İlahi mahkemede hiç kimse suçluya arka çıkamaz

13 Mayıs 2005

Hiç kuşkusuz Hz. Muhammed, Allah'ın razı olduğu kulların başında gelir. Ama adeta şimdiden planlı bir şekilde insanların, bütün peygamberlere başvurup hiçbirinin şefaate cesaret edemeyeceğini anladıktan sonra Hz. Peygamber'e başvuracakları ve Peygamber'in, bütün insanlığa şefaat edip hesabın başlamasını Allah'tan niyaz edeceği, bunun üzerine hesabın başlatılacağı şeklindeki sözleri, gerçekten Hz. Peygamber'in söylemiş olduğu, bu ayetler karşısında çok kuşkuludur. Ayrıca Kur'ân, Peygamber'e, başkalarının değil, kendisinin sonucunu dahi bilmediğini söylemesini emretmektedir:"De ki: Ben türedi bir elçi değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum ve ben apaçık bir uyancıdan başka bir şey değilim" (Ahkaf: 9). Nitekim Hz. Peygamber'in, Osman ibn Maz'ûn'un vefatı üzerine söylediği şu söz de bunu açıkça ortaya koymaktadır: "Osman ibn Maz'ûn öldüğü zaman karısı, 'Cennet sana kutlu olsun ey Maz'ûn oğlu Osman 'demiş. Allah'ın Elçisi (s.a.v.) kızgınca baktığı o kadına, 'Ne biliyorsun (cennete gideceğini)?' demiş. Kadın, 'Ey Allah'ın Elçisi, senin şövalyen ve sahabindir' demiş. Allah'ın Elçisi, Vallahi ben Allah'ın Elçisiyim, ben bile bana (ve ona) ne yapılacağını bilmem' demiş. Halk Osman'ın durumuna acımıştır" (Buhârî, Cenaiz: 3, Ta'bir: 13; el-Fethu'r-Rabbani: 7/129).Büyük bir bahtiyarlıkBakara Suresi'nin, "Şu günden sakının ki, o gün Allah'a döndürüleceksiniz, sonra herkese kazandığı tastamam verilecek ve onlara haksızlık edilmeyecektir" mealindeki 254. ayetinde, ahiret mahkemesinde fidyenin ve şefaatin olmadığı, hiç kimsenin fidye veya iltimas yoluyla canını kurtaramayacağı vurgulanmaktadır. Bu ayette de şefaat olmadığı vurgulanmaktadır.İlahi mahkeme esnasında peygamberler tanıklık yapacaklardır. Sadece Allah'ın izin verdiği, doğru sözlü Hak dostlarına şefaat yetkisi verilir. Bunlar da ancak Allah'ın razı olduğu kullara şefaat edebilirler. Şefaat, ilahi mahkeme esnasında herhangi bir suçluyu kurtarmak için yapılmaz. "Allah'ın razı olmadığına kimse şefaat edemez" (Necm: 26). Şefaat, ancak ilahi mahkemede beraat eden yahut hiç muhakeme edilmeden cennete giren, Allah'ın razı olduğu kullara yapılacaktır. Bunlara yapılan şefaat, peygamberlerin ve Allah dostlarının, onları yalnız bırakmayıp, onlara arkadaş olması şeklindedir. Cennet yurdunda böyle ulu kişilerle beraber olmak ne büyük bahtiyarlıktır.

