Yalnız Müslümanlar değil, bütün insanlar Allah'ın kullarıdır. Ve O'nun merhameti, insanların merhametiyle kıyaslanamayacak derecede geniştir, boldur. İnsanların dar düşüncesi, egoizmi O'nun geniş rahmetini daraltmak istemiş, düz yolunu eğri büğrü göstermiştir. Al-i İmrân Sûresi'nin 64'üncü ayetinde kitap ehlini tevhit inancında birleşmeye davet etmektedir: "De ki: 'Ey kitap ehli, bizim ve sizin aranızda eşit olan bir söze gelin: Yalnız Allah'a tapalım. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, birbirimizi Allah'tan başka tanrılar edinmeyelim.' Eğer yüz çevirirlerse, 'Şâhid olun, biz Müslümanlanz' deyin" (Al-i İmran: 64) ayetinin son cümlesinde, İslâm'ın bu olduğu vurgulanmaktadır.Kur'ân-ı Kerim, insanlığa sonsuz ilâhi rahmeti sunmuş, cenneti belli bir zümreye değil, Adem'den Muhammed'e (hepsine selam olsun) bütün peygamberlerin getirdiği İslâm'ın yani tevhit dininin ruhuna bağlı kalan ve tevhit ahlâkını uygulayan her kula mutluluk, cennet vaadetmiştir. Ama insan egoizmi, toplumun düşüncelerini hadis şekline döküp Kur'ân'ın açık ifadelerini hükümsüz bırakacak, Kur'ân, "Kitap ehliyle, -haksızlık edenlerin dışında- en güzel tarzda tartışın ve deyin ki: Bize indirilene de size indirilene de inandık. Tannmız ve tanrınız birdir, biz de O'na teslim olanlarız" deyip bütün tevhit ehlini bu üç ortak noktada, yani Allah'a, ahirete imanla sâlih amelde birleştirmek isterken bu maksatla, "Ey kitap ehli, bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah'a tapalım. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, birbirimizi Allah'tan başka tannlar edinmeyelim" demesini Peygamber'e emrederken taklitçi din adamlan, Kur'ân'ın, kendisinden önceki kitapları neshettiğini (geçersiz kıldığını) iddia edip diğer din mensuplarını, müşrik, muvahhid ayıranı yapmadan cehenneme doldurmuşlardır.Kur'ân prensiplerine ters düşen bu tür iddialar batıldır. "Falan cemaat, kendi mensuplarından başkalarına cennet vizesi vermiyor; filan cemaat de fırka-i nâciye (kurtuluşa erecek fırkanın) sadece kendileri olduğunu söylüyor. Falan kişinin yolunda olmayan hiç kimse, ne kadar ibadet ederse etsin, cennete giremez" diyecek kadar işi çığrından çıkaranlar, dini yozlaştıranlar var.Eğer gerçekten cennet onların elinde olsaydı, altı milyar insan içinden, en büyük ihtimalle sadece yarım veya bir milyon insana yer verir, ötekilerin hepsini topluca cehenneme atarlar, onların sonsuzluk içinde ateşte cayır cayır yanmasından dört köşe olurlardı. Kur'ân, bu tekelci zihniyetin sahiplerine diyor ki: "Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Öyle olsaydı insanlara bir çekirdek zerresi bile vermezlerdi."Yarın: Allah'ın geniş rahmetini kimse daraltamaz.
