmedikleri için kendi mahallelerini kendileri inşa ediyorlar. Çocuklarını gönderdikleri okulları kendileri yapıyorlar.Kırsaldan gelenlerin çocuklarını devlet okulları almıyor. Özelleri ise ödeyebilmek mümkün değil. Yabancı sermayenin kurmuş olduğu fabrikalarda iş bulmak için kuyruğa girenler o kadar çok ki... Doğru düzgün bir iş eğitimi verilmediği için eli, kolu, bacağı kopmuş birçok Çinli, ortalıkta görünmemeleri için özelbölgelerde yaşamaya mecbur bırakılıyorlar.Kolu kopmuş bir işçi konuşuyor: "Pamuk makinesini siliyordum, birden işlettiler. Kolum koptu. Hastaneye gittim, beni almadılar. Devlet bana yardım etmedi. Kimseyi dava da edemedim. İşimden de oldum. Artık bu mahallede yaşamak zorundayım."Bacağı kopmuş bir başka işçi anlatmaya başlıyor: "Sözde sendika var. Bunun yarı parası devletten, yarısı işçilerden gelir. Ne zaman bir kaza durumuyla gitsek, hep devletin tarafını tutarlar. Sakatlananları hemen işten atıp kovuyorlar zaten.Maaşlar düşük, sigorta yok. işten atılsanız kapıda bekleyen koca bir kuyruk var. Orta sınıfın cebinde para yok. Buralara kocaman dükkânlar kurulsa ne olur? Mal alacak paraları yok ki!"Bir anne konuşuyor: "Anne babalar çocuklarına daha iyi bir istikbal için durmadan çalışıyorlar. Fabrika işçisi olmasınlar istiyorlar. Ama nasıl?"Kentlere yoğun göç var. "Çin bir süper güçtür" diyenlere cevabımız şudur diyorlar: "Çinliler kendi paralarıyla kurdukları fabrikalarda kendi işlerinde çalışırlarsa belki dünyayı titreten bir süper güç olabilirler. Yabancı yatırımcıyla hiçbir zaman..."Özetlediğim bilgileri öğrendiğimde şaşırdım. Basın ve medya kuruluşları çok az bölgeye girebiliyorlarmış. Çin'deki yabancı yatırımcının, o zavallı halkı nasıl suiistimal ettiğini gördüm.İnsan Hakları Mahkemesi buralara gidip, durum tespiti yapmıyor mu? Yapsa ne olur? Ceza mı keser? Kesse bile kim takar? Yabancı sermaye memnun, Çin hükümeti memnun! Geçenlerde Çin başkanının ABD ziyaretini hatırladım birden. Pek şık giyinmişti beyefendi. Hep gülüyordu yüzü.Dikkat... Dikkat...Remzi Bey'in yakın ilgisine teşekkürler5 Ocak Pazartesi günü, Kocaeli'de görev yapan ODTÜ mezunu okuyucum C. Kaya'nın Anadolu liselerine atamasının yapılmadığını belirten şikâyetine yer vermiştim. C. Kaya, mesajında mükemmel derecede İngilizce bildiğini ve daha önce bir Anadolu lisesinde görev yaptığını belirtmişti. Milli Eğitim Bakanlığı'ndan Personel Genel Müdürü Remzi Kaya Bey, beni arayarak bu konuda araştırma başlattığını, netice alınca bilgi vereceğini belirtti. Remzi Bey'in yakın ilgisine teşekkür ediyor, açıklamalarını bekliyoruz. A. Ö.
