Türkiye'de gelir dağılımı ve yoksulluk verileri yakın geçmişe kadar çok yetersizdi. Bir neden, doğrudan bunları ölçmeye yönelik araştırmalara kısıtlı kaynak ayrılması olabilir. Sanırım siyasi iktidarlar sonuçlardan çekiniyordu.Son dönemde bu konuda önemli ilerlemeler kaydedildi. Yeni fiyat endeksleri için geliştirilen kapsamlı Hanehalkı Bütçe Anketi gelir dağılımı ve yoksulluk hakkında güvenilir verilere ulaşılmasını kolaylaştırdı.2003 Yoksulluk Çalışması DİE tarafından 25 Mayıs 2005'te açıklandı. Doğallıkla kamuoyu yakından ilgilendi. Konunun önemini düşünerek bazı gözlemler yapmakta yarar gördüm.Yoksulluk tanım ve oranlarıAraşürma 2002 ve 2003 yıllarını kapsıyor. Yoksulluk ve gelir dağılımı gibi yapısal boyutu ağır basan sorunlarda bir yıldan öbürüne değişim sınırlı kalır. Yani iki yılın karşılaştırılması fazla anlam taşımayabilir. O nedenle 2003 yılına bakacağız.2003 yılı toplam nüfus 68.4 milyon kişi tahmin ediliyor. Bu nüfus 16.5 milyon haneden oluşuyor. Böylece ortalama hanede 4.15 kişinin yaşadığını öğreniyoruz. Yoksulluk için iki farklı tanım kullanılıyor.Birincisi, gıda yoksulluğu yani açlıktır. Araştırmaya göre 894 bin kişi açlık sınınnın altında gelir elde ediyor, l milyona yakın vatandaşın açlık çekmesi vahim bir durumdur. Bunların üçte ikisi kırsal kesimde, gerisi kentlerde yaşıyor. İkincisi, gıda+gıda dışı yoksulluğudur. 3.7 milyon hane ya da 18.4 milyon kişi daha geniş yoksulluk sınırının altında kalıyor. Nüfusun yüzde 26.7'sine tekabül ediyor. Dört kişiden biri yoksulluk tanımına giriyor.Kırsal kesimde yoksulların nüfusa oranı yüzde 34.5'e yükseliyor. Kırsal kesimde üç kişiden biri yoksul. Kentlerde oran yüzde 22'de kalıyor. Kentlerde de beş kişiden birinin yoksul olduğu anlaşılıyor.Kimler yoksulAraştırmanın tablolarından Türkiye'de yoksulluğun profili hakkında önemli bilgiler elde ediyo-ruz. Hane büyüklüğü, istihdam türü ve ekonomik sektör gibi sosyal ve ekonomik göstergelerle yoksulluk arasında çok yakın ilişki var.18.4 milyon yoksulun yüzde 36'sı (7 milyon kişi) 5-6 kişilik, yüzde 35'i (6.9 milyon kişi) 7 ve daha kalabalık hanelerde yaşıyor. Yani 5 kişiden büyük hanelerin yüzde 71'i yoksulluk sınırı altında kalıyor.İstihdam açısından bakınca, 18.4 milyon yoksulun yüzde 7.3'ü (1.4 milyon kişi) ücret-maaş karşılığı çalışanlardan, yüzde 21.5'i (4.2 milyon kişi) ücret-maaş dışında çalışanlardan oluşuyor.Demek ki ücret-maaşla çalışanların yoksullar arasındaki payı yüzde 25 çıkıyor, istihdam edilen yoksulların geri kalan yüzde 75'i kendi hesabına çalışan, ücretsiz aile işçisi, yevmiye ile çalışan ve işverenlerden oluşuyor.Yoksulların yüzde 54'ü (3 milyon kişi) tarım kesiminde, geri kalanı (2.6 milyon kişi) sanayi ve hizmetlerde istihdam ediliyor. Nihayet, issizler, çalışmayanlar ve 15 yaşından küçükler yoksul nüfusun yüzde 68'ini (12.8 milyon kişi) oluşturuyor.
