İstekli değilseniz öğrenemezsiniz

13 Eylül 2004

Osmanlı harfleriyle Ankara'dan yazan okuyucum N. Ortalı, aşağıdaki ayetlerin açıklamalarını rica ediyor.''45 - Kur'ân okuduğun zaman seninle, ahirete inanmayanların arasına gizli bir perde çekeriz. 46- Kalplerine - onu anlamalarına engel olacak- kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyarız. Kur'ân'da yalnız Rabbini andığın zaman (tek Tanrı inancından hoşlanmadıkları için) arkalarına dönüp kaçarlar" (Isra: 45-46).Müşrikler, inkârlarında direnerek Peygamber (s.a.v.)'in bütün çağrılarıyla alay ediyor, "Boş yere uğraşma, senin çağrına karşı gönlümüz tıkalıdır, kulaklanmızda ağırlık, seninle bizim aramızda perde vardır. Biz senin sözünü anlamaz ve dinlemeyiz" diyorlardı. Onların bu sözleri, "Dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içinde, kulaklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda bir perde var. Sen yap yapacağını, biz de yapıyoruz" (İsrâ: Fussilet: 5) ayetinde anlatılmıştır.İşte bu ayetlerde onların bu inatçı, alaylı sözlerine işaretle Kur'ân'a karşı onların gönülleri ve kulakları yani anlama ve dinleme duyuları üzerinde perde bulunduğu belirtiliyor. Gönülleri ve kulakları üzerine konan perde, gerçekte kendi isteksizliklerinden meydana gelen psikolojik bir engeldir.İnsan bir sözü, bir konuyu anlamak için istek göstermezse anlayamaz. Bir öğrenci, öğretmenin sözünü anlamak için kendisini hazırlamaz, öğretmen ders anlatırken onun aklı başka şeylerle meşgul olursa, öğretmen konuyu yüz kere de yinelese o öğrenci yine bir şey anlayamaz. Konuyu anlayabilmek için önce anlama isteği gerekir. İşte müşrikler bu isteği göstermiyorlardı. Peygamber Kur'ân okumaya başladıkça onlar başka şeyle meşgul oluyor, konuşuyor, gürültü ediyor, katiyen anlamak niyetiyle dinlemek istemiyorlardı. İşte Peygamberle onlar arasına gerilen gizli perde, gönüllerinin ve kulaklarının üzerine vurulan kılıflar, onların bu isteksizliklerinden oluşan psikolojik perdelerdir. Bu durum, onların dinlemesine ve anlamasına engeldir.Bu psikolojik olay, o inatçıların kendi davranışları sonucu meydana gelmekle beraber Allah'ın kanunları içinde oluşur. Onlar isteksizlik gösterince Allah'ın kanunlan içerisinde o anlamazlık ve duymazlık hali meydana gelir. Bu hali yaratan da Allah'tır. Fakat bu yaratma, onların isteklerine göre olmuştur. Yani fiilin malzemesi, nedenleri, onlann davranışlarıdır. Bunun için ayet, onların kör taassup ve inatlarını belirtmekte ve kınamaktadır."Ona ayetlerimiz okunduğu zaman sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak döner. İşte onu, acı bir azap ile müjdele" (Lokman: 7) ayeti de müşrik insanın bu psikolojik halini belirtmektedir. (YARIN: Hac: 46)

