Bir Müslüman için her hususta olduğu gibi aile içi davranışlarda da en büyük örnek Peygamber (s.a.v.)'in davranışıdır. Peygamberimiz, hiçbir hanımına bir fiske dahi vurmamış, zaman zaman onların dünyalık, refah istekleriyle kendisini rahatsız etmelerine de ses çıkarmamıştır. Hz. Ömer şöyle diyor: "Biz Kureyşliler, karılarımızın sözünü dinlemezdik. Medine'ye geldik. Medinelilerin, karılarının sözlerinde gezdiklerini gördük. Bizim kadınlarımız da onların kadınlarından öğrenip bize karışmaya, sözlerimize karşılık vermeye başladılar. Bir gün karıma kızdım.Çünkü yapmak istediğim bir şeyde bana, 'Şöyle yapsan daha iyi olur' dedi. 'Sen kim oluyorsun ki benim işime burnunu sokuyorsun?' dedim. Karım, 'Sen, sana karşılık verilmesini istemiyorsun ama kızın, Allah'ın Resulü'ne öyle karşılık veriyor ki Peygamber (s.a.v.) bir günü kırgın, dargın geçiriyor' dedi" (Müslim, Birr: b. 46, h. 147; Buhârî, Zekât: 10; Tirmizî, Birr: 13).İyilik emretmiştirİşte kadınların bir düşünce beyan ermelerine dahi müsaade edilmeyen bir ortamda Peygamber (s.a.v.), kadınların durumunu yükseltmiş, onlara iyilik edilmesini emretmiştir: "Sizin hayırlınız, kadınlarına hayırlı olanfiyi davranan)dır" (Müslim, Birr: b. 46, h. 149). "Kadınlara ancak kerîm olanlar ikram ederler (değerli olanlar değer verirler) onlara kötülük edenler ise leîm (kötü) kişilerdir." (İbn Mâce, Edeb: 3; Ebû Dâvûd, Edeb: 6, Rikak: 22, İ'tisam: 3; Müslim, Akdiye: 11)."En güzel dünya nimeti: Zikreden dil, şükreden kalp ve insanın inancına göre yaşamasına yardımcı olan kadındır." (Tirmizî, Birr: 13).Tek hurmayı verdi"Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve gözümün bebeği, kılınan namaz" (Müslim, Talâk: b. 5, h. 31, 34; Ahkâmu'l-Kur'ân: 3/1507-1510). Aşağıdaki hadisler de Hz. Peygamber'in kadınlara, kız çocuklarına ne kadar sevgi, şefkat ve merhamet beslediğini gösterir. Hz. Ayşe diyor ki: "Bana, yanında iki kızı bulunan bir kadın geldi.Bir şey istedi, yanımda tek hurmadan başka vereceğim bir şey yoktu. O hurmayı kadına verdim. Hurmayı aldı, bölüp her parçasını bir kızına verdi. Kendisi yemedi. Sonra kalktı, kızlarıyla birlikte çıkıp gitti. Peygamber (s.a.v.) gelince olayı kendisine anlattım, buyurdu ki: Kim bu kızlarla imtihan edilir de onlara güzel bakarsa onlar onun için ateşe karşı koruyucu perde olurlar" (Feydu'l-Kadîr: 2/97).
