Soru: Kur'ân-ı Kerim'de yazan, Allah'ın, "Âlemlerin Rabbi" olması ne demektir? Dünyadan başka gezegenlerde de yaşam olduğunun ifadesi olabilir mi?(Ersin Ocak / İzmir)Cevap: Kur'ân'da Allah'ın, "Âlemlerin Rabbi" olarak tanıtılması, özellikle İsrailoğulları'nın, Allah'ın İsrail'in Rabbi olduğu şeklindeki inançlarının doğru olmadığını, Allah'ın sadece İsrailoğulları'nın değil, bütün insanların, bütün yaratıkların Rabbi olduğunu vurgulamak içindir. Ama evrende, bizim dünyamızdan başka gezegenlerde de başka güneş sistemlerinde de hayatın, hatta fiziksel akıllı varlıkların olduğuna dair Kur'ân'da işaretler vardır. Mesela şu ayetler başka dünyalarda da akıllı varlıkların olduğuna işaret olabilir:"Göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez Allah'a secde ederler. Gölgeleri de sabah akşam (uzanıp kısalarak O'na secde etmektedirler)" (Ra'd 15). "Sûr'a üfleneceği gün, Allah'ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde bulunan kimselerin hepsi, korku içinde kalır (bayılır). Hepsi boyun bükerek O'na gelirler" (Nemi: 87). "Sûr'a üflenmiş, göklerde ve yerde olanlar (korkudan) bayılmışlar ancak Allah'ın dilediği sarsılmamıştır. Sonra ona bir daha üflenmiştir, birden onlar kalkmış, bakıyorlardır" (Zümer: 68).Peygamberimiz "Hac arifedir" buyurmuşturSoru: Büyüklerimin dedeğine göre Arife, sadece Kurban Bayramı'ndan önceki güne denirmiş. Bu doğru mu?Cevap: Bayramdan önceki güne arife günü denilir, hangi bayram olursa olsun. Ancak Kurban Bayramı'ndan bir önceki gün, hacıların, Arafat'ta bulunup dua edecekleri gün olduğu için özellikle o güne "Arife" denilir. Peygamberimiz de, "Hac arifedir" buyurmuştur. Yani Hac, Arafat'ta duaya durma günüdür. Burada arife tabiri, Arafat bölgesinde durmayı ifade eder. İşte o günün adı arifedir. Haccın iki temel öğesi vardır: Birincisi bayramdan önceki günde güneş batıncaya kadar Arafat'ta durmak, diğeri de bayram günü Kabe'yi tavaf etmektir. Ama artık her bayramdan önceki güne arife denmesi yerleşik hale gelmiştir. Hatta herhangi belli bir günün veya tarihin öncesine de arife denilir. Mesela, "Hasan'ın doğum gününün arifesinde" sözü, doğumunda bir önceki günü ifade eder.
Çok doğru bir noktaya temas eden, uzak yol kaptanı ve Kıbrıs gazisi okuyucum Mehmet İnal Kolburan'ın bana gönderdiği mektubu aynen yayınlıyorum. "Sayın Hocam Süleyman Ateş, Sevgi ve saygılarımı sunarak zatıalinizle cuma namazı hakkında seneler sonra vardığım bir sonucu paylaşmak ve görüşünüzü almak istiyorum. İlmihal kitabınızda cuma namazının kimlere farz olduğunu anlatırken birinci madde olarak 'erkek olmak' diyordunuz. Tefsirinizde ise 'insanları cumaya çağıran ayetin söylemi geneldir, erkekleri de kadınları da kapsar' diyorsunuz. Bu ifadenizi okumak beni çok mesut etti. Seneler önce yine sizin mealinizi okuyunca aynı sonuca varmıştım çünkü Ekber Allah, çeşitli ayetlerde resulünün ağzından, 'inananlar, inanan erkekler, inanan kadınlar...' diye hitap ediyordu. Nasıl olur da şüpheli bir hadisle cuma namazı yalnız erkeklere farz oluyordu? Resulü, Ekber Allah'ın hitabını nasıl değiştirebilirdi? Uzak yol kaptanı olarak birçok memleketin mescitlerinde cuma namazı kılmak kısmet oldu. Ancak Endonezya'da kadınların erkeklerle aynı safta fakat ayrı tarafta namaz kıldığına şahit oldum. Yüzyıllardır kadınlara cuma namazını yasaklayan ulema, bu kararların sorumluluğunu nasıl çekecek, mahşerde nasıl cevap verecekler? Akıl kullanmadan nakil kullanan bu kişileri Allah affetsin. Artık Diyanet'in vakit geçirmeden cuma namazının kadınlara da farz olduğunu açıklayıp camilerimizde onlara genişçe yer ayırmaları gerekmez