Soru: İslâmın insan psikolojisine bakış açısı nedir? insan, diğer canlılardan ayrılıyorsa bedenin ve ruhun hastalanmaması için ne yapmalıdır? (Cem Fırat)Cevap: İslâm'a göre insan, yeryüzünün en şerefli, Allah'a göre en değerli varlığıdır. Allah insanı en güzel biçimde yaratmış: "Andolsun, biz insanı en güzel biçimde yarattık" (Tin: 4), "Andolsun biz, Âdem oğullarına çok ikram ettik. Onları karada ve denizde (hayvanlar ve taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onlan güzel rızklarla besledik ve onları yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık" (İsra: 70).Bu ayetlerde insanın hem bedensel, hem de ruhsal yönden en güzel biçimde yaratıldığı ve Allah'ın insana çok değer verdiği, çok ikramda bulunduğu vurgulanmaktadır. İnsanı huzurlu ve mutlu yapan güven duygusu ve sevgidir. Dünya varlıklarından neye güvenilse bu, insana tam güven garantisi vermez, şu dünyada bir güven sağlasa da geçici güvendir. Yaşam, bu hayattan ibaret değildir.Asıl yaşam sonsuz ahiret yaşamıdır. Öyle ise hem bu yaşamda, hem de sonsuz yaşamda insana tam güven sağlayacak varlık ancak kendisini Yaratan'dır. İnsan O'na inanıp dayanmakla tam güven duygusuna ulaşır.Üç harf ile beş noktaİnsanı insanlık düzeyine çıkaran sevgidir. Evren de Allah'ın, sevgisi sonucu var olmuştur. Şair, evrenin temelindeki bu ebedi sevgiye işaret etmek üzere şöyle demiştir:Âdem'i Âdem eden üç harf ile beş noktadır Âlemi âlem eden üç harf ile beş noktadır. İbn Edhem Pâdişehken tâc-ü tahtın ter edüp Edhem'i Edhem eden üç harf ile beş noktadır. Ey Türabı yek nefeste on sekiz bin âlemi? Âlem'i âlem eden üç harf ile beş noktadır.Burada Adem'i hilafet makamına çıkaranın, İbrahim Edhem'i tacını, tahtını bırakmaya yönlendirenin, on sekiz bin âlemi bir anda topraktan var etmeye sebep olanın üç harf ile beş nokta, yani aşk olduğu anlatılmaktadır. Üç harf Arapça'da aşk kelimesini oluşturan ayn, şîn ve kaf harfleri, beş nokta ise şîn harfinin üzerindeki üç noktayla kaf harfinin üzerindeki iki noktadır.Bir başkası da, "Mahabbetten Muhammed oldu hasıl, mahabbetsiz Muhammed'den ne hasıl" demiştir. Yani, "Hz. Muhammed'i, o yüce mevkiye çıkaran sevgidir. Kişide sevgi olmayınca adı Muhammed olmuş, ne çıkar" demek istemiştir.Evet sevgi insanı mutlu yapar. Gönül güzeli sever. Ama dünyadaki tüm güzellikler geçicidir ve bu cüzi güzelliklerin hepsi bir güzelden kaynaklanır. Daha doğrusu tüm güzellikler, o ebedi güzelliğin görüntüleridir. Öyleyse en güzel sevgi, hiç solmayacak güzele olan sevgidir. Yani sevgilerin en güzeli, tüm güzelliklerin kaynağı olan Allah'ı sevmektir. * Bu konuya yarın da devam edeceğim.