Hz. Osman'ın katlinden sonra Hz. Ali'ye biat edilince Talha ve Zübeyr Mekke'ye gittiler. Hac'da bulunan Hz. Ayşe ile görüştüler. Osman'ın kanını aramak üzere Basra'ya gitmeye karar verdiler.Halkı da bu maksatla savaşa çıkardılar. Hz. Ayşe, devenin üstündeki hevdeci (küçük çadır) içinde komuta ettiği için bu olaya "Cemel Olayı" denilmiştir. Ayşe'nin komuta ettiği orduya katılmayan Ebubekre bunun sebebini şöyle anlatmıştır:"Peygamber Aleyhisselâm, Kisrâ'nın kızının İranlılar'a kraliçe olduğu haberini duyunca buyurdu ki: 'Başlarına bir kadın geçiren kavim, asla iflah olmaz!' Allah, beni bu sözle yararlandırdı da o savaşa katılmadım." (Buhârî, Fiten: 18; Fethu'l-Bârî: 8/97).Nasıl din hükmü olur?Şimdi bu rivayette taşlanan, Hz. Ayşe'dir. Peygamber Aleyhisselâm, gerçekten öyle söylemiş olsaydı, Hz. Ayşe'nin Cemel Olayı'na katılmaması, Talha ve Zübeyr'in de onu başlarına geçirmemeleri gerekirdi. Kur'ân'a ters, olaylara da aykırı olan bu rivayetin doğruluğu kuşkuludur.Ayetlerin genel anlamı, böyle vâhid haberiyle daraltılamaz. Eğer bu rivayet doğru ise sadece Ebubekre'yi bağlar. Çünkü diğerleri bunu bilmedikleri için uygulamamışlardır.Diğer sahâbîlerin bilmediği ve uygulamadığı bir kişi haberi, nasıl olurda bir din hükmü sayılır? Zaten bu, gerekli bir din hükmü olsaydı, Peygamber Aleyhisselâm bunu ilan eder ve ashabına böyle bir şey yapmamalarını bildirirdi.Toplumsal faaliyetlerGörülüyor ki İslâm, kadını toplumdan ayırıp dört duvar arasına kapatmamıştır. Peygamber devrinde Müslüman kadın, hemen bütün toplumsal faaliyetlere etkin biçimde katılmıştır.Sonradan koyulaştırılan uygulamayı İslâm'a mal edip kabahati İslâm'a yüklemek gerçekten büyük bir hatadır.Batı toplumlarında, yakın zamanlara kadar evlenen kadının mülkiyet hakkı kocasına geçerdi. Dünyanın en ileri ülkelerinden biri olarak kabul edilen İsviçre'de bile kadınlara oy hakkı ancak birkaç yıl önce verilmiştir.Oysa İslâm, 15 asır önce kadına, bütün işlemleri yapma hakkı verdiği gibi nikâh esnasında konulacak bir şartla kocasını boşama hakkı dahi vermiştir ki bunlar, o günkü dünya koşullarıyla karşılaştırılırca kadın yararına yapılmış gerçekten de çok büyük devrimlerdir.
Peygamber zamanında kadınlar da erkeklerle beraber savaşa katılıp geri hizmetlerde çalışırlardı. Uhud Savaşı'nda Müslümanlar kayıp verince Peygamber'in zevcesi Ayşe ile Ümmü Süleym, paçalarını sıvamış ve sırtlarında kırba kırba su taşıyarak savaşanların ağızlarına dökmüşlerdi. (Buharı, Cihâd: 1074, Mağâzî: 18; Müslim, Cihâd: b. 47, h. 136).Mu'avviz kızı Rubeyyi de, "Biz, Peygamber (s.a.v.) ile birlikte savaşa gider, askerlere su verir, yaralıları tedavi eder, Medine'ye taşırdık" demiştir. (Buhârî, Cihâd: h. 1074-1075).Yemek taşımışlarUhud Savaşı'na katılanlar arasında Peygamber'in kızı Fâtıma da vardı. Babasının yaralandığını gören Fâtıma, Peygamber'in boynuna sarıldı, onun yarasını yıkadı. Fakat Peygamber'in yarasından akan kan gittikçe artıyordu. Fâtıma bir hasır parçası alıp yaktı, külünü yaranın üstüne bastı, kan durdu. (Fethu'1-Bârî: 7/286).Ebû Davud'un rivayetine göre kadınlar, Huneyn'de de savaşa katılmışlar, şiir okuyarak askerlere moral vermişler. Bunun dışında yaralıları tedavi etmiş, askerlere ok ve yemek taşımışlardır (Fethu'1-Bârî: 6/58).Öğretmen gibiydilerBunun yanında Peygamber'in hanımları, ashâb için birer öğretmen durumundaydılar. Peygamber'den duyduklarını, onun ailesi içindeki yaşayış biçimini, ahlâkını, nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığını gerek Medine halkına, gerek taşradan gelenlere anlatıyorlardı.Sebâ kraliçesinden övgüyle söz eden ayetlerden, kadının, eğer vasıf ve şartlarını taşıyorsa devlet başkanı dahi olabileceği anlaşılır. Çünkü Kur'ân'ın hiçbir yerinde kadının başa geçemeyeceğinden söz edilmemiştir.Komutanlık yapmışHatta Peygamber (s.a.v.)'in en çok sevdiği, kendisinin birçok hadisini rivayet etmiş olan müminlerin annesi Hz. Ayşe, Cemel vakasında, taraftarlarına komutanlık etmiştir.Bu durum da pekâlâ saygın ve bilgin bir hanımın, en yüksek mevkilere çıkabileceğini gösterir.Sanıyoruz ki meşru seçimle iş başına gelmiş Halife Ali'ye başkaldırma hadisesi olan Cemel Olayı'na karşı olanlar, olayı kınamak için komutanının bir kadın olması yönünden eleştirmelerini dayandıracak bir rivayet bulmuşlardır.