mi? Sevgilerimi sunuyorum."Takva sahibi, kuşkulu şeylerden uzak dururSoru: Ticari işlemlerde kaparo adı altında alınan paralar hakkında bilgi verebilir veya bir kaynak gösterebilir misiniz? (Sakine Ünver)Cevap: Bu durum, alanla satan arasındaki sözleşmeye bağlıdır. Kaparoyu alan kimse, geri dönüldüğü takdirde parayı iade etmeyeceğini söylemiş, alıcı da buna razı olmuş ise kaparoyu iade etmeyebilir. Çünkü o kişi, malın satıldığını düşünerek başka birisine satmaz, alıcı da pişman olup dönerse satıcı zarara uğrar. Ama her ne olursa olsun kaparonun iade edilmemesi dinen caiz olsa da takvaya uygun değildir. Takva sahipleri kuşkulu şeylerden kaçınır, aldıkları kaparoyu da geri verirler.Ayrıca fıkıh kitaplarının ticaret konularına bakabilirsiniz. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin ticaret, akit ve benzeri maddelerinde bu konuda bilgi olmalıdır. Sayın Prof. Dr. Hayrettin Karaman'ın İslâm Hukuku adlı eserinde, Ömer Nasuhi Bilmen'in Fıkıh Bilimi Terimleri adlı eserinde aradığınızı bulabilirsiniz. Ayrıca Hasan Ege tarafından Türkçe'ye çevrilen "Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı" da kaynak sayılabilir.
Soru: Ölen bir kişinin ailesi tarafından üç gün boyunca sabahtan akşama kadar Kur'ân okutulup, gelen misafirlere iki öğün yemek verilmesi dinimiz açısından uygun mudur? Ölünün ruhuna Fatiha okunur mu? Okunan bu duaların ölüye faydası nedir? (Kemal Çevik / Elbistan)Cevap: Cenaze evinde iki gün boyunca yemek vermek diye bir gelenek yoktur. Tam tersine, konu komşu cenaze evine yemek götürür. Çünkü acılı durumda olan o insanlar yemek pişirmek istemezler, hatta yemek yeme isteklerini dahi kaybederler. İşte onlara yardım için yemek götürülmekle, hiç değilse yemek yapma telaşından kurtulurlar.Ama ölen kişinin hayrına, yakınları fakirlere yardım eder, sadaka verirlerse bu güzeldir. Verilen sadakalar, ölünün ruhunun şad olmasına vesile olur. Ölmüşlerin ruhu için Kur'ân okunacağı hakkında sünnetten sağlam bir delil yoktur. Yalnız, "Yasin, Kur'ân'ın kalbidir, onu ölülerinize okuyunuz" şeklinde sağlam olmayan bir hadis var ise de İbn Hibbân, bu hadisin, ölmüşlerin ruhuna değil, ölmekte olanlara, yani can çekişenlere Yasin okumayı öğütlediğini belirtmektedir. Hz. Peygamber'in, ölülerin ruhlarına Fatiha okuduğuna dair hiçbir rivayet yoktur.Fakat bu durum, ölülerin ruhuna hiç Kur'ân okunmayacağı anlamına gelmez. Kur'ân okumak sevaptır. Sevabı okuyana aittir. Yalnız okuyan kişi, okuduğu Kur'ân yüzü suyu hürmetine ölmüşlerinin ruhunun şad olmasını, bağışlanmasını Allah'tan diller, onlara dua ederse ölmüşlerin ruhları, bu duadan ve okunan Kur'ân'dan yararlanırlar. Çünkü bu bir araştır, hayır ile duadır. Ruhlar, anılmakla şad olurlar. Öyle olmasa yüce Allah, Kur'ân'da çeşitli peygamberlerin esenlikle anıldıklarını, özendirici bir üslupla belirtmez, "Âlemler içinde Nuh'a selam olsun, İbrahim'e selam olsun..." demez.'Banka kredisi haram mı?'Soru: Özbekistan'da ticaretle uğraşıyorum. Şu anda ekonomik kriz içindeyim. Bankadan kredi kullanmam dinen haram mıdır?Cevap: Bulunduğunuz şartlar sizi banka kredisi kullanmaya mecbur ediyorsa kanaatimce kredi kullanabilirsiniz. Zaten bugün artık banka kredisi zorunlu hale gelmiştir. Ev, araba alan kredi kullanıyor. Çünkü o kadar parayı peşin olarak ödemek bazılarınca mümkün değildir. Haram olan riba, fukaradan alınan fazlalıktır. Siz ticari işlemler için kanunla kurulmuş finans kurumlarından kendi isteğinizle kredi alıyorsunuz, banka da size belli bir ücret karşılığında krediyi sağlıyor. Burada ezilen bir taraf görmüyorum. Bankasız modern ekonominin yürüyeceğine inanmıyorum.