Enis Kaya adlı okuyucumun sorusunu cevaplamaya bugün de devam ediyorum.Bir ayette, "Ben insanları ve cinleri bana tapmaları için yarattım" buyurulmaktadır. İbn Abbas, bu ayetteki tapma fiilini bilme şeklinde açıklamıştır. Tapma, bilmenin en ileri boyutunu işaretler. Allah; bilinmesi, kendisine tapılması için evreni yaratmıştır.O halde evrenin yaratılış sebebi, bizzat Allah'ın kendisidir. Allah'ın varlığı yaratmayı gerektirir. Hocaların, "Allah âlemi, Hz. Muhammed'in yüzüsuyu hürmetine yarattı" şeklindeki ifadeleri, uydurma bir hadise dayanır. Güya Allah, Hz. Muhammed'e hitaben, "Levlâke lemâ halaktu'l-eflâk: Sen olmasaydın, bu felekleri (yani evreni) yaratmazdım" demiştir.Kudsi hadis şeklinde aktarılan bu rivayet, hadis bilginlerinin ittifakıyla uydurmadır. Bu inançlar, aşırı peygamber sevgisinin bir tezahürüdür. Hıristiyanlar İsa'yı evrenin yaratılış sebebi görürken Müslümanlar da onlardan geri kalacak değil ya, onlar da Hz. Muhammed'i evrenin yaratılış gayesi görmüşlerdir.Hz. Muhammed'in getirdiği tevhid inancına da aykırıdır. Bütün yaratıklar, bütün insanlar Allah'ın yaratığı ve kuludur. Evren, O'nun düşüncesindeki bilgilerin görüntüye çıkması, sofranın açılmasıdır. "O, her an bir şandadır." O'nun yaratma eylemi bitmez, süreklidir, etkindir. Kimileri doğarken kimileri ölür. Evrende nice yıldızlar ömrünü tamamlayıp yok olurken yeni yeni yıldızlar oluşmaktadır. İşte bütün bunlar, Allah'ın yaratma sıfatının gereğidir.Peygamberimizin kıldığı namazSoru: Peygamberimizin öğrettiği namaz, şimdi kıldığımız namaz mıdır? (Kenan Görüş)Cevap: Namazın şekli ve rekât sayısı özetle de olsa Kur'ân'da vardır. Kur'ân, namaz kılmak isteyenin abdest almasını emreder. Nisa 102 ve Maide 6. ayetlerden namazda ayakta durulacağı anlaşılmaktadır. Yine Kur'ân, namaz için kalkıldığında herkesin, kolayına gelen bir Kur'ân parçası okumasını emreder. (Müzzemmil, 1-3,20. ayetler). Müminlere rükû ve secde etmeleri emredilir (Hac: 77, Bakara: 43). Demek ki namazın temel öğeleri abdest, ayakta durmak, Kur'ân okumak, rükû ve secde yapmaktır. Yine Nisa 102'nci ayetten de namazların, ikişer rekât olduğu açıkça anlaşılır.Bugün kıldığımız namaz, Peygamberimizin kıldığı namazdır. Ancak namazın ardından yapılan merasimler, O'nun uygulaması değildir. O'nun, şartların gereğine göre iki, bazen birkaç namazı birleştirmesi çoğunlukla uygulamadan kaldınlmış, işin zor yönüne gidilmiştir. Fıkıh kitaplarındaki ayrıntıların, Hz. Peygamber'in ve Kur'ân'ın kolaylık (yüsr, hanîfiyye, semhâ) düşüncesine uygunluğunu söylemek güçtür.
Soru: Sayın hocam, önce aydınlatıcı yazılarınızdan dolayı size çok teşekkür ederim. Atalarımızın rivayetler dininden vazgeçip, sizlerin açıklamalarıyla namaza başladım. Allah'ı ve evreni şimdi bambaşka bir gözle görüyorum ve dinimize hayranlığım gitgide artıyor. Diyanet, Almanya'da yaşayan bizlere birçok hocalar gönderdi. Hepsi de Allah'ın kâinatı Peygamberimiz için yarattığını söylüyor. Bu, bana çok yanlış geliyor. Kuran-ı Kerim'de bunu kanıtlayan bir cevap var mı? Allah niçin bir peygamber için tüm kâinatı var etsin? Kim bilir şu anda Cebrail başka bir âlemde, Peygamberimizden daha üstün bir peygambere kitap indiriyordur. Sayın Hocam bu konuyu biraz açmanızı rica edeceğim. Başarılı çalışmalarınızın devamını dileyerek size ve çalışma arkadaşlarınıza ve ekibinize Almanya'dan kucak dolusu sevgiler saygılar. (Enis Kaya)O'nun bilgisi aynıdırCevap: Allah, kâinatı hiç kimse için değil, kendisi için yaratmıştır. Allah, varlığı zorunlu ve