Bir okurumdan gelen mektup

29 Eylül 2004

Okurum Remzi Keleş, İslâm'ı bilmeyen taklitçilerin, kendilerini tanrılaştıran ümmi şeyhlerin dinde, dini düşüncede sebep oldukları tahribat ve tahrifata değinerek şunları yazıyor: "Bir yazınızda, 'Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sade bir dini anlayış ve yaşayışı vardı. Bu tarikatçılık hiç aklıma yatmıyor. Ve ben bir Müslüman olarak kabul edemiyorum. Kimisi şeyhlik kuruyor, ziyaretçilerine bütün işlerini yaptırıyor, onları manen ve maddeten adeta sömürüyor. Kızlarını, ailelerini kandırıp akla gelmeyen rezaletleri yapıyorlar. Bazı tarikatçılar, sen benim inandığım fikirlere aykırı düşünüyorsun diye kadın erkek ayırmadan kaçırıp, akla gelmeyecek işkencelerle öldürüyorlar. Almanya'da, Fransa'da bulunan tarikatçıların, birbirlerinin camisine bile gitmediklerini bir arkadaşım anlatmıştı. Bu nasıl Müslümanlık? Müslümanlıkta ruhbanlık yoktur. Şeyhlik, bir nevi ruhbanlık olmuyor mu?' diyordunuz.Bu şeyhler, insanların beyinlerini öyle yıkıyorlar ki Adıyaman'da senelerden beri bir şeyh olduğunu duyuyorum. Türkiye'nin her tarafından ziyaretçi geldiği söyleniyor. İlk şeyh, birkaç yıl önce ölmüş. Onun yerine kardeşi geçmiş. İlk şeyh ölmeden önce, bizim buradan onun ziyaretçi müdavimlerinden bir Müslüman, birkaç kişi sohbet sırasında Hz. Peygamberimizden bahsedince hemen söze girmiş ve 'Ölüyü bırakın, sağ olana bakın' diyerek şeyhi kastetmiş. Tabii orada bulunanlar kenidisine gereken cevabı vermişler.Sayın Hocam, Müslümanlığımız şeyhlerin elinde, tarikatçıların elinde ne acıklı günlere kaldı görüyorsunuz. Daha çok yazılacak konular var. Zaman ve zemin müsait değil. Bu hususta da net görüş ve düşüncelerinizi bekliyorum. Azmi Keleş / Ordu."Sorumluluk bireyseldirSoru: Yirmi iki yaşında üniversite mezunu bir genç kızım. Orta ve lise öğrenimimi imam hatipte yaptım. Dini görevlerimi elimden geldiğince yerine getiriyorum. Nişanlım, başörtüsü takmamı istiyor. Bunu uygulamadığım takdirde kendisinin vebal altında kalacağını söylüyor. Örtünmezsem nişanlım vebal altında kalır mı? (Gül Emen / İstanbul)Cevap: Din, her insanın özgür iradesiyle uyguladığı ibadetler, itaatlerdir. Başörtüsü takıp takmamak sizin iradenize bağlıdır. Sonucundan da siz sorumlusunuz. Sizin başörtüsü takıp takmanızdan kocanız sorumlu değildir. Sorumluluk bireyseldir. Kur'ân şöyle buyurur: "Hiç kimse bir başkasının günah yükünü, yani vebalini taşımaz. Ne baba çocuğunun yaptığından ceza görür, ne de çocuk babanın yaptığından ceza görür."