Soru: Dinimiz, insanlığın Hz. Adem ve Havva soyundan geldiğini söylüyor. Hz. Adem'in Allah'ın peygamberi olduğunu biliyorum. Ancak bilimsel kazılarda bulunan kanıtlardan, mağara duvarlarına yapılan resimlerden anlıyoruz ki, ilk insanlar mağaralarda yaşayan, avladıkları hayvanları çiğ yiyen, ateşe, yıldırıma, güneşe taparlardı. Söylemeye dilim varmıyor ama Hz. Adem ve Havva da mı mağara insanıydı? (Yelken Deniz)Cevap: Hz. Adem, konuşmayı geliştiren, iyiyi kötüyü fark eden, ilkel de olsa bazı iyi ahlâk kuralları geliştirmiş olan halife insandır. Ama ondan önce de insanlar vardı. Onlar henüz akılca gelişmedikleri için vahşi bir hayat yaşıyor olabilirler. Akılca gelişmeyenler sorumlu olmazlar. İşte henüz halifelik makamına sıçrayamamış ilk insanlar, vahşi ve barbar bir hayat yaşıyorlardı. Nitekim yüce Allah, insanı halife yapacağını söyleyince insanın barbar, bozguncu ve kan dökücü olduğunu gören meleklerin içinde, insandaki evrim potansiyelini fark edemediklerinden, "Bozgunculuk yapan, kan döken birini mi halife yapacaksın?" düşüncesi belirmişti. Yüce Allah da insanın, mantık kurallarını koyup geliştirme, düşüncelerini dil kalıplarıyla anlatma potansiyelini ortaya çıkarınca melekler, insana secde yani hizmet (yardım) etmişlerdir. Bu konuda ayrıntı için "Kur'ân Ansiklopedisi" adlı eserimizin, İnsan maddesine bakmalısınız.Rivayetler çeşitlidirSoru: İdrarın çamaşırımıza değmesini günah olarak biliyoruz. Hatta bu yüzden kabir azabının çekildiğini de duydum. İslâm temizlik, saflık ve doğruluk dinidir. Neden kabir azabı gibi bir külfet verilmiştir? (Nail Yücekal)Cevap: O konuda bazı rivayetler varsa da bunlar, üzerinde inanç kurulacak ölçüde sağlam değildir. İnsanlan temizliğe yönlendirmek için bu tür rivayetler ortaya atılmıştır. Kur'ân, pislikten sakınmayı emreder. Ama bunun, kabir azabına sabep olacağını söylemez. Çünkü bunun kabir azabıyla ilgisi yoktur. Ancak pislik, çevre kirliliğine, mikropların üremesine neden olur. Ben bunların, Peygamber sözü olduğuna inanmıyorum. Çünkü tam bunun tersi rivayetler de vardır ki, o rivayetler de hijyen açısından aklın ve mantığın kabul edeceği şeyler değildir. Mesela Peygamber'in, hasta, cılız bedevilere deve sidiği içmelerini öğütlediği rivayet edilir. Bu, aklın kabul edeceği bir şey değildir. Cennete teşvik eden, cehennem azabından sakındıran, kötülükten, pislikten kaçındıran bu tür uyarıcı rivayetlere, terğib ve terhib (özendirme, korkutma) rivayetleri denilir ki, hadis uzmanları, inançla ilgili olmayan bunların sağlam olup olmadığı üzerinde fazla durmamışlardır.
