İktidar Muâviye'ye geçtikten sonra Hz. Ebubekir ailesi, Emevi yönetimini desteklememiştir. Zaten Ebubekir'in büyük oğlu Muhammed de Emevi ailesinden olan Osman yönetimine başkaldıranlar arasındaydı. Ailenin en ileri gelen kişisi olan Hz. Ayşe'nin, bazı kesimlerde iddia edildiği gibi Muaviye ve Yezid'le işbirliği yapması asla söz konusu olamaz. Zaten bu mümkün de değildi. Çünkü Muaviye'nin oğlu Yezit, Hz. Ayşe'nin vefatından (H. 59 / İ.S. 678) bir yıl sonra iktidara gelmiştir (H. 60 / İ.S. 679). Ayşe'nin, kendisinin ölümünden sonra iktidara gelmiş olan Yezid'le işbirliği yapıp Ehl-i Beyt'e düşmanlık etmesi imkânsızdır.Kerbelâ olayı, Hz. Ayşe'nin ölümünden sonra cereyan etmiştir. Bu olayda Hz. Ayşe'nin parmağını aramak, tarihi gerçeklere uymaz. Kaldı ki Ahzâb Suresi'nde Ehl-i Beyt tabirinin geçtiği siyak (sözün geliş biçimi) dikkatle okunursa, kastedilenlerin, başta Peygamber'in hanımları, tüm aile bireyleri olduğu anlaşılır. Muhakkak ki Ayşe de Peygamber'in Ehl-i Beyti'dir (hane halkı).Velihatlık sistemiŞu olay, Ayşe'nin Muaviye'yi desteklemek şöyle dursun, onun Dört Halife Dönemi' nin sonuna kadar, devlet başkanının seçimle belirlenmesi yöntemini değiştirerek veliahtlık sistemini ortaya çıkarıp halk egemenliğini saltanat sistemine çevirmesine karşı olduğunu kanıtlar:Muaviye, kendi sağlığında, oğlu Yezid'i veliaht tayin eder. Hicaz Valisi Mervan'a da halktan Yezid'e bey'at almasını yazar. Mervan, hutbesinde (cuma konuşmasında) halktan Yezid'e bey'at etmelerini (oy vermelerini) isteyerek der ki: "Yüce Allah, Emîrü'l-mü'minîn'e, Yezid hakkında güzel bir düşünce göstermiş. Biliyorsunuz ki Ebubekir de Ömer'i kendi yerine bırakmıştı."Cemaat arasında bulunan Ebubekir oğlu Abdurrahman (Hz. Ayşe'nin kardeşi) buna itiraz eder: "Yani Heraklitlik (Bizans krallığı) mi icat ediyorsunuz? Ebubekir, çocuklarından yahut ailesinden birini yerine bırakmadı. Ama Muaviye, oğluna sevgi ve şefkatinden dolayı ona ikram olsun diye, onu kendi yerine bırakmak istiyor.Çocuklarınıza bey'at mı edeceksiniz? Vallahi biz böyle bir şey yapmayız." Mervan, "Şunu yakalayın" diye emir verince Abdurrahman, kızkardeşi Hz. Ayşe'nin evine girer. Oraya girmeye cesaret edemezler. Böylece Abdurrahman kurtulur (Buhârî, Tefsir: 46). Hz. Ayşe'nin, iktidarın uygulamasına karşı çıkan kardeşini koruması da kendisinin, Muâviye yönetimini desteklemediğini gösterir.