Devamını Oku

Ölenin amel defteri kapanır

12 Eylül 2004

Soru: 1- Hacda kesilecek kurbanlar, vekâlet verilerek Türkiye'de kestirilebilir mi? 2- Dinimizde iskat ve devrin yeri nedir? 3- İlk erkek ve kadın nasıl yaratıldı? 4- Recm, Hz. Peygamber zamanında uygulandı mı? 5- Oruç kefareti hakkında ayet var mı? (Ahmet Göğüs)Cevap: 1- Hacda kurban kesmek istemeyen, yanında kurban götürmez, oradan da kurban almaz. İfrad haccına niyet ederek haccını yapar. Dönünce isterse kurban keser veya kestirir. Dilerse kurbanın parasını tasadduk eder.2- Dinimizde iskat ve devrin yeri yoktur. Hiç kimsenin namazı ve orucu yahut yemini düşürülemez. Kişi, ettiği yemine sağlığında kefaret verir. Tevbe eder. Sağlığında namazını kılar, orucunu tutar. Tutamıyorsa kefaretini verir. Ama ölümünden sonra amel defteri kapanmıştır. Onun için yapılacak bir şey yoktur. Sadece onun ruhunun şad olması ve affedilmesi için elden geldiğince sadaka verilir, dua edilir.3- İlk erkek ve kadının nasıl yaratıldığını yalnız Allah bilir. Kur'ân bu konuda bir ayrıntı vermemektedir. Tevrat'ta biraz ayrıntı bulunuyorsa da bunların yoruma ihtiyacı vardır. Kur'ân'ın söyledikleri, bilimsel teorilere aykırı düşmez.4- Recmin Hz. Peygamber zamanında uygulandığı hakkında bir iki rivayet varsa da bunlar çelişkilerle doludur. Uygulandığı varsayılsa bile bu, Kur'ân'ın zina cezasını belirleyen Nur Suresi'nin ayetlerinden önce olmalıdır. Ama Kur'ân, aslında Tevrat'ın hükmü olan recm (taşlayarak öldürme) cezasını yüz sopaya çevirmiş, cezanın uygulanma şartını da olayın dört şahit tarafından açıkça görülmesine bağlamıştır.5- Bakara Suresi'nin, "Oruca (güç) dayananların fidye vermesi, bir yoksulu doyurması lâzımdır. Bununla beraber gönül isteğiyle kim bir iyilik yapar(oruç tutar)sa o, kendisi için iyidir. Bilirseniz oruç tutmanız, sizin için daha hayırlıdır" mealindeki 184'üncü ayeti, oruca güçlükle dayananların, oruç tutma yerine kefaret verebileceklerini belirtmektedir. Bu da kişinin sağlığında yapacağı iştir. Ölümünden sonra o, artık Allah'ına gitmiştir. Kimse onun günahını affettiremez, onun eksiğini tamamlayamaz.Güzel rüya görenler...Soru: Rüyada cenneti görenin bunu anlatmaması söyleniyor. Doğru mu? (Janset)Cevap: Görülen güzel rüyaların başkalarına da söylenmesi, kötü rüyaların da söylenmemesi hadiste tavsiye edilir. Ama güzel bir rüyayı başkalarına anlatmak, övünme hissine kapılmak yahut başkalarının saygısını ve menfaatini sağlamayı düşünmek doğru olamaz. Kişi güzel rüyasını, başkalarını maneviyata yöneltmek amacıyla değil de kendisi için övünç niyetiyle söylerse o nimet kendisinden alınabilir. Belki bir daha öyle şeyler kendisine gösterilmez olur. Bu gibi rüyaların iyi kalpli kişilere anlatılması, onların da iyiliklere yönelmesine vesile olur.

Devamını Oku

Mescid-i Aksâ'yı kim yaptırmıştır?