kendi kendine vardır. Evren de başka bir varlıktan değil, kendi düşüncelerinden var olmuştur. Bizler ayrı ayrı varlıklar olarak var değildik ama Allah'ın bilgisinde vardık. Allah bizim varlığımız sonradan öğrenmiş değildir. Çünkü O'nun bilgisine yeni bilgiler eklenmez.O'nun bilgisi ne artar, ne eksilir, ezelde olduğu gibi hep aynıdır. Evren varlıktan, henüz ayrı ayrı şekiller halinde görünürler âlemine çıkmadan önce Allah'ın bilgisinde vardı. İşte Eflatun, evren varlıklarının, yaratıkların, bilgi yani ide halinde Allah'ın bilgisi durumuna "İdeler Âlemi" demiştir. İslâm tasavvufunda ise bilgi durumundaki varlıklara "a'yân-i sabite" denir.Yaşayan olmasaydı...İşte Allah, bilgisindeki bu varlıkları görünür âlemde bilgisine göre biçimlere koymuştur. Bunu niçin yapmıştır? Kendi sıfatlarını etkinleştirmek için. Zira Muhyiddin ibn Arabi'nin dediği gibi rızk verilenler olmadıkça rızk vericiliğin, bilinen olmadıktan sonra bilenin, yaşayanlar olmadıktan sonra yaşatıcılığın anlamı kalmaz. Allah yaşatandır, öldürendir, yeniden yaratandır, rızk verendir, bilendir, hükümdardır, hükmünü yürütendir, hasılı sayısız sıfatların sahibidir. Bu sıfatların etkinleşmesi için yaratıkların var olması gerekir. Işığı olmayan güneş düşünülemeyeceği gibi yaratığı olmayan yaratıcı da düşünülemez. İşte yüce Allah, kendi sıfatlarının etkinliği için evreni yaratmıştır. Bu konuya yarın da devam edeceğim.
Bugünkü yazımda, okuyucum Nur Öz'ün, "Büyü var mı? İnsanlar gerçekten büyü yapabilirler mi? Yapabilirlerse o büyü nasıl yok olur?" şeklindeki son sorusunu cevaplayacağım.Kur'ân-ı Kerîm'in ifadesine göre büyü vardır. Ama büyü ile uğraşmak veya büyü yapmak küfürdür. Felak Suresi'nde düğümlere üfleyip büyücülerin şerrinden Allah'a sığınılması emredildiğine göre demek ki büyü insana kötü etki yapabilir. Yoksa büyücülerin kötülüğünden Allah'a sığınma emredilmezdi.Müfessir Âlûsî şöyle diyor: "Cumhura göre büyünün bir gerçeği vardır. Büyücü havada uçacak, suda yürüyecek, insanı öldürecek, eşek yapacak derecede bir hüner elde edebilir. Ama bütün bunları yapan gerçekte Allah'tır. Mutezile'ye ve mezhebimizden Abü Cafer el-Esterâbâzî'ye göre büyünün aslı yoktur, hepsi göz boyamadan ve kandırmadan ibarettir."Kafir saymışlardır"Hatta Mutezile, 'Büyü ile yapılabileceği söylenen olağanüstü şeyler, peygamberlik yolunu tıkar, artık büyü ile mucizenin farkı kalmaz' tezini ileri sürerek büyücünün böyle olağan üstü şeyler yapabileceğini söyleyenleri kâfir saymışlardır. Ama gerçek, onların zannettikleri gibi değildir. Bazı araştırmacılar, mucizeyle büyüyü ayırt etmişlerdir. Onlara göre mucizede meydan okuma vardır, büyüde yoktur. (Yani büyü hünerini öğrenen herkes bunu yapabilir. Ama peygamber olmayan hiç kimse mucize getiremez). Allah, bu yüce makamı, yalancıların sızmasından korumuştur.""Şeytan sorulmaz"Böyle olduğundan Allah'ın izni olmadıkça kimseye bir zarar verilemez. Bundan dolayı Allah'a sığındıktan sonra artık hiçbir şeyden korkulmaz. Çünkü Allah adının anıldığı yere şeytan sokulamaz. Eûzü besmele, müminin koruyucu silahıdır. "O, öyle Allah'tır ki, onun ismi anıldıktan sonra ne yerde, ne de gökte hiçbir şey zarar vermez." Bunu böyle bilip, kafayı ve ruhu, büyü vehminden sıyırmak lâzımdır.Tekrar vurgulamak gerektir ki Allah'a sığınan insana büyü zarar vermez. Şeytan, Allah'a sığınan insandan kaçar. Kur'ân, büyücülerin iflah olmayacağını vurgular. Peygamberimiz de, "Bir düğüm bağlayıp ona üfleyen büyü yapmış olur. Büyü yapan şirk koşmuş olur" buyurmuştur.