Konuşmasına Allah'a hamd-ü sena ile başlayan Ayşe şöyle devam etti: "İnsanlar Osman'dan ve onun yöneticilerinden bize şikâyette bulunurlar, bizim görüşümüzü alırlardı. Biz de onlara güzel öğütler verir, uzlaştırıcı sözler söylerdik. Osman'ın suçsuz, Allah'tan korkan biri olduğunu, fakat onların (şikâyetçilerin) suçlu, yalancı olduğunu anlardık. Art niyetliydiler, söylediklerinden başka şeyler yapmak istiyorlardı. Çoğalıp güçlenince Osman'ın evini kuşattılar, kanını heder ettiler, haram mal yediler ve bir meşru sebep yokken Haram Kenti çiğnediler. Şimdi Osman'ın katillerini yakalayıp Allah'ın Kitabı'nı uygulamaktan başka seçeneğiniz yoktur. Baksana şu kendilerine Kitap'tan bir pay verilmiş olanlara, Allah'ın Kitabı'nın aralarında hükmetmesine çağrılıyorlar da (sonra onlardan bir grup bundan yüz çeviriyor)" (Ömer Rıza Kehhâ-le, el-A'lâm li'n-Nisâ: 3/47).Kuşkulu bir rivayetAyşe'nin komuta ettiği orduya katılmayan Ebubekre, sebebini şöyle anlatmıştır: "Peygamber Aleyhisselâm, Kisrâ'nın kızının İranlılara kraliçe olduğu haberini duyunca buyurdu ki:'Başlarına bir kadın geçiren kavim, asla iflah olmaz.'Allah, beni bu sözle yararlandırdı da o savaşa katılmadım" (Buhârî, Fiten: 18; Fethu'l-Bârî: 8/97). Bu rivayette taşlanan, kuşkusuz Hz. Ayşe'dir. Peygamber Aleyhisselâm, gerçekten öyle söylemiş olsaydı, Hz. Ayşe'nin Cemel Olayı'na katılmaması, Talha ve Zübeyr'in de onu başlarına geçirmemeleri gerekirdi. Kur'ân'a ters, olaylara da aykırı olan bu rivayetin doğruluğu kuşkuludur.Medine'ye gönderdiAyetlerin genel anlamı, böyle vâhid haberiyle daraltılamaz. Eğer bu rivayet doğru ise sadece Ebubekre'yi bağlar. Çünkü diğerleri bunu bilmedikleri için uygulamamışlardır. Diğer sahâbîlerin bilmediği ve uygulamadığı bir kişi haberi, nasıl din hükmü olur? Zaten bu, gerekli bir din hükmü olsaydı, Peygamber Aleyhisselâm bunu ilan eder ve ashabına böyle bir şey yapmamalarını bildirirdi.Savaşta muhalifler yenilince askerleri içinde, yenilen düşmanın erkeklerini köle, kadınlarını cariye yapmak isteyenlerin önerilerini, "Anneniz Ayşe kimin payına düşecek?" diyerek tersleyen Hz. Ali, saygıyla karşıladığı Hz. Ayşe'yi, muhafızların koruması altında Medine'ye gönderirken ona siyasete karışmamasını öğütlemiştir. O tarihten sonra Hz. Ayşe siyasete kanşmamıştır.