Devamını Oku

Bu gece Berat gecesi

28 Eylül 2004

Şaban ayının 15'inci gecesi olan bu gece, Berat gecesidir. Berat, suçtan uzak olma, masumluk belgesi anlamına gelir. Bu gece hakkında Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Yüce Allah, Şaban'ın orta gecesinde en yakın göğe iner. Kelb kabilesi koyunlarının tüylerinin sayısından daha çok kimseyi affeder" (et-Tâc: 2/93). Bu gecenin fazileti hakkındaki hadislerin rivayet zinciri sağlam değilse de önce Ma'dân ve Mekhûl gibi sâlih insanlar tarafından başlatılan daha sonra Müslümanlar arasına yayılan bu geceleri ayrıcalıklı olarak ihya geleneği, kandil geleneklerimizi doğurmuş ve Berat gecesi de bin yıldan fazla bir zamandan beri kandil gecelerinden biri olmuştur.Tevbeye, maneviyata, saygıya vesile olan bu gecelerde yapılan ibadetler, dua ve niyazlar elbette büyük yarar sağlar. Çünkü bir kudsî hadise göre Allah, kulların kendisi hakkındaki düşüncelerine göre tecelli eder. Kul eğer Allah'ın affına güvenirse Allah onu bağışlar. Bu geceler, milli birliğin ve barışın sağlanmasına da katkıda bulunur. Aslında yalnız bu geceyi değil, her gecenin özellikle son bölümünü ibadetle geçirmek gerekir. Çünkü Allah'a bilinçli ve içtenlikli ibadet, insan ruhunu yüceltir, Rabbine yaklaştırır. Kur'ân'ın vurguladığı üzere Peygamberimiz, her gecenin yarısını, bazen üçte ikisini, en az üçte birini ibadetle, Kur'an okuma ve duayla geçirirdi: "Şafakleyin kılınan iki rekât namaz, bana dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır" (Buhârî, Teheccüd: 10; Müslim, Müsâfirîn: 96) buyurmuştur.Zamanla gelenekleşmişPeygamberimiz ve sahabileri, herhangi bir kandil gecesi için bir kutlama yapmamış ve bu günler için oruç tutmamıştır. Bu kutlamalar daha sonraki zahidlerin âdeti olarak ortaya çıkmış ve zamanla gelenekleşmiştir. Kur'ân ve sünnetin dışına çıkılmadıkça da yararlıdır. Çünkü hiç değilse bugünlerde insanlar biraz daha kendilerine çeki düzen verirler, maneviyata yönelirler. Ancak Peygamberimiz sadece belli geceleri değil, hemen bütün geceleri ihya etmiştir.Gece ibadeti, sadece belli gecelere özgü değil, her gece yapılan ve yapılması gereken bir şeydir. Berat gecesine mahsus özel bir namaz ve ibadet yoktur. Kur'ân'da işaret edilen ve hadislerde de Peygamber ve sahabileri tarafından daha fazla ibadetle ihya edildiği belirtilen geceler, Ramazan geceleri, özellikle Kadir Gecesi ile Zi'l-Hicce'nin ilk on gecesidir.İbadet, özellikle namaz, kulun Rabbiyle içten konuşması (münâcâtı)dır. Peygamberler, veliler ne bulmuşlarsa ibadet sayesinde bulmuşlardır. "Sâat-i vahidedir ömr-i cihan, saati tâate sarf eyle heman." Yani, şu dünya ömrü, aslında tek bir saatten ibarettir. Öyleyse şu tek saati ibadetle geçir.