Devamını Oku

Şefaat sadece yüce Allah'ındır

12 Mayıs 2005

Soru: "Resulüm sen olmasaydın, ben evreni yaratmazdım." Kur'ân-ı Kerîm'de böyle bir ifade yer alıyor mu? İnsanlara Allah'tan başka şefaatçi var mı?(Celal Özkan)Cevap: "Sen olmasaydın, bu felekleri (yani evreni) yaratmazdım" şeklindeki rivayet uydurmadır. Öyle bir hadis yoktur. Allah, evreni kimsenin hatırı için değil, kendi isim ve sıfatlarını etkinleştirmek için yaratmıştır. Işınsız güneş olmayacağı gibi yaratıksız Allah da düşünülemez. Şefaat sadece Allah'ındır. Şefaat hakkında anlatılanlar Kur'ân'a aykırıdır. Şef': Teki çift yapmak, şüf'a: Ortağın malını kendi malına eklemek, şefi', şüf'a (ortaklık) hakkı bulunan ve şefaat edebilen demektir.Kur'ân-ı Kerîm'de tek anlamındaki vetrin karşıtı olarak kullanılan şefaat, yardımsız olan kişiye destek olup onu yalnızlıktan kurtarmak, çift yapmak anlamına geldiği gibi birinin huzurunda iltimas, aracılık yaparak ona mevki, menfaat sağlamak veya onu cezadan kurtarmak anlamına da gelir. İşte ahiretteki şefaat da birinin kurtuluşu, derecesinin yükselmesi için Allah katında ona yardımcı olmak, iltimas ve aracılık yapmak şeklinde açıklanmıştır.Sadece Allah'a tapınızMüşrikler (Allah'a ortak koşanlar), Allah'ın kızları sandıkları ve taş heykellerle sembolleştirdikleri meleklerin, Allah ile kendileri arasında şefaatçi olacaklarına inandıktan gibi Yahudi ve Hristiyanlar da peygamberlerinin ve din adamlarının, Allah katında kendilerine şefaat edeceklerine inanıyorlardı. Kur'ân, onların bu inancını reddetmektedir. Allah'a kulluk için aracılara gerek olmadığını, O'nun izni olmadan kimsenin şefaat edemeyeceğini ve Allah'ın kullan olan meleklerin de O'nun izni olmadan kimseye bir yarar veya zarar veremeyeceklerini, onun için sadece Allah'a tapmak gerektiğini tekrar tekrar vurgulamaktadır ki bu, tevhidin esasıdır.Ve hangi ad altında olursa olsun, Allah ile kul arasına aracı sokmak, Allah'tan başkasının insanı azaptan kurtaracağına inanmak, ad değiştirmiş şirkten başka bir şey değildir. Tevhide aykırıdır, merdûddur. Kur'ân, şefaati tamamen reddetmiyor. Necrn 26. ayetin içeriğinden, meleklerin veya Allah katında makbul kişilerin şefaat edebilecekleri anlaşıldığı gibi diğer surelerdeki çeşitli ayetlerden de bu anlaşılmaktadır.Ancak Allah öyle yüce, ulu padişahtır ki, O'nun huzurunda, kendisi izin vermedikçe, şefaat etmeye kalkışamaz. Allah kime şefaat etme izni verirse ancak o şefaat edebilir. O halde meleklerin şefaatine erebilmek için meleklere değil, Allah'a tapmak gerekir. Meleklere tapmak, onların şefaat etmelerine değil, tersine etmemelerine neden olur. (Devam edecek)