Nur Öz adlı okuyucumun sorularını cevaplamaya bugün de devam ediyorum.Yunus ne güzel söylemiş, "Lütfun da hoş, kahrın da hoş" diye. Rüveym: "Sabır, şikâyeti bırakmaktır", Ebû Alî: "Sabır, Allah'ın takdirine itiraz etmemektir." Fakat şikâyet etmeden başına gelen belayı söylemen, sabra aykırı değildir. Yüce Allah, "Yâ Rabbi bu dert bana dokundu" diyerek derdini söyleyen Eyyûb'u, "Biz onu sabredici bulduk, ne güzel kuldu o" diyerek övmüştür.Hz. Peygamber, "Kendisine bir musibet erişmiş olan kimse, hatırladığı zaman istircâ ederse, (rica edip yalvarırsa) aradan uzun zaman geçmiş olsa dahi, kendisine o musibetin ilk vukubulduğu gündeki gibi sevap verilir" buyurmuştur.Dünyada güzel amellerle bezenip safiyet kazanan insan ruhu, şu bedenden ayrılınca cennet bahçeleri gibi bir yaşam içine girecek, orada iyi ruhlarla peygamberler, sıddîkler, sâlihler ve şehitlerle beraber tadına doyulmaz bir ruhani âlemde bulunacaktır.Azaplar içinde kalırDünyada kötü işlerle kirlenmiş, bozulmuş olan insan ruhu da bedeninden aynldıktan sonra kötü işlerin gerçek niteliğini görecek, azaba dönüşen o amellerinin tutsağı olacak, azaplar içerisinde kalacaktır. İnsan dünyada ne kadar mutlu yaşasa yine de acılardan, ıstıraplardan uzak olamaz. Çünkü dünyanın lezzeti yanında üzüntüsü ve kederi de vardır.Asıl elemsiz, üzüntüsüz, tasasız yaşam, o ruhsal yaşamdır. Çocukların acı çekmesi, elbette onların günahının kefareti olarak düşünülemez. Ama onların ahirette derece almasına vesile olur. İşlerin iç yüzünü Allah bilir. Biz Allah'ın esrarını bilecek durumda değiliz.İyi bir gecede ölmek"Hayati boyunca içki ve sigara içmiş bir insanın öldüğü günün Ramazan veya üç aylar olması bir mana ifade ediyor mu?" şeklinde sorunuza gelince, bir insanın Ramazan veya falan gün veya gecede ölmesi, onun mutlaka iyi kimse olduğunu göstermez.O iyi sanılan kimsenin öldüğü veya doğduğu o mübarek gecede kim bilir dünyada ne kadar eşkıya, kâfir, katil de ölmüş veya doğmuştur. Şimdi o mübarek gece, bu iyi insanın iyiliğini gösterdiyse öteki kâfirin de iyiliğini göstermez ya! Yahut o kâfir bu kutlu gecede öldü diye cennete gönderilecek değil ya! Ama salih insanların, iyi bir gecede ölmesi, belki o gece edilen duaların bereketine uğramasına vesile olabilir. Bu bakımdan mübarek gün veya gecelerde ölmek, doğmak halk arasında iyiye yorulur. Ama böyle bir genel hüküm yoktur.Yarınki yazımda bu okuyucumun büyü ile ilgili sorusunu cevaplayacağım.