Peygamberin, erkeklerden olduğu gibi kadınlardan da biat aldığını dünkü bölümde belirtmiştik. Biat el sıkışarak oy verme, Peygamber'e bağlılığını bildirme demektir. Mümtehine: 12'nci ayetten İslâm'ın kadına oy verme hakkını dahi tanıdığı anlaşılır. Ayette ayrı bir incelik daha vardır: "İyi bir işte sana karşı gelmeyecekleri" hakkında biat etmeleri istenmektedir. Peygamber'e dahi itaat, verilen emrin iyi, güzel olması şartına bağlanmıştır. Peygamber dahi olsa verdiği emir kötü ise ona itaat emredilmemiş, iyi iş emrettiği zaman itaat edilmesi buyurulmuştur. İşte bu, İslâm'ın genel prensibidir.Kötü bir işte kimseye itaat etmek gerekmez. Kötü iş, Allah'ın rızasına aykırıdır. Allah'ın rızasına aykırı iş yapmak O'nu kızdırır. Yaratıkların hatırı için Yaratan'ı kızdıracak işler yapılmaz. Kur'ân, kadına oy verme hakkı getirdiği gibi İslâm Peygamberi de Allah önünde, erkeğe eşit saydığı kadına, dini görevlerin en kutsalı olan namazda, arkasındaki cemaate imam olma hakkını dahi tanımıştır. Kadının, kadın cemaate imam olabileceğinde oybirliği vardır. Ancak kadının, erkeklere de imam olup olamayacağı konusu ihtilaflıdır. Ebû Dâvûd, İbn Hanbel, Hâkim ve İbn Huzeyme'nin rivayet ettikleri hadise göre kadının, kendi ev halkı olan kadın ve erkeklere imamlık yapması caizdir.Kur'an okuyan kadınHanım sahâbîlerden Ümmü Varaka adında bir ensâr kadını vardı. Kur'ân'ı cem'etmiş (ezberlemiş) olan bu hanıma, Peygamber (s.a.v.), kendi ev halkına namaz kıldırmasını emretmiştir (Ebû Dâvûd, Salât: b. 62, h. 592). İmam Ahmed ibn Hanbel, bu olaya dayanarak Kur'ân okuyan kadının, okumayan erkeklere imam olup teravih namazını kıldırabileceğine karar vermiştir. Ancak bu durumda kadın, cemaatin arkasında durur (İbn Tevmiyye, Fetâvâ: 23/248). Ümmü Varaka'nın müdebber (Müdebber: Sahibi ölünce özgür olacak köle demektir ) bir kölesi ve cariyesi vardı. Bu ikisi, (herhalde bir an önce özgürlüklerine kavuşmak için) geceleyin kalkıp Ümmü Varaka'nın ağzına bir bez kapayarak onu boğdular ve kaçtılar. Sabah olunca (Halife) Ömer, "Onları görüp bilen varsa getirsin" diye emir verdi. (Getirilen kaatillerin) asılmalarını emretti. Medine'de ilk asılanlar bunlardır (Ebû Dâvûd, Salât: b. 62, h. 591). Ömer, onun öldürüldüğü haberini duyduğu zaman şöyle demiştir: "Allah'ın Elçisi'nin dediği çıktı:'Haydi, o şehîdeyi ziyaret ediniz'demişti" (Hilyetu'l-Evliyâ: 2/63). Hz. Peygamber, savaşa veya sefere giderken kurayla hanımlarından birisini beraberinde götürürdü (Buharı, Cihâd: h. 1071).