Devamını Oku

Ehl-i Beyt Peygamber'in hane halkıdır

12 Mayıs 2005

Okuyucumun son sorusu, "Ehl-i Beyt nedir?" şeklindeydi. Ehl-i Beyt, Hz. Peygamber'in hane halkıdır. "(Ey Peygamber hanımları,) Evlerinizde oturun, ilk cahiliye(çağı kadınlarının açılıp kırıtması gibi açılıp kırıtmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Resulüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt (ey peygamberin ev halkı), Allah sizden, kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor" (Ahzâb: 33). Bu ayette hitap edilen, "Ehl-i Beyt" yani "Ev Halkı" tabiriyle kastedilenler, Peygamber'in hanımlarıdır. Çünkü ayetlerin konusu onlardır. Ayetlerin devamında da yine onlara, evlerinde okunan ayetlerin ve hikmetin değerini bilmeleri anımsatılıyor. Fakat rivayet edilen bazı hadisler, Ehl-i Beyt arasına Hz. Peygamber'in bütün aile bireylerini katar. Hatta Peygamber'in hanımlarını Ehl-i Beyt dışında bırakan bazı rivayetler de vardır.Bu hususta en uygun görüş şudur: "Allah Elçisi'nin evladı, eşleri, torunları Hasan ve Hüseyin, Peygamber'in yanında büyüyen amcasının oğlu, en sevdiği kızı Fâtıma'nın kocası olan damadı Hz. Ali, Peygamber'in Ehl-i Beyti'dir." İbn Kesir'in dediği gibi hem zevceleri hem de yakın akrabası, onun Ehl-i Beyti'nden (ev halkından)dır. Bugün Peygamber soyundan gelen kimseler muhakkak ki vardır ama artık bunlara Ehl-i Beyt denilir mi, bilemem. Çünkü bunlar ne derece Ehl-i Beyt geni taşırlar. 14 asır sonra acaba ne kadar Ehl-i Beyt özelliği kalmıştır?Dinin olmazsa olmazı doğruluk, dürüstlüktürSoru: Dövmemi gören bazı kişiler, "Günah" diyorlar. Kimse Allah'la benim arama girmemeli. Bence inanmak önemli. Ben inanıyorsam, dövme benim ibadetimi etkilemez. Yanlış mı düşünüyorum? (Deniz Tapkan)Cevap: Gelen rivayetlere göre Hz. Peygamber, dövme yaptırmanın kötü bir şey olduğunu belirtmiştir. Ancak tek kişi aktarımından ibaret olan bu rivayetler kuşkulu olduğu için bunlarla kesin haram konulmuş olmaz ama en azından eylemin kötü, hoş olmayan bir şey olduğunu gösterir. İslâm geleneğinde dövme yoktur. Ama bugün bir özenti olarak bazı kimseler, özellikle gençler dövme yaptırıyorlar. Elbette dövme yaptırmak Kur'ân'ın yasaklarından değildir. Kişinin ibadetine engel olmaz. Dediğiniz gibi Allah ile kul arasına da kimse giremez. Siz özünüzle dini görevlerinizi yapınız. Dürüstlükten ayrılmayınız. Dinin olmazsa olmazı doğruluk, dürüstlüktür.