Fransa'dan AB anayasasına beklenenden de güçlü "hayır" çıkti. Bu sonucun ciddi yapısal sorunlara işaret ettiğini peşinen söylemiştik. Ardından Hollanda'nın yüksek oranlı "hayır" oyu geldi. Bu ülkelerde yaşanan siyasi ve ideolojik tıkanma kısa dönemde AB bütünleşmesinde çalkantı yaratacaktır."Hayır" oylan mali piyasaları da etkiledi. Euro, dolar karşısında hızla değer kaybetmeye başladı. Son baktığımda parite 1.225'te seyrediyordu. Bu hafta euro, dolar karşısında yüzde 2.5 değer kaybetti.Bence bu durum mali piyasaların yetersizliklerine iyi bir kanıttır. Fransa ve Hollanda'da "hayır" oylan davul zurna ile geldi. Son hafta iyice belirginlik kazandı. Ama iskonto edilmemiş. Piyasalar, arzulamadıkları için olsa gerek, "hayır" sonucuna inanmamış.Yakın geçmişte parite için 1.40 hatta daha yukarısı öngörülüyordu. Simdi ufukta 1.20'nin altı görünüyor. Bir kez daha okucularıma mali analistlerin parite tahminlerini fazla ciddiye almamalarını tavsiye ediyorum.Kırılganlık ölçüsüEsas ilginç olan gelişme Fransa'nın hayır oyuna YTL'nin tepkisidir. Son aylarda yazılan senaryoları hatırlayalım. Başta dış açık ve sıcak para girişi ekonomiyi aşın kırılgan hale getirmişti; referandumdan çıkacak olumsuz sonuç çok kötü olayları tetikleyecekti; vs. vs...Halbuki referandumu izleyen üç günde dolar, euroya karşı değer kazanırken YTL karşısında değer kaybetti. Döviz sepetine kıyasla YTL kesinlikle değer kazandı. Sonunda Merkez Bankası dövize alım müdahalesi yapmak zorunda kaldı. Ne oldu? Hani Türkiye çok kırılgandı?Bu tür dış şoklar bir bakıma çok yararlıdır. Dış şok halinde ekonominin nasıl davrandığı izlenir. Fiilen kırılganlık derecesi test edilir. Ekonominin kırılganlığı arttıkça dış şokun yarattığı mali çalkantı da derinleşir.Türkiye ekonomisi çok önemli bir sınavdan başarı ile geçmiştir. Beş yıldır uygulanan enflasyonla mücadele ve reform programının ekonomiye sert dış şoklara bile direnme gücünü verdiği ortaya çıkmıştır.Türkiye ekonomisinin bir kez daha sürekli kriz bekleyen karamsarları mahcup ettiği açıktır. Umudumuz bu gelişmelerden ders almalarıdır. Mağlup pehlivan güreşe doymazmış. Ama sürekli mağlubiyet de hoş bir duygu olmamalı...Önemli bir duyuruKöşe yazarı komşum ve VATAN Gazetesi Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Selahattin Duman Salı günü çıkan yazımı destekledi. 1000 gün ekinde akademik unvan sahibi yazarlan ihmal edilmesini eleştirdi.Aynı cephede olmaktan mutlu ve gururluyum. Bilgi Üniversitesi'ne kendisine fahri doktora unvanı verilmesi için derhal müracaat ettim. Tek başına son tavrı, akademik yaşamla medya arasında sağlıklı köprü kurulmasına yaptığı büyük katkıdır. Dr. Selahattin Duman dönemini sabırsızlıkla bekliyorum. Duyurulur.