Makine yüksek mühendisi olan okurum Cumhur Ketsel'in sorularının bir bölümünü dün cevaplamıştım. Ketsel'in cevabını bugünkü yazımda tamamlıyorum.Hz. Peygamber, namaz kılmış, ne farz ne de sünnet için bu öğlenin farzı, bu ikindinin farzı yahut öğlenin sünneti, ikindinin sünneti diye bir isimlendirme yapmamıştır. Yalnız belli zamanlarda namaz kılmıştır. Kendi başına kıldığı namazlara sünnet, cemaatle kıldığı namazlara da sonradan farz denmiştir. Burada sözünü ettiğiniz zat ile tenakuza düşmüş olmamız söz konusu değildir. Önce belirteyim ki benim için hiç kimse örnek değildir, kimsenin yazdığına da bakmam. Kaynağım Kur'an ve hadistir. Peygamberimizin mescitte hiç nafile kılmadığı doğru değildir. Eğer mescitte nafile kılmasaydı, onun öğle vakti cemaat namazından önce ve sonra namaz kıldığını nereden bilecektik? Hz. Peygamber, Ramazan ayında itikâfa girer yani mescidinde ibadete çekilir, namaz kılardı. Bu nafile değil midir? Onun kıldığı nafilelere sünnet denilir. Bu konuda tartışmayı sürdürmekte bir yarar görmüyorum. Gelelim diğer sorunuza. Evrimi izah etmek, bu sütunun boyutunu aşar. Ama özetle Kur'an, evrenin bir anda değil, altı evrede yaratıldığı yani evrenin sürekli bir evrim geçirdiğini belirtir. Evren, "Ol" emriyle hemen olup bitmemiş, bir oluşum içine girmiştir ki "feyekûn: olmaktadır" ifadesi, bu oluşumun sürdüğünü belirtir. İnsanın ilk yaratılışının çeşitli evrelerden geçirildiği, Kur'ân'ın çeşitli ayetlerinden anlaşılır. Anne karnında yaratılışı da dokuz ay on günü alır. Geniş bilgi için "Kur'ân-ı Kerîm'e Göre Evrim Teorisi" adlı makalemizi ve "Kur'an Ansiklopedisi" adlı eserimizden "İnsan" ve "Evren" maddelerini okumanızı tavsiye ederim.İbadete devam edinSoru: Cinsel dürtülerimi bir türlü kontrol edemiyorum. Bu yüzden yaptığım ibadetlerden huzur duymuyor, kendimi suçlu hissediyorum. Sayın Hocam sizden, bu konuda bana yol göstermenizi rica ediyoırum.Cevap: Sözünü ettiğiniz dürtü, vücudun doğal fonksiyonudur. Kendinizi korumak elbette iyidir. Ama zorda kalma durumunda bu eylem, hoş görülmemekle beraber günah değildir. Huzursuz olmanıza gerek yok. İbadetlerinizi muntazam yapmaya devam edin. Aklınızı o tür şeylere takıp da hayatı kendinize zindan etmeyin. En büyük günah, kötülükleri düşünmek, kalbi onlarla meşgul etmektir. Gönlünüzü Allah sevgisiyle doldurmaya bakın. Geçmişle uğraşan, bugünü ve geleceği de ziyan eder.
Soru: Geçen gün bir yazınızda namazlardaki rekât sayısının hicretten bir müddet sonra Peygamberimiz tarafından ikişer rekât ilavesiyle dörder rekât- öğlen, ikindi, yatsı kıldırdığı rivayet ediliyor diyorsunuz. Daha sonra da bu olayın Peygamberimizin uygulamasıyla sabit olduğunu söylüyorsunuz. Burada bir tenakuz yok mu? Yani bu uygulama rivayet midir, sabit midir, yoksa isteyen istediği gibi anlasın mı demek istiyorsunuz? Yine bir başka yazınızda Peygamberimizin farz namazlara, sünnet namazlar ekleyerek (mesela öğle namazını dört rekât ön sünnet, iki rekât son sünnet, toplam on rekât kıldığı gibi) kıldığını yazmıştınız. Bu konuda buradaki hocamız da kitaplarında ve yazılarında defalarca Peygamberimizin gün içinde sünnet, revatip, tatavvu, tövbe, şükür vs. adı altında çokça nafile namaz kıldığını ancak öğlen namazının veya başka bir namazın sünneti adı altında bir namaz kılmadığını, camide sünnet namaz kılınmasına karşı olduğunu kesinlikle iddia ediyor. Hocam, bu konuyu daha etraflıca ele alırsanız ve kanaatinizi mesnetlendirirseniz memnun olurum. Bir diğer konu da evrenin meydana gelmesi, Sümerlerin bu konudaki bilgileri ve evrim teorisidir. Bu konularda İslâm bilginleri ne diyor, hadisler ne diyor? (Cumhur Ketsel)Cevap: Değerli okurum, tarih, hadis gibi geçmişte yaşanan olayların bize aktarım biçimi rivayet yöntemidir. Rivayet bir veya birkaç kişinin, bir haberi kendisinden sonraki bir veya birkaç kişiye anlatımı, onların da kendinden sonrakilere aktarımı