Devamını Oku

Mutasavvıflar aynı düşünceyi paylaşırlar

10 Mayıs 2005

Dergâh, tarikat mensuplarının toplanıp sohbet ve zikir yaptıkları binadır, tarikatın okulu sayılır. Cami, dergâh yerine geçmez. Çünkü cami genele hitabeder, sadece bir tarikatın barınağı değildir. Ama dergâh aynı tarikat mensuplarının toplantı yeridir. Bunda dine aykırı bir husus yoktur. Zaviye de küçük tekkedir.Ribât ise sağlam yapı, konaklama yeri, kara ve deniz sınırlarındaki önemli noktalarda yapılan asker barınağı niteliğindeki müstahkem mevki anlamlarına gelir. İlk sâlikler aynı zamanda sınır boylarında fiili cihada hazır bekleyen ve böyle barınaklarda bulunan kimseler olduğundan, sonradan mutasavvıfların toplandığı tekkelere ribât adı verilmiştir. Çünkü orada toplananlar da nefis ile cihat eden kimselerdir.Sevgi ve kardeşlik bağıİlk mutasavvıfların bir araya gelecekleri özel bir yerleri yoktu. Aynı düşünce ve ideali paylaşan bu insanlar, birbirlerini çok sevdiler ve aralarında, eshâb-ı kiram'ın muhacirleriyle ensarı arasında kurulmuş olan sevgiye benzer bir sevgi ve kardeşlik kuruldu. Bunlar birbirlerini öylesine seviyorlardı ki, birinin derdi hepsinin derdi oluyor, birbirlerinin sevinç ve tasalarını paylaşıyorlardı. Aralarında yapmacığı, gösterişi, ayrılık gayrılığı kaldırdılar. Dünya konusunda, "Zeyd'in malı Amr'ın, Amr'ın malı Zeyd'in" gibi oldu. Daha sık görüşüp birbirlerinden yararlanmak ve destek olmak için aynı yerde toplanıp Allah'ı zikretmeye başladılar.Zaviye ve ribatlar yapıldıBundan sonra şeyhin belli bir yeri olması ve orada şeyhin çevresinde daha rahat toplanabilmeleri için tekke, zaviye ve ribatlar yapılmaya başlandı. Rivayete göre ilk tekke, Filistin kentlerinden olan Ramellah'ta bir Hıristiyan emiri tarafından yapılmıştır. Hicri dördüncü ve beşinci asırda İslâm dünyasında ribatlar, zaviyeler yayıldı. Mutasavvıflar, tekke ve ribatı Peygamber (s.a.v.)'in mescidindeki sofaya benzetirler. Söhreverdî şöyle diyor: "Her kavmin (cemaatin) bir evi vardır, ribât da sufilerin evidir. Bu hususta onlar, eshâb-ı suffe'ye benzerler. Talha (r.a.)'nın şöyle dediği rivayet edilir: 'Medine'ye gelen bir adam, eğer bir tanıdığı varsa oraya iner, tanıdığı yoksa eshâb-ı suffe'ye konuk olurdu.' Ben de eshâb-ı suffe'ye konuk olmuştum." (Devam edecek)

Devamını Oku

İslâm'da bir tarikat vardır, o da Kur'ân'ın çizdiği doğru yoldur

10 Mayıs 2005

SORU: Tarikatların Kur'ân'daki yeri nedir? Ülkemizde bu kadar cami mevcutken dergâhlara ne gerek var? Bugün Ehl-i Beyt var mıdır? (Celal Özkan/ Samsun)CEVAP: Tarik yol, tarikat, yol, yöntem, yaşam tarzı demektir. İslâm'da bir tek tarikat vardır. O da Kur'ân'ın çizdiği doğru yoldur. Daha sonra bazı zahidler manevi arınma yöntemi olarak bazı zikir ve ibadetlere ağırlık vermişler, onların bu yaşam tarzına tarikat denmiştir. Tarikat, dinin içinde bir uzmanlık yöntemidir. Önemli olan dinin açık anlamı olan şeriat kısmıdır. Yunus ne güzel anlatmış tarikatı:Şeriat tarikat yoldur varana Hakikat marifet andan içeni.Başlangıçta bireysel-dini bir hareket şeklinde gelişen tasavvuf, hicri ikinci, üçüncü asırda diğer ekoller gibi şekillenmeye, veliler yetiştiren, müritlerin huylarına, yaşam tarzlarına ve ibadetlerine dair özel düzenler, disiplinler koyan bir okul haline geldi. Mürit, bu yolun kurallarını üstadından alır ve ona tam bir teslimiyetle bağlanırdı. Mürşitsiz yola gidilmeyeceği kanaati yaygın bir hal aldı. Hatta Ebu Yezîd el-Bes-tâmî'nin, "Üstadı olmayanın mürşidi şeytandır" dediği rivayet edilmiştir (Nicholson, Fi't-Tasavvufi'l-İslâmiy, s. 19).Gazalî de, "Nefisler zayıf, cevhersel gerçeğine ulaşamayacak durumda ise kendine yardım edecek, onu amacınca yetiştirecek şefkatli bir öğretmene bağlanır. Nasıl tedavi yolunu bilmeyen hasta da şefkatli bir doktora başvurursa" (ar-Risaletu'1-Ledunniyye. s. 34-35. Mısır, 1328) diyor. Üstada bağlanmayı, kör bir insanın, kendisine yol gösteren biriyle gitmesine benzetiyorlar. Tasavvuf, başlangıçta bireysel bir hareket olarak başladı. Siyasi çalkantılardan bunalanlar, zühdüyle tanınmış kimselerin çevresinde toplanıp onun sohbetinden istifade ederdi. Yani tasavvuf, bir sohbet şeklinde yürüyordu. Nitekim ilk kaynaklarda mürit yerine sâhib tabiri kullanılır. Üçüncü ve dördüncü hicri asırlarda tarikatlar kurulmaya başlamıştır. Tarikat sahipleri, tarikat kurmaya özenmiş değillerdi.Bunlar, halkın saygısını kazanmış kimselerdi. Bir saygın insanın çevresine toplananlar, sohbetini dinleyenler onun öğütlerini tuttular, zikirlerini aynen yapmaya çalıştılar ve böylece o zatin adına bir tarikat doğmuş oldu. Zaten fıkıh ekolleri de böyle doğmuştu. Nasıl diğer ilimlerde, ilmi ehlinden almak ve ilimde kalpazanlığın önüne geçmek için icazet vermek âdeti lüzumlu görülmüş ise tasavvufta da kalpazanlığın, sahte mürşitiiğin önüne geçmek için icazet usulü konmuş, şeyhin elinden hırka giymek âdet haline gelmiştir.(DEVAM EDECEK)