Zaman hızla akıyor. VATAN'da yazmaya başlayalı 1.000 gün geçmiş. 33 ay ediyor. Neredeyse üç yıl. Pazartesi yazı günüm değildi. 1001'inci günde ben de birşeyler yazma ihtiyacını hissettim.Zafer Mutlu'nun yeni bir gazete arayışında olduğunu 2002 yazında önce dedikodu kanalından duydum. Babıali rivayetlerine pek iltifat etmem. Ama kulaklarım dikildi. Çünkü beni de yakından ilgilendiriyordu.Temmuz sonu olmalı, rivayet ciddiyet kazandı. Bana da yeni gazeteye katılmam teklif edildi. Fazla naz yaptığımı söyleyemem. Gazete köşe yazarlığımı Zafer'e borçlu idim. Sabah'ı bıraktım. VATAN'a geçtim.Bu kararım çevremde yadırgandı. 2002 yazında yeni bir gazete projesi çoğu insan için başarısızlığa mahkum bir macera gibi duruyordu. Doğrusu ya bana öyle gelmiyordu. Türkiye'nin bağımsız gazetelere ihtiyacı vardı. Bu ekip onu yapabilirdi. VATAN başarıya mahkumdu."Onlar" ve "biz"Gazeteleri esas işi gazetecilik olan kadrolar çıkartır. Gazetenin heyecanını onlar yaşar, yükünü onlar çeker, keyfini de onlar sürer. Aynı mekanı uzun süre paylaşmanın getirdiği birliktelik duygusunu taşırlar.Esas işi gazetecilik olmayan köşe yazarlarının durumu farklıdır. Tanım icabı dışarıdadırlar. Arkadaşlıkları esas işlerinde oluşur. Gazeteye kırk yılda bir giderler. Tabir caizse, gözden ırak kalırlar. Müşterek faaliyetlerde biraz mahzun görünürler.Nereden çıkti bu diyeceksiniz. 1.000'inci gün eklerini okurken resimlerde, karikatürlerde, "bizden" kimse olmadığını aniden farkettim. Hep "onlar" vardı. Hikaye onların hikayesi idi. Bize üvey evlat muamelesi yapılmıştı.Kızdığım ya da alındığım sanılmasın. Bu sonuç bana çok doğal geliyor. Onlara hak veriyorum. Ama biz de varız. Birinin çıkıp bunu hatırlatması gerekiyordu. Diğer dışarıdan köşe yazarları adına bu göreve talip oldum. Beni gönülden desteklediklerine inanıyorum.Her şey çok farklı4 Eylül 2002'den bu yana geçen 1.001 günde Türkiye'de ve özellikle ekonomide yaşanan değişiklikleri o gün tahayyül etmek bile zordu. VATAN'ın ilk günündeki ekonomik manzarayı hatırlamakta yarar görüyorum.Dolar 1.65 YTL'nin üzerinde bir yerde idi. Yıllık enflasyon yüzde 40'ın, gecelik faiz yüzde 50'nin altına yeni inmişti. Yıllık ihracat 33 milyar dolar, yıllık ithalat 45 milyar dolardı. 11 milyon turist bekleniyordu.VATAN gazetesinin 1.001 gününün ve bu arada benim yazdığım 370 köşe yazısının yaşanan olumlu gelişmelere küçük de olsa bir katkı yaptığını düşünüyorum. Değerli okuyucularıma, gazeteme bana verdikleri destek için minnettarım. Daha nice 1.000 günlerde beraber olma umudu ile...
Bugün Fransız seçmeni AB için hazırlanan anayasayı oyluyor. Son kamuoyu yoklamalarına göre referandumda "hayır" kazanacak. Elbette kamuoyu yoklamaları yanılabilir. Yine de sonucun farklı çıkacağını sanmıyorum.Salı günü referandumu Fransa'nın içinden geçtiği zor dönem açısından değerlendirdim. "Evet" sorunların konjonktürel yani geçici, "hayır" ise yapısal yani kalıcı olduğuna işaret eder dedim. Referandum kampanyasında Türkiye başrolde yer aldı. Doğrusu bunu biz talep etmedik. Rol kapmak için özel bir çaba göstermedik. Tam tersine, kampanya döneminde ortalıkta gözükmemeye çalıştık. Ama sonuç değişmedi.Bir gözlemEğri oturup doğru konuşalım. Referandum kampanyasının mesajı açıktır. Fransızlar'ın küçümsenmeyecek bölümü Türkiye'nin bugünkü hali ile varlığından rahatsızdır. Yok olmasını, kendi hayatlarından çekilmesini arzulamaktadırlar.Yukarıdaki "bugünkü hali ile" anahtar ifadedir. Açmak için tersinden soralım. Laik ya da dinci ama otoriter bir rejimle yönetilen, sol ya da sağ ama kapalı-devletçi bir ekonomiye sahip bir Türkiye, Fransa'yı aynı şekilde rahatsız eder miydi?Ermezdi. Çünkü öyle bir Türkiye asla Fransa ile eşit statüye tekabül eden AB üyeliğine heveslenemezdi. Özgürlüğün, eşitliğin, velhasıl üstün evrensel değerlerin beşiği Fransa, onlara ulaşamayan Türkiye'yi yukarıdan bir sevecenlikle izlemeyi sürdürürdü.