Devamını Oku

Maalesef cehalet din haline getirildi

28 Eylül 2004

Soru: Yakın çevremde bir bayan vefat etti. Yıkanıp kefenlendikten sonra kocası onu son kez görmek istedi. Kendisine, eğer görürse nikâhı düştüğünden mevtanın abdestinin bozulacağı söylendi. Böyle bir inanç dinimizde var mı acaba? (Ahmet Küçük / Aydın)Cevap: Maalesef cehalet, din haline getirilmiş, mübarek din de bu karanlıklar karşısında görünmez olmuştur. Bu ne saçmalıktır? Mevtanın niye abdesti bozulacak? Mevta dediğin cesedin ağaçla, cansız diğer eşyayla farkı yoktur. Ağacın abdesti bozulur mu? Ölen niçin yıkanır bilir misiniz? Abdest almak veya cünüplükten kurtulmak için değil. Çünkü ölmüş kişi namaz kılmayacaktır. Allah'ın huzuruna gidecek olan da cansız beden değil, o bedenden ayrılmış olan ruhtur. Ruh cünüp olmaz, abdeste de ihtiyacı yoktur çünkü madde değildir. Ölenin cesedinin yıkanması, son veda sırasında onun temiz görünmesi ve son kez insanların kafasında güzel bir imajının kalması içindir. Hıristiyanların da ölen kişiyi nasıl temizledikleri, yüzüne makyaj yaptıkları bilinmektedir. Demek ki ölüyü yıkayıp süslemek sadece Müslümanlara özgü bir uygulama değildir. Bunun dini hükmüne gelince, normalde erkeği erkek, kadını kadın yıkar. Kadın, kendi kocasını yıkayabilir.Ölmekle nikah düşmezHanefi mezhebine göre erkek, karısını yıkayamaz. Yıkayacak kadın bulunmazsa kocası ona teyemmüm ettirir. Fakat Hz. Ayşe'nin anlattığı şu hadisten, karı kocanın birbirlerini yıkayabileceği anlaşılmaktadır: "Peygamber (s.a.v.), bir cenazeden (veya Bakî kabristanından) döndü. Başımda bir ağrı hissediyordum. 'Vah başım' dedim. 'Benim de başım Ayşe' dedi. Sonra (şaka için) buyurdu ki: 'Ne olur sanki sen benden önce ölsen de kalkıp seni yıkasam, kefenlesem, üzerine namaz kılıp seni gömsem" (İbn Mace, Cenaiz: 9, Buharî de muhtasaran rivayet etmiştir).Hadisten, erkeğin karısını yıkayabileceği hükmü çıkar. Buna kıyasen kadın da kocasını yıkayabilir. Nitekim Hz. Ayşe'nin, "Eğer geride bıraktığım yıllar önümde olsaydı, Peygamber (s.a.v.)'i karılarından başkası yıkamazdı" dediği rivayet edilir (İbn Mace, Cenaiz: 9). Hz. Ebubekir'i, karısı Esma, Hz. Fatıma'yı da kocası Hz. Ali yıkamıştır (Fıkhu'l-Mer'eti'l-Muslimeti, s. 141). Ölen kişiyi kocası görürse ölünün abdestinin bozulacağı sözü kesinlikle yanlıştır. Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma'yı, kocası Hz. Ali yıkadığına göre demek ki ölmekle nikâh düşmüyor. Zaten nikâh düşse karı kocanın, birbirlerine varis olmamaları gerekir. Nasıl ölüm, babalık ve evlatlığı düşürmezse kan kocalığı, yani nikâhı da düşürmez. Bu tür düşünceler, peygamber derecesine yükseltilen muahhar din uzmanlarının görüşlerine, hatta büyük bir kısmı da cahillerin kuruntularına dayanır. Ama ne yapalım ki din, bu adamların elinde kalmış.

Devamını Oku

Bu çağda hâlâ nerelerde dolaşıyoruz?

