Her gördüğünü Hızır bil, her geceyi Kadir bil" demişler. Müslümanları birleştirmek, toplayıcı olmak din adamının görevidir. Camiye, orduya ve okula siyasetin girmesine karşıyız. Cami, partili, partisiz bütün vatandaşların huzur duyacağı yerdir ve öyle kalmalıdır. Parti havasının girdiği cami, toplayıcı olma vasfını kaybeder. O zaman din, özelliğini, safiyetini yitirir.Veli kimdir: Veli, Allah'ın sevdiği kul demektir. Allah'ın sevdiği kullar vardır. Yunus Suresi'nin 62. ayetine göre Allah'ın velilerine korku yoktur ve onlar üzüntüye uğramayacaklardır. Veli, Allah'ın sevdiği kul olduğuna göre kimdir Allah'ın sevdiği kul? Bir tane midir? Hayır, bir tane değildir. Enfal Suresi'nin 9. ayeti, bütün müttakilerin (korunanların), Allah'ın velileri olduğunu buyurmaktadır.Üstünlük ve dereceAllah'a itaat eden bütün kullan, Allah'ın velileri, sevdiği kullandır. Fakat Allah velilerinden hangisinin ötekilerden daha üstün olduğunu bize bildirmemiştir. Veliler arasında derecelenmeler olduğunu belirten bazı hadisler nakledilirse de bunlar, üzerine itikat kurulabilecek derecede sağlam hadisler değildir. Binaenaleyh Kur'ân-ı Kerim'in ruhuna göre Allah'ın emirlerini tutup O'nun yasaklarından kaçan müminleri, Allah'ın velisi kabul eder, bunlar arasındaki üstünlük ve derece meselesini Allah'a havale eyler ve herkese karşı özellikle salih kullara karşı hüsnü zan besler, büyüklere, alimlere saygı, küçüklere de şefkat gösteririz. Budur işte İslâm'ın nurlu yolu.Bunu daima anımsayınÜlkeyi yönetenlerin, Hz. Ebubekir'in, halife seçilmesinin ardından yaptığı şu konuşmayı her zaman anımsamalarını tavsiye ederiz: "Ey insanlar, sizin en iyiniz değilim ama sizin başınıza geçirilmiş bulunuyorum. Güzel hareket edersem bana yardım ediniz. Kötü hareket edersem bana karşı koyunuz. Doğruluk emanet, yalancılık hıyanettir. İçinizde zayıf olan, Allah'ın izniyle hakkını kendisine verinceye kadar yanımda en kuvvetlidir.İçinizde kuvvetli olan da, gasp ettiği bir hakkı kendisinden alıp hak sahibine verinceye kadar yanımda en zayıftır. Cihadı bırakan toplumları Allah alçaltmış, fuhşun yayıldığı toplumlara Allah yaygın bela vermiştir. Ben Allah'a ve Resulüne itaat ettiğim sürece siz de bana itaat ediniz. Ben Allah'a ve Resulüne isyan edersem, bana itaat etmeniz gerekmez. Namaza kalkınız. Allah size rahmet eylesin" (Tehzîbu Sîreti İbn Hişâm: 2/160-161, 1972 baskısı).