Çok önemli bir hususu hatırlatalım. İki ülke aynı laiklik anlayışını, yönetimsel merkeziyetçiliği ve jakoben cumhuriyetçiliği paylaşmaktadır. Türkiye başarılı bir modernleşme sürecinde Fransa'yı model alan tek ülkedir.Türkiye evrensel değerleri içselleştirdikçe Fransa'nın gerilmesi çok soruya gebedir. Acaba Türkiye'nin müslüman bir ülke olması mı? Yoksa Fransa'nın koloniyal geçmişin bilinçaltında bıraktığı ırkçı tortular mı? Cevapları bu konuların uzmanlarına bırakıyorum.AB üyeliğine etkisiSonuçlara bakalım. Kamuoyunu, özellikle mali piyasaları daha pragmatik bir soru ilgilendiriyor. Referandumdan "hayır" çıkması, Türkiye'nin AB üyeliği sürecini nasıl etkileyebilir? Az mı çok mu? Olumlu mu olumsuz mu?Profesyonel iktisatçı sıfatımla mutlaka tahmin yapmam gerekiyor. Öncelikle, mali piyasalarda bir süre volatilite artabilir. Kur-faiz-borsa üçgenindeki gel-gitlere alışıldı. Son dört yılda doların dört kez 1.60 YTL ve üstünü gördüğünü hatırlayalım.Türkiye'nin AB üyeliğine yürüyüşüne etkisinin kısıtlı ama olumlu olacağını düşünüyorum. AB anayasasını reddetmesi Fransa'yı AB içinde hırpalayacakbr. En gürültülü muhalifin güç kaybı olumlu bir gelişmedir.Dış dinamikler kısa dönemde etkili gibi durabilir. Ama uzun dönemde başanyı içeride doğru işlerin doğru zamanlarda yapılması sağlar. Geçmişte böyle idi. Gelecekte de böyle olacaktır.
AB'nin geleceği açısından kritik bir haftaya girdik. Pazar günü Fransa AB Anayasası'nı oyluyor. Kampanyanın başından beri kamuoyu yoklamalarında "hayır" oyları daha yüksek gözüktü. Bir ara dengelendi ama "hayır" tekrar öne geçti.AB'nin fikir babası aslında Fransız siyasetçilerdir. Fransa projenin her aşamasında liderlik yapü. Almanya ile birlikte sıradan bir ticaret anlaşmasının bugünkü Avrupa Birliği'ne dönüşmesinin itici gücü oldu.Euronun mimarı Avrupa Komisyonu üyesi bir Fransız'dı. AB Anayasası'nı hazırlayan komisyonun başkanı eski Fransa Cumhurbaşkanı idi. AB bütçesinden en büyük payı alan tarım destekleri en çok Fransa'ya yarıyordu.Velhasıl her açıdan çok ilginç bir durumla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. AB'nin tarihçesini yakından izleyen biri için Fransa'nın AB Anayasası'na hayır demesini tahayyül etmek dahi olanaksızdır. Ama galiba öyle oluyor.Sorunlar yumağıKarmaşık süreçlerin analizi zordur. Onları birkaç basitnedene indirgeyen açıklamalar insanı rahatlatır. Ama uzun dönemde işe yaramaz. Çünkü o analizden hareketle yapılan tahminler tutmaz.Bu uyarının mantıki çıkarsaması benim, dışarıdan biri olarak, bu olayı açıklamaya kalkışmamamdır. Ancak konuşmaya zorlayan unsurlar da var. Galatasaray Lisesi mezunuyum. Fransız dil ve kültürü ile yetiştim. Daha yeni Fransa'da olaya ışık tutabilecek tartışmalar izledim.Fransa'nın bu noktaya kısmen birbirine bağlı kısmen bağımsız bir dizi siyasi, toplumsal ve ekonomik dinamiğin kesişmesi sonucunda geldiğini izliyoruz. Bunlar nispeten kolay gözleniyor.Siyasette kilitlenme var. Siyasi elitle toplum arasındaki uçurum genişliyor. Sağ ve solda popülist söylem ve siyaset tarzları güç kazanıyor. Yarı başkanlık sistemi istikrar yerine istikrarsızlık nedenine dönüşüyor. Tepkiler AB Anayasası'na yöneliyor.Ekonomide karamsarlık var. Ekonomi bir türlü canlanmıyor. İşsizlik bir türlü gerilemiyor. Hükümet sosyal hizmetlere