Kur'ân Hz. İsa'yı nasıl anlatır?

1 Mart 2004

Kur'ân'a göre İsa "Meryem'in oğlu" (Al-i İmrân: 40; Nisa: 169; Meryem: 35 ve başka yerler); bakire Meryem'den bir mucize olarak babasız doğmuş, Allah'tan bir kelime yahut Allah'ın kelimesi (Bakara: 40, Nisa. 169); Meryem'e Allah'ın düşürdüğü "Ol" kelimesidir. İsa'nın babasız, bir mucize olarak yaratılması, Adem'in yaratılmasına benzer (Al-i İmrân: 52). İsa, İbranice Maşiah kökünden gelen Mesih unvanıyla anıldığı gibi (Al-i İmrân: 40; Nisa: 69 vs), Allah'ın ruhu (Nisa: 169) sıfatıyla da anılır. Aynı anlamda meleklere de ruh denilir. İsa da doğrudan Allah'tan gelen bir ruhtu. Nitekim Allah, Adem'e şekil vermiş ve ona ruhundan "min ruhî" (Hicr: 29, Sâd: 72) üflemiştir. Aynı zamanda İsa, Abdullah (Allah'ın kulu)'dur (Tevbe: 31, Zuhruf: 59), Allah'ın kulu olmaktan çekinmez (Nisa: 170). Her yerde mübarek (Meryem: 32); kavlu'l-hakk (hakikatin sözü) (Meryem: 34). O bir nebi (peygamber) (Meryem: 30) ve resuldür (Mâ-ide: 49, Hadîd: 27). Onun risâleti bir mucize ve rahmettir (Tevbe: 21). Kendisi ve anası mucizedirler (Enbiyâ: 91, Mü'minûn: 52). Bir mesel yahut bir remz (Zuhruf: 57) kılınmıştır. O açık deliller ve hikmet (Zuhruf: 63; Mâide: 110) getirmiştir ve Allah tarafından Rûhu'l-Kudüs ile desteklenmiştir (Bakara: 81, Mâide: 109). Allah ona öğretmiştir (Al-i İmrân: 43; Mâide: 110) ve ölüleri diriltmek, hastaları iyileştirmek, balçıktan kuşlar yaparak Allah'ın izniyle onlara can vermek (Al-i İmrân: 44, Mâide: 110) gibi mucizeleri vardır (Bkz. İslâm Ansiklopedisi, İsa maddesi, 5 (II)/1062-1064).Meryem Suresi'nin 16-21'inci ayetlerinde Hz. Meryem'in, melekle karşılaşma sahnesi anlatılıyor. Al-i İmrân Suresi'nde açıklandığı üzere, annesi henüz gebeyken karnındaki Meryem'i, mabede hizmetçi olarak adamıştı. Çocukluğundan beri vaktini ibadetle geçirmekte olan Meryem, mabedin doğu yönünde, tenha bir yerde bulunuyordu. O, bu haldeyken Allah, ruhunu Meryem'e gönderir. Düzgün, yakışıklı bir insan biçimine bürünerek kendisine gelen ruhu görünce Meryem, onu kendisine saldırmak isteyen bir delikanlı sanarak, "Eğer Allah'tan korkuyorsan beni bırak, bana dokunma, senden Allah'a sığınırım" der. Ruh, Allah'ın elçisi olduğunu, kendisine tertemiz bir erkek çocuk hediye etmek üzere geldiğini söyler. Kendisine insan eli değmediği ve kendisinin fahişe bir kadın da olmadığı halde nasıl çocuk doğuracağına şaşan Meryem'e ruh, bunun Allah'a kolay bir iş olduğunu, insanlara bir mucize olmak üzere bu çocuğu böyle babasız yaratacağını söyler ve iş olup biter.Yarın: Hz. Meryem'e çocuk üfleyen ruh.