27 Eylül 2004

Soru: Bir arkadaşım, "Cünüpken diş dolgusu yaptırırsan aldığın boy abdestin kabul olmaz. Ancak Hanbeli mezhebine göre alırsan o zaman kabul olur" dedi. Gençken bazen cünüp gezdiğim oldu ama diş dolgusu yaptırıp yaptırmadığımı hatırlamıyorum. Şu an inanılmaz bir sıkıntı yaşıyorum. Şimdi bir kez normal niyetlenerek bir kez de Hanbeli mezhebine göre boy abdestimi alıyorum. Şüphe içinde kalmak beni perişan ediyor. Ne yapmalıyım? (C. Ö.)Cevap: Görüyor musunuz dinin ruhunu kavramamak, toplumu nasıl sıkıntılara sokuyor. Ne demişler, "Yarım hekim candan eder, yarım molla dinden eder" diye. O senin arkadaşın, dini daraltan, mezhepleştiren dar görüşlü bir kişi. Nedir Hanbeli mezhebi, Şafii mezhebi. Biz Allah'ın kulu, Peygamber'in ümmetiyiz. Kur'ân cünüpken yıkanıp temizlenmemizi emrediyor. Diş bir kemiktir. Bu kemik bazen çürür ve içi mikrop yuvası olur. Onu doldurmak, temizlemektir. Sadece dişi değil, bütün vücudu mikroplardan temizlemektir.Diş dolgusu olanın boy abdesti kabul edilmezmiş. Kim söyledi bu saçma sözü? Kur'ân mı, hayır. Peygamberimiz mi? Hayır. Çünkü Peygamber zamanında böyle modern biçimde diş dolgusu yoktu. O halde sonradan yetme insanların spekülasyonları, akıl yürütmeleri kimseyi bağlamaz.Gusül temizlenmektirBöyle hurafe görüşlere saplanıp kalmayın. Dişi çürük olan doldursun. Sağlığını korusun. İnsan sağlığına aykırı düşünceler, din olamaz. Öyle mekik dokur gibi kâh Hanbeli, kâh Hanefi, kâh Şafii mezhebine niyet etmenin hiçbir anlamı yoktur. Hz. Peygamber İslâm'ı getirdiği zaman ne Hanefi, ne Şafii, ne Hanbeli, ne de herhangi bir mezhep vardı. Öyleyse ne diye Peygamber'den bir iki asır sonra çıkmış insanları peygamberleştiriyorsunuz? Niçin onların görüşlerine niyet edeceksiniz?Peygamber'in getirdiği Kur'ân'a ve onun yaşam tarzı olan sünnetine uysanıza. Ne Kur'ân'da, ne de sağlam sünnette diş dolgusu gusül abdestine engel gösterilir. Gusül, temizlenmektir. Çürük diş mi temiz olur, yoksa dolgulu diş mi? Çürük diş mikrop yuvasıdır, elli kere yıkansa yine temizlenmez. Dolgu esnasında zaten dişin bütün kirleri, pislikleri, mikroplan temizlenir. Asıl temizlik odur.Öyle ise dişi önce yıkayıp sonra doldurmak gerekir. Aksi halde insan cünüplükten çıkmaz gibi düşüncelerin gerçekle, Kur'ân diniyle bir ilgisi yoktur. Bizleri yaratan Allah, bize zararlı olacak emirler vermez. Bırakın o modası geçmiş düşünceleri. Ne yazık ki bu çağda hâlâ nerelerde dolaşıyoruz?