kaynak bulmakta zorlanıyor. Vatandaş geleceğe korku ile bakıyor. Yine tepkiler AB Anayası'na yöneliyor.Modelin sonu mu?Bu sorunlara iki farklı tefsir getirebiliriz. İyimser senaryoda sorunlar konjonktüre! yani geçicidir. Fransa büyük ülkedir. Daha önce olduğu gibi krizi aşar. Bu takdirde referandumda "evet" oyu çıkması gerekir, iyimserlerin beklentileri bu yöndedir.Kötümser senaryoda sorunlar yapısal yani kalıcıdır. Kökleri Fransız toplumunun derinliklerine, 1789'dan bu yana gururla taşınan siyaset ve modernleşme modeline gitmektedir. Modelin tıkandığına işaret etmektedir. Bu takdirde referandumda "hayır" çıkacaktır. Söylenmese de esas korkulan budur.Daha da ilginci, referandum kampanyasında Türkiye'nin önemli bir aktör olmasıdır. Maalesef yerim kalmadı. Fransa, AB ve Türkiye arasındaki çok yanlı ilişkiyi ayn bir yazıda ele alacağım.
Geçen hafta Fransa'da bir konferansa katıldım. Dikkatimizin dağılmasını engellemek için dış dünyadan kopuk bir mekan seçilmiş. Yoğun program içinde üç gün boyunca internete bile ulaşamadık. Neticede yazılarım aksadı.O arada Erdoğan Hükümeti'nin hazırladığı yeni Stand-by Anlaşması IMF direktörler kurulu tarafından onaylandı. Türkiye'ye dönünce ilk işim Niyet Mektubu'nu edinmek oldu. Doğallıkla, meslektaşların yazdıklarını da okudum.Bu tür konuları sıcağı sıcağına yazmak gerekiyor. Türkiye'de ekonominin gündemi çok çabuk değişiyor. O bakıma biraz sıkıntılıyım. Gene de dayanamadım. Fikrimi söyleme ihtiyacını hissettim.Karşı çıkmıştımTarihi bir olguyu hatırlatarak başlamak istiyorum. Kemal Derviş'in hazırladığı bir önceki Stand-by Anlaşması 2001-2004 döneminin kapsıyordu. Dolayısı ile 2004'ün yaz aylarında yeni bir anlaşma gerekip gerekmediği tartışmaya açıldı.Ben de 27 Haziran-6 Temmuz 2004 arasında dört yazıda bu konuyu işledim. IMF ile yeni bir anlaşma yapmanın neler getireceğine ve götüreceğine baktım. IMF'ye neden gerek olduğunu anlamaya çalıştım.Türkiye'nin döviz yetersizliği sorunu yoktu. Tam tersine, döviz fazlasının getirdiği sıkıntılar vardı. Üstelik Hazine uluslararası piyasalarda hiç zorlanmadan borçlanabiliyordu.IMF'den beklenen döviz değilse neydi? Güvendi. Mali piyasalar hükümete ve iktisat politikalarına güven duymuyordu. Güvenmek için uygulamaların IMF tarafından denetlenmesini istiyorlardı.Burada bir açmaz vardı. Politikalara güven IMF'yle ilişkiye bağlı kalıyordu. Güven sorunu geriye atılıyor ama çözülmüyordu. Eninde sonunda Türkiye IMF'siz yola devam etme kararını alınca tekrar güvensizliğin bedeli ödenecekti.Bu analiz beni IMF ile yeni bir anlaşmaya gerek olmadığı sonucuna götürdü. Türkiye'nin ekonomik istikrar içinde hızlı büyümeyi sağlayacak politikaları kendi iradesi ile ve IMF desteği almadan gerçekleştirmesini önerdim.Katılım Öncesi Ekonomik ProgramErdoğan hükümeti yeni bir anlaşma opsiyonunu tercih etti. Anlayışla karşılıyorum. IMF'siz yola devam halinde kısa dönemli de olsa mali çalkantı riskleri vardı. 2007'de yapılacak genel seçim açısından politik mülahazalar öne çıktı.Bir başka gelişmeye dikkat çekelim. Hükümet 29 Kasım 2004'te AB ile ekonomik bütünleşme için yol haritası yayınladı. "Katılım Öncesi Ekonomik Programı" (KEP) 2005-2007 dönemi için planlanan politikaları ve reformlan ayrıntılı şekilde ortaya koydu. Niyet Mektubu'nu okurken yeni anlaşmanın aslında KEP'in bir uzantısı olduğu zaten hissediliyor.Son olarak bir hususu belirtelim. Hükümet ilk iki yılında bir önceki hükümetten kendisine miras kalan bir programı uyguladı. Bu ise doğrudan hükümetin iradesini yansıtmaktadır. Bu programın politik sahiplik sorunu olmaması gerekir.