ve birkaç nesil sonra bu haberlerin yazıya geçirilmesidir. Kur'ân-ı Kerim, iner inmez yazıldığı için onun bize intikali yalnız rivayet değil, aynı zamanda yazılı belge şeklindedir. Kur'ân'ın anlatım ve hükümleri, emir ve yasaklan rivayet değildir.Ama dinin ikinci kaynağı olan hadisler, önce birkaç nesil rivayet şeklinde gelmiş, 100-150 yıl sonra bunlar derlenerek yazılı belge haline getirilmiştir. Ancak bu rivayet literatürünün de dereceleri vardır. Kimi var ki kesindir, kimi var ki kesine yakındır. Kimi var ki zan ifade eder. Kesin değildir. Bunu uzmanları bilir. Namaz rekâtlarının sayısı hakkında Kur'ân'da kesin hüküm yok, bunlar hadis rivayetleriyle gelir.Böyle olmakla beraber bu rivayetler kesinlik derecesindedir. Mesela New York'u görmeyen insana, Amerika'da New York diye bir kentin olduğu söylenir. İşte bu rivayettir. Ama bu rivayet kesindir. Buda'nın, Musa'nın, Hammurabi'nin yaşadığı da rivayettir ama bu rivayet kesindir. İşte sözünü ettiğimiz din hükümleri de böyle haberlerle geldiği için bunlara rivayet diyoruz. Ama siz bu rivayet terimini halk arasında dolaşan anlamda kabul etmeyiniz. Bu okurumun sorusunu cevaplamaya yarınki yazımda da devam edeceğim
Sabih Özlem adlı okurumdan gelen sorular ve verdiğim cevaplar şöyledir: Soru: 1- Milli Piyango, at yarışı, Sayısal Loto ve benzeri şans oyunlarından çıkan ikramiyeler dinimizce haram mı sayılmaktadır?Cevap: 1- Milli Piyango haram değildir. Çünkü meysir denilen kumarda haram nedeni belirtilmiştir. Bunlar, insanlar arasında düşmanlık ve kavgalara sebep olmak, insanı meşgul edip Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak. Milli Piyango'da bu illetler yoktur. Ayrıca amaç da kamu yararına işler yapmaktır. Devlet, Milli Piyango gelirleriyle Çocuk Esirgeme Kurumu'na ve önemli kamu harcamalarına finansman sağlar. Bileti alan kişi, çekilişe kadar onunla meşgul olmaz. Ama sayısal loto ve at yarışı bence aynı kategoride değildir. Onlarda haramlık veya kerahet kuşkusu fazladır. Çünkü bunları oynayanlar önemli vakitlerini bu işlere harcadıkları gibi önemli miktarda da para sarfederler. Ben bunlardan gelen kazancın en azından günaha yakın mekruh olduğu kanısındayım.Soru: 2- Yılbaşı kutlaması alkol içilmeden yapılsa bile İslâm dinince caiz midir?Cevap: 2- İslâm'da sadece bayramlar ve Kadir Gecesi kutlaması vardır. Ama alkol almamak veya herhangi bir haram iş yapmamak kaydıyla yılbaşı kutlaması haram değildir. Yalnız bu tür işlere bid'at denilir. Ancak bu kutlamanın dinle Hıristiyanlıkla da bir ilgisi yoktur. Bu kutlama, eski Avrupa ve Asya kültlerine dayanır. Bid'at, dinle ilgili hususlarda olur. Bu, dini bir gelenek olmadığından, haram iş yapmamak kaydıyla örfe, çağın uygulamasına bırakılmıştır.Soru: 3- Allahımıza dua etmek yerine nazar boncuğu gibi bir eşya parçasından bizi koruması için medet ummak dinimizce caiz midir?Cevap: 3- İslâm'da duadan ve normal bilimsel tedaviden başka nazar boncuğu gibi şeyler taşımak, onlardan medet ummak caiz değildir. Yalnız bazı ayetlerin yazıldığı muska taşımakta sakınca görmeyenler yanında bunu caiz görmeyenler de vardır. Mesela Abdullah ibn Mes'ud, hanımının boynundaki pazubendi koparıp atmıştır.Soru: 4- İslâm dininin bütün şartlarını yerine getirip, ondan sonra ticaret hayatında müşterilere fahiş kârlarla sattığımız mallardan kazanacağımız para helâl midir?Cevap: 4- Dinin en temel iki şartı, daha doğrusu olmazsa olmazı vardır. Biri Allah'a inanmak, biri de doğru olmaktır. Başkalarını aldatmak, imanla bağdaşmayacak kirli bir iştir. Namaz, ibadet insanı olgunlaştırmak içindir. Kişinin namazı, orucu, haccı kendisini olgunlaştırmıyor, ahlâkını yüceltmiyorsa onun yaptığı gerçek ibadet değil, sadece şekildir. "Allah kulunun şekline değil, gönlüne, niyetine bakar."Yunus'un dediği gibi:Bir kez gönül kıldın ise o kıldığın namaz değil, Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.