Cennet hiç kimsenin tekelinde değildir. Kur'ân-ı Kerîm, cennet vizesi almak için üç şart belirlemiştir. Bunlar, Allah'a şirksiz, ahirete şeksiz inanmak ve sâlih amel (yararlı eylem) yapmaktır. Bu şartları kendisinde taşıyan herkes, dini ne olursa olsun, cennete girecektir. Cennet iddia ile olacak şey değil, bir olgunluk, ruh temizliğiyile ulaşılacak manevi bir ödüldür. İşte bu ruh temizliğine, Kur'ân'ın belirlediği üç şeyle yani Allah'a, ahirete inanıp bu inancın gereği olarak Allah'a kulluk etmek ve güzel işler yapmakla ulaşılır.Kur'ân'a göre Allah, yalnız belli bir zümrenin Rabbi değil, bütün âlemlerin Rabbidir. "Övgü, âlemlerin Rabbine mahsustur" ayeti, namazın her rekâtında okunarak Allah'ın, bütün yaratıkların Rabbi olduğu vurgulanır. Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın, rahmeti de belli bir zümreye özgü değil, her yaratığına yaygındır. Evet O'nun gazabı da var ama rahmeti, gazabını geçmiştir: "Rabbiniz, kendisine rahmeti yazmış(acımayı prensip edinmiş)tir", "Rahmetim, herşeyi kaplamıştır" (Kutsi Hadis).Her peygamber, insanlığa bu sonsuz ilâhi rahmeti sunmaya çalışmış ve Allah'a şirksiz, ahirete şeksiz inanan ve sâlih amel yapan her ilâhi din mensubunu cennetle müjdelemiştir: "Şüphesiz inananlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiiler(den) Allah'a ve ahiret gününe inanan ve iyi iş(ler) yapanlara, Rableri katında mükâfat vardır, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir" (Bakara: 62, Mâide: 69).Bakara: 62'nci ayetin tefsirinde İmam-ı Kuşeyri şöyle diyor: "Asıl bir olunca yolun ayrılığı, güzel kabul görmeye engel olmaz. Her kim yüce Allah'ın ayetlerini doğrular, O'nun kendi zatı ve sıfatları hakkında söylediklerine inanırsa, şeriatın farklı olması, isim ayrılığı, rızayı kazanmaya zarar vermez..."Kur'ân'ın getirdiği bu prensip bu kadar açıkken neden bilmem, bu ayetleri, hep önyargıların sislendirdiği renkli gözlüklerle görüp, ille dinini bırakmayan bütün kitap ehlinin cehennemlik olduğu iddia edilmiştir? Sanki Allah, kullarını yakmaktan zevk mi alır? Haşa O, iyi kullarını yakmayacak kadar merhametlidir. "Allah, kullara zulmedici değildir." Kur'ân, Hac Suresi'nde, her üç dinin mabetlerini Allah'ın anıldığı kutsal mekânlar olarak takdim etmektedir: "Onlar, sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkanldılar. Eğer Allah'ın bazı insanlan diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Allah'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılırdı. Allah, kendi(dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Kuşkusuz Allah, kuvvetlidir, galiptir" (Hac: 40).Yarın: Allah'ın merhameti geniştir, boldur.
Fudayl ibn İyâd'dan aktarılan bir söze göre cehennem üzerine kurulan Sırat Köprüsü, on beş bin yıllık mesafedir. Beş bin yıllığı yokuş, beş bin yıllığı iniş, beş bin yıllığı da düzdür. Kıldan ince, kılıçtan keskin olan bu köprüyü, ancak Allah korkusuyla perişan, bitkin hale gelmiş insanlar geçebilirler. İbn Asâkir, bu sözü, Fudayl'ın özgeçmişinde kendisinden aktarmıştır. İbn Ebî'd-Dünyâ'nın mürsel rivayetine göre de bu köprü, geniş bir vadi (viyadük) kadardır (Fethu'l-Bârî: 11/454).Kurtubî'nin tefsirindeki bir rivayete göre de