Devamını Oku

"İnsan gizli bir hazinedir"

9 Mayıs 2005

Zira cümle azası, kıl ve kuyruktan başka içi dışı insana benzer. Aracıların varlığının hikmeti şudur ki, her biri kendi mertebesinin aşağısından en yükseğine vasıl olup varlıklar mertebesi bir düzenle sıralanıp insan mertebesinde son bulur. Gaye, devr-ü zemanın tetimmesi, cihanın özü olan insanın meydana gelmesidir. İşte bu mertebede ahlaken yükselip Tanrı huylarıyla vasıflanan kişi, marifet kemaline erip küllî akla kavuşmuş ve bu mertebede varlık dairesi birleşip tamamlanmıştır. Onun iptidası akl-ı evvel, sonu da insan-ı kâmildir." İnsanın, evrenin özeti olduğu görüşünü böyle güzel ifade eden Şeyh Galip, insana seslenerek böyle bir gizli hazine değerine sahip olduğunu anımsatmaktadır: Ey dil ey dil neye bu rütbede pür gamsın sen Gerçi virane isen genc-i mutalsamsm sen Secde fermây-i melek zât-ı mükerremsin sen Bildiğin gibi değil, cümleden akdemsin sen Ruhsun nefha-i Cibril ile tev'emsin sen Sırr-ı Hak'sın mesel-i îsî-i Meryemsin sen Hoşça bak zâtına kim zübde-ı âlemsin sen Merdüm-i dîde-i ekvân olan Adem'sin sen.Gelelim, "Hayvanlar, kendilerini yaratandan haberdarlar mı?" şeklindeki sorunuza. Hayvanlar, dinin hükümleriyle yükümlü değillerdir. Onların Allah'a kulluğu, yaratıldıkları görevi yapmalarıdır. Her canlının bir yaratılış nedeni vardır ve o görevi içinden gelen dürtüyle yapar. Ayrıca onların içinde bir yaratıcı düşüncesinin olmadığını kimse söyleyemez. Çünkü Kur'ân'a göre kuşlar da, dağlar taşlar da Allah'ı teşbih eder. Ama biz onların teşbihlerini, Allah'ı anışlarını anlayamayız. Anların kendi aralarında nasıl iletişim sağladıklan, göçebe kuşların toplu olarak nasıl bir askeri düzenle göçüp konduklan herkesin malumudur. Onların içindeki o güdü, Allah'ın şevkindenOkurumun son sorusu ise şöyleydi: "Azrail, aynı anda binlerce insanın canını nasıl alıyor?" Şimdi de bu soruyu cevaplayalım. Ölüm meleği tek değildir. Her canın üzerinde bir ölüm meleği vardır. Ama bunların hepsinin başı Azrail'dir. Her canın ömrü tükenince ölüm işini yapacak olan melek, onun canını alıp Yaratan a götürür. Bir anda binlerce kişinin canını bir melek nasıl alır diye soranlara elektrik misalini hatırlatmak isterim:Bir kenti harta bir ülkeyi aydınlatan milyarlarca lamba, elektrik üreten fabrikadaki bir düğmeye basınca sönüverir. Allah'ın ölüm meleği de bir düğmeye basınca milyonlarca canı söndürür, yani bedenlerinden çekip alır. Allah, her can üzerine, vakti gelince ölüm olayını gerçekleştirecek manevi güçler koymuştur. Biz Allah'ın bütün kanunlarını, yaratılışın bütün inceliklerini biliyor değiliz. Bilmediklerimize göre bildiğimiz, belki denizde katre kadardır.