Spirit adındaki aletin Mars'a inip Dünya'ya gönderdiği fotoğraflar beni çok heyecanlandırdı. İnsanlık için bunun çok önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Pasadena, California'daki Jet Propulsion Laboratory'deki (önümüzdeki pazar saat 12.30'da Show TV'de benim çocuklarımın hazırladığı Sinyal programında orayı gezip, yaptıkları söyleşiyi dinleyebilirsiniz) bilim adamlarının heyecanlarını ve iniş başarılı olduğu anda attıkları çığlıkları, birbirlerini tebrikleri gözümün önünden gitmiyor.Dr. Ed Weiler'ı dinliyorum: "16 yıldır peşinde koştuğumuz bir proje bu. Rover adını verdiğimiz küçük aracı oraya bir kaya parçası daha toplamak için göndermedik.500 milyar galaksiŞunu iyi düşünmenizi istiyorum. Uzayda, bizim güneş sistemimize benzeyen 500 milyar galaksi var. Her bir galakside de 400 milyar civarında yıldız var. Bu kocaman uzayda bizden başka bir yerde yaşam yok mu? En muhtemel yer, Mars gezegeni. Burada Rover iki şey arayacak. Su ve yaşam!Neden su? Çünkü su olmayan yerde yaşam olamaz. Rover'ın içini öyle dizayn ettik ki, bir taş parçasını alıp, ölçüp, biçip kimyasal analizini yapabilecek yetenekte bir laboraruvara sahip.Spirit'in indiği yer, tahminimize göre bir göl yatağı. Şayet bu tahminimiz doğruysa ilk fotoğraflarda görünen küçük kaya parçaları var ya! İşte onların sular altında yatıp yatmadıklarını en kısa zamanda anlayabileceğiz.İkinci adım da fosil aramamız olacak. Şu anda orada yaşamakta olan mikroorganizmalar bile olabilir. Hepsini araştıracağız. Çok heyecanlıyız. Kolay değil, 870 milyon dolar harcadık bu proje için. Spirit'in garanti süresi 3 ay. Bu biraz uzayabilir ama ne yapacaksak bu zaman dilimine sığdırmamız gerek.Şu ileride bir çöküntü var görüyor musunuz? Bu büyük bir göktaşı izi olabilir. Bizim için çok önemli çünkü 8-9 gün sonra harekete geçecek Rovermobile'ımız bu toz kaplı satıhta ilerlemeye başlayacak.Tozun derinliğini bilmiyoruz. İlerideki o çöküntü bize bu bilgiyi verecek diye ümit ediyoruz. Rovermobile, geldiği bir uçurumun kenarından kapaklanabilir mi diye merak edebilirsiniz. Çünkü bizim NASA'dan ona gönderdiğimiz bir mesaj 10 dakikada ancak varabiliyor. Onun bize gönderdiği mesaj da o kadar vakit alıyor. Peki ilerlerken bir uçurumun kenarına gelip bize mesaj gönderip cevap alması 20 dakika sürdüğüne göre aşağı kapaklanıp gitmez mi? Gitmez çünkü biz Rovermobile'ın ön, yan ve arka kenarlarına da kameralar yerleştirdik.Uçurum veya çukur gibi tehlikelerle karşılaşınca kendi kendine durma ve bekleme mekanizmasına sahip bulunuyor.Daha çok şeyler yapmak istiyoruz. Vizyonumuz var. Paramız yok. Deniz altlarını, kutupları araştırmak için çok para yatırılıyor ama uzay araştırmasına gelince bize yardımlar kısıtlanıyor. Üzülüyoruz. Mars'ta yaşam izlerine rastlarsak derhal astronotlarımız yola çıkacak. Zaten şu anda yol alan, şubat ayında Mars'ın öbür yarısına inecek bir aracımız yolda. Yol ne kadar sürüyor derseniz 6 ile 8 ay arasında..."Nereye gidecekler?NASA'nın emekli bir yetkilisi ise o fikirde değil: "Neden daha çok para istiyorlar anlamıyorum. Nereleri araştıracaklarmış? İşte Ay'a gidildi. Mars'a da gidildi. Uzay istasyonu da yapıldı. Daha nerelere gidebilirler ki?Bence boşuna para istiyorlar. Bana göre daha fazla ilerlemek mümkün değil uzayda."Siz ne dersiniz sevgili okuyucular? Ben çok heyecanlıyım. Şayet eskiden Mars'ta yaşam olduğu ispat edilirse bizim istikbalimizin resmidir. Kurtulabilir miyiz? Sanmam!