Sırat Köprüsü'nün uzunluğu, düz, iniş, yokuş olmak üzere üçer bin (toplam dokuz bin) yıllık bir mesafedir (Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâ-mi'l-Kur'ân: 20/67).Bu konudaki rivayetler çok değişik ve çelişkilidir. Her biri bir kişiye dayandırılan, kimi de mürsel olan bu kişi haberleri, nasıl olmuş da zanna dayandınlması caiz olmayan itikada temel yapılmıştır? Anlamak mümkün değildir. Çünkü kişi haberi, zan ifade eder, ibadetlerde geçerli olsa bile itikatlarda ve ceza konularında delil olamaz.Bunlarda bir gerçek taraf varsa, bu söylemlerin, ahiret ahvalini anlatan, cennete gitmenin güçlüğünü belirten mecazi anlamlar taşıdığıdır. Ruh bilimciler, araştırmalarına ve seanslarına dayanarak bedenden ayrılan ruhun, önce karanlık dehlizden geçtikten sonra geniş, engin ve sonsuz huzur veren bir ışık okyanusuna çıktığını ileri sürmektedirler. Acaba bu Sırat söyleminde böyle bir mana mı var, bilemiyoruz. Gerçeği Allah bilir. Bu çürük rivayetler hakkında Yunus Emre şöyle demiş:Ben dervişem diyeneBir ün idesüm gelür Tanıyuben şimdiden Varup yitesüm gelür Sırat kıldan incedür Kılıçtan keskincedür Varup anun üstüne Evler yapasum gelür Altında ğayyâ vardur İçi nâr ile pürdür Varup ol gölgelikte Biraz yatâsum gelür Ta'n eylemen hâceler Hatırınız hoş olsun Varuben ol tamuda Biraz yanâsum gelür Andan cennete varam Cennette Hakk'ı görem Huri ile ğilmânı biraz Bir bir kucâsum gelür Derviş Yûnus bu sözü, Eğri büğrü söyleme Seni sığaya çeker Bir Molla Kasım gelür.Kurban edilen hayvanın sırtına binilip sırat köprüsünden geçileceği hakkındaki rivayetler de hep böyle çürük şeylerdir. Biz orada ruhani varlığımızla olacağız. Ruhun bir yerden bir yere gitmek için bineğe ihtiyacı yoktur. Kurbanlık hayvan güçlü olursa insanı daha süratli taşırmış! Hayvanın güçlülüğü, dünyadaki fizik varlığına göredir. Cılızlık fizikle ilgilidir. Ahirette o hayvanların ruhları vardır. Burada güçlü bir hayvanın ruhu, ahirette belki güçlü hayvanın ruhundan daha güçlüdür. Ruhun vasıflarını kim bilir ki? Böyle senaryolarla ahiret inancı olmaz.Yarın: "Övgü, âlemlerin Rabbine mahsustur."
Soru: 1- Dünyada kesilen kurbanın, sahibini ahirette Sırat Köprüsü'nde sırtında taşıyacağı, bunun için de koyunun gösterişli, kuvvetli, özellikle iki yaşında olması tavsiye edilir. Ayrıca 7 kişi ortak kurban kesebilir. Ahirette gerçekten koyunun sırtına binip Sırat Köprüsü'nden geçecek miyiz? Ayrıca kurban edilen büyük baş hayvanı 7 kişi birleşip kestiğine göre o yedi insanın bu hayvanın sırtına binmesi gerekmez mi? Acaba hayvanın üstüne ruhani varlığımızla mı oturacağız? Bu konuda hiçbir hutbede ve vaazlarda açıklama duymadım.2- Büyüklerimden ve okuduğum din kitaplarından öğrendiğime göre bir insan iman etmedikçe cennete giremez. Bunu kesinlikle kabul ve tasdik ediyorum. Müslüman olmayanlar da Allah'ın bir olduğuna inanıyorlar. Onların kitaplarında da Allah'a ve kendi kitaplarına inananların cennete gidecekleri yazılır. Oysa öğrendiğime göre son Peygamber Hz. Muhammed'e ve son kitap Kur'ân'a inanmadıkça cennete giremezler. Bir TV programında bir Hıristiyan cemaat sözcüsü, kendilerinin Hz. Muhammed'in peygamberliğine inanmadıklarını söylemişti. Şimdi