Taberî'nin rivayetine göre Hz. Peygamber, Medine'ye geldiğinde Ensâr kadınlarını bir evde toplamış, onlardan biat alması için Hz. Ömer'i görevlendirmiştir. Bir rivayette Ömer, kapının ardından ellerini içeriye uzatmış, kadınlar da içeriden ellerini uzatıp bir çeşit tokalaşarak Peygamber adına Ömer'e biat etmişler (Câmi'u'l-beyân: 81). Yine rivayete göre Hz. Peygamber, Mekke'nin fethinden sonra önce erkeklerden sonra kadınlardan biat almıştır. Biat için gelen kadınlar arasında, savaş suçlusu olduklarından dolayı Peygamber'in öldürülmesini emrettiği dört kadından biri olan, Peygamber'in amcasını öldürtüp onun ciğerlerini çiğneyen Hint de vardı. Utbe kızı ve Ebusüfyan'ın kansı Hint, tanınıp öldürülmemek için kadınlar arasında gizlenerek biate gelmişti. Hint'in sesini fark eden Peygamber, Hint'e bakıp tanıdı ve, "Sen Hint'sin!" dedi."Allah geçmişte olanları affetsin!" deyince Peygamber yüzünü öteye döndürdü (Taberî, Câmi'u'l-beyan: 28/78; Tehzîbu Sîreti İbn Hşâm: 2/63-65; Taberî, Târîh: 3/58-60; İbn Kesîr, Tefsîr: 4/354-355).İbn Hatim'in, Hz. Ayşe'den çıkardığı rivayete göre de Hz. Peygamber, biat için gelen Hint'in elini görünce, gidip onu değiştirmesini emretmiş, Hint de kına yakıp gelmiş(biat etmiş)tir (İbn Kesîr, Tefsîr: 4/355).Bir işi onaylamakBuhârî'nin rivayetine göre Hz. Peygamber, bayram günü de kadınlardan, ayetteki biat sözleriyle biat almıştır (Buhârî, Tefsîr, sûre: 60; İbn Kesîr, Tefsîr: 4/354).Görüldüğü üzere Hz. Peygamber, erkeklerden biat aldığı gibi kadınlardan da biat almıştır. Ve bu biat bir kez değil, birkaç kez olmuştur. Akabe biatı, Medine'ye geldiklerinde Ömer vasıtasıyla aldığı biat, Rıdvan Ağacı altındaki biat, bayramda aldığı biat ve Mekke'nin fethi günü aldığı biat. Böylece Peygamber'in, erkeklerin yanında kadınlardan da almış olduğu biat sayısı en az beştir.Biat, (bey'at) bey' gibi satmak demektir. Genellikle satış esnasında satanla alan el sıkışarak anlaşmayı garantilerler. İşte bu kökten alınan bey'at kelimesi de sosyo-politik bir akid olarak devlet başkanını seçme akdi veya yapılacak biri işi onaylamadır. Hz. Peygamber de çok eskiden beri kalan gelenek uyarınca ashabından, Peygamber olarak buyruklarını tutacaklarına dair, el sıkışarak bey'at (söz) almıştır. Olay gerçekte bu iken, zamanla gelişen koyulaştırma eğilimiyle Peygamber'in kadınlarla normal el sıkışma şeklinde bey'at almış olmasını değiştiren rivayetler ortaya çıkmıştır.
Soru: Sayın Ateş, VATAN gazetesinde yazmaya başladığınızdan beri köşenizi ve kitaplarınızı okuyorum. Dinimiz konusunda yıllardır sorup da cevabını bulamadığım sorulara sizin sayenizde içime sinen açıklamalar buluyorum. Bu sebeple size çok teşekkür ederim. (Deniz Artan)Cevap: Okurumuz, bu iltifatkâr sözleriyle başladığı mail'inde, Türkiye'de popüler hale gelen cemaatleşme ve özellikle bir grup hakkındaki düşüncemi soruyor. Ben grupçuluğa karşıyım. Ne kadar iyi niyetle de olsa sonunda bu gruplar bölünmelere yol açıyor. Müslümanlar'ın görevi bölünmek değil, birleşmektir. Elbette Kitap ve Sünnet çerçevesi içinde kaldıkça cemaatleşmeleri doğal karşılamak gerekir. Dernekler kurmak suretiyle örgütlenmek de yasalarla tanınmış bir haktır. Eskiden cemaatleşmeler tasavvuf, fütüvvet, uhuvvet (Ahilik) kurumları şeklinde yapılırdı.