11 Eylül 2004

Soru: İsra Suresi'nin tefsirinde, "Süleyman Mabedi bir harabeden ibaret olup adı Mescid-i Aksâ değildi. Hz. Ömer döneminde Süleyman Mabedi'nin yerine yapılan mescide Mescid-i Aksâ denmiştir" ifadesi yer alıyor. Siz ise bir yazınızda, "Mescid-i Aksâ'yı, Kabe'den asırlar sonra Hz. Süleyman yaptırmıştır" diyorsunuz. Söz konusu mabedi Hz. Ömer mi, Hz. Süleyman mı yaptırdı? (Osman Melik)Cevap: Mescid-i Aksâ denilen Ömer Mescidi'nin aslını Hz. Süleyman yaptırmıştır. Ama bu mabedin adı elbette Mescid-i Aksâ değildi. Çünkü mescit kelimesi Arapça olup secde edilecek yer demektir. Mescid-i Aksâ, uzak mescit demektir. Doğal olarak Süleyman Mabedi'nin ismi İbranice'ydi. Fakat halk arasında Süleyman Mabedi, Mescid-i Aksâ olarak bilindiği için söz konusu yazıda, bu ismi kullandım. Kastım, Ömer zamanında yapılan mescit değil, Süleyman tarafından yapılan mabettir."İyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz, o da kendi aleyhinizedir. Son taşkınlığınızın zamanı gelince (yine öyle kullar göndeririz) ki, yüzlerinizi kötü duruma soksunlar (üzüntüden suratlarınızın asılmasına sebep olsunlar) ve ilk kez girdikleri gibi yine Mescid'e (Kudüs'e) girsinler ve ele geçirdiklerini mahvetsinler" (İsra: 7) ayetinde mescit, Kudüs anlamında kullanılmıştır. Fakat surenin başında geçen, Hz. Peygamber'in yürütülüp götürüldüğü Mescid-i Aksâ (Uzak Mescid) ile nerenin kastedildiği meçhuldür. Çünkü burada sadece birinci ayette, İsrâ (yürütme) olayı anılmakta fakat hiçbir ayrıntı verilmemektedir. Ardından da İsrailoğulları'na kitabın verildiği, taşkınlıkları yüzünden düşman işgaline uğradıkları, kitaplarında kendilerine taşkınlıklarını sürdürdükleri takdirde tekrar düşman saldırısına uğrayacakları, düşmanın Kudüs'e girip kentin altını üstüne getirecekleri şeklinde uyarıldıkları anlatılmaktadır. İşaret edilen uyarı, kitaplarında İsrailoğulları'na yapılmış olan uyarının anımsatılmasıdır. İsrâ olayıyla ilgisi yoktur. Öyle ise İsrâ olayında geçen Mescid-i Aksâ neresidir? Kasıt Süleyman Mabedi midir? Ezrakî'ye göre Mescid-i Aksâ Kudüs'teki Süleyman Mabedi değil, Arafat bölgesinde Cirane'de bulunan bir mescittir.Peki ama Süleyman Mabedi'ne niçin bu isim verilmiştir? Hz. Ömer, eski Süleyman Mabedi'nin yerine bir mescit yaptırmıştır. Mescid-i Aksâ adı, eski Süleyman Mabedi'nin bulunduğu yerin güney kesiminde yapılmış olan camiye verilmiştir. Bazılarına göre bu cami, başlangıçta Justinian tarafından yaptırılmış bir kiliseydi. Sonraki dönem Arap yazarlarına göre de bu cami, Halife Abdülmelik tarafından yaptırılmıştır. Aslında bu ifade, Justinian kilisesinin, esaslı bir onarımıyla camiye dönüştürüldüğü anlamına gelir. (Bkz. İslâm Anksiklopedisi, Mescid-i Aksâ maddesi.)

Devamını Oku

Miraç Gecesi kutlu olsun!