bunlar Allah'a ve kendi kitaplarına inansalar dahi son Peygamber'e inanmadıkları halde cennete gidebilirler mi? (Şerif Süren / Çatalca)Cevap: 1- Başlıca tefsir ve hadis kitaplarında, cehennem üzerine kurulacak, kıldan ince kılıçtan keskin bir köprüden söz edilir. Bu köprü hakkında birbiriyle çelişkili rivayetlerin her biri, bir şahsa dayandırılmış olup, itikada temel oluşturamayacak vâhid (tek kişi) haberinden ibarettir. Köprünün uzunluğu ve vasfı hakkında çeşitli görüşler aktaran bu haberlerin ayrıntıya ilişkin kısımları Peygamber hadisi değil, daha sonraki insanların sözleridir.Bu rivayetlere göre cehennem üzerine kurulacak kıldan ince, kılıçtan keskin köprü üzerinden geçenlerden kimi göz açıp kapama gibi kısa bir zamanda, kimi yıldırım, kimi bulut, kimi kayan yıldız süratiyle, kimi rüzgâr gibi, kimi ok gibi, kimi kuş gibi, kimi koşu atları süratiyle, kimi deve süratiyle, kimi yaya yürüyüşüyle, kimi sendeleye sendeleye, kimi de karnı üzerinde sürünerek geçecektir. İnsanları bu süratlerle geçiren şey, kendi eylemleridir (Taberî, Câmi'u'l-beyân: 16/112, 25/155; İbn Kesîr, Tefsir: 2/149, 3/206; Fethu'l-Bârî: 11/451-455). Huzeyfe ve Ebû Hüreyre'ye dayandırılan rivayete göre Sırat Köprüsü'nün iki yanında ateş kancaları vardır. Kadı Ebubekir ibn Arabî, insanları cehenneme çeken bu kancaları, insanı cehenneme götüren şehvetler ve isyanlar olarak açıklamaktadır. Çünkü cehennemin çevresi, şehvetlerle donatılmıştır. Bu şehvetlere, nefsâni arzulara kapılıp günahlara dalanlar cehennem ateşine düşerler. Yarın: Böyle senaryolarla ahiret inancı olmaz.
Okurlarımdan Erdoğan Şimşek'in öğrenmek istediklerini soru-cevap şeklinde aşağıda veriyorum.Soru 1: "Kur'ân-ı Kerim'e göre Hz. Muhammed'in hayatı" adlı eserinizin 6'ncı sayfasında, Peygamberimiz dünyadan ayrılıp, "Yüce arkadaşının yanına gitmiştir" diyorsunuz. Hz. Peygamber Allah'ın elçisidir, arkadaşı olabilir mi?Cevap 1: Ben, yüce arkadaşın, Allah olduğunu söylemedim ki. Yüce arkadaş, Hz. Muhammed'i yönlendiren, ona vahiy getiren Cebrail Aleyhisselâm'dır. Yani Hz. Muhammed, dünyadan ayrılıp melek arkadaşının yanına, yüceler âlemine gitmiştir. Zaten kendisi de, "Refîk-ı Âlâ" (Yüce arkadaş) diyerek canını teslim etmiştir. Yüce arkadaşla kastı, kendisine vahiy getiren, sıkıldığı, bunaldığı zaman imdadına yetişen, onu her zaman destekleyen, yönlendiren yüce melektir.Soru 2: Kitabın 14'üncü sayfasında Abdulmuttalib ve Zemzem Kuyusu hakkındaki bilgiler, bizim daha önce öğrendiğimiz Hz. Hacer validemizin, oğlu İsmail'e su aramak için Safa ile Merve arasında gidip gelirken toprak üzerine bıraktığı çocuğun ayak vuruşlarından Zemzem suyunun çıktığı şeklindeki bilgilerimizle çelişiyor mu?Cevap 2: Hayır, çelişki yok. Çünkü Zemzem ilk defa Hacer ve İsmail için Allah tarafından yeryüzüne çıkıp akmışsa da zamanla dolmalar yüzünden kurumuş, örtülmüştü. Araplar, orada bir kuyunun var olduğunu, zamanla kaybolduğunu anlatırlardı. Fakat yeri bilinmiyordu. İşte bu kuyunun yeri, Peygamberimizin dedesi Abdulmuttalib'e rüyasında gösterilmiş, o da çocuklarıyla birlikte gösterilen yeri eşip suyu tekrar ortaya çıkarmıştır.Soru 3: Kitabın 24'üncü sayfasında Kabe yeniden yapılmaya