Devamını Oku

"Melâmetîler şerri gizlemez"

29 Şubat 2004

Yasemin Sultan adlı okuyucumun sorusunu cevaplamaya bugün de devam ediyorum.Ebû Hafs, müridlerinden Ebû Muhammed el-Cûnî'ye şöyle diyor: "Çarşıya git, çalış, kazan ama kazancını yeme. Fakirlere ver. Yiyeceğini de insanlardan iste. Çünkü insanlardan dilenirsen, 'Bu, cimrinin biri. Gündüz boyunca çalışıyor, sonra da insanlardan dileniyor' derler" (Risâletu'l-melâ-metiyye, s. 101). Allah'a niyazları şöyledir: "Sen tatlı olduktan sonra hayat acı olmuş ne çıkar? Sen razı olduktan sonra halk kızmış, ne çıkar? Benimle aran iyi olduktan sonra, benimle âlemler arası bozulmuş, ne çıkar? Ey bütün gayelerin yücesi, senin sevgin tam olsun yeter. Toprağın üstündeki her şey topraktır."Melâmetiyye iki kısımdır: İyi, sâlih melâmetiler; iyi niyetlerine rağmen bilgisizlikle dine aykırı işler yapan cahiller. Birinciler, kimsenin kınamasına aldırmadan Allah'ın buyruklarını yerine getirir, Hakk'a davette kusur ermezler. "Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar" (Mâide Suresi: 54) ayeti bunları övmektedir. İkinciler hallerini gizlemek için şer'an haram veya mekruh olan şeyleri yapar görünerek kınanmak, böylece nefislerini ezmek isterler. Abdu'l-Kahir es-Söhreverdî şöyle diyor: "Bazılarına göre melâmetî o kimsedir ki hayrı göstermez, şerri gizlemez."Zikrin dört mertebesiBunun anlamı şudur: Damarlarına kadar ihlâsla dolan melâmerî, gerçek doğruluğa ermiştir, hiç kimsenin, halini ve amellerini görmesini istemez. Onlar ihlâsta ihtisas sahibidirler. Hal ve amellerini gizlemekten zevk alırlar. Ebû Ya'kub es-Sûsî şöyle demiş: "İhlâs ettiklerinin farkında olurlarsa, ihlâsları da ihlâsa muhtaç olur." Zû'n-Nûn da şöyle demiş: "Üç şey ihlâs alâmetidir. Kamunun övmesinin ve yermesinin bir olması, yapılan ibadetleri ve amelleri görmemek, ibadeti ve eylemi ahirette sevap almak kastıyla yapmamak."Söhreverdî'nin, 'kîle: denildi' tabiriyle verdiği yani zayıf bir görüşe göre melâmetiyye nezdinde zikrin dört mertebesi vardır: Dilin zikri, kalbin zikri, sırrın zikri, ruhun zikri. Ruhun zikri gerçekleşirse sır, kalp ve dil susar. Bu, müşahede zikridir. Sırrın zikri gerçekleşirse kalp ve dil susar. Bu da heybet zikridir. Kalbin zikri gerçekleşirse dil susar. Bu da nimetler zikridir. Kalp zikirden gafil olunca dil zikreder ki bu, gelenek zikridir. Bu zikirlerin afeti vardır. Ruh zikrinin afeti, sırrın onu bilmesidir. Sır zikrinin afeti kalbin onu bilmesidir. Kalp zikrinin afeti, nefsin ona vakıf olmasıdır. Nefs zikrinin afeti, zikri görmek ve ona değer vermektir. Yahut ona sevap aramak, yahut bu zikirle makamlara ulaşacağını sanmaktır. İnsanların en değersizi de zikrini halka gösterip halkın kendisine gelmesini ve saygısını sağlamak isteyendir. * Bu konuya yarın da devam edeceğim.