Hz. Ayşe'nin yaşı hakkında kaynaklardaki rivayetlerde abartı olduğu kanaatindeyiz. Dünkü yazımda da belirttiğim üzere Hz. Ayşe, daha önce Cübeyr ibn Mut'im'e nişanlı veya sözlüydü. Bu, onun Peygamber kendisini istemeden önce evlenecek yaşta olduğunu göstermez mi? Bu yaş da herhalde 9 yaş değildir. Demek ki Peygamber istediği zaman Ayşe, en azından evlenecek çağ olan 14-15 yaşlarındaydı. Hz. Peygamber onunla, nişanlandıktan iki üç yıl sonra evlendiğine göre demek ki Ayşe, en az 16-17 yaşlarında evlenmiştir. Peygamber vefat ettiği zaman da kendisi 25-26 yaş civarında olmalıdır.Askeri yönlendirmişHz. Muhammed'in Hatice'den sonra en çok sevdiği ve bakire olarak aldığı tek eşi Ayşe'dir. Onun hakkında, "Ayşe'nin diğer kadınlara üstünlüğü, (Araplarca en makbul yemek olan) tiridin, diğer yemeklere üstünlüğü gibidir" demiştir (Usdu'l-ğâbe: 5/503).Bir rivayete göre Cebrail, bir kez Hz. Muhammed'e, Ayşe biçiminde, yeşil giysili bir bir kız getirip, "Bu, senin dünya ve ahiret eşindir" demiştir (Usdu'1-ğâbe: 5/503).Hz. Ayşe, Mustalik Oğulları Savaşı'na katılmış, savaş dönüşünde İfk Olayı vuku-bulmuş ve Nur Suresi'nin 11-26'ncı ayetleri inerek Hz. Ayşe'nin masumluğunu vurgulamıştır.Son derece zeki, derin din bilgisine, tıbba ve edebiyata vakıf olan Hz. Peygamber'den en çok hadis rivayet edenlerin başında gelen Hz. Ayşe, Cemel Olayı'nı yönetmiş, siyasi konuşmalarıyla askeri yönlendirmiştir.Mektuplar yazmışHz. Osman'ın katlinden sonra Hz. Ali (ö. Hicrî 40/661)'ye bey'at edilince Talha ve Zübeyr Mekke'ye gidip, Hac münasebetiyle Mekke'de bulunan Hz. Ayşe ile görüştüler. Osman'ın kanını aramak üzere Basra'ya gitmeye karar verdiler. Halkı da bu maksatla savaşa çıkardı. Hz. Ayşe, devenin üstündeki hevdeci içinde bu orduya komuta ettiği için bu savaşa Cemel Olayı denilmiştir.Ayşe Mekke'de henüz Kûfe'ye doğru yola çıkmadan söylediği nutukla halkı Osman'ın kanını almak için kendisini desteklemeye teşvik ettiği gibi Basra halkına da kendisini desteklemeleri için mektuplar yazmış, Kûfe'ye vardıktan sonra da erkeklere hitaben bir konuşma yapmıştır. İkdu'l-Ferîd sahibi Muhammed ibn Abdi Rabbih'in ifadesine göre gür sesli olan Ayşe, konuştuğu zaman ses tonundan ve üslûbundan asil bir kadının konuştuğu anlaşılırdı.
Hz. Peygamber zamanında kadınlar da erkeklerle beraber savaşa katılıp geri hizmetlerde çalışırlardı. Uhud Savaşı'nda Müslümanlar kayıp verince Peygamber'in zevcesi Ayşe ile Ümmü Süleym, paçalarını sıvamış ve sırtlarında kırba kırba su taşıyarak savaşanların ağızlarına dökmüşlerdi (Buhârî, Cihâd: 1074, Mağâzî: 18; Müslim, Cihâd: b. 47, h. 136). Şimdi Peygamber döneminden itibaren topluma yön vermiş büyük İslâm kadınlarından bazı örnekler sunacağım. İslâm tarihinde topluma yön vermiş örnek İslâm kadınları vardır. Hiç kuşkusuz, bunların başında Hz. Peygamber'in ilk eşi Hz. Hatice gelir. Huveylid'in kızı olan Hz. Hatice, daha önce Atik ibn Âiz ile evlenip ona Abdu Menâf adında bir çocuk doğurmuş, sonra Ebû Hâle Zürâre ibn Nebbâş el-Esedî ile evlenmiş, ona da Hint adlı bir kız doğurmuştur. Onun da ölümü üzerine, henüz peygamberlikle görevlendirilmemiş bulunan Hz. Muhammed ile evlenmiştir. Onunla evlendiği sırada kırk yaşlarında olduğu söylenir. Ancak Peygamber'e altı yedi çocuk vermiş