Devamını Oku

III. Din Şûrası izlenimlerim (2)

25 Eylül 2004

AB sürecinde din hizmetleri ve eğitimiTürkiye'de devlet eliyle yürütülen din teşkilatı, kanaatime göre her İslâm ülkesine model olacak bir yapıya ve disipline sahiptir. Üç komisyon halinde çalışmalarını sürdüren şûra, 22 Eylül Çarşamba günü öğleden önceki oturumlarda tebliğlerin sunuluş ve müzakeresini tamamladı. Sonra komisyonların kararları, 23 Eylül Perşembe günü sabah oturumunda genel kurula sunulup tartışılarak alınan nihai kararlar basına açıklandı. Burada küçük bir eleştiri yapmadan geçemeyeceğim. Şûrada yöntem, her oturumda iki tebliğin sunulup iki müzakereci tarafından tartışılması şeklinde sürdü. Bu şûra yöntemi değil, sempozyum yöntemiydi. Oysa asıl şûrada böyle tebliğ sunulup bunların tartışılması yerine, toplumun sorunlarının belirlenip, her katılımcının bu sorunlar hakkındaki düşüncelerinin alınması gerekirdi. Böyle yapılmadı.Zaten her üyenin, fikirlerini açıkça söyleyebilecek zaman da yoktu. Çünkü her toplantıda olduğu gibi bu toplantıda da konuşmacıların zamana hiç özen göstermediklerini gördüm. Her konuşmacı, kendisine 15 dakikalık zaman ayrılmışken 25-30 dakika konuşuyor, birkaç kez ikaz edilmedikçe de kürsüyü bırakmak istemiyordu. Tartışmacı veya katılımcılar da, "Kısa keseceğim, iki cümleyle bitireceğim" diyordu ama mikrofonu eline alınca ikaz edilmeden bırakmıyordu. Sunulan tebliğler de bir ikisi hariç orijinaliteden yoksundu.Avrupa'da ileriye dönük eğitim ve dini açılım hakkında hep 40 yıllık uygulamanın, çeşitli kuruluşların, camilerin, derneklerin fotoğrafı çekiliyor, istatistikleri sunuluyordu. Bunlar şûra ağırlıklı şeyler değildi ki bu kadar zaman ayrılmıştı. Ayrıca tebliğ sunucular da öyle isim yapmış, birikim sahibi değillerdi. Avrupa'da yeni doktorasını yapmış, genelde Diyanet mensubu veya Diyanet Vakfı'nın Avrupa'deki uzantısı DİTİP kuruluşunda görev yapan kimselerdi.Bence en önemli müzakere konuşmasını yapan, sosyoloji öğrenimi görmüş Günther isimli bir Alman yazardı. Günther, toplantıda Avrupalıların Türklere karşı önyargılı davrandığı, zorluk çıkardığı şeklinde bir düşüncenin işlendiğini, bunun doğru olmadığını, sorunlara hep tek yönlü bakıldığını, oysa olaya Avrupalıların bakış açısıyla da bakılması gerektiğini anlattı. Bana göre ilginç bir konuşma yaptı. Fakat bütün düşüncelerini anlatması için zaman yeterli olmadığından sözünü kesmek zorunda kaldı.III. Din Şûrası'nın temel amacı, AB sürecinde din hizmetlerinin ve eğitiminin en iyi biçimde sunuluşu için düşünce ve kuralları saptamaktı. Şûranın, bu amaca büyük ölçüde katkı sağlayacağı kanısını taşıyorum. Alınan kararların milletimize ve bütün İslâm âlemine hayırlı olmasını, tüm insanlığın barış ve huzuruna vesile olmasını dilerim. (Bitti)

Devamını Oku

III. Din Şûrası izlenimlerim (1)

24 Eylül 2004

Din, toplumun en önemli olgusudurDiyanet işleri Kuruluş Kanunu gereğince her 5 yılda bir, İslâmî ilimlerde birikim sahibi, uzman bilim adamları toplanıp dini sorunları görüşür, yeni sorunlar hakkında ortak görüş belirlemeye çalışırlar. İlki 1993'te toplanan Din Şûrası, bu yıl 20-24 Eylül tarihleri arasında üçüncü toplantısını yaptı. Eski Diyanet İşleri Başkanları, şûranın tabii üyesi olduğundan bizi de bu sıfatımız gereğince davet etmişlerdi.Ankara Dedeman Oteli'nde toplanan şûranın açılışına Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, TBMM Başkanı Bülent Arınç, Başbakan Recep Tayip Erdoğan, Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın, devlet düzeyinde katılıp birer konuşma yaptılar. Açılışa, güzel sesli bir hafızımızın, şûranın temasına ve içinden geçtiğimiz sürece uygun olarak okuduğu, mesaj yüklü iki ayetle başlandı. Okunan ayetler Allah'ın rahmetini, Hz. Peygamber'in nezaket ve zarafetini, İslâm'ın çağrı yöntemini dile getiriyordu: "Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç, onlar için mağfiret dile. İşini onlara danış, karar verince de Allah'a dayan. Çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever" (Al-i İmran: 159), "Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel biçimde tartış. Kuşkusuz Rabbin, işte yolundan sapanları en iyi bilen O'dur ve O, yola gelenleri de en iyi bilendir" (Nahl: 125).Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, şûranın amacını belirten açış konuşmasını yapü. Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın da her zamanki gibi yüksek düzeyli, felsefi konuşmasını sundu. Ardından Başbakan konuştu, güzel şeyler söyledi. Meclis Başkanı Bülent Arınç ve en sonunda da Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer konuşmalarını yaptılar. Hepsi de güzel olan devlet ricalinin konuşmaları, Türkiye'nin düşünce ufkunun genişlediği, demokrasi anlayış ve uygulamasının rayına oturduğu, yarınların aydınlık Türkiyesi'nin sabahının ışımaya başladığı müjdesini veriyordu.Şûranın haber niteliği taşıyan tarafı, ilk defa Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının, açılışa katılıp yol gösterici bir konuşma yapmış olmasıdır. Ben bunu devlet, millet, barış ve bütünlüğünün gerçekleşmesi olarak algıladım. Din, toplumun en önemli bir olgusu, gerçeğidir. Devlet ne kadar laik olursa olsun, toplumun bireyleri dinle iç içe yaşarlar. Devletin görevi, toplumun sorunlarına çare bulmak, toplumun sosyal gereksinimlerini karşılamaktır. Din de toplumun en önemli gereksinimi olduğuna göre devletin bu alanda hizmet götürmesi gerekir. Bunun için laik vasfına rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Diyanet İşleri Başkanlığı'nı çatısı altına almıştır. Yarın: AB sürecinde din hizmetleri ve eğitimi