Ocak-Mart dönemi ödemeler dengesi gerçekleşmesi Cuma günü yayınlandı. Kamuoyunun duyarlılığını düşünerek ayrıntıya giriyoruz. Geçen yazıda ilk çeyrekte cari işlemler hesabının ayrıntılarına baktık. Sermaye hesabını bugüne bıraktık.2004'le 2005'i karşılaştırdık. Ne gördük? Bir: Döviz gelirleri döviz giderlerinden daha hızlı artmıştı. İki: Ona rağmen mal, yatırım geliri ve cari işlemler dengesinde açık büyümüştü. Üç: Net hata noksan kalemi ile düzeltilen dış açık küçülmüştü.Doğallıkla, dış açığın mutlak değeri kadar finansman biçimi de önemlidir. Kamuoyunda dış açık konusunda var olan tereddütlerin önemli bölümü geçmiş dönemlerde dış açıkların sağlıksız yöntemlerle karşılanması yatmaktadır.2004'ten 2005'eKarşılaştırmayı 2004 ve 2005'in ilk çeyrekleri arasından yapıyoruz.Ekonomi dış borçlanma olmaksızın da dış açık verebilir. Borç dışı finansmanı ikiye ayırabiliriz. Biri doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıdır. Diğeri ise borsaya giren yabancı kaynaklardır.Yabancı sermaye yatırımında .1 milyar dolar (yüzde 14) tutarında küçük bir artış görülüyor. Yabancıların hisse senedi alımları .9 milyar dolar (yüzde 187) artıyor. Borç dışı kaynak iki katına çıkınca borçlanma gereği 2.5 milyar dolara (yüzde 52) geriliyor.Borçlanmayı kamu ve özel kesim için ayn izliyoruz. Kamu ile başlayalım. Kamu kesiminin yabancılara sattığı TL tahvilleri .6 milyar dolar (yüzde 29) azalarak 1.5 milyar dolara geriliyor. IMF'ye l milyar dolar borç ödeniyor. Toplam kamu borçlanması 1.3 milyar dolar (yüzde 267) artıyor.özel kesimin dışarıda aldığı tahviller (eurobond) 2 milyar dolara yükseliyor. Bankalar 0.9 milyar dolar (yüzde 72), bankacılık dışındaki sektörler .6 milyar dolar (yüzde 27) daha az borçlanıyor. Toplam özel kesim borçlanması 2.8 milyar dolar (yüzde 78) geriliyor.Rezerv değişimiBorçlanma gereği ile borçlanma arasındaki fark döviz rezervlerindeki değişime eşittir. Dikkat: Rezerv artışı eksi, rezerv azalması artı işaret taşır. 2004'te rezervler 1.3 milyar dolar azalıyor. Bu yıl tam gereken borçlanma yapılınca rezervler sabit kalıyor.Rezerv hareketlerinin Merkez Bankası ve bankalar arasında dağılımı ilgimizi çekiyor. Bankaların döviz rezervleri 3.3 milyar dolar azalırken Merkez Bankası' nın rezervleri aynı miktar artıyor. Döviz rezervi bankalardan Merkez Bankası'na geçiyor.Yıllık rezerv değişimine bakıyoruz. 6.6 milyar dolar borçlanma gereğine karşılık 14.5 milyar dolar borçlanma var. Döviz rezervleri 7.9 milyar dolar artmış. Bankaların döviz rezervlerinde de 3.6 milyar dolar artışı olmuş.Son olarak bankadışı özel borçlanmanın yıllıkta 6.7 milyar dolar ile borçlanma gereğinin tümü, ilk çeyrekte 1.6 milyar dolar ile yüzde 60'ını karşıladığını belirtelim.