Devamını Oku

Allah için zaman söz konusu değildir

7 Mayıs 2005

Bazı basit düşünceli kişiler, insanın evrimini kabul etmeyerek, "Allah'ın, Adem'i bir anda yaratmaya gücü yetmez mi ki, bu kadar uzun zamanda yaratsın?" der ve evrim düşüncesini Kur'ân'a ve Allah'ın kudretine aykırı bulurlar. Düşünmezler ki Allah için zaman söz konusu değildir. O'na göre milyonlarca yılla bir an, aynıdır. Çünkü sonlu varlıklar olan bizler, zamanı böler ve parça parça algılarız. Ama Allah, parçaları bütünleştirir. Çokluklar O'nda bir olur. Katreler denizde birleşir. Kesret, vahdete döner. Allah'ı insanla karıştırmak, sınırsız kavramı sınırlı algılarla karşılaştırmak, insanı yanlış yargılara götürür.Kaldı ki birden bire yaratıvermek basit bir şeydir. Ama ince planlar, yasalarla milyonlarca yıl içinde dünyadan süzüle süzüle meydana getirilmiş varlığın değeri büyüktür. Bundan dolayı Allah, insan için, "Gerçekten biz, insan oğluna çok ikramda bulunduk, onu çok değerli, şerefli yaptık" buyurmak suretiyle insanın değerini belirtmiştir.Kur'ân'ın ifadesine göre üzerindeki canlıların anası olan şu dünya, dört ilahi günlük, yani dört büyük zamanlı evrim sürecinden geçirilerek bu şekline sokulmuştur. Canlıların zübdesi olan insan da çok derin bilgi, ince hesap ve planların sonucunda süzüle süzüle tabiat güçlerine hükmeden, dünyayı onaran, daima ilerleyen, kalkınan mükemmel bir varlık haline getirilmiştir.Müslümanlar geliştirdiEvrim teorisini Müslümanlar işlemiş ve geliştirmişlerdir. İlk defa Câhiz (ö. 255/868), göçlerin ve genel olarak çevrenin, kuşların hayatında yaptığı değişikliğe dikkati çekmiştir. Daha sonra İbn Miskeveyh (ö. 421/1030), el-Favzu'l-Asğar adlı eserinde bu evrim görüşüne daha belirgin bir şekil vermiştir. Evrim teorisinin kurucusu Darvin (1809-1882)'den çok önce Erzurumlu İbrahim Hakkı (1703-1772) Müslümanların geliştirdiği bu evrim tezini ünlü Ma'rifetnâme'sinde şöyle özetlemiştir:"Varın yok olması, yokun var olması mümkün değildir. Var daima var, yok da daima yoktur. Fakat var, bir mertebeden diğer mertebeye, bir halden diğer hale geçebilir. Allah'ın emriyle felekler ve yıldızlar hareket edip dört unsur eleman istihale (evrim) ile birbirine karışmış, unsurların izdivacından (karışımından) önce madenler, ondan bitkiler, ondan hayvanlar vücuda gelmiş ve hayvan kemalini bulunca insan meydana gelmiştir. Madenlerle bitkiler arasında ara varlık mercandır, bitkilerle hayvanlar arasında ara varlık hurmadır, hayvanlarla insanlar arasında ara varlık maymundur. (Devam edecek)