10 Eylül 2004

İslâm dünyasında Recep ayının 27'nci gecesi, "Miraç Gecesi" olarak kutlanır. Hz. Peygamber'in geceleyin Mescid-i Aksâ'ya götürülmesine isrâ, oradan göklere yükseltilmesine de miraç denilir. İsrâ, geceleyin yürütmek demektir. İlk ayetinde bu sıra dışı yürütme olayını anlattığı için İsrâ adını alan surede, "Eksiklikten uzaktır O (Allah) ki, kulunu gecenin bir vaktinde, ayetlerimizden bir bölümünü kendisine göstermemiz için Mescid-i Harâm'dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya yürüttü" buyurulmaktadır. Kur'ân'da değil, hadis rivayetlerinde anlatılan miracın, Hz. Peygamber'in henüz kendisine peygamberlik görevi verilmeden önce Kabe'nin yanında uyurken gördüğü bir rüya olduğu rivayeti yanında peygamberlik geldikten 18 ay, yahut 5 yıl, yahut 7 yıl, yahut 12 yıl sonra vuku bulduğu rivayetleri de vardır. Hadisçilere göre miracın vaktini gösteren rivayetler, Hz. Peygamber'in kendi sözü değildir. Ne Hz. Peygamber'in kendisi ne de sahabileri, "Miraç Gecesi" diye bir gece kutlamışlar ve o geceye özgü ibadetler yapmışlardır.Enes ibn Mâlik'in rivayetine göre Peygamber (s.a.v.), henüz peygamber olmadan önce Mescid-i Harâm'da uyurken üç kişi gelmiş, kendisini kaldırıp kalbini zemzem suyuyla yıkamış, içini hikmetle doldurmuş, sonra göklere çıkarmışlar. Her gök halkı, "Hoş geldin, safa geldin" diyerek Hz. Muhammed'i selamlamışlar.Çelişkilerle dolu rivayetlerde ise Hz. Muhammed Tannsal huzura vardığında elli vakit namazın farz kılındığı, sonra Hz. Muhammed'in yakarmasıyla Allah tarafından elli vaktin beşe indirildiği anlatılır. Allah namazı farz ettikten sonra dünyaya dönmekte olan Hz. Muhammed'in rastladığı Musa'nın önerisiyle Cebrail'e de danışarak beş kez Allah'a dönüp, "Ya Rabbi bunu bizden hafiflet, hafiflet" şeklinde başvuruda bulunması aklın alacağı bir şey değildir.Allah, verdiği emri, henüz tebliğ edilmeden değiştirmez. Çünkü bunun bir hikmeti yoktur. Allah, bir an sonra değiştireceğini bildiği bir şeyi emretmez. Kaldı ki ruhani bir yükseliş olan miraç olayını yaşayan insan, o esnada beşeri iradesini yitirir, normal düşünce sınırlarını aşar.Kur'ân'da yüce Allah'ın, bir gece vakti, Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya yürüttüğü kulu Muhammed'in, gittiği yerde Allah'ın harika olaylarına tanık olduğu anlatılmaktadır. Ayetten, bunun uçma falan değil, normal yürüme olduğu anlaşılır. Hz. Muhammed'in, gittiği Mescid-i Aksa'da tanık olduğu harika olaylar ise O'nun manen yüceler âlemine çıkışıdır. Yürümesi normal bedensel bir hareket, Miracı (yüceler âlemine yükselişi) ise ruhsal, mantal bir olaydır. Zaten Buharî rivayetinde bunun bir vizyondan ibaret olduğu anlatılmaktadır.Allah, bu en büyük ruhani yükseliş bereketinde dünyaya barış ve huzur, insanlığa nur indirsin.

Devamını Oku

Şu muhteşem kâinata bakın

9 Eylül 2004

Kur'ân-ı Kerim'de Allah'ın varlığını, birliğini, kudretinin büyüklüğünü anlayabilmek için şu muhteşem kâinata bakmamız, doğa olaylarını düşünmemiz emrediliyor: "Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde, elbette sağduyu sahipleri için ibret verici deliller vardır. Ayakta, oturarak ve yanlan üzerine yatarken Allah'ı anan, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünen (o akıl sahipleri şöyle derler): Rabbimiz, bunları boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi cehennem azabından koru" (Al-i İmran: 190-194).Hatta O'nun varlığını anlamak için başka tarafa gitmeye bile lüzum yoktur. İnsanların kendileri, düşünceleri bunun en açık delilidir. İnsan bir varlığa dayanmak, ruhunu sarsılmaz bir köke bağlamak ihtiyacındadır. İnsanlar bir mükemmel, bir ideal düşünürler. Fakat dünyamızda bu mükemmele hiçbir zaman ulaşılamaz. Biz, eksik varlığız. Mükemmel değiliz. Çünkü biz de dünyadan bir parçayız. O halde bize bu mükemmel fikri nereden geldi? Doğuştan. Demek ki hiçbir şeye benzemeyen, her tasavvurun üstünde, her bakımdan mükemmel bir varlık fikri, insanın yaratılıştan gelen düşüncesidir. İnsan bu varlığa bağlanır, O'na tapar, O'ndan yardım bekler.Evrenin yüce sahibiAllah'a tapınma, O'na dayanma ihtiyacı insanlık tarihinin başlangıcından beri mevcuttur. İnsanlar her devirde, insanüstü bir varlığa tapınışlardır. Peygamberlerin irşâdiyle tevhide bağlanan insanlar, peygamberlerin yollarından aynldıktan sonra şirke sapmışlar ama yine bir varlığa tapınışlardır. Şirk de olsa insanda bir tapınma duygusu vardır ve bu, Allah'ın varlığının en büyük delilidir. Allah'ı inkâr edenler bile, başları dara geldiği zaman yine Allah'a yönelirler. İşte Kur'ân-ı Azimüşşân, bu gerçeğe değinerek şöyle buyuruyor: "İnsana bir zarar dokunduğu zaman yan üstü yatarak yahut oturarak veya ayakta, bize yalvarır.Fakat biz onun zararını kaldırdığımız zaman, sanki kendisine dokunan bir zarardan dolayı bize hiç yalvarmamış gibi hareket eder. İşte müsriflerin yaptıkları, kendi gözlerinde böyle süslendirilmiştir", "Gemiye bindikleri zaman dini, yalnız Allah'a halis yaparak O'na yalvarırlar. Fakat kendilerini karaya çıkarıp kurtardığımızda hemen onlar, şirk koşmaya başlarlar" (Yunus: 12).İnsan göründüğünden ibaret değildir, bilgisi sınırlıdır. Çünkü beş duyumuzun kapasitesi sınırlıdır. Mesela gözümüz, ayna olmasa kendi kendini göremez. Öyleyse görünmez varlıkları nereden görsün? Bizi hareket ettiren bir güç var: Ruh. Düşünce yetimiz var: Akıl. Bunlan görebiliyor muyuz? Ama görülmediği için akıl inkâr edilmez. Evrenin yüce sahibini tanıyıp O'na teslim olmaktan başka çare yoktur. "Göklerde ve yerde ne varsa kendileri ve gölgeleri, ister istemez O'na boyun eğmektedir" (Ra'd Suresi: 15).