Allah'ın rahmeti bütün kullara yetişir. Yeter ki kul, o rahmete koşsun. Çünkü yüce Allah, kendisine bir karış yaklaşana iki kanş yaklaşır, bir kulaç yaklaşana iki kulaç yaklaşır. Kendisine yürüyerek gidene koşarak gelir. Hadîs-i Kudsî ile belirtilen bu ifadeler, Allah'ın kullarına olan sevgi, şefkat ve merhametini sembolize etmektedir.Allah, hangi kulunu daha çok sever? Bunu ancak kendisi bilir. Allah'ın veli kullarının bazılarında, Allah'ın bir lütfu olarak kerametler (olağanüstü şeyler) görünür. Bu, onların veliliğinin işareti olabilir. Fakat kulun, Allah katındaki mertebesini tam belirtmez. Çünkü Allah katında hangi kul, hangi veli en yüksektir, bunu Allah bilir. Herhangi bir kulun, Allah katında en yüksek dereceye eriştiğini söylemek, peygamberlik iddia etmek demektir.Tamamen saçmalıktırZira Allah'tan vahiy alan yalnız peygamberlerdir. Allah ile haberleşmeyen kimselerin, bir kul hakkında, "En yüksek dereceye erişti" demeleri, boş zandır, iddiadır, hatta saçmadır. Allah ile konuşmadığına, Allah kendisine böyle bir şey söylemediğine göre bunu nereden biliyor? Eğer bizzat Allah ile temas kurmuş, O'ndan melek vasıtasıyla vahiy almışsa o zaman peygamberdir. Halbuki Hz. Muhammed (s.a.v.)'den sonra peygamber gelmeyecektir. O halde üstünlük iddiası saçmadır.Cennet, cehennem Allah'ın ödül ve ceza evidir. Allah, dilediğini ödüllendirir, dilediğini cezalandırır. Hüküm O'na aittir. Biz O'nun adına dilediğimizi cennete, dilediğimizi cehenneme gönderme yetkisine sahip değiliz. Hiç kimse de ahiretteki yerini bilemez. Allah, Hz. Muhammed'e şöyle buyurur: "De ki: Ben, bana ve size ne yapılacağını bilmem. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım" (Ahkaf: 9)."Dilerse sizi affeder"Yine buyurur: "Öyleleri var ki işleri Allah'ın buyruğuna bırakılmıştır. Allah dilerse onları cezalandırır, dilerse bağışlar" (Tevbe: 106) ve Peygamber de dahil, hiç kimsenin, Allah'ın vekili olmadığını, Allah'ın affetme veya cezalandırma işine karışmayacağını vurgular. İsrâ Suresi'nde, müşriklere hitaben buyurur: "Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Dilerse size acır (affeder), dilerse size azabeder. Biz seni onların üzerine vekil göndermedik" (İsrâ: 54).Kur'ân, insanlar hakkında iyi duygular beslemeyi emrettiği için biz, herkes hakkında hüsnü zan besleriz. Hatta herkesi Allah'ın velisi (sevgili kulu) sansak daha iyi olur.Yarın: Cami, herkesin huzur duyacağı bir yerdir.
Gerçek Müslüman'ın ölçüsü, insanların beğenmesinden çok Allah'ın rızasıdır. O, bazı kimseler tarafından kınansa dahi Allah'ın buyruğunu yapmaktan çekinmez. Yüce Allah, Mâide Suresi'nin 54'üncü ayetinde Allah'ı seven ve Allah'ın sevdiği insanları, "Allah yolunda cihad eden ve kimsenin kınamasından korkmayan" kimseler olarak nitelendirmektedir.Dini siyasete, çıkara alet etmek en büyük bedbahtlıktır. Dinden çıkar düşünenler, sonunda perişan olurlar. Bizce din, maddi çıkarların veya mevkilerin vasıtası değil, Allah'ın hoşnutluğuna ulaşmanın aracıdır. İnsanın asıl değeri, malından veya mevkiinden gelmez, olgun ruhundan, temiz ahlâkından gelir.Karkteri bozuk insanZiya Paşa'nın dediği gibi: "Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma Zer-düz palan vursan eşek yine eşektir."(Kötü kökenli, karakteri bozuk insana, hiç üniforma yükseklik kazandırır mı? Eşeğe altından yapılmış palan vursan yine eşektir.)Bazı kişiler, bizim bir kesime yaranmak için onların hoşuna gidecek biçimde yazılar yazdığımızı düşünüyor olabilirler. Hayır, hayatımızın gençlik dönemlerini geride bıraktığımız bir çağda Allah'tan başka hiç kimsenin değerlendirmesini düşünmeyiz. Dini çıkara, siyasete alet edenler var ama biz değiliz. Din adına halktan demet demet para toplayanlar, kendisi gibi düşünmeyen bütün Müslümanların kâfir olduğunu söyleyip kendilerinden başkasına cennet vizesi vermeyenlerdir.Allah'ın bol rahmetiDini siyasete alet edenler, üstatlarının resmini ceplerinde taşıyıp avladıkları kimseleri ona rabıta ettiren ve üstatlarının doğrudan doğruya Allah'tan feyz alıp kâinata dağıttığını telkin ederek Yüce İslâm'ın tevhid inancını bozanlar ve dini teşkilatı sırf cahil bir zümrenin eline geçirebilmek için temiz, dürüst ilim ve din adamlarına attıkları iftiraları, "Harp hiledir" demek suretiyle meşru gösterip, zümrelerinin çıkar çabalarını Cihâd-ı Mukaddes ilan edenlerdir.Kur'ân, Allah'ın rahmetine iltica eden bütün insanlara ilahi rahmeti sunar. Allah'ın bol rahmetini daraltmaz. Bütün kulları Allah'a çağırır. İnsanlığa ümitsizlik değil, ümit aşılar. Karamsarlık değil, sevinç ve ferahlık aşılar. Kur'ân'ın aydınlık, ümit, rahmet yolunu karartmaya, Allah'ın bol rahmetini daraltmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Bir köylü, Hz. Peygamber'in yanında, "Allahım, bana ve Muhammed'e rahmet et" şeklinde dua edince Resul-i Ekrem Efendimiz, "Sen Allah'ın rahmetini daralttın" buyurmuştur.Yarın: Ödül ve ceza hükmü sadece Allah'a aittir.