Devamını Oku

Kurban hakkındaki rivayetler abartıdır

23 Eylül 2004

Adını yazmayan bir okurumun benden öğrenmek istediklerini soru cevap seklinde veriyorum.Soru: 1- İlmihalinizin 30'uncu sayfasında, "Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Haca" bölümünde, Allah'ın Resulü, Medine'de 9 yıl kaldı, bu süre içinde hacca gitmedi. Nihayet göçlerinin 10'uncu yılında hacca gideceğini ilan ettiği bildiriliyor ve devamında da bu haccın, Veda Haccı olduğu anlaşılıyor. Bu hacda 100 deve kurban ettiği belirtiliyor. Hz. Peygamber, hacca gitmediği bu 9 yıl içinde kurban kesmedi mi?Cevap: 1- Hz. Peygamber'in, kurbanın Hz. İbrahim'in sünneti olduğunu söylediği ve kendi eliyle bir veya iki koç kurban kestiği rivayeti vardır. Ama her Kurban Bayramı'nda kurban kestiğine dair sağlam bir rivayet yoktur. Kurban hakkındaki rivayetler, zaman içinde oluşturulmuş abartılardır. Peygamberimizin mihmandan, İstanbul'un manevi Sultanı Ebu Eyyub Halid el-Ensârî, "Adam kendisi ve hane halk için bir koyun kurban keserdi. Yerler ve yedirirlerdi. Nihayet halk bununla övünür hale geldi de bu gördüğün hale geldi (insanlar kurban kesmede birbiriyle yarışır oldular)" (Tirmi-zî, Adâhî, 10) sözüyle zaman içinde kurban meselesinin nasıl abartıldığını belirtmiştir.Soru: 2- Kurban kesmeyi zengin, fakir Müslümanlar, dinimizin olmazsa olmaz kurallarından algılamakta olup durumu kurban kesmeye müsait olmayanlar sıkıntıya girip kurban kesmekte ve kendilerini zora sokmaktadırlar. Din görevlilerimiz vacibi öyle işliyorlar ki, halkımız vacibi farzın da önüne geçirmektedirler. Farz, Allah'ın, yapılması mutlak olan emirleridir. Sünnet Hz. Peygamberimizin söylediği ve yaptığı herşeyi kapsar. Vacip, Peygamberimizin herhangi bir uygulamasından mı, rivayetçilerin uygulamasından mı dinimizin literatürüne girmiştir? Yapılması mutlak gerekli midir?Cevap: 2- Bir önceki cevabımda belirttiğim gibi kurban vacip değil, sünnettir. Zaman içinde bu mesele abartılmış, gerçekten sanki kurban, Müslümanlığın olmazsa olmazlarından biri haline getirilmiştir. Çok kimse vardır ki namaz kılmaz, oruç tutmaz, bu farzları yerine getirmez de Kurban Bayramı'nda bir değil, iki üç kurban keser. İşte bu, geleneğin dinleştirilmesinin tipik bir örneğidir.Soru: 3- 10 Kasım 2003 tarihli köşenizde, "Müslümanların bir rönesansa ihtiyacı var" diye yazmıştınız. Bu rönesansı gerçekleştirecek bir profesör kadrosu yok mu? Diyanet İşleri Başkanlığı buna öncülük yapamaz mı?Cevap: 3- Bugünkü durumda Diyanet İşleri Başkanlığı'nda henüz dini düşünceye açılım getirecek, bir rönesans yapacak kapasitede yeterli derecede düşünce adamları olduğuna pek kani değilim. Ama bu rönesansın ışıkları belirmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın da kendini yenilemekte olduğunu fark etmekle seviniyoruz.