Devamını Oku

Her şey o sonsuz kudretin eseridir

9 Eylül 2004

Soru: Dokuz yaşındaki torunuma dinimizi öğretmeye çalışıyorum. "Allah'ın varlığını, her şeyi O'nun yarattığını nereden biliyorsun?" diye sorular soruyor. Bu yaştaki çocuğun anlayacağı şekilde bu konuya yer vermeniz, onu inandırmanızı rica ediyorum. (Gülten Aşar)Cevap: "Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, korunanlar için ayetler (Allah'ın varlığına deliller) vardır" (Yunus: 6). Bakan, ibret alan her akıl sahibi, bu kadar intizam içerisinde işleyen evrenin, bir yaratıcısı olduğunu anlar. Sebepler zinciriyle birbirine eklenmiş bulunan evren olayları, bir ilk sebepte durmak zorundadır. İşte bu ilk sebep Allah'tır. Görüyoruz ki, şu dünyamız kim bilir kaç milyon senedir intizamını muhafaza ediyor. Mevsimler zamanında gelip gidiyor. Gece-gündüz yerini ve süresini şaşırmıyor. Tesadüfte böylesine bir düzen olabilir mi?Asırlardır hep insanın yavrusu insan, tavuğun civcivi de tavuk oluyor. Buğday başağı yine buğday veriyor, üzüm teveğinden her zaman üzüm alınıyor. İnsan hücresi bünyesinde, 3 trilyon molekülün özel biçimde sarmal dizilişiyle oluşan DNA, hücrenin yapı taşıdır. Şimdi 3 trilyon molekülün dizilişiyle meydana gelen bu gözle görülmez hücrenin, çok küçük bir parçası olan DNA komutanının yapılışı, bir tesadüfün eseri olabilir mi? Hücrelerin zamanında çoğalmasını ve çoğalmanın da zamanında durmasını sağlayan bu akıl almaz güçteki hücre bilgisayarı, kendi kendine oluşabilir mi veya kendi kendisini yaratabilir mi?Sadece bir tek hücredeki DNA ve hücrenin yapısı, sonsuz bilgi, hikmet ve kudret sahibi bir yaratıcının varlığını göstermez mi? Güneş sistemini düşünelim. Güneş etrafında dönüp dolaşan gezegenler, sayısız güneş sistemleri, yıldızlar, sonsuz kâinat ve harika düzen... Hep o sonsuz kudretin eseridir.Kur'ân, "De ki, göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki, Allah'tır" buyuruyor. Şair Niyazi, "İşit Niyazi'nin sözün / Bir nesne örtmez Hak yüzün / Hak'tan ayan bir nesne yok / Gözsüzlere pinhân imiş" dizeleriyle Allah'ın varlığının apaçık ortada olduğunu vurguluyor. Hiçbir şey kendi kendine var olamaz.Bilginler, asırlarca didinip uğraşmalarına rağmen tek bir canlı hücreyi dahi yaratamamışlardır. O halde bu kadar canlı mahlûkatı bu incelikle yaratan, şu insanı kalbiyle, bağırsaklarıyla, midesiyle, karaciğeriyle, akciğeriyle, sindirim organlarıyla, bütün sinirlerin merkezi olan beyniyle, harika duyu organlarıyla ve bütün bunların üstünde aklıyla yaratan aşkın bir güç vardır. İşte o yaratıcıya biz Allah diyoruz. Her ulus O'na kendi dilinde bir ad vermiştir. İngiliz God, Alman Gott, İranlı Khoda, Türk Tanrı demiş. İsimler ne kadar değişik olursa olsun, kastedilen hep O yaratıcıdır. (Devam edecek)