olması, kendisinin bu son evliliğinde, kırk yaşlarının altında olmasını gerektirir. Çünkü Arabistan gibi sıcak bir ülkede kadınlar, erken yaşta menopoza girerler. Kırk yaşından sonra bir kadının yedi çocuk doğurmuş olması normal değildir.Hz. Ebubekir'in kızıHatice, peygamberliğin yedinci yılında ölmüş ve Mekke kabristanı Hacun'a defnedilmiştir. Peygamber (s.a.v.) onun sağlığında başka bir kadınla evlenmemiştir. Hz. Hatice'den Kasim ve Abdullah (Tayyib-Tâhir veya Mutahhar) adında iki oğlu, Rukayye, Zeyneb, Ummukulsûm ve Fâtıma adlarında dört kızı olmuştur. Dört kız evladının en büyüğü Zeynep, en küçüğü de Hz. Fâtıma'dır.Hz. Fatıma, babasının peygamberliğinin beşinci yılında doğmuş, ikinci Hicret yılında henüz on yaşlarındayken Hz. Ali ile evlenmiş ve babasının vefatından altı ay sonra, on dokuz yaşındayken ölmüştür. Hz. Hasan'la Hüseyin'in annesidir. Peygamber'in nesli, bu kızıyla sürmüştür. Ayşe, Hz. Ebubekir'in kızıdır. Annesi Ümmü Rûmân'dır.Cübeyr ibn Mut'im'e sözlüydü. Peygamber onu isteyince Ebûbekir, "Yâ Resûlâllah, müsaade buyur, ben onu usulüyle Cübeyr'den çekip alayım" dedi. Peygamber, Hicret'ten iki üç yıl önce nikahlandığı Ayşe ile Medine'de zifaf olmuştur. Evlendiği zaman dokuz yaşında olduğu söylenen Ayşe, Peygamber'in yanında dokuz yıl kalmıştı. Peygamber vefat ettiği zaman on sekiz yaşındaydı. Peygamber'in evlendiği tek bakire olan Ayşe, Hicret'in 59'uncu yılında ölmüştür (Bkz. İbnu'l-Esîr, Usdu'l-ğâbe fî Ma'rifeti's-sahâbe: 5/501-504; Ömer Rızâ Kehhâle, A'lâmu'n-nisâ: 3/9-131).
Soru: Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunuyum. Rotterdam İslâm Üniversitesi'nde master yapmak istiyorum. Şartların neler olduğunu bilmiyorum. Bana yardımcı olabilir misiniz? Namazlar hangi şartlarda cem edilebilir? (Abdülcebbar Oğul)Cevap: Rotterdam'da iki üniversite var. Biri Rotterdam İslâm Üniversitesi, diğeri de Rotterdam'in bir semti olan Schiedam'daki Avrupa İslâm Üniversitesi. Her ikisi de İlahiyat Fakültesi'ne muadil dersler okutur ama resmen tanınmış değillerdir. Bundan dolayı gitmek için vize alamazsınız. Ama siz kendiniz vize alıp gider de masrafınızı üstlenirseniz, bunların birinde master yapabilirsiniz.Yalnız şimdilik çalışmanızın resmi bir niteliği olmaz. Ne Hollanda'da, ne de başka bir yerde resmi diploma kabul edilmez. Ancak bunlar devlet tarafından resmen tanınırsa o zaman işler değişir. Diğer sorunuza gelince, namazların yolculukta cemedileceği konusunda pek çok hadis vardır. Abdullah ibn Abbas'a dayanan birkaç hadise göre de normal zamanda da cemetmek caizdir. Her zaman olmasa da işlerin yoğunluğu dolayısıyla cem'e başvurulabilir. Öğle ile ikindi, akşamla yatsı namazları birleştirilerek kılınabilir.Dedikodu yasaktırSoru: Dedikodu dinimizce yasak mıdır? Bu konuda bilgi verir misiniz? (Hatice K.)Cevap: Dedikodu gıybet demektir. Gıybet, birisinin yüzüne söylenmesinden hoşlanmadığı şeyleri arkasında söylemektir. Bu yasaktır. Kur'ân şöyle buyurmuştur: "Ey inananlar, zandan çok sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli şeylerini araştırmayın, biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemeği sever mi? İşte bundan iğrendiniz. O halde Allah'tan korkun, şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir" (Hucurat: 