başlandığında Hz. Peygamber'in 35 yaşlarında olduğunu ve yapımın 10 yıl sürdüğünü yazıyorsunuz. Buna göre Kabe'nin inşası bittiği zaman Peygamberimizin 45 yaşlarında olması gerekir. Oysa Hz. Peygamber'e 40 yaşında peygamberlik verildiğini biliyoruz. Acaba burada bir basım hatası mı var?Cevap 3: Basım hatası falan yok. Kabe'nin yapımı on yıl sürmüş ama Kabe ziyareti ertelenmemiş. Yapım sürerken yine herkes Kabe'yi tavaf etmeştir. Peygamberimizin peygamber olmasıyla Kabe'nin inşa süresinin ne ilgisi var? Kabe'nin inşası ne kadar sürerse sürsün, Peygamberimize peygamberlik görevinin 40 yaşında verildiğini kaynaklar yazıyor. Biz de kaynaklarda verilen bilgileri kompoze ederek okurlarımıza sunduk. Çelişki bunun neresinde?
Ankara'dan yazan okuyucum N. Ortalı'nın sorularının cevabını bugün tamamlıyorumAllah'ın tecellisi karşısında dağ bile, pamuk gibi atılırken (A'râf: 143) O'nun huzuruna çıkan insanda beşeri düşünceden eser kalır mı? Onda, "Ya Rabbi, bunu bizden hafiflet" gibi pazarlığı anımsatan sözler söyleme gücü kalır mı? Allah'ı gören, kendisinden geçer.Mutasavvıflara göre Allah, insanın beşeri düşüncelerini alır, ona kendi varlığını unutturursa o zaman insan Allah'ı görse de kendi insan varlığıyla değil, Hakk'ın varlığıyla görür ki bu durumda Hakk'ı gören, yine Hak'tır. Kendine geldiğinde de bu durumdan haberi olmaz. Çünkü o hali yaşadığında insan varlığı ve bilinci tamamen kendinden alınmıştı. Kendine gelince de o hal kayboldu. Hasılı bu dünyada, Hakk'ı Hak'tan başkası göremez. Ama Allah, cennette müminlere görünecek, inananlar O'nu, on dördüncü günündeki Ay (Bedir) gibi açık olarak göreceklerdir ama bu görüşün içyüzünü şu dünya düzeyinde açıklamak ve kavramak mümkün değildir.Ayetin açık beyanıMiraç'ta Peygamber'in Allah ile karşılıklı konuştuğu ve beş vakit namazın orada vasıtasız vahiyle emredildiği kanısı yayılmıştır. Bu, vasıtasız vahiy iddiasının temeli yoktur. Çünkü Şu'ara Suresi'nin 51'inci ayetinin açık beyanına göre Allah, bir insanla doğrudan konuşmaz. Ya ilhamla, ya perde arkasından konuşur veya gönderdiği elçi, O'nun dilediğini, yine O'nun dilediği kuluna vahyeder. Aynca İsrâ olayı, Mekke döneminin son yarısında vuku bulmuş bir olaydır. Vasıtasız olarak vahyedildiği iddia edilen Bakara Suresi'nin son ayetleri ise bu olaydan çok sonra, Medine'de vahyedilmiştir. Çünkü Bakara Suresi'nin tamamı Medine'de inmiştir. Bakara Suresi'nin son ayeti de Miraç'ta değil, normal vahiy yöntemiyle gelmiştir.Bilginlerin görüşleriBizim kanaatimize göre İsrâ ve Miraç, uyanıkken vuku bulmuş ruhsal olaylardır. Ancak İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre İsrâ ve Miraç, hem fiziksel hem ruhsal (ruh maalbeden) olarak vuku bulmuştur. Eğer İsrâ ve Miraç, çoğunluğun söylediği gibi bedenle olmuşsa -ki bizce bu çok uzak bir olasılıktır- bunun da izahı mümkündür. Tasavvufta zikrullahla insan cisminin nura dönüşeceğine inanılır. Yani zikirle, sevgiyle fizik beden, yoğunluğunu kaybedip nura dönüşebilir. Nur, ışık demektir. Işık, saniyede üçyüz bin kilometre hıza sahiptir. İşte yoğunluğunu kaybederek nur haline gelen insanın, birkaç saniyede dünyaları dolaşması mümkündür. Gerçeği Allah bilir.