Soru: Sayın hocam, VATAN gazetesindeki yazılarınızı sürekli takip ediyorum. Verdiğiniz bilgiler ışığında, dinimizi doğrularıyla öğreniyoruz. Ne yazık ki bizler hurafelerle büyümüşüz. Sizinle yüz yüze konuşup aklımdaki tüm soruları yöneltmeyi çok isterdim. Ne yazık ki ancak bir kaçını sorabiliyorum. 1- Ağır hastalığa yakalananlar çok acı çekiyor. Bize söylenen, "yaptıklarını çekiyor" veya "bu dünyada çekiyor, öbür dünyada çekmeyecek" şeklinde. Ancak çok küçük yaşlardaki çocuklar da amansız bir hastalığa yakalanabiliyor. 2- Hayatı boyunca içki ve sigara içmiş bir insanın öldüğü günün Ramazan veya üç aylar olması bir mana ifade ediyor mu? 3- Büyü var mı? İnsanlar gerçekten büyü yapabilirler mi? Yapabilirlerse o büyü nasıl yok olur?(Nur Öz / Trabzon)"Biz O'na döneceğiz"Cevap: Çekilen acılar, çekenler için ya bu dünyada bir günahlarının affına veya ahirette derece kazanmalarına vesile olur. İnsanın ayağının taşa değmesi bile bir günahının kefaretidir. "Andolsun, sizi korku, açlık, mallar(ınız)dan canlar(ınız)dan ve ürünler(iniz)den eksiltmek gibi şeylerle deneriz, sabredenleri müjdele. Ki onlara bir belâ eriştiği zaman, 'Biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz' derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır" (Bakara: 155-157) ayetlerinde insanın çeşitli olaylarla denendiği, sabredenlerin Allah katında ödüllendirilecekleri bildirilmektedir.Peygamberimiz, "Müminin başına gelen her acı, yorgunluk, hastalık, üzüntü, tasa, günahlarından bir kısmının bağışlanmasına neden olur" buyurmuştur."Allah iyisini verir"Müslimin rivayetine göre Peygamber (s.a.v.), "Başına bir felâket gelen mümin, Allah'ın buyurduğu üzere, 'Biz Allah içiniz ve O'na döneceğiz, Allahım bu musibetime hayırlı bir karşılık ver, kaybettiğimin yerine daha iyisini ihsan buyur' diyen Müslüman'a Allah, onun kaybettiğinden daha iyisini verir" buyurmuştur.Sabır, zorluklara dayanmak, nefsi tutmak demektir. En makbulü de ilk sadme anındaki sabırdır. Müslimin çıkardığı bir hadise göre nefse güç gelen fakat sevabı çok olan sabır, musibet ateşinin hücum ettiği zamanda yapılan sabırdır. Zira bu, kalbin gücüne ve sabır makamında sebatına delâlet eder. Ama musibetin ateşi soğuduktan, ilk şoku geçtikten sonra herkes sabreder. Bundan dolayı her akıllı, üç gün sonra ahmağın yapacağı işi, ilk andan itibaren yapmalıdır.■ Bu okuyucumun sorularını cevaplamaya yarın da devam edeceğim
Soru: Sayın Hocam, annem, yaklaşık olarak üç senedir evinde köpek besliyor. Tek başına yaşadığı için kendisine arkadaş olan bu hayvandan vazgeçemiyor. Ancak beş vakit namazını da ihmal etmiyor. Fakat çevreden çok farklı tepkiler alıyor. Kimileri bu durumun dinen kabul edilemez olduğunu söylüyor. Tabii ki bundan kendisi çok rahatsız oluyor. Sizin bu konudaki düşüncenizi ve yorumunuzu bekliyoruz. (İmran Akdemir)Cevap: Gerekli bazı durumlarda köpek beslemenin sakıncası yoktur. Ancak evin içinde köpek beslemek, İslâm geleneğine uymaz. Ama köpek anneniz için tek teselli kaynağı haline gelmişse ve onunla mutlu oluyorsa bir sakıncası yok. Hijyen şartlarına riayet ettikten sonra hayvana bakmanın ne zararı olabilir ki?Peygamberimizin, susuzluktan dilini sarkıtmış olan bir köpeği, kuyudan su çekip sulayan bir günah kadınının Allah tarafından affedildiğini söylemesi, hayvanlara bakmanın önemini ve sevabını yeterince anlatmaz mı?Bir sakınca yoktur"Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, (onlar da) sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır. Sonra (onlar), Rableri(nin huzuru)na toplanacaklardır" (En'âm: 38) ayetinde her hayvanın, tıpkı insanlar gibi sosyoljik bir toplum oluşturduklarını belirtmektedir. Ve "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. (Allah) onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir. Bunların hepsi apaçık bir Kitap'tadır" (Hud: 6) ayetinde de bütün hayvanların ve tüm canlıların rızkının Allah'a ait olduğu vurgulanmaktadır.Bu ayetler, insanları, hayvanlara bakmaya özendirmiyor mu? Madem hayvanların rızkı Allah'a aittir, onları Allah besliyor. O halde Allah'ın beslediği canlılara bakmak, onlara yardım etmek Allah'ı memnun eder. Köpek hakkındaki olumsuz yargı, köpeğin kötülüğünden değil, kuduz olup bulaştırması yahut korkup insanlara saldırması ihtimalinden kaynaklanır. Köpek eğitilmiş ve veterinerce de kontrolü yapılmış ise beslemekte bir sakınca yoktur.Üç yıl geçmesi lazımSoru: Otuz yıl önce vefat eden anneannemin yanına annemi de defnettik. Babam da aynı mezarı istiyor. Sayın hocam, bu mümkün mü? (Burcu)Cevap: Üçer yıl aradan sonra aynı kabre başkaları defnedilebilir. Her ölü defnedilirken öncekinin kemikleri bir kenara toplanır.