12).Türkçe gıybet dediğimiz gaybet, bir kimsenin arkasından, onun hakkında sevmediği bir şeyi söylemektir. O kimse söylenen şeyi gerçekten yapmış ise söylenen söz gıybettir, yapmamış ise iftira olur. Dedikodu da gıybet demektir. Yüce Allah, gıybet etmenin çirkinliğini belirtmek için onu ölü eti yemeye benzetmiştir. Gerçekten de arada benzerlik vardır. Çünkü ölen kişi, etinin yendiğinin farkında olmaz. Gıybet edilen de o anda, gıybet edenin söylediklerini bilmez. Ayrıca bu benzetmede insanın şeref ve namusunun, eti gibi haram olduğuna işaret de vardır. Ölen insan, kendi kardeşi olursa onun etini yemek daha iğrenç olur. İşte yüce Allah, mümini gıybetten şiddetle kaçındırmak için onun, ölü eti yemek gibi iğrenç ve tiksindirici olduğunu vurgulamıştır.
Soru: Vefat etmiş babalarından emekli maaşı almak için resmi nikâhlı eşler boşanıyorlar. Kadın, sağlık hizmetlerinden sigortalı olduğu için bundan yararlanıyor. Boşandığı eşiyle de yaşantısı devam ediyor. Alınan bu para helâl mi? "Tüyü bitmemiş yetim hakkı yemek" ne anlama gelir? (Burhan Sünter)Cevap: Maaş, ancak yasal olursa helâldir. Yasal olmayan maaş, haramdır. Yasaya göre evlenmemiş, çalışmayan kız; vefat etmiş babasının emekli maaşından yararlanır. Ama evlendiği takdirde bu hakkını kaybeder. Bir kızın, evlendiği halde hileli biçimde boşanıp babasının emekli maaşını alması haramdır. Çünkü gerçekte kocasıyla birlikte yaşadığı halde kendisini boşanmış göstermekle yalan söylemekte, hakkı olmayan bir parayı almaktadır. Ayrıca hakim önünde boşandıktan sonra artık dini nikâhın devam ettiğini sanmak da dinin ruhuna uygun olamaz. İslâm'ın temel şartı önce Allah'a inanmak, sonra doğru olmaktır. Yalanla iman bir gönülde birleşmez. "Rabbimiz Allah deyip doğru olanlar" cennetle müjdelenmişlerdir.Halk arasında söylenen, "Tüy bitmemiş yetim hakkı yemek", devletin malını haksız yere yemekten kaçındırma ifadesidir. Devletin malı, halkın ödediği vergilerden oluşur. Devletin malında tüm vatandaşların, özellikle yetimlerin, yoksulların, dul kadınların hakkı vardır. Devlet bunlara bakmakla yükümlüdür. Haksız yere devlet malı yiyen, henüz başında tüy bitmemiş küçücük yetim hakkını yemektedir. Çünkü o malda o yetimin de hakkı vardır.Fidye vermesi gerekmezBir memur olan S. Çiçek adlı okurum, eşinin kanser olduğunu, önceki tedavisinden sonra hastalığın tekrar nüksettiğini, kemoterapi olmak zorunda bulunduğunu, oruç tutmasının mümkün olmadığını, eşinin oruç fidyelerini verememekten üzüntü duyduğunu yazıyor. Değerli kardeşim, Allah eşinize şifalar ihsan etsin. Oruç, sağlam insanlara farzdır. Eşiniz, iyileşmesi mümkün olmayan hastalığa yakalanmışsa o, oruç tutmakla yükümlü değildir. Fidye vermesi de gerekmez.Fidye, oruca zor dayananlar, oruç tutmakta zorlananlar hakkındadır. Kur'ân'ın ayeti açıktır: "Oruca (güç) dayananların fidye vermesi, bir yoksulu doyurması lâzımdır" (Bakara: 184). Her gün iğne yaptırmak durumunda olan şeker hastaları, ilaç almak zorunda olan kalp hastaları ve ilaca bağımlı hastalar oruç tutamadıkları için fidye verirler. Ama kanser gibi amansız bir hastalığın ileri aşamalarında bulunanlar, oruçla yükümlü değillerdir. Şayet iyileşirlerse kaza ederler. İyileşmedikleri takdirde sorumlu olmazlar. Gerçeği Allah bilir.