Ödemeler dengesi Ocak-Mart dönemi sonuçları Merkez Bankası tarafından yayınlandı. Kamuoyu dış denge ile yakından ilgileniyor. Özellikle cari işlemler açığı ve döviz kuruna muhtemel etkileri tedirginlik yaratıyor.Şüphesiz bunda geçmiş kötü deneyimlerin önemli etkisi var. 20'nci yüzyılın ikinci yarısında çok sayıda ödemeler dengesi ve döviz kuru çalkantısı yaşandı. Bunlar toplumsal bellekte derin iz bıraktı. Yaraların daha kapanmadığını söyleyebiliriz.Döviz krizine giden süreç iyi biliniyor. Yanlış iktisat politikaları büyük dış açıklara yol açıyor. Finansmanında kısa vadeli dış kaynaklar kullanılıyor. Eninde sonunda kur patlıyor. Bugün de vatandaş gene aynı film mi oynuyor diye şüpheleniyor.2004'ten 2005'e2004'te karşılaştırma için 2003 yerine 2000'i kullanmayı tercih ettik. Nedeni 2003 verilerinin hâlâ Şubat krizi sonrasının etkilerini taşıması idi. Bu yıl daha rahatız. Büyümenin ve dış açığın rekor kırdığı 2004'le karşılaştırma anlamlıdır.Bugün cari işlemler dengesine bakıyoruz. Sermaye hesabı ayrı bir yazıya konu olacak. Tablonun ilk üç sütununda birinci çeyrek için milyar dolar cinsinden 2004 ve 2005 gerçekleşmesi ve aradaki fark var. Dördüncü sütunda yüzde değişme, son sütunda ise Mart 2005 sonu itibarıyla oniki aylık veriler var.Olumlu işaretlerle başlayalım. Artış hızlarında ihracatın ithalattan, hizmet gelirlerinin hizmet giderlerinden, yatırım gelirlerinin yatırım giderlerden daha hızlı büyüdüğü görülüyor. Transferler (işçi dövizleri) de yavaş da olsa yükseliyor.Öte yanda, bavul ticareti ve altın ithalatında olumsuz gelişme var. Ancak daha ilginci, artış hızlarındaki lehte fark dengelere gelince ortadan kayboluyor. Sadece hizmet dengesi 0.3 milyar dolar (yüzde 28) düzeliyor.Mal dengesi 1.1 milyar dolar (yüzde 22), mal+hizmet+transfer dengesi 0.9 milyar dolar (yüzde 22), yatırım dengesi 0.1 milyar dolar (yüzde 6) ve cari işlemler dengesi 0.9 milyar dolar (yüzde17) bozuluyor.Özetlersek, döviz gelirlerinin döviz giderlerinden daha hızlı artması uzun dönem için çok umut vericidir. Ancak, kısa dönemde cari işlemler açığı yükselmektedir.Gene net hata noksanEn ilginç gelişme net hata noksan kaleminde yaşanıyor. Geçen yıl birinci çeyrekte eksi 0.9 milyar dolar iken bu yıl 2.7 milyar dolar artışla artı 1.7 milyar dolara tırmanıyor. Neticede bu yılın 6.3 milyar dolar cari işlemler açığının yüzde 28'ini net hata noksan kalemi karşılıyor. Düzeltilmiş dış açık 1.8 milyar dolar (yüzde 28) düşüyor.Eğilim yıllık verilerde daha belirginlik kazanıyor. 16.5 milyar dolar cari işlemler açığı ve net hata noksan kaleminde artı 5.6 milyar dolar var. Nereden geldiği bilinmeyen dövizler açığın yüzde 34'ünü karşılıyor.Kayıtdışı ihracat, stoklardaki artış, cari işlemler açığı ve net hata noksan kalemi arasındaki ilişkiyi "Bir Hikaye Anlatıyorum" (19 Nisan 2005) başlıklı yazıda ele almıştım. Tekrar okumakta yarar olabilir.