Devamını Oku

Melâmetîler güzelliklerini halktan gizler

28 Şubat 2004

Soru: Sayın hocam, VATAN gazetesindeki yazılarınızı her gün takip ediyorum. Bizleri, kutsal dinimiz konusunda bilgilendirdiğiniz için size çok teşekkür ediyorum. Sizden ricam, Melâmetilik yolu hakkında bana bilgi vermenizdir. (Yasemin Sultan)Cevap: Şimdilerde Melâmîlik olarak tanımlanan ekolün asıl adı Melâmetiyye (Melâmetîlik)'dir. Melâmetiyye şekilciliğe dökülmüş, riyaya bürünmüş tasavvuf mensuplarına karşı bir tepki olarak doğmuş, tasavvufun özü olan ihlâsı meslek edinmiş bir tasavvuf okuludur. Kınamak, ayıplamak anlamındaki levm kökünden mîmli masdar olan melâm ve melâmet, kınanmak, rezil, perişan olmak demektir.Bu okul adını, "Ey inananlar, sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki (O) onları sever, onlar da O'nu severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve katıdırlar. Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir lâimin levmesinden (hiçbir kınayıcının kınamasından) korkmazlar" (Mâide Suresi: 54) ayetinden almıştır.Kendilerini kınarlarTasavvuf erbabının, dışlarını süsleyip teşbihle, yamalı hırka giymekle başkalarından ayrılmaya, ruhtan çok görünüşe ağırlık verdiklerini gören bu grup, halk yanındaki itibarlarını düşürmeye, güzel işlerini gizleyip kötü işlerini göstermeye, halk arasında kınanmalarına yol açacak kötülükleri yansıtmaya çalışmışlar, böylece nefsin gurura düşme yollarını kapatmak istemişlerdir. Ebû Hafs şöyle diyor:"Melâmetîler, vakitlerini korumak, sırlarını saklamak bakımından Hak ile beraberdirler. Onun için Allah'a yaklaşmak üzere yaptıkları her ibadet yüzünden de kendilerini levm ederler (kınarlar). Fakat halka karşı bütün kötülüklerini ve çirkinliklerini gösterir, bütün güzelliklerini gizlerler. Halk, onlann dış görünüşlerine bakarak onları kınarken onlar da iç yüzlerini bildikleri için kendi kendilerini kınarlar" (Risâ-letu'l-melâmetiyye, s. 89)."Makamına ulaşamaz"İsmâîl ibn Nüceyd'e göre: "İnsanın bütün fiilleri kendi gözünde riya, bütün halleri kuru dava olmadıkça kavmin (mutasavvıfların) makamına ulaşamaz." Bu tabaka, asla başkasına yük olmayı istemezler. Abdullah el-Haccâm (kan alma ustası), Melâmetiyye'nin kurucusu Hamdûn el-Kassâr'a sorar: "Çalışıp kazanmayı terk etmem gerekir mi?"Hamdûn şöyle cevap verir: "Çalış, kazan. Abdullah el-Haccâm (kan alıcı, iğneci Abdullah) diye çağırılman bana göre, 'Arif Abdullah yahut Zâhid Abdullah' diye çağırılmandan daha iyidir" (Risâletu'l-melâmetiyye, s. 94). * Bu konuya yarın da devam edeceğim.

Devamını Oku

Kefaret orucunda ara verilebilir mi?