Soru: Değerli hocam, sizden şu iki sorumu cevaplamanızı rica ediyorum: 1- Kıyamet gününde, kitabı sağdan ve soldan verilenler dışında bir üçüncü sınıf var mı? İmanı olup bir süre azap çektikten sonra cennete gidecek olanlara kitapları nasıl verilecektir? 2- Hz. İbrahim'den sonra birçok peygamber gelmiştir. Neden Hz. Peygamberimizden başkası Kâbe-i Muazzama ile ilgilenmedi? (F. Baltacıoğlu)Cevap: 1- Kur'ân'ın anlatımına göre ahirette insanın kitabı (eylem tutanağı) sağdan veya soldan verilir. Kitabı sağ yanından verilenlerin hesabı kolaydır. Onlar cennete giderler. Hatta onlar hesaba da çekilemezler. Kitabı sol yanından verilenler suçlu, günah, şirk ve küfürle kirlenmiş ruhlardır. Onlar çetin hesaba çekilir, cehenneme atılırlar.Kur'ân'ın anlatımına göre insan ya suçludur ya suçsuz. Her türlü günah suçtur. Esasen küfür, Allah'a karşı nankörlüktür. Günahlar da öyle. Ancak günahların hafifi var, ağın var. Küfür ve şirk en ağır günahlardandır.Günah işler yaparak suç işleyenler (hangi günah olursa olsun), günah derecelerine göre cezalandırılmak üzere cehenneme atılırlar. Ne kadar ağır olursa olsun, hiçbir suçlu, sonsuzca cehennemde kalmaz. Çünkü işlenen suça, suçtan daha ağır ceza vermek Allah'a yakışmaz. Cehennem ve ceza, ruhu arıtmak içindir.Bereket ve hidayetAltmış yıllık ömrün tamamı suçla geçmiş olsa dahi onun cezası, katrilyonlarca, sonsuzca azap olmaz. Çünkü Allah, "Bir kötülüğün cezası, dengi bir kötülüktür. Ama affedip ıslah eden Allah tarafından ödüllendirilir" buyurmaktadır. Kur'ân, suça ancak dengi bir cezanın verilebileceğini, daha ağır ceza vermenin zulüm olduğunu vurgularken Allah, nasıl kullarına emrettiği temel kuralın dışına çıkar? Allah zulmetmekten münezzehtir.2- "Doğrusu insanlara (mabet olarak) ilk kurulan ev, Mekke'de olandır. Alemlere uğur, bereket ve hidayet kaynağı olarak kurulmuştur" (Al-i İmran: 96). Bizim kanaatimize göre ayette geçen "nâs" ile kastedilen, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in kendi toplumu olan Araplardır. Ayetten, Hicaz bölgesinde yapılan ilk mabedin Kabe olduğu anlaşılır. Hz. İbrahim, yaşayan üç büyük din peygamberinin atasıdır. Bu bakımdan dünyada peygamberler tarafından yapılan ilk mabet de Kabe'dir. Ama bu, ondan önce, başka bölgelerde, başka insanlar tarafından mabet yapılmadığı anlamına gelmez.Kabe'yi, Hz. İbrahim'in yaptığı, Bakara Suresi'nin 126. ayetinde anlatılır. Mescid-i Aksa'yı ise Kabe'den asırlar sonra Hz. Süleyman yaptırmıştır. Allah her kavme kendi içinden peygamber göndermiştir. Hindistan'da veya Çin'de çıkan Peygamberin Kabe'yi bilmesi ve gelip ziyaret etmesi mümkün değildir. Böyle delilsiz ayrıntılar din değildir. Bu tip rivayetleri inanç haline getirmek, dini basitleştirmek olur.