Okuyucum Bedii Ahsen'in sorusunun cevabını bugünkü yazımda tamamlıyorumİmam Fahreddin-i Râzî, Enâm: 32 ve Muhammed: 36-37'nci ayetlerle ilgili açıklamasına şöyle devam ediyor: "Hep oyun, eğlence ve dış görünüşle uğraşanlar aldanırlar. İşlerin iç yüzünü düşünenler oyun ve eğlenceye dalmazlar. Gerçek hayaü düşünenler de dünyaya dalmazlar. Oyun ve eğlence çocuklara, cahil ve gafillere yaraşır. Olgunlar, oyun ve eğlenceden uzak kalır. Ancak işlerin içyüzünü düşünmeyen cahil ve gafiller dünya lezzetlerine dalarlar. Gerçeği araştıran hekimler, bu dünya lezzetlerinin hep aldanma olduğunu, gerçek olmadığını bilirler. Ahiret yurdu, korunanlar için daha hayırlıdır. Çünkü dünyanın hayırları iki şehvetin (ağız ve bel şehvetlerinin) doyumundan ibarettir. Bunların doyumu, aslında düşük bir şeydir.Zira en adi hayvanlar bu hususta insanla ortaktırlar. Hatta hayvanlar bu konuda insandan daha ileridirler. Mesela deve insandan çok yer. Horoz ve serçe insandan daha çok cinsel ilişkide bulunur. Kurt parçalamada, akrep ısırmada daha güçlüdür. Eğer bu iki şehvetin doyumu, şeref kazandırsaydı, bunları daha fazla yapan, daha şerefli olurdu. O zaman bütün ömrünü yemekle ya da cinsel ilişkiyle geçiren insanın daha şerefli olması, övülmesi gerekirdi. Halbuki böyle olmadığı, herkesçe bilinmektedir. Tersine böyle insanlar hakir görülürler. Bundan dolayı insanlar bu gibi şeylerle övünmezler, bunları gizlerler. Akıllılar, cinsel ilişkiyi gizli yaparlar, herkesin içinde yapmazlar. İnsanlar birbirlerine kızdıkları zaman cinsel ilişkiyle ilgili sözlerle hakaret ederler. Bu, o ilişkinin çirkinliğinden dolayıdır.Yeme, içme ve cinsel ilişki, acıyı gidermek (ihtiyacı karşılamak) içindir. Hal böyle olunca bu lezzetlerin bir hakikati yoktur. Bunlar arazdır, gelip geçici şeylerdir. Bütün bunlar, bu lezzetlerin düşüklüğünü gösterir. Ruhani mutluluklar ise süreklidir, yücedir. Bundan dolayı bir kimsenin kendini çok ilme verdiğini, bedensel lezzetlerden el çektiğini görünce insanlar ona saygı beslerler, hizmet ederler. Bütün bunlar ruhsal lezzetlerin yüceliğini gösterir." (Mefâtîhu'l-ğayb: 12/201)İbadetler bireyseldirSoru: 1986 yılında ölen babamın yerine önümüzdeki yıl bir vekili hacca göndermek istiyorum. Dinimizce bu mümkün mü?Cevap: Bedel hac genellikle caiz görülmektedir. Ama gerçekte ibadetlerin bireysel olduğu prensibine aykırıdır. Kimse kimsenin yerine namaz kılamadığına, oruç tutamadığına göre hac da yapamaması gerekir. Ancak kişi, yaptığı haccın sevabını ölmüş bir kimseye bağışlayabilir, daha doğrusu onu anarak, onunla birlikte dua ederek onun ruhunun şad olmasına vesile olur.