Devamını Oku

Allah'ın rahmetini kimse daraltamaz

22 Eylül 2004

Çatalca'dan yazan okurum Şerif Süren'in sorularının cevaplarını bugünkü yazımda tamamlıyorumNisâ Suresi'nin 166'ncı ayetinde, "Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar" buyurmuştur. Bu ayet, mutlak mağfireti kayıtlamakta, şirki Allah'ın mağfireti dışında tutmaktadır. Yani şirk dışındaki günahları dilerse bağışlar ama şirki ancak tevbeyle, şirkten vazgeçmekle bağışlar. Allah, şirk dışında bütün günahları affedeceğine göre, Allah'ı birleyen kitap ehli bir kişinin -şayet günahkâr ise- günahını affetmez mi? Ayet, bütün muvahhidleri Allah'ın rahmetiyle kaplamıyor mu? Baskı yüzünden Habeşistan'a göç etmek zorunda kalan Müslümanlara özgürce yaşama hakkını tanıyan Hıristiyan Habeş Kralı Necâşî, yıllar sonra vefat edince artık Medine'de güçlü bir devlet kurmuş olan Hz. Peygamber (s.a.v.), ashabına Necâşî'nin öldüğünü haber vermiş ve namazgaha çıkıp Müslümanları saf düzenine sokarak, "Kardeşiniz için mağfiret dileyin" demiş ve dört tekbir alıp gıyabında ona cenaze namazı kılmıştır. Görüldüğü üzere Peygamber Aleyhisselâm, kendisinin getirdiklerinin hak olduğunu kabul edip Müslümanları korumuş olan bir Hıristiyanı, iman kardeşi bilmiş ve ona namaz kıldırmıştır. Necâşî'nin yaptığı, sadece Peygamber'in hak olduğunu kabulden ibarettir. Yoksa o, dinini bırakıp da Müslümanlarla birlikte namaz kılmamıştır. Zaten dininden ayrılmış olsaydı, Hıristiyan ülkede hükümdarlığına devam edemezdi. Onun yaptığı, Peygamber'in doğruluğunu, Kur'ân'ın vahiy eseri olduğunu kabulden ibaretti. Sadece bu kadarı, onun ebedi saadeti için kâfi görülmüştür. Allah'ın geniş rahmetini daraltmaya kimsenin hakkı yoktur.Hayır, hayır! Allah, kullarını yakmak için yaratmamıştır. Kimse O'nun bol rahmetini daraltamaz: "Allahım, bana ve Muhammed'e rahmet et. Bizimle beraber başka kimseye rahmet etme" diyen bedeviye Hz. Peygamber (s.a.v.), "Sen (Allah'ın) geniş(rahmet)ini daralttın" buyurmuştur.Ruh bedenden ayrılırSoru: Annemi, öldüğü yer olan Edirne'de toprağa verdik. Rize'ye götürmek istiyoruz. Ne yapmamız gerekiyor? (Metin Altıntaş)Cevap: Annenizin cenazesi gömüldüğü yerde kalsın. Cenazeyi Edirne'den Rize'ye nakletmenin hiçbir anlamı yoktur. Zaten dinen de doğru değildir. Ölen kişi nerede olsa çürüyüp toprağa karışacak. Ölenin ruhu mezarda değildir. Bu düşünceyi değiştirin. Ruh bedenden çıkmış, dünyadaki eylemlerinin sonucuna göre bir âleme gitmiştir. Ya iyi ruhlar arasında serbesttir, özgürce dolaşır, kendisini ananların yanına gelir. Ya da kötü ruhlarla beraber tutukludur.

Devamını Oku