Yazıma Tevfık Fikret'in bir beyitiyle başlamak uygun düşer: "Kendi cevvim kendi eflâkimde kendim tâiriml Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şâirim"Şairimiz bu beytinde, "Kendi havaalanımda, kendi uzayımda özgürce uçmaktayım. Düşüncesi özgür, bilgisi özgür, vicdanı özgür bir şairim" diyor. Okurlarımdan pek çok e-mail, faks ve mektup alıyorum. Bunların yüzde 99 nispetindeki çoğunluğu yazılanından aydınlandıklarını, ışık aldıklarını yazıyor, bize moral veriyorlar. Onlara teşekkür ederim. Ama nadir de olsa bizi eleştirenler de çıkıyor. Bunları da doğal karşılıyorum.Bizim tek amacımız vardır: Ömrüm boyunca edindiğim Kur'ân irfanını, ışığını bu millete yansıtabilmek. Bu milletin, güzel Kur'ân öğretilerini bilmesi gerekir. Yeter artık! Kur'ân çarpıtıldı, belli bir zümrenin tekelindeymiş gibi gösterildi. Bu yanlış anlatımlar yüzünden birçok aydın dinden ürker oldu. Oysa Kur'ân, herkesi kucaklayan bir rahmettir, ışıktır. Asla öcü değildir ve kimsenin tekelinde de değildir.Her şey ondan gelirMüslüman, Cenab-ı Hakk'a teslim olmuş, O'nun takdirine inanmış, O'nun yaptıklarına gönülden razı olmuş insandır, kâinatta Allah'ın iradesi dışında bir yaprağın kıpırdamayacağını, izni olmadan hiçbir şeyin vuku bulmayacağını bilir. Cenâb-ı Mevlâ, ne dilerse o olur.Allah, bir insana hayır diledi mi, dünya toplansa o hayrı o kişinin elinden alamaz. Allah bir insana bir şeyi vermek istemeyince de dünya toplansa Allah'ın vermediğini ona veremez. İşte bu inanca sahip insan, hayrı da, şerri de yaratanın Allah olduğunu, her şeyin O'ndan geldiğini bilir. Her iyiliği Allah'tan bilip O'na hamdeder. Her kötülükten O'na sığınır."Hallâk-ı rahim Oldur,Razzâk-ı kerîm Oldur,Fa'âl-i hakim Oldur,Mevlâ görelim neylerNeylerse güzel eyler"Mümin, yaptığı işlerin, Allah'ın rızasına uygun düşmesine çalışır. Bütün arzusu ve ümidi, yalnız O'nun rızasıdır. Şunun bunun beğenisini değil, Allah'ın beğenisini bekler. İnsanları memnun etme uğruna Allah'ı gücendirmez. Çünkü Allah'ın güceneceği bir işte insanlardan bazılarını memnun etmek adaletsizliktir, rüşvettir, iltimastır, hakkın, asıl sahiplerinden alınıp haksız olanlara verilmesidir. Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, yapacağımız işlerde insanları memnun ederken yüce Haliki gücendirmemeyi öğütlemiştir.Yarın: Dini, çıkara ve siyasete alet etmek bedbahtlıktır.