26 Şubat 2004

Borç altında ezilen kimse, bir çeşit tutsak sayılır. Onu bu eziklikten kurtarmak için borcunu ödemek de köle azadetmek demektir. Kanaatimce eziklik içinde bulunan kimsenin borcunu ödemek, en makbul yemin kefareti olur. İmam Mâlik'e göre kefaret orucunu birbiri ardınca da, ayrı ayrı günlerde de tutmak caizdir. İmam-ı Şâfi'î de Kitâbu'l-eymân'da böyle demiş fakat el-Umm'da ara vermeden tutmak gerektiğini söylemiştir. Hanefilere ve Hanbelilere göre kefaret orucunda ara verilmez.Kefaret ancak geleceğe bağlı yeminler içindir. "Vallahi çarşıya gitmeyeceğim" diye yemin eden kimse, çarşıya gitmesinin daha hayırlı olduğunu anlarsa yeminini bozar, çarşıya gider fakat yeminine kefaret verir."Allah(ın adın)ı, yemin(ettiğiniz iş)lerinize (yani) iyilik etmenize, (kötülüklerden) korunmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel yapmayın. Allah işiten, bilendir" (Bakara: 224) ayeti de yeminleri, hayırlı işlere engel kılmamayı emretmektedir.Ama bildiği bir şeyi gizlemek için kasten yalan yere yemin etmek, yemin-i ğamûstur. Bunun kefareti yoktur. Böyle yapan kimse, Allah'ın çetin azabına duçar olur. O kimsenin bundan tevbe etmesi gerekir. Yoksa Allah'ın gazabı kendisini yakalar. Allah'ın Elçisi, yemin-i ğamûsu büyük günahlardan saymıştır.Ana babaya isyan"Büyük günahlar, Allah'a ortak koşmak, ana babaya isyan etmek, adam öldürmek ve yemin-i ğâmustur (yalan yere yemin etmek)", "Kim bir Müslümanın malını almak için yalan yere yemin ederse, Allah kendisine kızgın olarak Allah'ın huzuruna çıkar."Ünlü İslâm bilgini İbn Teymiyye'ye göre yemin sözleri üç kısma ayrılır: 1- Kabe, melekler, şeyhler, krallar, babalar, türbeler ve benzeri şeyler üzerine yemin etmektir ki bu tür yemin haramdır. Müslüman olan böyle yemin etmez. Bu tür yemine, bilginlerin oybirliğiyle kefaret gerekmez. Müslümanlar bundan men edilmişlerdir. Peygamber (s.a.v), "Yemin edecek olan, ya Allah'ın adına yemin etsin ya da sussun", "Allah sizi babalarınızın adına yemin etmekten menetmektedir" buyurmuş, bir başka hadiste de, "Allah'tan başkası adına yemin eden, Allah'a ortak koşmuş olur" demiştir.2- Allah'ın adına yemindir. "Allah'a andolsun ki şöyle yapacağım" sözü, yemin-i mün'akidedir (geçerli yemin). Bu söze aykırı davranmaktan kefaretin gerekeceğinde bilginlerin oybirliği vardır.3- Doğrudan Allah adına değil, adak, haram, talâk, itâk (köle azadetme) sözleri gibi Allah'a saygı belirten sözlerle yemin etmektir. Yarın: Adak kefareti yeterli olur mu?

Devamını Oku

Kasıtsız olarak edilen yeminler

25 Şubat 2004

Bir önceki yazımızda, Lağv yemini hakkında yeterli bilgiyi vermiştik. Burada şu kadarını belirtelim ki, lağv yemini, kişinin söz arasında kasıtsız olarak söylediği, "Evet vallahi, hayır billahi" gibi sözler veya Ebû Hanîfe'nin deyimiyle insanın galip zannına göre yaptığı yeminlerdir. Bir şeyin şöyle olduğunu bilip yemin etmek, sonra o işin öyle olmadığının anlaşılması gibi... Yüce Allah bu tür yeminlerden insanı sorumlu tutmuyor. Ancak insanın bile bile yaptığı, geleceğe bağlı yeminlerden sorumlu tutuyor. Böyle geleceğe bağlı yeminlerin gereği yapılmalı veya yapılmaması daha hayırlı ise kefareti verilmelidir. Böyle yeminlerden dönmenin kefareti, ayette sırasıyla ya on fakire yemek yedirmek, yahut onları giydirmek veya oruç tutmak şeklinde belirtilmiştir. Ayette fakirlere yedirilecek yemek, evsat olarak nitelendirilmiştir. Yani sizin yediğiniz yemeklerin orta olanından, ne çok pahalı, ne de değersiz olmayanından yediriniz demektir. Bu kelimeyi ahsen olarak açıklayanlar da vardır ki o zaman yediğiniz yemeklerin en güzelinden yediriniz anlamına gelir.10 yoksulu giydirirFakat birinci anlam, ayetin ruhuna daha uygundur. Çeşitli rivayetlerde orta yiyeceğin cinsi değişmektedir. Ayet bunu genel bıraktığına göre her çağda ve her toplumda kişinin, ailesine yedirdiği normal yiyeceklerden yedirmesi gerekir. Hz. Ali'ye göre on kişiye sabah akşam yemek yedirilir. On fakiri bir araya toplayıp yedirmek de onlara ayn ayn yemek vermek de caizdir.Dileyen kimse, on fakire yemek yedirmek yerine on fakiri giydirir. Giydirilecek elbisenin miktar ve kalitesi de çeşitli rivayetlere göre değişmektedir. Fakat en azından bunun da kendisine elbise denebilecek nitelikte, orta bir giysi olması gerekir. Fakir erkek ise orta bir erkek elbisesi, kadın ise orta bir kadın giysisi verilir. Orta giysi de zamanın ve bölgenin örfüne göre değişir.Üç gün oruç tutarKefaretin en zoru olan üçüncü çeşidi de rakabedir. Rakabe, boyun demektir. Fakat boyunla kastedilen, insanın kendisidir. Eskiden Araplarda tutsakların elleri, iple boyunlarına bağlanırdı. İpin çözülüp ellerin serbest bırakılmasına fekku'r-rakabe (boynu çözmek) denmiş, tahrîru'r-rakabe (boynu özgürlüğe kavuşturmak) köle azadetmek anlamında kullanılmıştır. Kefaretlerin en kolayı yemek yedirmek, en zoru köle azadetmektir.Bunlardan hiçbirini yapamayan kimse, üç gün oruç tutar. Bugün kölelik artık kalkmış olduğundan bu seçeneğin uygulama alanı kalmamıştır.Yarın: Kefaret orucunda ara verilebilir mi?