"Gönül gördüğünde yanılmadı (yalan söylemedi, gerçeği gördü)" (Necm: 12). Necm Suresi'nin baş tarafından, Hz. Muhammed'in, kendisine vahiy getiren üstün akıl sahibi meleği gördüğü, bu görüşün baş gözüyle, açıkça olduğu anlaşılır. Anlatılan bu görme sahnesinden sonra, "Muhammed'in kalbi gördüğünde yanılmadı" ifadesinden de bu görüşün fuâd yani kalp gözüyle olduğu anlaşılır. Fakat "Başka bir iniş" sahnesinin -ki Peygamber'in ilk görüşüdür-ardından, "Muhammed'in gözü sağa sola kaymadı, şaşmadı yanılmadı" buyuruluyor. Bundan da ilk görüşün baş gözüyle olduğu anlaşılıyor."Andolsun onu açık ufukta gördü" ayeti de bu ilk görüşe işaret etmektedir. O halde Necm Suresi'nde Hz. Muhammed'in iki vizyonuna işaret edilmektedir. Birincisi bu baş gözüyle açıkça olmuştur. Böyle olması da onu daha büyük manevi vizyonlara alıştırma hikmetiyle açıklanabilir. Fakat ondan sonraki vizyon, gönül gözüyle algılanan vizyondur. Gerçeği Allah bilir. Ayetlerde anlatılan görme, Allah'ı görme değil, vahiy meleğini görmedir. Ayetler dikkatle okunursa bağlamdan, melekle karşılaşma vizyonunun anlatıldığı açıkça anlaşılır.Yanlış bir anlayışMiraç rivayetlerinde olaylar birbirine karıştırılmış ve yaklaşıp vahyedenin, Allah olduğu ileri sürülmüştür. Sure bütünlüğü içinde okunduğu zaman bunun ne kadar yanlış bir anlayış olduğu ortaya çıkar. Ayetler, bu varlığın açık ufukta görülüp yaklaştığını bildirmektedir. Oysa Allah'ın bu gözle görülmesi mümkün değildir. Çünkü Hz. Ayşe'nin, "Kim sana, 'Muhammed Rabbini gördü' derse yalan söylemiştir. Çünkü Allah (gözler O'nu algılamaz) (En'âm: 103) buyuruyor. Kim sana, 'Muhammed gaybı (geleceği) bilir' derse yalan söylemiştir. Çünkü Allah, (Gaybı Allah'tan başkası bilmez) (Nemi: 65, Yunus: 20)' buyuruyor" sözüyle reddettiği bu görüş, gerçekten Kur'ân'ın açık anlatımına aykırıdır.Çünkü Kur'ân, "Göz şaşmadı ve azmadı" (Necm 17) ayetiyle Hz. Muhammed (s.a.v.)'in, baş gözüyle meleği görmüş olduğunu bildiriyor. Oysa baş gözüyle Allah'ı görmek mümkün değildir: "Gözler O'nu algılamaz, O gözleri algılar, O lâtiftir, herşeyi bilir" (En'âm: 103). Sonra Allah için fiziksel bir yaklaşım da söz konusu olamaz. Çünkü zaten O, insana şah damarından daha yakındır (Kaf: 16).Miraç rivayetlerinde Hz. Peygamber'in, Allah ile tıpkı bir insanla konuşur gibi normal duyu ve düşünce sınırları içinde konuştuğu anlatılır ki bir insanın, Allah ile normal duyu ve düşünce düzeyinde konuşması olanaksızdır.Yarın: Hakk'ı gören yine Hakk'tır