Soru: 1- Cuma namazında 4 rekâtlık sünnetten sonra müezzin iç ezanı okumaktadır. Buna neden gerek görmüş olabilir? 2- Camilerde, ev veya daha uygun yerlerde mevlit okunurken (Kur'ân-ı Kerîm hariç) mevlidin ruhuna ve makamına uygun ney, kudüm ve Türk sanat müziğinde kullanılan kemençeyle hafif şekilde eşlik edilirse günah olur mu? 3- Büyüklerimiz, her işe başlarken sağ ayak veya sağ eli kullanmamızı tavsiye ederler. Bunun tersini yaparsak günaha girmiş olur muyuz? (M. Sinan Öztan / İzmir)Cevap: 1- Hz. Peygamber döneminde cuma vaktinde tek ezan okunurdu. O da şimdi iç ezan dediğimiz, hutbeden önce okunan ezandı. Ancak Hz. Osman zamanında cemaatin çoğaldığı ve insanların gecikmeden namaza yetişmeleri için bir ilk çağrı mahiyetinde yüksek bir yerden okunan birinci ezan, yani dış ezan ihdas edildi. Asıl sünnet olan bu dış ezan değil, hutbeden önce okunan ezandır. Dış ezan dediğimiz birinci ezan, Hz. Osman'ın uygulamasıdır.Bu ezan okunmasa bir şey olmaz. Ama artık asırlardan beri yerleşmiş bir geleneğin terk edilmesini kamuoyu kabul etmez. Okunması da aslında yerindedir. Çünkü bu ezanı duyan iş güç sahipleri, namaza hazırlanırlar, iş yerlerini kapatırlar, abdest alıp camiye gelirler. Erken gelenler nafile namaz kılarlar. Böylece hutbeye daha büyük bir cemaatin katılımı sağlanmış olur.Günahla ilgisi yok2- Mevlid; farz, sünnet veya nafile türünden bir ibadet değil, Peygamber sevgisini canlandıran şiirler demetidir. Mevlidin ney veya sanat müziği eşliğinde okunmasında sakınca yoktur. Ancak mabetlere, mescitlere, camilere böyle saz, müzik aletlerinin sokulmasını doğru bulmam. Camiler sadeliğini korumalı, Peygamber'in yaptığı ibadetler aynen o şekilde korunmalıdır.3- Bir işe başlarken sağdan başlamak, sağ adımı atmak, sağ eliyle almak, tutmak sünnettir. Peygamberimiz, "Teyâmenû mâ'steta'tum: Elinizden geldiğince sağdan başlayınız" buyurmuştur. Ayrıca sağ uğur sayılır. Ahirette iyilerin eylem tutanaklan sağ yanlarından verilecektir. İşte bu gerekçeler dolayısıyla sağ el veya ayakla başlamak uygundur. Fakat soldan başlamak da günah değildir. Sağdan başlamak sadece bir efdaliyyet, uygunluk bildirir.Bunun günah ve sevaplıkla ilgisi yoktur. Kimi solaktır, sağ eliyle yemek yiyemez, yazı yazamaz. Böyle insanlar, sol elleriyle yazdıkları veya yedikleri için günah işlemiş olmazlar. Günah, Kur'ân'ın yasaklarından birini yapmaktır. Kur'ân'da sol elle iş yapmak yasaklanmadığına göre sol elle başlamak da günah değildir. Özetle, sağ sol el veya ayağı kullanmanın günah ve sevapla ilgisi yoktur.