Soru: Bir ayette, hayatın oyun ve eğlenceden ibaret olduğu belirtiliyor. Bu mesajdan ne anlamamız gerekiyor? (Bedii Ahsen)Cevap: "Dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Korunanlar için elbette ahiret yurdu daha iyidir. Düşünmüyor musunuz?" (En'âm: 32). "Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer inanır, (günahlardan) korunursanız (Allah) size mükâfatlarınızı verir ve sizden (bütün) mallarınızı istemez." / "Eğer onları isteseydi de sizi sıkıştırsaydı, cimrilik ederdiniz ve kinlerinizi ortaya çıkarırdı (Allah'ın Elçisi'ne kin beslemeye başlardınız)" (Muhammed: 36-37). Dünya, yakın anlamındaki "dünüvv" kökünden sıfat olan "ednâ" sözcüğünün dişilidir. Dünya hayatı, en yakın, içinde bulunulan yaşam demektir.Bir oyun ve eğlenceMuhammed: 36'ncı ayette, dünya hayatının, bir oyun ve eğlence olduğu, Allah'ın azabından korunanlar için ahiret yaşamının, bu yaşamdan daha hayırlı olduğu vurgulanıyor. Ahiret âlemine nispetle dünya yaşamı, bir oyun, oyalanma gibidir. Oyun nasıl çabuk geçerse, dünya hayatı da öyle çabuk geçer. Bu ifade, ahiret hayatının büyüklüğünü, üstünlüğünü, ciddiliğini vurgulamaktadır.Ahirete oranla burası bir oyun ve eğlence durumundadır. Gerçek ve ciddi hayat, ahiret hayatıdır. Ama insanlar, çoğunlukla o gerçeği değil, bu eğlenceyi yeğlerler. Ömürlerini bir oyalanma içerisinde geçirirler.Ahireti inkâr edenler, varsa yoksa dünya deyip, başka bir hayat kabul etmediklerinden onların bu düşüncelerinin yersizliğini belirtmek için ahiret hayatının, dünya hayatından çok daha iyi olduğu, ahirete oranla dünya yaşamının, bir oyun ve eğlenceden ibaret bulunduğu, asıl gerçek yaşamın, ahiret yaşamı olduğu anlatılmaktadır.İmam razi'nin yorumuİmam Fahreddin-i Râzî'nin, bu ayetlere yorumu şöyledir: "İnsan, oyun ve eğlenceden, yaptığı anda zevk alır, ondan ayrıldıktan sonra pişman olur, huzursuzluk duyar. Eğlenceye dalınca ömür çok çabuk geçer. İşte dünya hayatı da böyledir. Yaşandığı sürece zevkli gelir, çabuk geçer ama ondan aynlınca kişi, kendisini başka bir hayata hazırlamamış ise dünyadan kendisine sadece pişmanlık kalır.Oyun ve eğlencenin süresi azdır. Ahirete göre dünyanın süresi de çok azdır, bir göz açıp yumma kadar kısadır. İşte bunları düşünenler, bu eğlence hayatına dalmaz, ahiret yaşamı için hazırlanırlar. Ahireti dünyaya tercih ederler. Ahirete inanır, onu kazanmak için hidâyet yolunda yürürler. Bunun için dünyalarını da güzel huylarıyla, adaletleriyle, çalışmalarıyla onarırlar." (Devam edecek)