Şimdi de tarikatlar biraz da kontrolsüz olarak cemaatleşmelerde öncü rol oynamaktadır. Bu normal görülebilir ama bir grup veya tarikat liderini hatasız kabul etmek dince büyük bir hatadır.Düşmanın eline geçmişHz. Peygamber, Hıristiyanken Müslüman olarak yanına gelen Adiy ibn Hatem'e, "Hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan ayrı rabler edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de öyle. Oysa kendilerine yalnız tek Tanrı olan Allah'a ibadet etmeleri emredilmişti. O'ndan başka Tanrı yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir" (Tevbe: 31) ayetini okur. Adiy, "Ey Allah'ın Elçisi, biz onlara tapmazdık" der. Peygamberimiz şöyle cevap verir: "Onların helâl dediklerine helâl, haram dediklerine haram demez miydiniz (yani onların kişisel sözlerini din kabul etmez miydiniz)? İşte bu, onlara tapmak demektir." Yahudilerin Kutsal kitaplarını taşıyan sandık, birkaç kez düşmanlarının eline geçmiş, Kutsal Kitap saldırıya uğramış, bizzat Hz. Musa'ya verilen levhaların orijini ortadan kaybolmuştur.Bölünmeye yol açıyorBabil tutsaklığı sırasında iyi bir yazıcı olan kâhin Ezra, şifahi ve kısmen yazılı rivayetleri bir araya toplayıp Yahudi Kutsal Kitabı'nı bir bütün halinde ortaya çıkarmıştır. Bu hizmetinden dolayı Ezra, İsrailoğulları'nın takdir ve saygısını kazanmış, zamanla aşırılığa doğru tırmanan bu saygı, onun, Allah'ın oğlu sayılması noktasına kadar ileri götürülmüştür (Ezra hakkında, Kitabı Mukaddes, Ezra, s. 466-476'ya bakınız). İşte Kur'ân-ı Kerîm, insanı tannlaştran bu aşırı inanç ve davranışları reddetmektedir. Bir insanın sözünü vahiy, din hükmü kabul etmek, o kişiyi putlaştırmak demektir. İslâm, putçuluğun her türlüsünü reddeder. İnsan, yaratıkların değil sadece Allah'ın kuludur. Yaratıkları putlaştırmak, sonunda bölünmelere yol açıyor.
Yazar diyor ki: "Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde İsrailoğulları kelimesi geçmektedir." Fakat bugün bir devlet olarak varlığını sürdüren "İsrail" kelimesi, sadece iki surenin birer ayetlerinde geçmektedir. Bunların birincisi Âl-i İmran 93'üncü ayettir: "Tevrat indirilmeden önce, israil'in kendisine haram kıldığı şeyler dışında, İsrailoğullarına bütün yiyecekler helaldi. De ki: Doğru iseniz, Tevrat'ı getirip okuyun."Diğeri de yazarın, şifre uygulayacağı Meryem Suresi 58'inci ayettir: "İşte bunlar, Allah'ın nimet verdiği peygamberlerden, Adem, neslinden, Nuh ile beraber gemide taşıdıklarımızın neslinden, İbrahim ve İsrail'in neslinden, yol gösterdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdendir. Onlara Rahman'ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı."Yazar bu ayete şifresini şöyle uyguluyor: Sure'nin numarası: 19, iniş sıra numarası: 44, ayet sayısı 98. Bunların son rakamlarını alıp 948 yazıyor. Başına da 1 ekliyor. Oluyor 1948. Böylece İsrail Devleti'nin kuruluş tarihi ortaya çıkıyor. Neden sayıların onlar basamağındaki rakamları attın, neden başına 1 getirdin? Buna şifre mi, mucize mi diyorsun!Yazar, Tur Suresi'ni 2006 yılında dünyaya bir gök taşının çarpacağına işaret görmekle güya orijinal bir kehanette bulunuyor.Daha önce yayınlandıNe kehaneti yahu, Eylül 2002 sonlarında bilim adamlarının dünyaya doğru bir gök taşının gelmekte olduğunu, bu taşın, şayet dünyaya çarparsa bir ülkeyi yok edebileceğini söyledikleri, gazete ve televizyonlardan yayınlandı. Hemen yazarımız onu alıp güya kendisi Tür Suresi'nden hareketle kehanette bulunuyor. Tür Suresi'nin söz konusu ayeti, inançsız müşriklerin önyargılarına cevap niteliğinde bir varsayımı yansıtmaktadır. İnançsızlar, Hz. Peygamber'den, kendisine inanmaları için bazı mucizeler istiyorlardı. Mesela Mekke dağlarını yerinden kaldırıp ülkeyi dümdüz, tarıma elverişli