Devamını Oku

Şeytan taşlamak Peygamberimizin yaptığı ibadettir

7 Eylül 2004

Soru: Hacda şeytan taşlama adet midir yoksa ibadet midir? (Nazif Karaman)Cevap: Şeytan taşlamak, haccın gereklerindendir. Peygamberimizin yaptığı bir ibadettir. Mina'da şeytan taşlanır. Peygamberimiz'in, Akabe cemresini atmak için Müzdelife'den yedi taş topladığı rivayet edilir. Bayram sabahı, ortalık ağarınca hacılar sabah namazını kılıp Müzdelife'den ayrılırlar. Mina'ya varınca Akabe cemresini atarlar (Büyük Şeytan'ı taşlarlar). Birbiri ardınca yedi taş atılır. Taşları attıktan sonra kurban kesilir. Daha sonra Mekke'ye gidilir, ziyaret tavafı yapıldıktan sonra tekrar Minâ'ya dönülür. İkinci, üçüncü ve dördüncü günü her üç şeytana yedişer taş atılır. Bu taşlan atmak vaciptir.Taş atılacak birinci yere Suğrâ (Küçük Şeytan), ikincisine Vustâ (Orta şeytan), üçüncüsüne Kübrâ (Büyük Şeytan) denir. Orta Şeytan taşlama yeri, küçüğünden 155 metre ötede, büyük şeytan taşlama yeri de orta şeytandan 155 metre ötede bulunmaktadır. Mina'nın girişinde bulunan bu şeytan sembolleri, altlı üstlü beton yol içine alınmış ve genişçe bir daireyle çevrilmiştir. Üstten de alttan da taşlanabilir. Asıl amaç, oradaki taşı taşlamak değildir. O bir simgedir. Asıl amaç, kişinin içindeki nefis, kibir, gurur şeytanını taşlamak, gurur ve kötülük kaynağı egonun (bencilliğin) başını ezmektir.Nikâh, şahitli olmalıdırSoru: Hanefi mezhebine göre aileden habersiz nikâh kıyılır mı? (Tayfun Yörük)Cevap: Hanefi mezhebine göre ergenlik yaşına gelmiş kızın evlenmesinde velinin izni şart değildir. Yani ergen kız, velisinden izinsiz de evlenebilir. Bu nikah caiz olsa da insanın üzerinde ana babanın hakkı çok büyüktür. İnsanın varlık sebebi ana babadır. O kadar zahmet çekerek çocuklarını büyütmüş, yetiştirmiş bu insanları by pass etmek doğru olmaz. Eğer kızlarının kuracağı yuvanın mutlu olacağına inansalar sevdiğiyle evlenmesine engel olmazlar. Onlara sormadan nikâh kıymak Hanefi mezhebince caiz olsa bile diğer mezheplere göre caiz değildir. Velinin rızası olmadan nikâh olmaz. Ayrıca gizli nikâh da olmaz. Nikâh açıklık ister. Şahitli, ispatlı olmalıdır. Benim size tavsiyem, ana babanızı üzecek kuşkulu işlerden kaçınmanızdır.Söylentiye inanmayınSoru: Evde tütsü yakınca (kokulu olanlar) cinlerin geldiği doğru mu? (Emre Akbilgiç)Cevap: Tütsü kokusunu cinlerin sevdiği söylentisi, Kur'ân ve hadise dayanmaz. Ruhsal varlıklar olan cinler, neden tütsüden hoşlanırlar, anlayamadım. Dini bir kanıtı ve dayanağı olmayan şeylere inanmayın. Siz cinleri bırakıp Allah'ı anın ve O'nun rızasını kazanmaya çalışın.