Devamını Oku

Her canlının aslı topraktır

7 Mayıs 2005

Soru: İlk insan topraktan yaratıldı ama olaya bilimsel açıdan bakanlar, insanın maymunun evrim geçirmesiyle gerçekleştiğini söylüyorlar. Doğru mu? Hayvanlar kendilerini yaratandan haberdar mı? Azrail, aynı anda binlerce insanın canını nasıl alıyor? (Uğur Gökçek)Cevap: Evet, her canlının aslı topraktır, insan vücudunu oluşturan elemanlar da topraktan değişimle oluşmuştur. İnsanın aslı topraktır ama toprağın insan haline gelmesi, milyonlarca, belki milyarlarca yılı almıştır. Bu kadar uzun zaman, biz yaratıklara göredir. Zaman üstü olan Allah'a göre milyarlarca yıl ile bir an aynıdır. Onun için bir ayette, "Onlar kıyameti uzak görüyorlar, biz ise onu yakın görüyoruz" (Maâric: 6) buyurulmaktadır.Kur'ân'ın ifadesinden, Adem'in, hilafet makamına ulaşmış olan ve sorumluluk kazanan ilk insan olduğu anlaşılır. Adem, sorumluluk makamına yükseltilip ilk halife yapılan insandır. Ondan çok önce, insanlığın yaratılış şartları oluşunca, dünyanın birçok yerinde insanlar yaratılmış olabilir. Fakat ne zaman ki insan olgunlaşıp çevresini yönetecek akıl düzeyine gelmiş, o zaman Allah'ın, yer yüzünde halifesi olmuştur. İlk halifelik makamına yükselen insan, Hz. Adem'dir. Bu bakımdan o, sorumluluk kazanan insanlığın atasıdır.Gerçeği ortaya koyan ayetSâffât:11'e göre insan tin-i lâzib'den (yapışkan çamur) yaratılmış, Hicr: 26'ya göre insan hame-i mesnûn'dan (uzun süre suyla karışıp cıvımış yahut kokuşmuş çamur) yaratılmış, Nuh: 13'e göre insan çeşitli aşamalardan geçirilerek yaratılmış, Nuh: 17'ye göre insan bitki olarak yaratılmış, Kıyamet: 37'ye göre insan nutfe'den (sperm) yaratılmış, İnsan: 2'ye göre insan nutfe-i emşâc'dan (zigot denilen döllenmiş yumurta) yaratılmıştır.İnsanın topraktan yaratıldığını bildiren ayetlerin (Sâd: 38/71, 76, A'râf: 39/12, İsrâ: 50/61, En'âm: 55/2), toprağın birden insan oluverdiğini değil, insanın yaratılışının, kökeninin topraktan başladığını ifade eder. Nitekim, "O'dur ki, yarattığı herşeyi güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı" (Secde: 7) ayeti, bu gerçeği net biçimde ortaya koyar.Bütün bunlar, insan yaratılışının çeşitli aşamalarını anlatan ifadelerdir. İnsan, birden bire oluvermiş basit bir yaratık değil, belki milyonlarca yılda özene bezene, istifa ile yaratılmış bedensel varlıkların en şereflisi olan bir yaratıktır. Yüce Allah, suyla karışmış çamuru insan olma yoluna yöneltmiş, kala kala vasfı değişen bu çamurdan oluşan hücreler süzüle süzüle çeşitli aşamalar geçirerek insan düzeyine ulaşmıştır. (Devam edecek)

Devamını Oku