ova yapmasını, gökten hazineler indirmesini, melekleri getirip açıkça kendileriyle konuşturmasını talep ediyor, eğer gerçekten peygamber ise başlarına gökten taş yağdırmasını istiyorlardı. Bu sözleri alay tarzında söylüyorlardı. Onlardan biri şöyle demişti: "Allahım, eğer bu, senin yanından gelmiş gerçekse başımıza gökten taş yağdır yahut bize acı bir azab getir!" (Enfal: 32). İsrâ Suresi'nde onların bu alaylı istekleri şöyle anlatılmaktadır: "Dediler ki: Yerden bize bir göze fışkırtmadıkça sana inanmayız! Senin hurmalardan ve üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı, aralarından ırmaklar fışkırtmalısın!Yahut zannettiğin gibi üzerimize gökten parçalar düşürmelisin yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin (onlar senin doğru söylediğine şahitlik etmelidirler)! Yahut altından bir evin olmalı ya da göğe çıkmalısın. Ama sen üzerimize, okuyacağımız bir Kitap indirmedikçe senin sadece göğe çıkmana da inanmayız.' De ki: Rabbimin sânı yücedir. (Böyle şeyleri yapmak benim işim değildir). Ben, sadece elçi ol(arak gönderil)en bir insan değil miyim?" (İsra: 90/93).
Üvey kızıyla evlenmek, İslâm'dan önceki karanlık câhiliye döneminde bile yoktu. Onlarda üvey anneyle evlenme vardı ki toplumun geneli tarafından kabul görmeyen bu evliliğe makt (gazap) nikâhı denilirdi.Bu tür sapıklığı hiçbir ilâhî din tanımaz. Tüm dinlere ve törelere aykırı bu tür evlilikten doğmuş olan çocukların, sosyal durumları nasıl olur? Arkadaşları, komşuları tarafından dışlanacak olan bu çocuklarda ruhsal bir çöküntü olmaz mı?Konuya dönelim: Kadınlarından hoşlanmayan bazı kimseler, ayrılmak istediklerinde verdikleri mehri geri alabilmek için kanlarını sıkıştırırlar, onların istedikleriyle evlenmelerine de engel olur, ölünceye kadar onları evde tutar, ne onlan serbest bırakırlar, ne de onlara kocalık ederlerdi. İşte o nedenle 'Verdiğiniz mehri geri almak için onlara engel olup evde tutmanız, evlenmelerini engellemeniz helal değildir.Eğer onlar açık bir fuhuş (edepsizlik, zina) yapmış olurlarsa o zaman onlara verdiğiniz malı geri alabilirsiniz. Bunun dışında onlarla güzel geçininiz" buyurulmaktadır.Kocasına itaat eden kadınları öven Allah Elçisi şöyle buyurmuştur: "Kadınların en hayırlısı şu kadındır ki, kendisine baktığın zaman seni sevindirir, kendisine bir şey söylesen sözünü tutar, bir yere gitsen arkanda kendi namusunu ve senin malını korur."Allah bağışlayandırBaşka bir hadislerinde de Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kadın beş vakit namazını kılar, bir aylık orucunu tutar, namusunu korur ve kocasına itaat ederse ona, 'Hangi kapıdan dilersen oradan cennete gir' denilir." (İbn Hanbel, Müsned: 191).Kadınlara oy hakkı ve musâfaha (tokalaşma): "Ey Peygamber, inanmış kadınlar sana gelip Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina etmemeleri, çocuklarım öldürmemeleri, elleriyle ayaklan arasında bir iftira uydurup getirmemeleri (başkasının doğurduğu veya başka erkekten gayri meşru kazandıkları bir çocuğu, kocalarına nispet etmemeleri), iyi bir işte sana karşı gelmemeleri hususunda sana biat ederlerse onların biatlarını al ve onlar için Allah'tan mağfiret dile.Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir" (Mümtehine: 12) ayetinde, Peygamber'e kadınlar, Allah'a ortak koşmamak, hırsızlık etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir şey uydurmamak ve iyi işlerde Peygamber'e karşı gelmemek üzere biat etmek istedikleri takdirde onlardan biat alması emredilmektedir.