Hiç yer yüzünde gezmediler mi ki (kendilerinden önce mahvolanların yerlerini görsünler de) düşünecekleri kalpleri, işitecekleri kulaklan olsun (akılları başlarına gelsin, hak sözünü işitsinler). Zira gözler kör olmaz (çünkü gözlerin körlüğü, geçici bir görme yetersizliğidir) fakat (asıl) göğüslerdeki kalpler (gönüller) kör olur" (Hac: 46).Bu ayette gelip geçtikleri yol üzerinde harap olmuş, ıssız kalmış kentleri görüp de ibret almayanların gözlerinin değil fakat gönül gözlerinin kör olduğu, yani düşünce kabiliyetlerinin dumura uğradığı, bunun için ibret almadıklan, kınama maksadıyla ifade edilmektedir. Göz körlüğü geçicidir. Asıl göz, gerçekleri gören basiret, gönül gözüdür.Ön yargı gönül gözünü kapatır, insanın gerçekleri görüp anlamasına engel olur. İşte burada gerçekleri görmeyen bu insan, ahirette de kör olur. Gerçek körlük budur! Bu tür insanların yeri cehennemdir. "İnkâr edenler, 'Kur'ân, ona bir defada indirilmeli değil miydi?' dediler. Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için onu böyle (parça parça indirdik) ve onu ağır ağır okuduk" (Furkan: 32) ayetinde, "Kur'ân neden bir defada, bir kitap halinde indirilmiyor?" diyenlere cevap olarak Kur'ân'ın, parça parça indirilmesinin hikmeti açıklanıyor. Hz. Muhammed'in gönlü güçlendirilsin ve bellenmesi de kolay olsun diye Kur'ân azar azar indirilmiştir.Hz. Muhammed, peygamberlik hayatı boyunca çok sıkıntılarla, düşmanlıklarla, alaylarla karşılaşıyor. Bütün bu olaylar kendisini olduğu kadar ashabını da üzüyordu. İşte böyle olayların ardından ayetler indikçe kendisinin morali düzeliyor, teselli buluyordu.Kur'ân'da toplumun sosyal yapısında devrimler yapan hükümler vardır. Bunlar birden bire inseydi, uygulanması güç olurdu. Bundan dolayı da bu hükümler zamanı geldikçe indirilmiştir. "Onu bir Kur'ân olarak (ayet ayet) ayırdık, ki onu insanlara dura dura okuyasın ve onu parça parça indirdik" ayetinde de Kur'ân'ın halka yavaş yavaş anlatılması, hükümlerinin tedricen uygulanması için parça parça, ayet ayet indirildiği belirtilmiştir.Rivayetlere göre Araplar Kur'ân'ın, neden daha önce inen Tevrat ve İncil gibi bir kitap halinde inmediğini söylemişler, bu ayetler onlara cevap olarak inmiştir. Herhalde Araplar, Yahudi ve Hıristiyanlardan, Tevrat, Zebur ve İncil'in bir kitap halinde indiğini duymuşlar, Kur'ân'ın da böyle parça parça vahyedildiğini görünce, "Eğer Allah sözü olsa onun da öteki kitaplar gibi gökten bir kitap halinde inmesi gerekir. Bu, Tann sözü değil, Muhammed'in kendi sözleridir" demişlerdir. (YARIN: Necm: 12)