Bugün, okuyucum Turgut Bozkurt'un gönderdiği yazının son bölümünü okuyacaksınız.Rıfkı amca, hem ağlıyor, hem oğluna kızına torunlarına emirler yağdırıyordu: - Sen badana boya için kireç bul. Sen keser, çekiç, çivi falan ayarla. Sizler yastık, yorgan, çarşaf çıkartın. Sen un, yağ, şeker gibi erzak hazırla. Haydi hemen yola çıkacağız!"Eyvaah" diyor aile, "Rıfkı amca hac sevdasıyla aklını oynattı." Çünkü gece gündüz hac için hazırlık yapan bu adama birden ne oldu da bu hale geldi? Bakalım ne olacak?Yarım saat sonra baba önde, yastık, yorgan, mala, çekiç, tencere, tabak, ailesi ardında. Rıfkı amca yine aynı heyecanla kapıyı tıklatıyor. "Geldik yavrum, geldik!" diyor.Rıfkı amcanın ailesi, gördüğü manzara karşısında şaşkın. Herkes nerdeyse küçük dilini yutacak. Ama az sonra işin sırrı anlaşılıyor. Bu kez görev taksimatı hemen oracıkta yapılıyor. Mağdur anne ve çocukları hemen Rıfkı amcanın evine misafir olarak götürülüyor. Çocukların yemekleri hazırlanacak. Güzelce yıkanıp temizlenecek ve karınları doyurulacak.Orada kalanlar da evi oturacak hale getirecek. Sabaha kadar evin altı üstüne getiriliyor. Biri kapıyı pencereyi tamir ediyor. Biri boyayı badanayı başlatıyor. Yastıklar yorganlar yerleştiriliyor. Kilimler seriliyor. Onca gürültüye rağmen komşular rahatsız olmuyor, hayret!Sabah ezanıyla her şey tamam. Rıfkı amca ertesi gün huzura kavuşmuş, belli. Sakinleşmiş halde, çocukları tekrar ziyaret ediyor. Erzak getirilmiş, çuval çuval. Ayrıca hacca gitmek için ayırdığı parayı da anneye teslim ediyor.- Amca, Allah senden razı olsun.Birkaç gün sonra hacı adayları yola revan oluyorlar. Rıfkı amca arkadaşlarını yolcu ederken, yüreği buruk. Gerçi çaresiz bir annenin imdadına yetiştiği için de huzurlu. Bu duygularla yol arkadaşlarını uğurlayıp, mahzun bir şekilde arkalarından el sallarken Rıfkı amcanın çocukları, babalarının bu haline üzülüyorlar.İki buçuk ay boyunca hacdan dönen arkadaşlarının yolunu gözlüyor Rıfkı amca. Hiç olmazsa onlardan dinleyecek o mübarek yerleri. Ama Rıfkı amcanın ailesi bir kere daha şaşıracak. Çünkü hacdan dönen arkadaşlarının soluk aldığı ilk yer Rıfkı amcanın evi. Herkes Rıfkı amcaya gelip, hürmetle elini öpmek için eğiliyor. Rıfkı amca bile şaşkın:- Hayırdır, hacdan dönen sizsiniz?- Sen oradaydın. Bizden sonra nasıl gittin? Bizden önce nasıl döndün Hacı Rıfkı?- Yanılmış olmayasınız.- Nasıl yanılırız Hacı Rıfkı. Bize bu yeşil akikleri hediye vermedin mi?Rıfkı amcanın buğulu gözleri uzak ufuklara dalıp giderken hacı arkadaşlan hâlâ, ellerindeki yeşil akikleri Rıfkı amcaya gösterip onu inandırmaya çalışıyorlardı. (OTOKOD A.Ş. Turgut Bozkurt / Genel Md.) Kaynak: Moral Dergisi, Ocak - Mart 2003
Dün Sayın Turgut Bozkurt'un gönderdiği bir yazıyı köşemize almıştık. Bugün ve yarın bu yazının devamını okuyacaksınız.Rıfkı amcanın dünyası allak bullak oluyor. Ne haccın sevinci kalıyor yüreğinde, ne az önceki manevi heyecan. O yürek, şimdi bir sorumlulukla sarsılıyor. Bir mümin olarak, bu gece vakti iki küçük çocukla bu tenha sokakta loş ışığın altında hayat mücadelesi veren bu sahipsiz genç kadının halinden sorumlu hissediyor kendini:- Kimin kimsen yok mu kızım?- Yok. Kocam öleli iyice naçar kaldım.- Evine misafir olabilir miyim?