Devamını Oku

Yemini alışkanlık haline getirmeyin

24 Şubat 2004

Müslim'de bulunan benzeri bir hadis şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.v.), "Allah'a isyan için yapılan adak yerine getirilmez; kul, sahibi olmadığı bir şeyi adayamaz" demiştir. Bu hadisin söyleniş sebebi şudur: Ensardan bir kadın, Adbâ adlı deveyle tutsak düşmüştü. Bu deve, Beytulmale (devlete) aitti. Kadın, bir gece bağını çözüp, kendisini esir edenlere ait develerin yanına vardı. Fakat hangi deveye yaklaşsa bağırıyordu. Develerin arasında bulunan Adbâ'ya geldi, uysal olan Adbâ'ya bindi ve sürdü.Adamlar durumu fark ettiler, kadının peşine düştüler. Kadın, Allah kendisini bu durumdan kurtardığı takdirde Adbâ'yı kurban edeceğini söyledi. Deve, kendisini kaçırıp Medine'ye getirdi. Deveyi kesecekti fakat halk, "Bu, Allah'ın Resulü'nün devesidir" dedi. Hz. Peygamber'e durumu arz erliler. Hz. Peygamber, "Subhanellâh" dedi, "Ne kötü karşılık vermiş. Allah kendisini kurtardığı takdirde deveyi keseceğini adamış. Günah ve insanın sahibi olmadığı şey hususunda adak olmaz."Yemini alışkanlık haline getirmek, söz başına vallahi, billahi demek, Allah'a karşı saygısızlık olduğu gibi toplum içinde insanın şahsına karşı da güvensizlik doğurur. Çünkü gerekli gereksiz yemin eden kişinin sözüne artık kimse inanmaz olur. Yalan yere yemin ise çok büyük bir günahtır. Hz. Peygamber (s.a.v.), yalan yere yemin eden kişinin, kıyamet günü Allah yüzüne bakmayacağını ve onu temizlemeyeceğini, onun için acı bir azap bulunduğunu haber vermiştir.Bereketi yok ederGereksiz yere yemin etmek, Allah'ın gazabına sebep olur. Resulü Ekrem şöyle buyurmuştur: "Dört insan vardır ki Allah'ı kızdırır: Yemin eden satıcı, kendini beğenmiş fakir, zina eden ihtiyar, zalim imam (devlet başkanı)."Ticaret erbabının, ikide birde Allah'ın adını, dünyanın birkaç kuruşu için alet etmemesi gerekir. Hz. Peygamber (s.a.v.), "Satışta çok yemin ermekten sakının çünkü yemin, önce sürümü artırsa da sonra kazancı mahveder" demiştir.Geleceğe dönük yeminin kefareti: Mâide: 89. ayete göre kasıtsız yeminler sorumluluk getirmez. Ancak herhangi bir şeyi yapacağına veya yapmayacağına yemin eden kimse, yemininin tersini yapmak durumunda kalırsa, ettiği yemine kefaret vererek yeminini bozabilir. Bu kefaret, on fakire yemek yedirmek, yahut onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğe kavuşturmaktır. Bunları yapamayan, üç gün oruç tutar. Allah, ayetin sonunda da yeminlerin korunmasını emrediyor ve ayetlerini açıklayan Allah'a şükredilmesini öğütlüyor. Yarın: Kasıtsız olarak edilen yeminler