Devamını Oku

Tencere yuvarlanır kapağını bulur

6 Eylül 2004

Soru: Nur Suresi'ndeki, "Zina etmiş erkek ancak zina etmiş kadını nikahlayabilir, zina etmiş kadın da ancak zina etmiş erkekle nikâhlanabilir" ayetini açıklar mısınız? Bu ayetten hareketle evli olup da başka bir kadınla zina eden erkeğin nikâhı düşüp kendi hanımı ona haram olur mu? (Ahmet Kerkük / Ankara)Cevap: Nur Suresi'nin 3'üncü ayetinde, zina eden erkeğin, ancak zina eden veya şirk koşan bir kadınla evleneceği, zina eden kadının da ancak zina eden veya şirk koşan bir erkekle evleneceği, böyle kimselerle evlenmenin, müminlere haram kılındığı bildirilmektedir.Ayetin anlattığı gerçek şudur: Fahişe bir kadını ancak fuhşa alışmış bir erkek kabul eder. Namuslu insanlar, fahişelerle evlenmek istemezler."Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara, iyi kadınlar iyi erkeklere, iyi erkekler de iyi kadınlara meylederler" ayeti de bu psikolojik durumu bildiriyor. Fasık, habis, işi gücü zina ve fısk işlemek olan, iffetli kadınlardan hoşlanmaz. O kendisi gibi iffetsiz birini seçer. Genellikle fahişe kadın da kendi tıynetinde (karakterinde) bir erkekle evlenir. Yani, "Tencere yuvarlanır, kapağını bulur." Namuslu insanlar, iffetsizlerle yaşayamazlar. İffetsiz insanlarla mutlu bir yuva kurulamaz.İnanmış bir insanın, fuhuş yapan biriyle hayat sürmesi doğru olamaz. Onun için müminlerin, zina edenlerle evlenmeleri haram kılınmıştır. Çünkü böylelerine rağbet, toplumda edepsizliğin, utanmazlığın artmasına, namuslu kadınlara karşı ilginin azalmasına yol açar. Dediğimiz gibi ayetin amacı, zinanın kötülüğünü ve mümin erkek ve kadınlara, zinadan tevbe etmeyen, bu günahlarına devam eden kişilerle evlenmemelerini vurgulamaktır. Ama günahından tevbe eden, günah işlememiş gibi kabul edilir. Onlarla evlenmekte bir sakınca yoktur. Ayetin mensûh olduğu görüşü doğru değildir. Esasen ayet emir değil, haberdir. Haberlerde nesih olmaz. Nur Suresi'nin 26'ncı ayeti de bu ayetin anlamını pekiştirmektedir. Ayet, toplumdaki bir gerçeği belirtmekte, inanmış, temiz insanların ahlâksız insanlarla evlenmek istemeyeceklerini, ahlâksız insanların da temiz insanlara eğilim duymadıklarını, onlar da kendi tinerinde olan kişilere eğilim duyduklarını, onlarla evleneceğini bildirmektedir.Fakat günahından tevbe eden affedilir. Onlarla evlenmekte bir sakınca yoktur. Ancak zina, mevcut nikâhı düşürmez. Adam zina etmekle karısı kendisinden boş olmayacağı gibi kadın da zina ederse kocasından boş olmaz. Ancak zinayla namusunu kirleten bir kadını kabul edecek koca da toplumumuzca pek makbul görülmez. Elbette zina büyük bir suç, Allah'ın gazabına sebep olan büyük bir günahtır. Kur'ân, zinaya yaklaşmamayı vurgulamıştır.

Devamını Oku