- Buyur gel ama...Cümlenin sonundaki "ama"nın ne anlama geldiğini çok iyi biliyor Rıfkı amca. "Ne oturtacak misafir odam var, ne ikram edecek bir kahvem" denilmek isteniyor. Ne fark ederdi ki, Rıfkı amca ne misafir köşesine kurulmak, ne de kahve içmek istiyor. Onun tek derdi, bu ailenin halini öğrenmek. Öğreniyor tabii. Yüreği kıyım kıyım kıyılarak öğreniyor. Kapıdan içeri girer girmez dayanamayıp soruyor:- Kızım bu pis koku ne Allasen.Genç kadının dudakları titriyor. Gözlerinden aşağı inen yaşlan fazla saklayamıyor. Başını kaldırıp şöyle bir bakıyor, belki de Allah tarafından gönderilen nur yüzlü ihtiyara.- Söyle yavrum çekinme söyle.- Ölmüş köpek eti amca...Ardından hıçkırıklarını koyveriyor anne. Başını Rıfkı amcanın omzuna koyup babasına sarılır gibi çaresizliğini anlatıyor:- Çocuklarım aç amca. Kimsem yok. Ne yapaydım? Kime gideydim...Kim dayanır o hale? Koskoca adam, çocukluğundan beri ilk kez hıçkırarak ağlıyor.-Allahım affet... Allahım affet!..Çocuklar melül melül annesiyle birlikte ağlayan ak saçlı adamın yüzünden aşağı süzülen yaşlara bakadursunlar, Rıfkı amca ani bir kararla anneyi omuzundan tutuyor:- Tamam kızım artık sen benim kızımsın, bunlar da torunlarım. Hemen indir o leşi ocaktan. Ben yarım saate kalmaz gelirim.Kimsede konuşacak hal yok. Rıfkı amca kapıdan çıkar çıkmaz, ardından atlı kovalarcasına koşuyor. Hem koşuyor hem söyleniyor:- Hacca gitmiyorum bu sene... Allahım affet... Hacca gitmiyorum...Evine vardığında evdekilerin yüreği ağzına geliyor. Eyvah, babalarına ne oldu? Öyle ya Rıfkı amcanın göğsü körük gibi inip kalkıyor.- Baba, bu ne hal.- Hemen dediğimi yapın!- Tamam da baba?Ardından talimatlar yağdırıyor herkese:- Hanım, kullanmadığın ne kadar tabak çanak varsa hepsini çıkart. Yastık, yorgan, halı, kilim ne varsa çıkartın.Kimse Rıfkı amcanın bir isteğini ikileyemez. Öyle bir saygı var o zaman.Yarın: "Bizden sonra nasıl gittin?"
Sayın hocam, Adım Turgut Bozkurt. VATAN gazetesindeki yazılarınızı düzenli olarak takip etmeye çalışıyorum. Her yazınızdan sonra da verdiğiniz bilgileri düşünüp, sindirip kendime ve hayatıma o gözle bakmaya çalışıyorum. Çok rahat ifade edebileceğim kıvamda bir öz çıkarırsam, bunu oğluma anlatmaya çalışıyorum. Yazılarınız ve modern hayatla dini bağdaştırmama yardım eden yorumlarınız için çok teşekkürler. Sayın hocam, geçen gün okuduğum bir yazı vardı. Çok hoşuma gitti. Bunu sizinle paylaşmak istedim. Yazı aynen şöyle:Vakit gece yarısı... Ortada ses seda yok... Bir iki köpek havlaması duyuluyor o kadar. Rıfkı amcanın yüreği kıpır kıpır. Akşam üzeri, hac işlemini birlikte yaptırdığı müstakbel hacı arkadaşlanyla vedalaşmış evine gidiyor. Birkaç gün sonra Allah nasip ederse mukaddes topraklara doğru yola çıkacak. Bu duyguyu, ailesi ve çocuklarıyla paylaşmak için aceleci.Tenha sokakta ilerlerken loş ışığı henüz sönmemiş bir evin önüne geldiğinde pis bir koku burnunun direğini kırıyor. Öyle pis koku ki, midesi bulanıyor. "Üüffff!" diyor gayri ihtiyari, "Bu ne pis bir koku Allahım. Leş kokusu bu be..." Sağına soluna bakınınken loş ışıklı pencereden bir ses duyuyor ağlamaklı:- Anne pişmedi mi daha?Durup içeriye kulak kabartıyor. Duyduğu ses yüreğini dağlıyor:- Az daha sabret yavrum. Az kaldı. Bir başka çocuk sesi. Diğer kardeşi olmalı:- Anne çok acıktım.