Devamını Oku

Yalan yere yemin etmenin kefareti yoktur

24 Şubat 2004

Soru: Yapılan bir yemini bozmak caiz midir? Yemini bozmanın cezası nedir?Cevap: "Allah sizi, yaptığınız kasıtsız yeminlerinizden sorumlu tutmaz fakat kalplerinizin kazandığı (bile bile yaptığınız) yeminlerden sorumlu tutar. Allah bağışlayandır, halimdir" (Bakara: 225). Bu ayette Allah'ın, lağv ile yapılan yeminlerden ötürü insanları sorumlu tutmayacağı bildirilmektedir. Lağv; boş, önemsiz sözdür. Yemin-i lağv: Sözü güçlendirme amacı gütmeyen yemindir. Bu hususta başlıca iki yorumu şöyle birleştirmek mümkündür: Yemin kastı olmadan sırf alışkanlık dolayısıyla ağızdan çıkan bu sözler de geçmiş olay hakkındaki kanaate göre yapılan yeminler de lağvdır. Ayetin maksadı, yemin kastıyla söylenmeyen, kimseye zararı olmayacak, alışkanlık dolayısıyla söz arasında söylenen yemin sözleridir. "Vallahi yahu, billahi canım" gibi...Kızgınlıkla yemin etmeyi, "Şu işi yapmazsam canım çıksın, gözüm kör olsun" gibi kendi aleyhine beddua etmeyi, unutarak yemin etmeyi lağv yemini sayanlar olmuştur ama bunlar yemin etmek amacıyla yapılan yeminler olduğu için bunları lağv saymak doğru olmasa gerektir. Allah, yeminin iki türlü olduğunu bildiriyor. Biri kasıtsız, diğeri de kasıtlı yeminlerdir. Kasıtsız yeminlerden ötürü insanlan sorumlu tutmuyor. Kasıtlı yemin iki çeşittir:On fakiri doyurmak1. Kalbin kazandığı yani maksatlı ve yalan yere yemin ki buna yemin-i gamûs denir. Gamûs, daldıran demektir. Sahibini günaha daldırdığı için yalan yere yemin etmeye bu ad verilmiştir. Bunun kefareti yoktur. Sahibi tevbe etmelidir. Tevbe ile Allah'ın affına uğramazsa ahirette azaba duçar olur.2. İstikbale bağlı yeminler vardır ki bunlara yemin-i mün'akide denir. "Vallahi şöyle yapacağım, şuraya gideceğim" gibi... Sonradan yemin ettiği şeyin tersinin daha hayırlı olduğu anlaşılırsa yemine kefaret verilip bozulur.Mâide Suresi'nin 89. ayeti, bu çeşit yeminlerin kefaretini açıklamaktadır. İnsan, bir şeyi yapmaya veya yapmamaya yemin eder de sonra bunun aksinin daha iyi olduğunu görüp de yeminini bozarsa, vereceği kefaret ya on fakiri ortalama bir yiyecekle doyurmak, ya da giydirmek veya bir köle azat etmektir.Bunları yapmak mümkün olmadığı takdirde üç gün oruç tutmak lâzımdır. Ebu Dâvûd, şu hadisi rivayet etmektedir: "Ademoğlunun, malik olmadığı bir şeyi, yahut Allah'a isyanı veya akrabayla münasebeti kesmeyi adaması, yahut bunlar için yemin etmesi olmaz. Kim bir yemin eder de onun aksini daha hayırlı görürse yeminini bıraksın, hayırlı olanı yapsın. Zira onu terk etmesi, yemininin kefaretidir." Yarın: Yemini alışkanlık haline getirmeyin.