- Tamam oğlum pişiyor işte.Koku insanın midesini bulandırıyor. Öğürmemek için çaba gerek. Peki yavrularını teselli etmek isteyen annenin sesindeki mahzunluğa ne demeli. Rıfkı amca duramıyor: "Ben altmış yaşıma gelmiş bir ihtiyarım. Merak ettim. Gidip soracağım" diyor kendi kendine.O zamanlar terör nerede, öyle anarşist nerede? Kimin aklına gelir art niyet. Üstelik biraz araştırsan, herkes birbirini tanır. Hele Rıfkı amca ki, Erzurum'da bilmeyen çıkmaz. Biraz da bu cesaretle burnunun direği kırılsa da çalıyor kapıyı. Bir iki tıklatıyor tabii. Sonunda kapı çekingen bir şekilde gıcırtıyla açılıyor. Tamam işte, o leş kokusu içerden geliyor. Ama artık merak, kokuyu bastırmıştır. Kapı aralandı işte. Gencecik bir gelin. Otuz otuzbeş yaşlarında. Yüzüne yaşmak denilen cilbabını çekmiş kapı aralığından soruyor:- Kim o?- Benim kızım, ismim Rıfkı.- Ne istersiniz?- Yoldan geçiyordum. Sesler duydum. Halinizi merak ettim yavrum. Müsaade ederseniz bu meraktan kurtulmak istiyorum. O esnada çocuklar da annelerinin eteğinden tutarak kapı aralığından bu meçhul adama bakıyorlar, niçin geldiğini anlamak istercesine...Yarın: "Allahım affet, hacca gitmiyorum!"
Bir okuyucumun bana yöneltiği dört sorudan biri "Peygamberimizin adı anıldığı zaman neden yanına (s.a.v) yazılır" şeklindeydi. Dünkü yazımda bunu cevaplarken Ahzâb Suresi'ndeki 56'ncı ayeti de açıklamıştım. Bugün, okuyucumun ilk sorusunun cevabını tamamlayıp diğer sorularına da değineceğim.1- Ahzâb Suresi'nin 56'ncı ayetinde Peygamber'in, Allah katındaki yüce şanı, değeri anlatılıyor. Allah'ın ve meleklerinin ona salât ettikleri bildiriliyor, müminlere de ona salât ve selam etmeleri emrediliyor.Bu ayetin hükmüne göre Allah'ın Elçisi'ne ömürde bir kere olsun salât ve selam etmek farzdır. Bazı alimlere göre onun ismi her anıldıkça salât ve selam getirmek gerekir. Bazılarına göre de onun ismi anıldığı zaman sadece bir kere salât ve selam getirmek yeterlidir. Her adı anıldıkça salât ve selam gerekmez. Bu görüşlerin en uygunu sonuncusudur.İfrada gerek yokturYani onun adının anıldığı mecliste sadece bir kere salât ve selam getirmek yeterlidir. Her defasında ikide birde salât ve selam okumak zor da olabilir, meclisin sükûnetini de bozabilir. İfrada gerek yoktur. Ben ashabın, ikide birde ona salât getirdiklerini sanmıyorum. Buna göre yazılacak dini kitaplarda da onun adı her geçtikte (s.a.v.) koymak veya bunu açıkça yazmak zorunlu değildir. Her bölümde onun adının geçtiği ilk yerde salât ve selam işareti koymak yeterlidir.2- Minareler, sesin daha uzaklara gitmesini sağlamak için yapılmıştır. Günümüzde ezan, minareye çıkmadan hoparlörlerle okununca gerçekten sesler birbirine karışıyor ve ezanın mehabetine aykırı bir durum hasıl oluyor. Bundan rahatsız olan insanlar da var. Bu bakımdan ezanların, özellikle sabah ezanlarının minarelere çıkılarak hoparlörsüz okunması daha uygun olur.Fikrim hiç değişmedi3- Fikrimi hiçbir zaman değiştirmedim. Sözünü ettiğiniz Ali Kırca'nın Siyaset Meydanı programda da Arapça bilmeyen, Kur'ân okuyamayan kimsenin, tek başına kılarken, Kur'ân meali okuyarak namaz kılabileceğini söylemiştim. Yine aynı kanaatteyim. Ama bu arada Kur'ân'ın orijinalini öğrenip ondan okumaya çalışmasını uygun görürüm. Fikrimin değiştiğini söyleyenler bunu kasıtlı olarak yapıyorlar.4- "Kur'ân-ı Kerîm'e göre Hz. Muhammed" adlı eserim, Peygamberimizin hayatı hakkında en kapsamlı ve doğru bilgiler içeren kitaplardan biridir. Okumanızı salık veririm.