Devamını Oku

Allah'a ibadet sevgiyi artırır

23 Şubat 2004

Cem Fırat adlı okuyucumun sorusunu cevaplamaya bugün de devam ediyorum.İnsan, Allah'a gönülden bağlanır ve O'nu içtenlikle severse mutluluğun doruğuna çıkar. O kadar ki artık onun gözünde dünyanın varlığıyla yokluğu, kahrıyla lütfü, acısıyla tatlısı bir olur. Ne olursa olsun, her olay karşısında, "Lütfün da hoş, kahrın da hoş" diyecek bir saadet zirvesine çıkar. Allah'a bağlılık ve güvenin en güzel belirtisi, O'nun emirleri doğrultusunda yaşamak, O'na tapmaktır. Allah'a ibadet, insanın içindeki sevgiyi artırır, dertleri dindirir. Onun için Kur'ân, sabır ve namazla direnme gücünün artırılmasını öğütler."Ey inananlar, sabır ve salâtla (Allah'tan) yardım isteyin, muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir" (Al-i İmran: 153). Bu ayette geçen salât, namaz diye yorumlanırsa da temel ve genel anlamıyla dua demektir. Ayette sabır ve duayla ibadetle Allah'tan, olaylara dayanma gücü istenmesi emredilmektedir.Gerçekten felaketler karşısında ibadetle Allah'a iltica, insan ruhunu güçlendirir, insanın maneviyatını düzeltir, Allah'ın kaderine inancını artırır ve onu bunalımlardan kurtarır. İşte İslâm'ın dünya ve ahiret mutluluğunun reçetesi budur. Allah'a bağlılık, güven, O'na teslimiyet ve O'nu sevmek ve bu sevginin gereği olarak O'nun belirlediği sınırlar içinde durmak. Her şeyin başında da doğru olmak.Huzur ve mutlulukTabii ibadet, insana huzur ve mutluluk verir. İbadetlerin psikolojik yararların yanında fiziksel yararları da pek çoktur. İbadet için temizlik de şarttır. İslâm'ın getirdiği abdest, boy abdesti, yemekten önce ve sonra elleri yıkamak gibi kurallar, hastalıklardan korunmanın temel faktörlerindendir. Müddessir Suresi'nde önce dış giysinin, sonra da için, yani düşüncenin, gönlün kötü düşüncellerden temizlenip arındınlması emredilmektedir ki bu, insanın hem bedensel, hem de ruhsal sağlığını korur.Böyle davrananların mutlu olacakları şöyle vurgulanır: "Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa, onu (dünyada) hoş bir hayatla yaşatınz, onların ücretini yaptıklarının en güzeliyle veririz" (Nahl: 97).Yüce Allah, güzel davranan, iyi hareket eden mümin erkek ve kadını dünyada güzel yaşatır, ahirette de onları, yaptıklarının en güzeliyle ödüllendirir. Yaptıkları en güzel şey ne ise ömürleri boyunca hep onu yapmışlar gibi mükâfat verir.İnsanın içinde Allah sevgisi ve O'na güven duygusu olursa, o insan bencil olmaz, kendisi kadar başkalarını da düşünür, incitmez, gönül kırmaz, aşırılıklardan uzak durur. Daima ölçülü hareket eder: "Yürüyüşünde tutumlu ol, (orta yürü, ne çabuk ne de çok yavaş git, ölçülü hareket et), sesini de kıs. Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir" (Lokman: 19). Kur'ân, insan mutluluğunun temel öğelerini getirmiştir. Kur'ân'a göre yaşayan, dirençli, güçlü, sağlıklı ve mutlu olur.

Devamını Oku